|
|
| Tarih Gerçekliğini herkesin kabul ettiği bir masaldır tarih. |
kaba napolyon, seks delisi mozart, kel jül sezar...Tarih içerisinde kaba napolyon, seks delisi mozart, kel jül sezar... konusu: Tarihin büyük isimlerinin de her insan gibi zayıf yönleri vardı...
Büyük bir fatih fırtınadan korkar mı? Hele Hıristiyanlığın koruyucusu olarak papa tacını giymiş bir kişi, çok kez cinsel ilişkiye girmiş ...

26-10-2007, 02:14
|
 |
sui generis
|
|
Üyelik Tarihi: 17-10-2007
Nerden: ist
Mesajlar: 1,328
|
|
kaba napolyon, seks delisi mozart, kel jül sezar...
Tarihin büyük isimlerinin de her insan gibi zayıf yönleri vardı...
Büyük bir fatih fırtınadan korkar mı? Hele Hıristiyanlığın koruyucusu olarak papa tacını giymiş bir kişi, çok kez cinsel ilişkiye girmiş olabilir mi? Elbette ki hayır. Oysa "Yüce değerlerin durduğu yerde kokuşmuş bir şeyler de vardır" diyen Alman dram yazarı Bertold Brecht haklıysa, ünlülerin, o çok sevilen tarihi kişiliklerin de takıntı ve zayıflıklarının olduğunu söylemek akla yatkın. Nitekim, normal insanlar için utanç kaynağı ya da ağır ahlaksal veya hukuksal cezalar gerektiren şeyleri yapmalarına izin vardı. Ancak gizlice... Tarihçilerin dehasının büyüklüğü, politik becerisi, propaganda ya da çoğu zaman zorla uygulanan iradesiyle bu gülünç korkular, sansürlük eğilimler veya açık sapıklıklar gizlenebildi. Böylece hayran olunası ya da tapılası insanlar yaratıldı.
Biz de bazılarını kaidelerinden çekip devirmeye kalktık. Peki ne keşfettik bakalım? Aralarında büyük zaman farkı olan çağlarda yaşamış kişilerin, politik-askeri alanda, müzikte ve resimde silinmez izler bırakmış olanların, kişiye özgü zaafları bulunduğu ortaya çıktı: Üstelik büyük harfle tarihin bize aktardığı karakteristiklerle çatışan yanlar.
Jül Sezar (MÖ 100? - 44): Büyük fatih, açıkça görülen saç dökülme sorunundan nefret ediyordu. Bu, onun için büyük bir sorundu. Başındaki azıcık saçıyla gülünç çözümlere başvuruyordu. Zafer kazanmış bir general olur olmaz, defne tacı takmaya başladı. Yapraklarla kelliğini gizliyordu. Öyle bir saç tarama biçimi vardı ki, saçları bozulmasın diye kafasını tek parmağıyla kaşıyordu.
Sezar'ın cinsel tercihleri üstüne çok şey yazıldı: Yaptıklarını gözlerden gizlemiyor, her iki cinsten arkadaşlarıyla ilişkiye giriyordu. Öyle ki, lejyonerler generalleri hakkında şu şen şarkıları söylüyorlardı: "Sezar Galyalıları yola getirdi, ama Nikhomedes'in (Bitinya kralı, Türkiye'nin Karadeniz'e bakan yüzündeki bir bölge) altına yattı!" ya da "Yurttaşlar, karılarınıza sahip çıkın! Yetişkin dazlak geldi! Galya'yı altına boğdu, ama burada istediğini bedavaya kapıyor!"
Sezar Octavianus Augustus (MÖ 63-MS 14): Augustus ilk Roma imparatoru olmasının yanı sıra, belki en ünlüsü ve öykünüleniydi. Antik ve modern tarih, Jül Sezar'ın bu evlatlığından büyük politik başarıları olan, devlet örgütünü bilgece ıslah eden, sanatların cömert koruyucusu olarak söz eder. Ortalamaya göre çok kısa olan Octavianus'un uzun boylu görünmek için topuklu ayakkabı giydiğinden ise pek bahsedilmez. Çabuk soğuk alır, yazın bile kapalı yerlerde durur ve evde bile yün başlık takarmış: Sırf, kendisini uzun süre yatağa bağlayan korkunç soğuk algınlığından korunmak için.
İmparator zar atmaya bayılıyor; ama kahvaltı ya da akşam yemeği sofrasına oturmaktan nefret ediyor ve dışarıda atıştırıyordu. Aslında, Augustus aslan kalpli değildi. Ne askeri alanda ne de özel hayatta üvey babasının taktik, stratejik yeteneklerini sergiliyordu (çoğu savaşta, uyumak için çadırına çekiliyordu). "Roma'nın Efendisi" tıpkı küçük çocuklar gibi, şimşek ve gökgürültüsünden korkar, dehşete kapılarak, derhal çok korunaklı bir yer bulmaya çalışırdı. Roma ahlakının katı reformcusu olarak kızı Giulia'yla mahrem ilişkiye girmiş ve buna tanıklık eden şair Ovidius'u sürgüne göndermişti. Bazı kaynaklara göre, üçüncü karısı Livia onu yatakta genç bakirelerle basmıştı.
Justinianus (482-565): Bizans imparatoru, Roma'ya gücünü yeniden kazandırdı. Yönetsel ve mali reformlarıyla büyük hukukçu olarak tanınan onun iki büyük takıntısı vardı: Birincisi, Konstantinopolis sirkindeki araba yarışları ki, bir tekini bile kaçırmazdı. Hatta, önemli diplomatik randevularını atlatma pahasına. Günümüzdeki gibi bir "Maviler" takımı kurup idareciliğini üstlenmişti. İmparator olmasına karşın, tribünlere takımının renginde bir kazak giyerek çıkıyor, çılgınca tezahürat yapıyordu.
