Felsefe, Edebiyat, Sinema, Müzik, Tarih, Kültür  & Sanat ve Mizah  Forumu Ana Sayfa İletişim Site Haritası

Geri git   Felsefe, Edebiyat, Sinema, Müzik, Tarih, Kültür & Sanat ve Mizah Forumu > Kültür & Sanat > Tarih

Tarih Gerçekliğini herkesin kabul ettiği bir masaldır tarih.


Kemalist rejimin işçi düşmanlığı, Nazi hayranlığı ve ırkçı eğilimleri

Tarih içerisinde Kemalist rejimin işçi düşmanlığı, Nazi hayranlığı ve ırkçı eğilimleri konusu: Kemalist rejimin işçi düşmanlığı, Nazi hayranlığı ve ırkçı eğilimleri Mehmet Sinan 1930’lara gelindiğinde, Kemalist bürokrasinin gözünde artık liberalizmin eski itibarı kalmamıştı. Köken olarak zaten despotik bir devlet geleneğinden gelen ve ...

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1 (permalink)  
Alt 17-09-2008, 12:49
Taze Arıza
 
Üyelik Tarihi: 05-08-2008
Mesajlar: 125
Exclamation Kemalist rejimin işçi düşmanlığı, Nazi hayranlığı ve ırkçı eğilimleri

Kemalist rejimin işçi düşmanlığı, Nazi hayranlığı ve ırkçı eğilimleri

Mehmet Sinan

1930’lara gelindiğinde, Kemalist bürokrasinin gözünde artık liberalizmin eski itibarı kalmamıştı. Köken olarak zaten despotik bir devlet geleneğinden gelen ve totalitarizme eğilimli olan Kemalist bürokrasi için, İtalya ve Almanya’daki totaliter rejimler önemli bir cazibe merkezi oluşturuyordu. Bu totaliter rejimlerin Avrupa’da estirdiği faşizm ve Nazizm rüzgârları, totaliter eğilimli Kemalist yönetici kadroları güçlü bir biçimde etkilemişti. Bu etkilenme, Kemalist yönetici kadroların ırkçılık ve faşizm kokan bu yıllardaki söylemlerinde, faşist devletlerin yasalarından aktardıkları yasa maddelerinde (örneğin meşhur 141-142. maddelerin İtalyan Ceza Yasasından aynen alınması gibi) ve de genel olarak Kemalist devletin siyasal ve ideolojik açılımlarında kendini göstermektedir. Bu dönemde Türk hükümetinin Nazi Almanya’sına duyduğu yakınlığın bir diğer göstergesi de, önde gelen Nazi hayranlarından biri olan Cumhuriyet gazetesi sahibi Yunus Nadi’nin başkanlığında bir heyeti, Hitler’in yaş gününü kutlamak üzere Almanya’ya göndermesi olmuştur.

Kemalist bürokrasinin Avrupa’da gelişen faşist harekete sempatiyle yaklaşması ve ondan etkilenmiş olması, kendini şu iki alanda çok açık bir biçimde ortaya koyuyordu: Birincisi, Kemalist bürokrasi de tıpkı Avrupa’daki faşistler gibi toplumda sınıf esasına göre örgütlenmeyi ve sınıf mücadelesini şiddetle reddediyor ve bunun yerine, mesleksel örgütlenmeyi esas alan ve gerçek yaşamda çıkarları birbirine karşıt olan sınıfları (burjuvazi ile proletaryayı) sözümona bir potada eritmeyi amaçlayan korporatif bir toplum örgütlenmesini geçirmeyi hedefliyordu. Ama Kemalist bürokrasi bu konuda da ikiyüzlü davranıyordu. Çünkü, sınıf esasına göre örgütlenmeye karşı olduğunu söyleyerek işçi sınıfının örgütlenmesini yasaklasa da, sıra burjuvaziye gelince onu engellemek için hiçbir şey yapmıyor, tam tersine koruyordu.

Kemalist bürokrasinin faşizmden etkilenmesinin belirginleştiği ikinci alan ise ulusal sorunda ortaya çıkmaktaydı. Kemalist bürokrasi, cumhuriyeti birlikte kuran iki temel ulusal kimlikten birini (Kürt kimliğini) yok sayarken, diğerini (Türk kimliğini) yüceltiyor ve böylelikle “etnik milliyetçiliğe” dayanan ırkçı ve şoven bir “ulus-devlet” anlayışını resmi ideoloji haline getirmeye çalışıyordu. Örneğin, Kemalist rejimin önde gelen ideologlarından olan dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, 19 Eylül 1930 tarihli Milliyet gazetesine verdiği bir demeçte, Kemalist bürokrasinin bu eğilimini şu şekilde dile getiriyordu: “Benim düşüncem şudur: Herkes, dostlar, düşmanlar ve dağlar, bu ülkenin efendisinin Türkler olduğunu bilmelidir. Saf Türk olmayanların, Türk Ana Vatanında sadece bir tek hakları vardır: Hizmetkâr olma hakkı, köle olma hakkı.” Keza, Ağrı’da patlak veren Kürt ayaklanması üzerine yaptığı bir konuşmada Başbakan İnönü de şunları söylüyordu: “Bu ülkede sadece Türk ulusu etnik ve ırksal haklar talep etme hakkına sahiptir. Başka hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur.”

İşte Atatürk’ün emriyle hazırlanan ve her açıdan ırkçılık kokan “Güneş Dil Teorisi” ve “Türk Tarih Tezi” gibi zırvalar da böyle bir atmosferde ortaya atılmıştı. İnsanı acı bir tebessüme sevk eden ve ipe sapa gelmez ırkçı hezeyanlarla dolu olan bu “teori”ler bir süre sonra geri çekilmişse de, Kemalist devletin ırkçı şoven milliyetçiliği ve bu bağlamda Kürtlere yönelik baskıları ve saldırgan politikaları hep devam etmiştir.

Burada hemen belirtelim ki, bu dönemde gerek anti-demokratik yasaların çıkartılması konusunda olsun, gerekse Türkçülüğe dayalı ırkçı ve şoven bir ideolojinin devletin resmi ideolojisi haline getirilmesi konusunda olsun, CHP içinde devletçi Kemalist bürokrasi ile liberalizm yanlısı burjuva kesim arasında ciddi hiçbir ihtilaf doğmamıştır. Tersine, daha sonra liberal giysilere bürünerek siyaset sahnesinde arzı endam edecek olan burjuva kesim, bu dönemde kendisine hamilik eden Kemalist bürokrasiyi hoş tutabilmek için elinden geleni yapmış ve onun totalitaryan eğilimlerine ses çıkarmamıştır. Yeter ki iktidarı elinde tutan bürokratik oligarşi, genel olarak sermayenin çıkarlarını koruyup gözetsin ve burjuvaziye hamilik yapmayı sürdürsün! Kemalist bürokrasi burjuvaziyi tehlikelere karşı (özellikle de işçi sınıfından gelecek tehlikelere karşı) koruduğu sürece, Kemalist bürokrasinin baskıcı anti-demokratik uygulamaları hiçbir sorun oluşturmuyordu burjuvazi için! Daha sonraki yıllarda da göreceğimiz gibi, burjuvazi ile asker-sivil bürokratik elit arasındaki ilişkiler ve kimin ne zaman “statükocu” ne zaman “liberal” kesileceği konusu, hep konjonktürel çıkarlara göre belirlenmiştir. Nitekim cumhuriyetin kuruluşundan 1946’ya kadar geçen çeyrek asırlık zaman diliminde, bugün yaşandığı gibi bir “statükocu-liberal” çatışması pek yaşanmamıştır egemen sınıf içinde. Çünkü bu yıllarda henüz yeterince güçlenmemiş olan burjuvazi, hâlâ Kemalist bürokrasinin hamiliğine ihtiyaç duymaktaydı ve bu yüzden de onun iktidarına boyun eğmek zorunda hissediyordu kendini!

Tek parti diktatörlüğü altında işçi ve emekçi sınıfların durumu

CHP’nin tek parti diktatörlüğünün en katı bir biçimde devam ettiği 1930’lu ve 40’lı yıllarda, işçi ve emekçi sınıfların ne durumda olduğuna bir bakalım. 1930’lar Türkiye’sinde “bürokrat-burjuva-eşraf” koalisyonuna dayanan CHP iktidarı, sanayi ve tarımda özel kapitalist girişimciliği desteklerken ve bu amaçla büyük burjuvazi ile büyük toprak sahiplerinin çıkarlarını hep ön planda tutarken, işçi ve emekçi sınıfların ekonomik ve demokratik haklarını hep yok saymış ve düzene boyun eğmelerini sağlamak için, onları sürekli baskı altında tutacak yasal düzenlemeler getirmiştir. Gerek ekonomik alanda, gerekse siyasal alanda işçi sınıfına yönelik bu hak kısıtlayıcı anti-demokratik düzenlemelerde, Avrupa’da esen faşizm rüzgârlarının da etkisi vardı kuşkusuz. Örneğin, işçi ve emekçilerin sınıf esasına göre örgütlenmelerini ve sınıf mücadelesi yürütmelerini yasaklayan ve bu yasağı çiğneyenlerin ağır hapisle cezalandırılmalarını öngören Türk Ceza Kanununun ünlü 141 ve 142. maddeleri, 1930’larda faşist İtalyan Ceza Kanunundan ithal edilmişti.

1930’lu yıllara gelindiğinde, işçi sınıfı hâlâ her türlü haklarından yosun bir sınıf olarak günde en az 12 saat çalışmak durumundaydı. Kemalist rejim cumhuriyetin kuruluşundan itibaren burjuvaziyi devletin her türlü imkânlarıyla besleyip palazlandırırken, işçi sınıfının sendikal örgütlenmesini ve ekonomik hak arama mücadelesini (grevli toplu sözleşme hakkını) bile kabul etmemekte diretiyordu. Bu yüzden işsi sınıfı, Kemalist CHP’nin yıllarca süren tek parti diktatörlüğü döneminde sendikal haklarından tamamen mahrum kalacaktı. Bu dönemde işçi sınıfına karşı tam bir baskı rejimi uygulayan Kemalist iktidar, bununla yetinmeyip bir de işçi sınıfının tarihsel hafızasını silmeye kalkışacaktı. 1935 yılında çıkardığı bir yasayla, kapitalist sömürü düzenine karşı işçi sınıfının uluslararası birlik, mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs’ı “Bahar ve Çiçek Bayramı” olarak ilan etmiş ve rüşvet olarak da işçi sınıfına o gün için bir günlük “istirahat” izni vermişti! Bu, işçi sınıfının tarihsel hafızasını zayıflatmak üzere, korkak burjuvazinin ve onun koruyucusu olan Kemalist bürokrasinin sinsice ve ikiyüzlüce giriştiği bir operasyondu kuşkusuz.

Oysa o tarihte işçi sınıfı hâlâ bir iş kanunundan bile yoksun bulunuyordu. İşçiler, çalışma koşullarını düzenleyen bir iş kanununa Cumhuriyetin ilanından 13 yıl sonra (1936’da), sendikalaşma hakkına 24 yıl sonra (1947’de), grev ve toplu sözleşme hakkına ise tam 40 yıl sonra (1963’de) kavuşabileceklerdi. Dolayısıyla, işçilerin sendikal örgütlülüğünün bulunmadığı koşullarda çıkarılan İş Kanununun uygulanıp uygulanmadığı da hiçbir zaman denetlenemeyecek ve bu iş devlet bürokratlarının insafına kalacaktı. Nitekim İş Kanununun kabulünden bir süre sonra, fabrikalara işçi pazarlayan “işçi müteahhitleri”nin ve işçi simsarlarının türemesi ve patronların işçi ihtiyaçlarını bu müteahhitler aracılığıyla karşılamaları, İş Kanununun fiiliyatta uygulanmadığının bir göstergesiydi. Üstelik bu işçi müteahhitlerinin arkasındaki güç de gene CHP bürokrasisiydi. Ayrıca işçi sendikalarının olmadığı koşullarda, büyük işletmelerde işçilerden kesilen paralarla oluşturulan “işçi yardımlaşma sandıkları” da CHP tarafından atanan “bürokratik bir idareciler takımı” tarafından yönetilmekteydi. Yani işçilerin parasıyla gene bürokratik bir elit beslenmekteydi.

Tarım emekçilerinin durumuna gelince; CHP iktidarı altında orta ve yoksul köylülerin durumu da kent emekçilerinin durumundan faklı değildi. Tarım kesiminde de sömürü artarak devam ediyordu. Sözüm ona köylünün durumunu iyileştireceği iddia edilen Ziraat Bankası kredileri, aslında köylüye değil, büyük çiftlik sahiplerine ve toprak ağalarına gidiyordu. Bu kesimler, banka kredisinin sağladığı imkânlarla makineli tarıma geçmektense, ucuza toprak kapatıp ucuz işgücü (ırgat) çalıştırarak daha çok kâr ediyorlardı. Ayrıca, bu büyük toprak sahipleri, Ziraat Bankasından düşük faizle aldıkları kredileri, daha yüksek faizlerle muhtaç durumdaki köylülere satıyorlardı. Yani hem çalıştırıp sömürüyorlardı, hem de tefecilik yaparak sömürüyorlardı tarım emekçilerini. CHP iktidarı bunu biliyordu, ama kendi iktidarını destekledikleri için toprak ağalarına ve büyük çiftlikçilere ses çıkarmıyordu. Nitekim 1927 ve 1929 yıllarında topraksız köylülere hazine arazisi verilmesi yolunda çıkarılan kanunları da CHP iktidarı hiçbir zaman uygulamayacak ve toprak reformunu dilinden düşürmemesine rağmen, gerçek bir toprak reformunu da hiçbir zaman yapmayacaktı. Tek parti diktatörlüğü döneminde, bir yandan “devletçilik” göklere çıkarılırken, diğer taraftan tarımda acımasız bir soygun düzeni sürdürülmüş ve bu soygun temelinde, orta ve yoksul köylüler topraksızlaştırılırken, büyük toprak sahiplerinin ve ağaların özel toprak mülkiyeti alabildiğine genişlemiştir.