İkincisi, striptiz gösterilerinin sergilendiği meyhanelerin müdavimiydi. Striptiz yapanları seyrediyordu ve tutkusu öyle büyüktü ki içlerinden biriyle evlendi: Theodora kötü şöhretli, ama çok zeki bir kadındı. Eğitilmiş kazlarla sahneye çıkıp insanın kanını kaynatan gösteriler sunardı.
Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu'nun kurucusu olan Frank asıllı Charlemagne (742-814): O, 1,92 boyunda bir insan azmanıydı. Değerli savaşçı ve politika ustası, yalnız kalmaktan nefret ediyordu. Mükellef sofralara aşıktı ve görkemli şölenlerde en büyük zaafı ortaya çıkıyordu. Kendini överek saatlerce ve hiç durmadan konuşuyor, konuklarını sıkıyordu. Onu dinlemek zorunda kalan çakırkeyif ya da sarhoş konuklar sonunda sızıp kalıyorlardı.
Bütün gün uzun uzun kestiriyor, öğleden sonra üç saat uyuyor; ama geceleyin dört saatten fazla uyumuyordu. Önemli kararları gece alma huyu olduğundan, bütün saraylıları ayağa kaldırıyordu. Bir "asker" olduğu için, kadınlar dahil, kimseden şiddeti esirgemiyordu. Bir piskoposu, karısının akrabasının sesini eleştirdi diye yumruklamıştı. Alındığı zamanlarda, tam bir kanlı intikamcı kesiliyordu. Hıristiyanlığın koruyucusu ve papanın yardımcısı, aynı zamanda tam bir kadın avcısıydı. Her türlü sosyal tabakadan evli-bekâr birçok kadınla ilişkisi olmuştu.
Tüm zamanların en büyük sanatçılarından Michelangelo Merisi Caravaggio (1573-1610): Sanat ürünlerine ters düşen bir şekilde şiddet yanlısıydı. Alkış topladığı kadar, 16.-17. yüzyıllarda Roma'dan kaçan nice hayat kadını ve hatta erkekle beraber olmuştu. Meyhanelere gitmeye ve barbuta bayılırdı. 15 gün boyunca ara vermeden çalışır, ertesi ay keyif çatardı. Caravaggio, bir silah koleksiyoncusuydu; özellikle kılıç ve hançer toplardı. En iyi kaliteden en az yüz örneği vardı. Silahları kullanmayı da iyi bilirdi. Bu tutku yaşamında kalıcı bir iz bıraktı. 1606'da üstüne yüklü miktarda bahis yatırdığı tenis karşılaşmasındaki bir oyuncuyu kavga ederken öldürdü. Böylece Napoli'ye kaçmak zorunda kaldı.
Wolfgang Amadeus Mozart (1756-1791): Tam bir seks delisiydi. Günde birkaç kez, o da nerede bulursa yaşadığı deneyimlerdi bunlar. Gizli ve karanlık bilgilerin aşığı olarak, yaşamının son yıllarında onu takip eden ve Requiem'i sipariş veren gizemli kişiyi, yaklaşan ölümünün habercisi olarak yorumlamıştı. Çeşitli söz oyunları ve bilmecelere bayılıyor, uzun küfür dizileri yazabildiği bulmacaları seviyordu. Bunları dostları ve tanıdıklarına yollayıp skandalın yayılmasını sağlıyordu. Ancak, uygunsuz söz dizelerini özellikle yazdığı bir "ayrıcalıklı" kişi vardı: kız kardeşi.
Napolyon Bonapart (1769-1821): Sürekli taşkınlıklar yapmasının ötesinde, kaba bir insandı. Sık sık bakanları ve askerlerine İtalyanca küfrediyor, emirlerine ve keyfine uysunlar diye tekmeyi basıyordu. Bir de, savaş meydanını çatışmadan önce enine boyuna inceleme takıntısı vardı. Yere serilmiş dev bir kartonun üstüne diz çöker, oraya buraya raptiyeler mıhlardı. "Fransızların İmparatoru" genellikle lekeli giysilerle dolaşır, çünkü üstüne yemek ya da mürekkep dökerdi. Berberlere güvenmediğinden sakalını kendi keser ve beceremediğinden çirkin olurdu. Hele aşk ilişkisine girecekse, pek temiz olmayan kadınlara bayılırdı. Karısı Josephine, eşinin isteklerine boyun eğmek zorundaydı. Askeri seferlerden ne zaman döneceğini önceden haber veren Napolyon, kadının günlerce sudan sabundan uzak kalmasını emrediyordu.
İkinci Dünya Savaşı'nı kazananlardan biri olan "mükemmel devlet adamı", Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Winston Churchill, alkolikti ve sigara tiryakisiydi. Sabahın geç saatlerine kadar uyurdu. Genellikle öğleden önce uyanırdı. Düzensiz biriydi ve yatakta kahvaltı ederdi. Sık sık ve akşama kadar yatakta otururdu. Öte yandan temizlik hastasıydı. Bazen arka arkaya iki banyo yapar, ilkinde temizlenmediğini düşünürdü. Diplomasiden anlamaz, Charles de Gaulle'e katlanamaz, kıyasıya nefret ederdi. Fransız lider kendisini Jean d'Arc'la karşılaştırınca, Orleans'daki İngilizlerin onu yakılarak idama mahkûm etmek için bir dini mahkeme kurduğunu anımsatmıştı.
Pablo Picasso ise parayı çok seviyor, servetini evde bırakmak fikrine katlanamıyordu. Bu yüzden ceketinin iç tarafına güvenlik zinciriyle bağladığı büyük bir para cüzdanı satın almıştı. Aslında para takıntısı en büyük zaafı değildi, büyük eserlerini para kazanmak için sattığında, çoğu zaman depresyona girerdi. Haftalarca bunalımda kalır, çalışamaz hale gelirdi. Bu, son yıllarındaki büyük çaplı üretimi için geçerli değildi. Bir yaşamöyküsü yazarının yazdığı gibi: "Picasso çoğu zaman, şöyle bir dokunduğu altın olan Kral Midas'a benzetilir."
|