Bu dönemde işçi sınıfının siyasal açıdan bilinçlenmesini ve örgütlenmesini savunan komünistlerin ve sosyalistlerin faaliyetleri de yasadışı ilan edilip yasaklanacaktı. Bu koşullar altında komünistlerin ve sosyalistlerin siyasal görüşlerini yaymaları ve bu temelde işçi sınıfını örgütlemeye girişmeleri yıllarca hapis yatmayı, işkenceyi ve her türlü tehlikeyi göze almayı gerektiren bir işti kuşkusuz. Nitekim o dönemde ardarda gelen “komünist tevkifatı” da bunu ortaya koymaktadır. Tek parti diktatörlüğü döneminde işçi sınıfının siyasal örgütlenmesi için illegal faaliyet yürüten Türkiye Komünist Partisinin (TKP) ardarda uğradığı tevkifat (1925, 26, 27, 29, 30, 32, 34, 38, 44, 45) bunun en somut kanıtıdır. İşçi sınıfına ve komünistlere yönelik tüm bu baskılar ve tutuklamalar, daha sonra kendini “ilerici”, “demokrat” ve de “solcu” olarak lanse edecek olan burjuva Kemalist CHP’nin izlediği ceberut politikaların bir sonucuydu kuşkusuz. Öteden beri burjuva devletle özdeşleşmiş ve burjuva devletin statükocu bir partisi haline gelmiş olan bu parti, hiçbir zaman işçi sınıfının gerçek dostu olmadı.

Kaynak: SOLPLATFORM - Tekil Mesaj gösterimi - Kemalist rejimin işçi düşmanlığı, Nazi hayranlığı ve ırkçı eğilimleri
SOLPLATFORM - Tekil Mesaj gösterimi - Kemalist rejimin işçi düşmanlığı, Nazi hayranlığı ve ırkçı eğilimleri
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
  #2 (permalink)  
Alt 17-09-2008, 12:51
Taze Arıza
 
Üyelik Tarihi: 05-08-2008
Mesajlar: 125
Exclamation Türk Tarih Tezi” komedisi "Kemal Burkay"

Türk Tarih Tezi” komedisi
Kemal Burkay


“Dengê Kurdistan” sitesinde kisa süre önce “Aborcinler de Türkmüş” başlıklı mizahi bir haber ve yine onu izleyen mizahi mektuplar yayınlandı. Daha sonra yapılanın şaka olduğuna dair açıklamada ise şöyle dendi: “Türk tarihine ilişkin olarak TC’nin sözde bilim adamları tarafından uydurulmuş söylenceler şakadan beter...”
Gerçekten de bu ülkede bilim de tarih de rezil edildi. Türk tarihi ve dili adına pervasızca yalanlar uyduruldu. Düzmeceler teori, bundan da öte, tartışılmaz gerçekler olarak sunuldu. Bu martavallarla yıllar yılı kitlelerin beyni yıkandı, insanlar koşullandırıldı. Bir Türk ulusu yaratma adına, Anadolu’nun rengarenk halklar mozaiğini ortadan kaldırmak, ülkeyi tek renge boyamak için soykırımlar dahil, her türlü yönteme, zorbalığa, yalana başvuruldu. Dünyada eşi görülmeyen ölçüde pervasızca ırkçılık yapıldı ve hala yapılıyor.

Bu ülkede tarih ve dil adına yıllar yılı uydurulan zırvaları açığa çıkarmak, kitlelere anlatmak son derece önemlidir. Zorbalık ve yalan birbirlerinin ikizidir. Türkiye’nin ırkçı-militarist, faşizan rejimi bu iki ayak üzerinde duruyor.

Geçmişte de zaman zaman bu konu üzerinde durdum. Bu yazımda, 1930’lu yıllarda piyasaya sürülen Türk Tarih Tezi üzerinde duracağım.

Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşe, dağılmaya yüz tuttuğu 19. Yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başlarında, bu gidişe bir çare bulmak anlamında ortaya üç değişik görüş çıkar. Bunlardan biri Namık Kemal ve arkadaşlarının savunduğu Osmanlıcılık görüşüdür. Onlar ancak bu anlayışın İmparatorluğun farklı dil ve inançtaki pek çok kavmini bir arada tutabileceği kanısındadırlar. Prens Sebahattin bu çerçevede ademi merkeziyetçi bir çözümü, yani bir tür federasyonu önerir.

İkinci görüş “İslamcılık”tır. Bunlar, Hıristiyan halkların kopuş sürecine girdiği, bir bir ayrılıp kendi devletlerini kurdukları, Balkanların elden gittiği söz konusu koşullarda, Osmanlıcılığın artık pek anlamı kalmadığı, aksine “İslam birliği” anlayışının Osmanlı devletini parçalanmaktan ve çöküntüden kurtarabileceği kanısındadırlar.

Üçüncü grupsa bu ikisine de karşıdır. Bu kesim, batıdaki devletleri örnek alarak milli bir devleti çözüm olarak gören Türkçü unsurlardan oluşuyordu. Çok ilginçtir ki Türkçülüğün ve Türk milliyetçiliğinin ideolojik temelini atanlar, genellikle Türk değildiler. Bunlar kimlik arayışı içinde olan azınlıklar; Tatar, Pomak, Boşnak, Arnavut gibi Müslüman ve göçmen unsurlardı.

Türk milliyetçiliğine Türklerden çok hizmet sunan, diğer bir deyişle, “kraldan çok kralcı” bu kişiler arasında Kürtler de vardı. Bunlardan biri, Türkçülük ideolojisinin temelini döşediği kabul edilen Ziya Gökalp’tır. Diyarbakır Çermik’ten bir Kürt olan Ziya Gökalp, daha genç yaşında kimlik bunalımına düşüp kafasına kurşun sıkmış, ölümden dönmüş, sonra da, kafasında taşıdığı kurşunla birlikte İstanbul’a giderek orada tanıdığı İttihat ve Terakkicilerin etkisiyle Türkçülüğe sarılmıştır. “Türkçülüğün Esasları” adlı eserin sahibidir. Türk ırkçılarının “Kızıl Elma, Turan” gibi sembol ve düşlerinin yaratıcısıdır. İttihat ve Terakki’nin ideologu odur ve görüşlerinin, Mustafa Kemal de dahil olmak üzere, o dönemin İttihatçı genç subaylarını derinden etkilediği söylenir.

Tüm bunlara rağmen, Ziya Gökalp ırkçı sayılmaz, ya da dörtbaşı mamur bir ırkçı sayılmaz... Türk ırkçılığının ideolojik plandaki babası Yusuf Akçura’dır. Rusya’nın Simbirsk bölgesinden, Volga Tatarlarından olup oradan İstanbul’a göçmüş, harbokuluna girmiş ve İttihat ve Terakki çevresine katılmıştır.. 1904 yılında yayınladığı “Üç Tarzı Siyaset” adlı makalesinde, Osmanlıcılığa ve İslamcılığa karşı, ırkçılığa dayalı Türk milliyetçiliğini önermiştir. Bu görüş Türk ırkçılarının manifestosu olarak kabul edilir.

Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra Ankara’ya geçen Akçura için, Atatürk’ün “işte aradığım adam!” dediği söylenir. 1931 Yılında oluşturulan Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nin kurucuları arasındadır, 1932 yılında ise “Türk Tarih Kurumu” adını alan bu cemiyetin başına getirilir. Akçura, ırkçı-Turancı bir milliyetçilik anlayışana sahipti ve Adriyatik’den Çin Seddi’ne kadar olan bölgeyi Türk dünyası olarak niteliyordu. (Boşnak asıllı Süleyman Demirel’in de yıllar sonra aynı slogana sarılması aslında şaşırtıcı değil. Irkçılık bu devletin tüm yöneticilerine şu veya bu oranda sinmiştir.)