26-10-2007, 16:41
|
 |
Raporlu Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 12-10-2007
Nerden: istanbul
Mesajlar: 730
|
|
 ne güzel adamlar önlerine gelenin ipliğini pazara çıkartıyorlar.
gerçek mi yalan mı belli değil.
geçen gün "goya'nın hayaletleri" adlı filmi izledim.
kilise eleştirisi yapılmış filmde.
tabii ben o filmi izlerken şu anda pek çok islam ülkesinde kadınlara uygulanan baskı ve şiddeti düşünerek titredim.
adamlar eleştiri yaparken hiç acımıyorlar 
biz ise bu kadar yüceltilmeye değer mi, tüm bu masal kitapları ve ikitidar hırsı ile hareket etmiş lideler noktasında bile değiliz.
Konu asmara tarafından (23-12-2007 Saat 16:14 ) değiştirilmiştir..
|

26-10-2007, 17:22
|
|
|
her allahın kulu eşit sonuçta
Ya böyle iste. biz de kafamızda büyütüp duruyoz onları. onlar da bizimle esit insanlar halbukim. Hepsi zayıf, zavallılıkları olan birer adem kulu. bir de bazıları der ki: bakın bu insan şundan şundan dolayı üstündür de çok başarılıdır da... yok canım bir de onun kel kafasına baksana sen. yaaa, yaaa di mi? bütün insanlar allahın bir garip kuluyuz işte. sen dersen ki şu şöyle başarılıdır böyle başarılır diye. biride kalkar gider adamın takkesine hoop bir şaplak: Ve işte kel göründü.
|