Türk tarihine ve diline ait “teori” adı altındaki düzmeceler (Türk Tarih Tezi ile Güneş Dil Teorisi), Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra, bizzat Atatürk’ün yönlendirmesiyle ortaya atıldı ve onlara, aralarında Yusuf Akçura ve Afet İnan’ın da bulunduğu, tarihçi ve dilci sıfatı yakıştırılan resmi ideoloji kâtiplerinin çabalarıyla bilimsel kılıf uydurulmaya çalışıldı.

Atatürk’ün Türk tarihine ilgisi çok daha önce başlamıştır. 1922’de Türkiye Büyük millet Meclisi’nin 130. toplantısının birinci oturumunda şöyle diyordu:

“Efendiler,

Bu insanlık dünyasında en az yüz milyonu aşkın nüfustan oluşan büyük bir Türk milleti vardır ve bu milletin yeryüzündeki genişliği oranında tarih alanında da bir derinliği vardır. Türk milletinin kökünün dayandığı Türk adındaki insan, insanlığın ikinci babası Nuh Aleyhiselam’ın oğlu Yasef’in oğlu olan kişidir...”

Görüldüğü gibi Mustafa Kemal, yalnız bir asker ve siyasetçi değil, bir tarihçi gibi de konuşmakta, değme tarihçinin ve de arkeologun bilmediği, bilemiyeceği tarihi sırları bir anda ortaya serivermektedir!

Cumhuriyet kurulduktan sonra ise Atatürk, oluşturmaya çalıştığı Türk ulusuna uygun bir tarih yaratmak üzere harekete geçti. Bu amaçla 1930’da Tarih Heyeti’ni oluşturdu ve “Türk Tarahinin Ana Hatları” adlı kitabı hazırlattı. 1931 yılında ise, daha sonra Türk Tarih Kurumu adını alacak olan “Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti” oluşturuldu. 1932 yılında yapılan genel kurulda Türk Tarih Tezi benimsendi.

Bu teze göre dünya tarihi ve uygarlığı nerdeyse bütünüyle, “Türklerin Anayurdu Orta Asya”da başlamış, oradan göçler yoluyla tüm dünyaya yayılmıştı. Mezoptamya’daki Sümer-Akad-Babil uygarlığı, Nil kıyısındaki Mısır Uygarlığı, Anadolu’da Etiler, İtalya’da Etrüskler, Hind, Çin, tümü!..

Bununla ilgili olarak “Türkiye Kemalistlerinin Teşkilatı - Forum” başlıklı sitede şu bilgiler veriliyor:

“Türk Tarih Tezi, beyaz ırkın kökeninin Orta Asya olduğu hipotezinden yola çıkmaktadır. Buna göre çeşitli göç dalgaları halinda Orta Asya'dan dünyaya yayılan Türkler dünya medeniyetlerinin önemli bir kısmını kurmuştur.

Türk Tarih Tezi’nin temel kabulleri şu şekilde özetlenebilir:

1. Türkler, brakisefal ve beyaz ırktandır. Beyaz ırkın anayurdu Orta Asya’dır,
2. Medeniyetin beşiği Türklerin anayurdu olan Orta Asya’dır,
3. Göçler sonucu Türkler bir çok yere yayılmış ve uygarlaşmayı tetiklemiştir,
4. Anadolu’nun ilk yerli halkları Türklerdir; Hititler vs. halklar dahil,
5. Kürtler dağ Türküdür. Bu yüzden 80 yıl önce Kürtlere dağ Türkü denilmişti,
6. İtalyada yaşamış Etrüskler Türkdür,
7. Irak'ın güneyindeki Sümer uygarlığını Türkler kurmuştur,
8. Mısır medeniyetinin ilk kurucuları Orta Asyalı brakisefal Türklerdir,
9. Maya, Aztek ve İnka Amerika uygarlıklarını Türkler kurmuştur,
10. 70 bin yıl önce Asya ve Amerika kıtası arasından batmış Mu kıtasında konuşulmuş olan Mu dili Türkçedir,
11. Peygamber Hz. Nuh Türktür.

Görüldüğü gibi, Türk Tarih Tezine göre Irak, Anadolu, Mısır ve Ege medeniyetlerinin ilk kurucuları Orta Asyalı brakisefal ırkın temsilcileridir: Hitit, Sümer, Etrüsk, Rum, Yunan, Kürt, Macar vs. halklar Türk sayılmaktadır. Başka bir deyişle, bu teze göre Avrupa’dan Çin’e kadar uzanan coğrafyadakilerin çoğu Türktür.”

Atatürk, Tuna boyunu da, Bulgarlar’dan Almanlara kadar tümden Türk sayıyordu! Bu konuda bir şiir bile yazmıştı:

"Gafil, hangi üç asır, hangi on asır / Tuna ezelden Türk diyarıdır. / Bilinen tarihler söylememiş bunu / Kalkıyor örtüler, örtülen doğacak, / Dinleyin sesini doğan tarihin, / Aydınlıkta karaltı, karaltıda şafak / Yalan tarihi gömüp, doğru tarihe gidin. / Asya'nın ortasında Oğuz oğulları, / Avrupa'nın Alpleri'nde Oğuz torunları / Doğudan çıkan biz / Nerde olsa, ne olsa kendimizi biliriz...”

Tabi bu kadarı yetmezdi. Bu arada Atatürk, Darvinci teoriyi ve dünya tarihinin gelişim sürecini kendi fantazilerine göre tepetaklak eden, kendi düş ve hayallerine göre bir dünya tarihi uyduran James Churchward adlı bir yazarın kitaplarını okumuş, etkisinde kalmıştır. Churchward bir zamanlar Pasifik’te MU Ülkesi adlı, iki Avustralya büyüklüğünde bir kıtadan söz etmekte ve bu kıtanın 64 milyon nüfusuyla MÖ. 70 000 yılında battığını ileri sürmektedir. Sözde bu kıtada MÖ 200. 000 yılından beri büyük bir uygarlık vardı. Bildiğimiz Çin, Hind, Mezopotamya, Mısır, Anadolu ve Amerikan kıtasındaki Maya ve İnka uygarlıkları da bunun uzantısıydı...

Atatürk bu öyküyü duyar duymaz artık “Orta Asya uygarlığı” ile yetinmemiş ve bu batık kıtadaki uygarlıkla ilişkiyi aramaya koyulmuş, bu amaçla Türkiye’nin Meksika Büyükelçisi Tahsin Mayatepek’i de bu ilişkiyi araştırmakla görevlendirmiştir. “Büyük araştırmacı” Mayatepek’in Türklerle Mayalar arasındaki dil birliğini, bundan da öte başkaca ortak arkeolojik kalıntıları bulup rapor etmesi ise çok sürmemiştir!

Böylece bizim, daha düne kadar Orhun Anıtları’yla, yani bin küsur yıl önce başladığını sandığımız Türk tarihi, bir anda 200.000 yıl önceye uzanmıştır!

Türk Tarih Kurumu işte bu teze dayanan okul kitapları hazırlamış ve bunlar okullara, üniversitelere servis edilmiştir. Atatürk’ün ölümünden sonra, herhalde, “bu kadarı da olmaz, dünya aleme rezil olduk” diye düşünülüp bir parça revize edilseler de, yıllardır, tarih diye bu ülkenin insanlarına, ergenekon masallarının yanı sıra işte bu tür zırvalar okutuluyor.

Dünyada bu saçmasapan iddiaları ciddiye alan bir tarihçi veya bilim adamı yok. Ama olsun! Baylarımız bunu çocuklara öğretmeye, bu ülkenin insanlarına ezberletmeye kararlılar ve bunu başardıklarına kuşku yok! Bu ülkenin, ırkçılığı kendilerine yakıştırmayan aydınları bile, bu rezaletler karşısında sessiz kalıyor ve “Bir Türk dünyaya bedeldir!”, “Ne mutlu Türküm diyene!” türünden ırkçı “vecize”ler de dahil, tüm bunların Türk ulusuna güven ve kişilik kazandırmak için yapıldığını söylüyorlar...

Ama herhalde hiç akıllarına gelmiyor: “Türk ulusuna güven vermek için” söylenen bu sözler ve ortaya atılan bu saçmasapan tezler, acaba bu ülkenin Türk olmayan halkları ve ulusları üzerinde ne etki yapıyor?..

“Güneş Dil Teorisi” üzerine de ayrıca yazacağım.

Kaynak: SOLPLATFORM - Tekil Mesaj gösterimi - Türk Tarih Tezi” komedisi "Kemal Burkay"
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
  #3 (permalink)  
Alt 17-09-2008, 12:54
Taze Arıza
 
Üyelik Tarihi: 05-08-2008
Mesajlar: 125
Exclamation Kafatasçılık yada Irkçılık Nedir ?

"Biz kafatasçı değil Atatürk milliyetçisiyiz"

Bu söze kafatasçılar fena halde içerlemektedirler ( Örneğin Reha Oğuz Türkkan) sebebi de kafatasçılığın kötü bir şey olmadığına inanmışlardır. Dahası, Atatürk'ün de zaten bir "kafatasçı" olduğunu düşünmektedirler...

İşte kendi cümleleriyle "Atatürk milliyetçiliği"

Ben lise sonuna kadar okullarda Atatürk devrinde okudum. Resmî tarih ders kitaplarımız hep Türklerin "brakisefal" (bir de dolikesefal mı ne varmış) kafatasından söz ederdi.

Dinleyici olarak katıldığım ve Atatürk'ün de, sahnesinin üstünde altın Bozkurt bulunan halkevinde (eski Türk Ocağında) ve locasından seyrettiği 1. Türk Tarihi Kongresi'nde de tarihte Türklük ölçüsü kafatası ölçüsü olarak geçerdi. İsviçreli Prof. Eugene Pittard bile öyle tebliğ vermişti.

Ayrıca rahmetli babam da, devletin yüksek kademelerinde olduğu için bir iki kere Çankaya'ya çıkmıştı; Atatürk'ün, her davetlisine yaptığı gibi, onun kafatasını da bir pergelle yarı-şaka ölçtüğünü bana anlatmıştı.

Dahası var: Atatürk'ün mânevî kızı Afet Hanım (sonraki Prof. Dr. Afet İnan) Cenevre'de doktorasını yaparken Türklerin vücut (antropolojik) ölçülerinin iyi araştırılmamış olduğunu, tezi için lüzumunu belirtip yardım istemiş. Atatürk de "Sıhhiye Vekâletine" (Sağlık Bakanlığına) emir vermiş, Anadolu'da iki kerede 40.000 ve 60.000 Türk'ün ölçülerinin alınmasını istemiş.

Tez, 1939'da Cenevre'de Fransızca olarak yayınlandı: "Recherches sur les Caracteres anthropologiques des population de la Turqui" Genève.
Kitapta Türklerin yalnız kafatası ölçüleri değil, boy ortalamaları, cilt-göz-saç renkleri ve göz kapağı çekikliği gibi yirmi kadar özellik tesbit edilmiş.

Atatürk, Mimar Sinan'ın da kemiklerinin mezardan çıkartılıp kafatasının ölçülmesini istemişti." (Türkçü Dergi, 92. sayı, Ekim 2005)

Benim dönemimde de okutulan resmi tarih, "Türk"ü şöyle tarif ediyordu:
"Koyu renkli saç, buğday ten, brakisefal kafa, orta boy, değirmi yüz, mongoloid olmayan hafif çekiğimsi (badem) göz."

Mimar Sinan'ın Kayıp Kafası

Sözün tam burasında Mimar Sinan'ın kayıp kafatasından söz etmekte sanırım yarar var: Özellikle gençler, bu milletin ne tür labirentlerden geldiğini anlasınlar diye...
Acı hikâye şudur;
Mimar Sinan'ın İstanbul Süleymaniye'deki mezarı cumhuriyetin ilk yıllarında açıldı. Kafatası çıkarıldı ve Türk olup olmadığının belirlenmesi için Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi'ne gönderildi.
Ölçüldü mü, ölçüldü ise ne sonuç elde edildi ve ne karar verildi bilmiyorum, bildiğim şu ki, Sinan'ın kafatası bir daha mezarına dönmedi?
Ortadan kayboldu, kaybedildi.
O gün bugündür Sinan, Süleymaniye'deki türbesinde, başsız olarak uyuyor.

Kafatası Ölçer

Pelvimetre denilen aslında kadınların hamilelik dönemi karın boylarını ölçmek için tasarlanmış bu alet o yıllarda amacının dışında kimilerince kafatası ölçmek için de kullanılmıştır.



Sinan'ın eserlerindeki mimari şahaserliğin açılarını ölçmek yerine kafatasının açısını ölçmeye kalkmanın bilimselikle açıklabilecek hiçbir yanı yoktur. Üstüne üstlük utanmazca bunu "atropoloji bir bilimdir" diyerek yapılanı mazur göstermeye kalkmanın hiçbir inandırıcılığı olamaz.

Kaynak: SOLPLATFORM - Tekil Mesaj gösterimi - Kafatasçılık yada Irkçılık Nedir ?
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
  #4 (permalink)  
Alt 17-09-2008, 12:58
Taze Arıza
 
Üyelik Tarihi: 05-08-2008
Mesajlar: 125
Exclamation Türkler ırkçı olur mu?

“Biz Türkler de ‘ırkçılık’ denilen ideolojinin zerresi bulunmadığı gibi hoş bir teori vardır!!!

Hrant’ı öldürenlerin ırkçı olmadığını iddia edebilir mi kimse? ‘Ermeni’yi öldürdüm!’ diye sevinç çığlığı atan o kişinin başka patalojiden mustarip olduğunu düşündürecek herhangi bir şey var mı? Kendine ‘milliyetçi’ diyeni de,‘ulusalcı’ diyeni de,‘ırk’ için adam öldürmeyi mübah sayabiliyor, hatta salık veriyor. Şimdi bu yazdıklarımdan sonra "onlar gerçek milliyetçi yada ulusalcı değil" diyenler muhakkak olacaktır...Ama bakalım durum öyle mi ?

Türkiye sıradan ideolojisi içinde güçlü bir ırkçı damar var. Bu, kısmen, ‘Güneş-Dil Teorisi’ gibi bilinçli çabayla üretilen, Bulgaristan ’dan Kerkük’e ‘kandaş’, ‘ırktaş’ terminolojisiyle yaşatılan bir biçim alıyor.Ama daha genel olarak, kendiliğinden ama çok güçlü bir zenofobi olarak beliriyor ve zenofebiden çok çabuk ırkçılığa geçiş yapılıyor.”

Ziya Gökalp gayet açık söylemişti: Milliyetçilik ‘tenâkür’e, yani başka milletlere karşı antipatiye dayanır. Bu yüzden kendisini ‘öteki’nin yerine koyan veona ‘tearüf’, yani sempati duyan tüm duygu ve düşünceler milliyetçiliğe yabancıdır.