26-10-2007, 17:48
|
 |
sui generis
|
|
Üyelik Tarihi: 17-10-2007
Nerden: ist
Mesajlar: 1,328
|
|
malesef sn asmara bizde kimse kimsenin ipliğini pazara çıkaramıyor çünkü biliyorki o diğer kişide onunkini pazara çıkarır... herkes birbirlerine karşı üç maymunu oynamak zorunda...
Konu Janice tarafından (23-12-2007 Saat 16:19 ) değiştirilmiştir..
|

26-10-2007, 18:08
|
 |
...
|
|
Üyelik Tarihi: 27-08-2007
Nerden: izmir
Mesajlar: 1,088
|
|
Alıntı:
demett´isimli arızadan alıntı
hayran olunası ya da tapılası insanlar yaratıldı
|
Hayran olmak ya da tapmak; korku ve acizliktendir.Tanrıya da bu korku ve umutseviciliğimizden ötürü taparız. Tanrıyı insanlar yaratmışsa, insandan tanrılar yaratmasına neden şaşıralım ki...?
Makalenin kime ait olduğunu bilmek isterdim, birkaç forumda daha dönmüş yazı.
Yukarıdaki ismi geçen tarihî kişilere/sanatçılara en güzel yanıtı yine de Mozart vermiştir kanımca: "Bene bayağıyım ama eserlerim değildir" diyerek Krala...!
Tarihe kattıklarıyla, kültürlere miras bıraktıklarıyla ilgilenenler için bu "şöhretli" isimlerin "zaafları" sanıyorum ki sıradan insanın ancak çenesini yoran cinstendir.
Newton "devlerin omuzlarından bakarak" geleceği görebileceğimizi söyler, asırlar evvel Snt.Agust da "devlerin omuzlarından bakan cüceler" olduğumuzdan dem vurur.
Özellikle sanatçılar için söylüyorum; dahilerin normal insanlar olmalarını beklememiz saflığımız olacaktır, onların nice ahlaksız, nice sahtekar, nice genel hukuk dışı hareket ve alışkanlıklarını görmeye çalışmamız da "kamburlarını sayıp" onları bizlerden biri yapma eğilimimizdendir; asıl acizlik onlarınki değil bizimkidir.
Birazdan çok beğendiğim, başucu makalelerimden yaptığım ama ne yazık ki internette kaynak belirtmeme alışkanlığından ötürü bir türlü kaynağına ulaşamadığım bir metni bu foruma ekleyeceğim....
|