Ömer Seyfettin bu ortamda, ‘Ezmeyen,ezilir!’ diyor, Süleyman Nazif de,‘Dinim kinimdir!’ diye ekliyordu.Osmanlı Devleti, hem aktör hem de araç hâline geldiği çok cepheli bir ‘kan kavgası’ içinde bitti...
Osmanlı Devleti bitti; fakat aradan geçen seksen dört yıla rağmen ‘tenâkür’ bitmedi; karşılıklı husumet bitmedi.

Siz; “Türk ulus devleti ve Türk ulus birimi, ırk, dil, din, çıkar ve coğrafya birliğine dayanan, bir zamanlar Alman Nazizmine dayanak olan Gobineau’cu ulus kavramının üzerine oturmaz...Türk ulusçuluğu ne ırk esasına dayanır, ne de yabancı düşmanlığını içerir, kendisini diğer kavimlerden veya uluslardan daha üstün görme gibi bir eğilimi de yoktur,” diyenleri ciddiye almayın!

Öncelikle ırkçılığı “ırk ”üzerinden tanımlamak tipik bir ırkçı yaklaşımdır ve bu yaklaşım, öncelikle,“ırk”ı nesnelleştirmekle işe başlar. Böylece,“ırk”, toplumsal ihtilaflardan, kültürel-etnik çatışmalardan ayrı ve kendi başına iş gören bir “nesnel” varlık olarak ortaya çıkar.

Bu çerçevede bu topraklarda; “Onlar ‘Kürtler doğurmasın, mülk edinmesin, üniversiteye alınmasın. Memurlar Türk soylu olsun. Aşağı ırkın görevi üstün ırkı eğlendirmektir. Biz üstünüz!’ diyorlar...Türkleri ‘üstün’ sayıyor,Türk olmayanların üniversiteye gitmemesini, mülk edinmemesini istiyorlar. ‘Kürt nüfus artışı durdurulsun’ diyorlar.Avrupalı ırkçı gruplarla ‘enternasyonal birlik’ kurmayı düşünüyorlar.

İzmir’de kurulan Türkçü Toplumcu Budun Derneği (TTBD) bu görüşleri savunuyor. Yalnız da değiller. İstanbul’daki Elbirliği Derneği, Ankara’daki İlteriş dergisi de eylemleriyle, yazılarıyla Kürtlere karşı olduğunu belirtiyor. Bu üç oluşumun benzerlikleri Kürt karşıtlığıyla sınırlı değil:Üçü de şamanizme yakın ve laik olduklarını söylüyor,Atatürk ’e ‘Başbuğ’ diyor. Hatta,‘ırk’ kelimesi Arapça diye kendilerine ‘soycu’ diyorlar....”

Kaldı ki bir ülkede, milliyetçilik, hatta vatanseverlik adına cinayet işlenebiliyorsa; faşist bir cinayete kurban gitmiş birinin ardından, tepki vermek için “Hepimiz Ermeniyiz ”diye yürüyenler yadırganıyorsa ırkçılık sıradanlaş(tırıl)mıştır...

Öyleyse "Biz Türkler ırkçı olamayız, tarihi, coğrafi, etnik köklerimiz bakımından bu mümkün değildir" sözü havada kalan bir zırva olmaya mahkumdur. Pekala ırkçı da olabiliriz, faşist de !!! Bu sakat ilkeler üzerinde şekilenmiş bir ülke gençliğinden asıl aydın ve enternasyonalist olmalarını beklemek hayalcilik olur...

Kaynak: SOLPLATFORM - Tekil Mesaj gösterimi - Kafatasçılık yada Irkçılık Nedir ?
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
  #5 (permalink)  
Alt 17-09-2008, 13:01
Taze Arıza
 
Üyelik Tarihi: 05-08-2008
Mesajlar: 125
Exclamation Buduncuklar ve Milliyetcilik

Buduncuklar ve Milliyetçilik
--------------------------------------------------------------------------------
TAHİR OZAN
--------------------------------------------------------------------------------
Bir zamanlar MHP içerisinde örgütlenen ancak daha sonraları Türk-islam sentezine uygun davranış kalıbı oluşturmakta zorlanan ve MHP’nin imajına zarar verdiği düşünülerek uzaklaştırıldığı söylenen faşist eğilimlerden bir tanesi de İzmir’de Buduncular Derneği olarak karşımıza çıkarak açık faşist (irrasyonel) söylemi ile taraftar bulmaya, örgütlenmeye çalışarak, örgütlediği güruh ile tüm farklı kimliklere saldırıya geçmeyi hedeflemiştir.



“Bu gelişmeler karşısında biz de Türkçü, Milliyetçi, Atatürkçü ve Türk devletinin üniter yapısını savunan kişiler olarak bu konuda bir devletin tam bağımsız egemen olabilmesi için bir toprak parçasının olması lazım, bağımsız ve bayrağının olması lazım. Bunlar yanında en önemli unsur bir nüfusun olması lazım. Buna da uzmanlar demografik yapı diyorlar. Atatürk Cumhuriyeti kurduğu zaman Türk milletinin bu demografik yapısını korumak için iskan politikaları yapmış, kanunlar çıkartmıştır. Güneydoğu'daki Kürt isyanlarını çok sert bir şekilde bastırdıktan sonra üniter yapıyı rahatsız etmeyecek şekilde Kürt vatandaşları Anadoluya ve batıya doğru serpiştirmiştir veya göç ettirilmiştir. Üniter yapıyı koruyabilmek için Atatürk döneminde bunlar yapılmıştı. Bütün bu anlattığım gerekçeler yanında Türkiye'de üniter devleti ve milleti temsil eden Türk milletinin ister üst kimlik açısından kendisini Türk olarak kabul etsin, isterse soy millet olarak Türk olarak kabul etsin, isterse ne mutlu Türküm diyerek kendisini ifade etsin Türkiye'de çoğunluk vardır. Bu çoğunluğun azınlık durumuna düşmemesi için ben Türk'üm diyenlere karşı aleni olarak Türk milleti vatandaşları arasında kendisini Kürt milleti olarak ifade eden ve hatta çocuklara da bakamadıklarını, takip edemediklerini, eğitimsiz bıraktıkları alenen belli olan bir grup vatandaşımızın da dengeli bir nüfus artışıyla Kürt nüfusun artışının durdurulmasını devlete bir öneri olarak sunduk.’’

Yukarıdaki satırlar Alman faşizminin 1930’lu yıllarda Yahudilere karşı yürüttükleri kampanyaların gerekçeleri ile ne kadar da uyum içerisindedir. Bugün Alman faşizmi tarihin tozlu sayfalarında lanetlenmişken ülkemizde Hitler özentileri etnik temizliği güya daha çağdaş kılıflarda yeniden ülke halkının önüne sürmeye çabalamaktadırlar. Bu durumun yeni başlayan, şimdilerde oluşan şovenizm dalgası ile ortaya çıktığını düşünmüyoruz

Kemalizmin iktidarını pekiştirmesi ile beraber etnik temizlik kampanyalarının yıllar yılı nasıl sürdürüldüğü, Hitler özentisi, demiryolu memuru tarafından yukarıda net bir şekilde anlatılmıştır.

Bu ülkede askeri vesayet rejimi ve Kürt sorununda çözümsüzlük politikaları, işte yukarıda anlatılan satırlarda, hakim eğilim olarak, 1930’lu yıllardan bu yana süregelen faşizm özentisi politikalarının devamından başka bir şey değildir. Faşizm özentisi bu politikalar çeşitli milliyetçiliklerin arkasına gizlenmiş ve bu güne değin devlet içerisinde varlığını, etkinliğini konjonktüre göre artırarak ya da azaltarak hep sürdürmüştür. Şovenizmin saldırgan bir milliyetçilikle beraber tekrar yükselişe geçişi sosyalist sistemin çökmesi sonrasında yükselmesi salt küreselleşme kavramına karşı çıkışla izah edilemez. Sosyalist sistemin çökmesi sonrasında emperyalist saldırganlığın artması, kapitalist sistemin kendi içerisinde genelde burjuva demokrasilerinin içine gizlenmiş ruşeym halinde bulunan faşist milliyetçi zihniyetin kendisini daha pervasız hissetmesi ile de ilgilidir. Bu nedenle artan şovenizm dalgasını masum göstermek için bugüne değin kullanılan küreselleşmeye karşı ‘’ulus devletin direnişi’’ kavramı safsatadan başka bir şey değildir.

Bu nedenle milliyetçilik eleştirisi yapılmadan faşizm eleştirisi yapmak faşizmi içten içe yeniden üretmek ile neredeyse eş anlamlıdır.

Milliyetçilik kavramı, 1789 Fransız devrimi ile ortaya çıkan tebaa mantığı yerine egemenliğin millete ait olduğu düşüncesi ile millet kavramını esas alarak, tüm ulusal sınırlar içerisinde yer alan unsurları eşit gören cumhuriyet ile şekillenen bir kavram olarak toplumun mülk sahibi kesimleri ile mülksüz kesimlerini sözde eşitlemiş gibi yaparak ya da bunu görmezden gelerek özgür eşit yurttaşlar birliğini tanımlama olarak adlandırılabilir. Ayrıca soy milliyetçilik kavramıda köken olarak ırkı, etnik temeli esas alan bir noktadan kalkışla daha sonra ulusçuluğa yönelen bir yapı olarak da ele alınabilir. Bu kavram demokrasinin ancak homojen toplumlarda olabileceğini iddia ederek her türlü etnik temizliği meşru gören bir kavramdır. Soy milliyetçilik kavramı günümüzde faşizmin geriletilmesini müteakip, genelde reddediliyormuş gibi yapılarak, üst kimlik esastır mantığı ile üstü örtülmeye özen gösterilerek, Fransız cumhuriyetçiliğinden (ulusçuluk) farklı gibi görünse de her iki biçim sürekli birbirlerini zaman zaman destekleyen ya da iç içe geçerek, genelde birbirini besleyen bir süreç olarak kavramsallaştırılmıştır.

Dünyada, işçi sınıfının mücadelelerinin gelişmesi ve sosyalizmin mümkün görünür elle tutulur bir olgu durumuna ulaşması ile beraber, milliyetçilik yukarıda anlattığımız kavramsallaştırma düzeyinin çok daha ötesine geçerek, Alman nasyonal sosyalizmini ve İtalyan faşizmini yaratarak tepe noktasına ulaşmış ve dünyayı kanla yıkayan ideoloji bir fenomen haline gelmiştir.

İkinci dünya savaşı sonrasında faşizmin yenilgiye uğratılması sonrasında ırkçılık, milliyetçilik, ayrımcılık gibi kavramlar insanlık tarafından reddedilen ancak bir biçimde her toplumsal sorunda yeniden üretilen farklı boyutlarda ve özelliklerde ama özde çok da değişmeyen bir yanılsama olarak proletaryanın nihai zaferine kadar karşımıza çıkacaktır.

Aşırı milliyetçilik ve ayırımcılık, kimsenin üstüne almak istemediği, kendisine yakıştırmayı sindiremediği, ya da kendi düşüncesinin daha farklı olduğunu iddia etmesine karşın, egemen sınıflarca, milli birlik beraberlik, tasada ve kıvançta ortaklık gibi kavramlarla yeniden üretilen genelde burjuva devletin içselleştirdiği bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bu kavramsallaştırma, farklılıkları önemsizleştiren daha çok detaylarda olan bir çok benzeşmeyi öne çıkartan bir düşünce sistematiğini gerektirir.

Türkiye ise milliyetçiliğin, milliyetçileştirmenin en açık yaşandığı örnek ülkelerden biridir. Milli birlik ve beraberlik düşüncesi, kurtuluş savaşı motiflerinden beslenerek, Kemalist cumhuriyetin anafikri olarak dış düşmanlara karşı bir söylem biçimiyken 1980’lerden sonra özellikle ulusal sınırlar içinde düşman aramaya yönelen, her türlü farklılığı içimizdeki düşman kavramı içerisine almaya çalışan bir söylem ile yeniden üretilmiştir.

Kemalist cumhuriyetin ilk dönemlerinde, Osmanlıdan kalan mirasın devamı olarak var olan tüm etnik vb. farklılıklar silikleştirilmeye çalışılarak benzeşmeler Türk kimliği altında birleştirilmeye çalışılırken, 80’lerden sonra, resmi milliyetçilik çizgisi terkedilmemekle beraber egemen çizginin her bir tökezlemesinde var olan verili duruma uygun olarak kendini yeniden dizayn ederek toplumun tamamının kaynaşmış, sınıfsız, tasada ve kıvançta ortak, toplum tasavvurundan, iddialarının gerçekleşmemesine paralel, çoğunluğun tasada ve kıvançta ortaklığı ilkesine doğru gerilemiş, toplumun tüm katmanlarında oluşan her türlü farklı kimlik talebini baskılayarak sürekli bir ötekileştirme çabası içerisinde yer alarak çoğunluk şovenizmi mantığını sosyoekonomik boyutta yeniden üretmeye yönelmiştir. Yaşanan süreç doğal olarak da kendi karşıtlarını yaratarak toplumsal bir yarılmanın temellerini atmıştır. O güne değin çok da yüzeye çıkamamış farklılıklar yüksek sesle dillendirilmeye başladığında milli birlik ve beraberlik görüntüsü işlevsizleşmiştir.

Bozulan bu görüntüyü mümkün olduğunca düzeltme iddiasındaki egemen blokun bazı kesimleri yukarıdan aşağıya milli birliği yeniden örgütlemek için ya da çoğunluk üzerindeki ideolojik hegemonyasını sürdürmek veya ötekine gözdağı vermek için, yasal ya da değil ‘’sivil toplum örgütleri’’ kurmaya girişmiş, son yıllarda çok sayıda paramiliter dernek ve kuruluş ortaya çıkmıştır. Bu kuruluşlar ‘’Kemalizmi’’ yeniden diriltmek üzere yoğun çabalara girişmişlerdir.. Bir zamanlar MHP içerisinde örgütlenen ancak daha sonraları Türk-islam sentezine uygun davranış kalıbı oluşturmakta zorlanan ve MHP’nin imajına zarar verdiği düşünülerek uzaklaştırıldığı söylenen faşist eğilimlerden bir tanesi de İzmir’de Buduncular Derneği olarak karşımıza çıkarak açık faşist (irrasyonel) söylemi ile taraftar bulmaya, örgütlenmeye çalışarak, örgütlediği güruh ile tüm farklı kimliklere saldırıya geçmeyi hedeflemiştir.