26-10-2007, 18:13
|
 |
...
|
|
Üyelik Tarihi: 27-08-2007
Nerden: izmir
Mesajlar: 1,088
|
|
'''Ben Bayağıyım Ama Yazdıklarım Öyle Değildir''
Kalabalıklarla sanatçılar arasındaki o gerilimli alanda gezinen duygular, sanırım, kolayca tarif edilemeyecek kadar karmaşıktır; kalabalıklar hem hayranlık duyar hem küçümserler, hem sever hem kızarlar, hem beğenir hem kıskanırlar, hem çok akıllı bulur hem çok saf olduklarına inanırlar.
Sanatçıların, taklit edemeyeceklerine inandıkları yaratıcı yeteneklerinden çok, onların toplumun kurallarıyla sık sık çatışan bağımsız kişilikleriyle ve davranışlarıyla ilgilenirler; onların vahşiliğe yaklaşan özgürlüklerini kısıtlamaya, onların her türlü sınırlamaya başkaldıran öfkelerini evcilleştirmeye uğraşırlar; onların eserleri kadar davranışları da tehlikelidir çünkü; bütün kuralları reddederek başarılı olan biri, kendi varoluşunu kurallara gösterdiği itaate bağlamış insanları kuşkuya düşürür.
"Yaratıcılığın bize benzemiyor, ama hayatın bize benzesin" derler, bunu dediklerinin bile farkına varmadan.
Yaptıkları bizim yaptıklarımızdan farklı olan birinin hayatı nasıl bizim hayatımız gibi olabilir sorusunu da sormazlar.
Ve onlara hayali misyonlar yüklerler.
"Siz topluma örnek olmalısınız" derler, "ahlaklı olmalısınız, dürüst olmalı, iyi kalpli olmalı, efendi olmalı, saygılı olmalı, mütevazı olmalısınız."
Bunlardan hiçbiri olmaz elbette.
Sanatçılar düzenin değil, kaosun çocuklarıdır.
Bir hortlak sürüsü gibi hem hayatı herkesten daha iyi görüp hem de hayata herkesten daha yabancı olarak dolaşırlar; birilerine iyilik olsun diye değil, doğuştan sahip oldukları hastalıkları, eksiklikleri, acıları tedavi edebilmek için yaratırlar.
Katiller, hırsızlar, düzenbazlar, sahtekârlar, hainler, vefasızlar, dolandırıcılar, jurnalciler, casuslar, korkaklar, yalancılar, kokainmanlar, alkolikler, gösterişçiler vardır aralarında.
En saygıdeğer olanlarından biri Victor Hugo'dur; onun da, özellikle yazarken azgınlaşan cinsel iştahını bastırabilmek için karısı, metresi, hizmetçisiyle art arda seviştiği söylenir; en saygıdeğerlerinin hayatı bile sizin kalıplarınıza sığmaz.
Neredeyse bütün ışıklarını yarattıklarına yansıtmışlardır, hayatlarına yalnızca karanlıkları kalmıştır.
Onları kendi ölçülerinizle sevemezsiniz.
Onlara değebilmek için size benzer yanlarını ararsanız, bulamazsınız.
Mozart'ın hayatını anlatan Amadeus piyesinde, Mozart cırtlak sesiyle sarayın içinde kızları kovalarken kralla karşılaşır, üstünü başını biraz düzelttikten sonra şöyle der kendisine şaşkınlıkla bakan krala:
— Ben bayağı biriyim ama yazdıklarım öyle değildir.
Mozart'ı, Beethoven'i, Wagner'i bir insan olarak sevmeye uğraşırsanız zorlanırsınız; onları ancak müzikleriyle sevmek mümkündür.
Wagner'in hayatını anlatan bir belgeselde, müzik anlayışını temellerinden sarsan bu tuhaf dâhinin karısı Cosima'yla ilişkileri için sunucunun söylediği sözü unutmak pek kolay değildir:
— Wagner'le Cosima çok iyi anlaşıyorlardı, Cosima, Wagner'i seviyordu, Wagner de Wagner'i seviyordu.
Kibirli, küstah, saldırgan, bencildirler genellikle.
Ama birkaç defa adam vuran Villon'u katil diye, Genet'yi hırsız diye, Defoe'yu sahtekâr diye, Dostoyevski'yi kumarbaz diye, Balzac'ı dolandırıcı diye, Pound'u hain diye, Baudelaire'i kokainman diye, Poe'yu alkolik diye, Marlow'u jurnalci diye, Ehrenburg'u casus diye, Michelangelo'yu bencil diye, Hamsun'u faşist diye sanat dünyasından dışlayıp onları tarihin paryaları diye lanetlemeye kalkışırsanız, onların değil sizin hayatınız eksilir.
Onların kişilikleri saygıdeğer değildir belki, ama insanlık onların eserleri sayesinde saygıdeğer olmuştur.
Onlar sizden biri değil.
Sizin bilmediğiniz bir karanlığın çocukları onlar, sizin bilmediğiniz bir acıyı çektiklerinden öfkeli ve isyankârlar, hayatın çeperlerine sığmayan kanatlarıyla ne bu hayatı bırakıp gidebiliyorlar ne de bu hayatın içinde yaşayabiliyorlar; gerçek yüzleriyle sevilmeyeceklerini bildiklerinden, çalışma odalarında, atölyelerinde, stüdyolarında sürekli yeni yüzler yaratıp duruyorlar size göstermek için, ama insafsızsınız; yarattıkları bütün yüzleri bir yana itip en arkadakini, saklananı, gösterilmeyeni görmek istiyorsunuz.
İstediğiniz, sizden başka türlü yaratılmış olanların zaaflarını bulmak, kanatlarının arasına yerleştirilmiş kamburları saymak, sonra da sanki kanatlan yokmuş gibi onların yalnızca kamburlarını söylemek: "Bak işte kamburları var."
Var. Çok kamburları var.
Onların hepsini sizden önce saydı onlar.
Henry Miller karısını satmıştı.
Siz karınızı satmazsınız, sanmam.
Ama onun gibi de yazamazsınız.
Peki, asla cevap vermeyeceğiniz şu soruya ne dersiniz:
— Onun gibi yazabilmek için neyi satardınız?
Hiçbir şeyi satmazdınız, onun gibi yazmak umurunuzda bile değil, namuslu, dürüst olmak istiyorsunuz, pezevenk olmak istemiyorsunuz.
Olmayın.
Miller de yeteneksiz olmak istemiyordu.
Sanatçıların gerçek yüzlerini sevmezdiniz, onlar da biliyor bunu, size yeni yüzler yapıyorlar işte, onları sevin diye müzikler, kitaplar, resimler, heykeller yaratıyorlar, bir çocuk gibi getirip gösteriyorlar, biraz alkış, biraz sevgi istiyorlar.
Amadeus'ta. Mozart'ın dediği gibi:
— Ben bayağıyım, diyorlar, ama yazdıklarım öyle değildir.
Bugün, kendinize ait olduğunu sanarak tekrarladığınız birçok kelimenin, cümlenin, anlatımın altında onların imzası; yaralı bir canavar, çirkin bir ucube gibi saklandıkları odalarında yarattıkları eserlerin esintileri bulunuyor.
O adamları öldürmek, onları yok etmek mi istiyorsunuz?
Yok edin isterseniz onları, öldürün, parçalayın.
Ama o zaman dilinizi, sözcüklerinizi, cümlelerinizi kaybedeceksiniz.
Onlar saygıdeğer de değillerdi ve hâlâ değiller. Ama onların yaşamadığı, var olmadığı, gizli odalarında acı çekmediği bir hayat da saygıdeğer olamıyor.
Onlar karanlıkların çocukları.
Ve onları yok ettiğinizde, ne garip, hayatın ışıkları kayboluyor..."
|

26-10-2007, 18:21
|
 |
sui generis
|
|
Üyelik Tarihi: 17-10-2007
Nerden: ist
Mesajlar: 1,328
|
|
Alıntı:
maria´isimli arızadan alıntı
Makalenin kime ait olduğunu bilmek isterdim, birkaç forumda daha dönmüş yazı.
|
focus'tan bir alıntıdır...
|

26-10-2007, 18:25
|
 |
...
|
|
Üyelik Tarihi: 27-08-2007
Nerden: izmir
Mesajlar: 1,088
|
|
Alıntı:
demett´isimli arızadan alıntı
focus'tan bir alıntıdır...
|
Siz mi type ettiniz?
Dergide kim yazmış biliyor musunuz?
|

26-10-2007, 18:40
|
 |
sui generis
|
|
Üyelik Tarihi: 17-10-2007
Nerden: ist
Mesajlar: 1,328
|
|
Alıntı:
maria´isimli arızadan alıntı
Siz mi type ettiniz?
Dergide kim yazmış biliyor musunuz?
|
imza yok malesef...
|

26-10-2007, 18:46
|
 |
...
|
|
Üyelik Tarihi: 27-08-2007
Nerden: izmir
Mesajlar: 1,088
|
|
Anladım demett, teşekkürler.
Yazın kadrosudur o zaman ben de internet sitelerinden araştırdım da bulamadım metni.
Biraz sert ve insafsızca olmuş metin; içinde "yorum" barındırmıyor kıvamında bolca "öznel" yorum da ihtiva etmiş. Bu bilgilerin "gerçekliğini" ancak tarih bilimciler elbette araştıracaktır, ama "biz dedik oldu" tadında bu tür metinleri ancak subjektif tarih yorumu olarak algılıyorum ki, tarihi bu şekilde yorumlamak da biraz sıkıntılı elbette.
Yoksa dilediğimiz tarihi kişiliğe oğlancı, sarhoş, zaafkâr diye niteleme lüksünü -en azından bilinçli yazın çalışması yapanlar dışındakiler- kendilerinde görüyorlar, bu da biz okurlara her okuduğumuz metne "şühpeyle" yaklaşma metodolojisini benimsememiz gerekliliğini anımsatıyor...
|
|
Konuyu toplam 1 kişi okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
|
|
|
| Seçenekler |
|
|
| Stil |
Normal
|
Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 06:31 .
Powered by vBulletin® Copyright ©2000 - 2009, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO ©2009, Crawlability, Inc.

Copyright ©2007 - 2008 Khaos.info
|
|
|
|