Buduncular, bir ırkın, bir milletin halkın üstünlüğüne dayanarak, bu ülkede yaşayan diğer halk ve topluluklara yönelik ayrımcılık ve nefret söylemini geliştirmişlerdir. Kürtlerin, Romanların, diğer farklı kimliklerin kısırlaştırılarak çoğalmasının engellenmesi ve bu nedenle çoğunluk şovenizminin ileride demografik olarak herhangi bir sıkıntıya düşmemesi için şimdiden önlem alınması için eylemler oluşturmayı hedeflemiştir. Aslında oluşan son verili durum 80’li yıllara kadar açıktan yapılmamasına özen gösterilen, ırkçılığın ve ayrımcılığın yükselen şovenist dalgadan güç alarak, toplum içerisinde kurgulanması hareketinden başka birşey değildir.

Mahkeme kayıtlarında yer alan sanık ifadelerinden anlaşıldığı üzere sivil polisler eşliğinde yapılan eylemlilik sıradan insanlar tarafından da tepki ile karşılanmış, bu rahatsızlık üzerine eylemlerini tekrar etme şansı bulamamışlardır. İzmir halkının duyarlılığı önemlidir ancak yeterli değildir. Tüm demokratların barış yanlılarının, yaratılmak istenen şovenizm ve ırkçılık ortamından rahatsız olanların müdahaleleri ile geriletilmesi ve lanetlenmesi, ırkçı faşist yapıların teşhiri ait oldukları tarihin çöplüğüne gönderilmesi ve ırkçı faşist yapıların yasaklanması için her türlü mücadelenin yapılması bugün çok önemlidir.

Kaynak: SOLPLATFORM - Tekil Mesaj gösterimi - Buduncular ve Milliyetcilik
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
  #6 (permalink)  
Alt 17-09-2008, 13:15
Taze Arıza
 
Üyelik Tarihi: 05-08-2008
Mesajlar: 125
Exclamation Mustafa Kemal ve Kemalizm Tabu Mu ?

Kurucu/kurtarıcı/yoktan varedici,yüceltilip kutsandı...tabulaştı...
Örnek mi? Atatürk’ün Kehanetleri adlı kitabın yazarı Ali Bertan’ın, "gerek Atatürk, gerekse tarih boyunca geleceği önceden görme yeteneğine sahip olan liderler, peygamberler ve bu yeteneğe sahip olan diğer kişiler bir çok felaketi çok önceden haber vermişler ve neler yapılması gerektiğini anlatmışlardır" paragrafı...Bu putlaştırma, tabulaştırma politikası kanaatimce planlı, programlı uzun bir sürecin ürünüdür, Milli eğitimde bu işin içindedir, çeşitli sivil toplum örgütleri de, siyasi partiler de, netice itibariyle el biriliği ile Mustafa Kemal peygamberleştirilmiştir! Put olmuştur!
Puta el sürmek kolay değildir;hem de bu milliyetçi bir kurucu/kurtarıcı mistifikasyonise!
Bu bağlamda ‘Reel Atatürkçülük’ ile Türkiye’de yüksel(til)en milliyetçilik arasında bire bir bağ vardır...

Artık dinlenmeye değer birşey söylediğimize insanları inandırabilmemiz için neredeyse Mustafa Kemal'den alıntı yapmak olmazsa olmaz bir önkoşul halini aldı...Heryerde karşımıza çıkıyor, bir bakıyorsunuz "güzellik yarışmalarıyla" ilgili bir söz söylemiş, bir bakıyorsunuz "hipodromda at yarışı sporuyla" ilgili...Yıllar önce "Leman" dergisinde çıkan bir karikatür geliyor aklıma son zamanlarda; Öğretmen, öğrenci, köylü, işçi, kadın sıraya dizilmişler Atatürk'ün önünde, Mustafa Kemal hepsine sırasıyla "Öğretmenler ! Yeni nesil sizlerlein eseri olacaktır, geç, sıradaki !", "Köylü ! Mmm Köylü milletin efendisidir, sıradaki !" şeklinde veciz sözlerle sesleniyor. Güleriz ağlanacak halimize !!! Hatta bu şehir efsanalerinin ulaştığı boyut itibariyele geçenlerde karşıma çıkan bir örneği de yeri gelmişken sizlerle paylaşmak isterim;

Burası İzmir Şöförler Odası



Koca ülke resmen Ali Desidero'lu jilet reklamlarının bir minyatürü haline geldi, bir bayrak açıp vatan elden gidiyor yaygaraları kopartmadığınız zaman kimseler artık sizi dinlemiyor bile, ne emek, ne sömürü, ne kapitalizm, ne küreselleşme, ne insan hakları, ne özgürlükler kimsenin umru bile değil, varsa yoksa ulusal çıkarlarımız, ulusal çıkarlarla çelişmiyorsa kapitalizmde mübahtır, ırkçılıkta, halimiz bu oldu...

Bence gelinen noktada bir solcunun görevi "o bayrağı artık kaldırın yerinden" demek olmalıdır. Bayrağın altında sakladığınız, örtbas ettiğiniz tüm pislikleri süpürmenin vakti geldi de geçiyor bile...Bugün attığımız her adımda karşımıza çıkan "Mustafa Kemal" ve "Vatan, millet, sakarya" edebiyatı bu pisliklerin üstünü kapamak için kullanılan bir kamuflaj elbisesinden başka birşey değildir...Kapitalizminde, emperyalizminde, ırkçılığında üstünü kemalizm bayrağıyla örttükleri zaman saklayabiliriz, kabul görür sanıyorlar.

Benim bu yazdığım metinle beraber tartışmaya açmak istediğim konu: "Mustafa Kemal" ve "Kemalizm" neden ve nasıl tabu halini almıştır, yükseltilmeye çalışılan ulusalcılık ve milliyetçilikle bağlantısı nedir sorusudur.

Saygılarımla.

Kaynak: http://www.solplatform.org/showpost....68&postcount=2
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
  #7 (permalink)  
Alt 17-09-2008, 17:05
Taze Arıza
 
Üyelik Tarihi: 05-08-2008
Mesajlar: 125
Exclamation Mustafa Kemal: İmge ve Gerçekler



Mustafa Kemal: İmge ve Gerçek

Mustafa Kemalin 1922ye kadar Saray ile Kuvayı Milliye arasında hakem sıfatıyla yaptığı manevralarla I. Napoleon rolünü; 1922den sonra Kuvayı Seyyare ve TKPyi tasfiye edip halkı silahsızlandırırken III. Napoleon rolünü oynamış olduğunu söylemek mümkün.

Türkiye Komünist Partisi'nin kurucusu Mustafa Suphi ve 14 arkadaşı 28-29 Ocak 1921'de Sürmene açıklarında bir takada kayıkçı kahyası Yahya ve adamları tarafından bıçak ve süngülerle delik deşip edilip Karadeniz'e atıldılar.
13 Şubat 1961'de Türkiye İşçi Partisi (TİP) kuruldu. Zulüm dolu 40 yılın ardından sosyalist hareket bir kez daha küllerinden doğarken TİP binalarını Mustafa Kemal Atatürk'ün kalpaklı posterleri ve 1 Aralık 1921'de TBMM'de söylediği şu sözler süslüyordu: "Milletçe bizi mahvetmek isteyen emperyalizme ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı milletçe savaşmayı uygun gören bir doktrini izleyen insanlarız..."

Yanılsama...

Arada kalan bütün bir tarihsel dönem sanki hiç yaşanmamış gibiydi. Sanki TBMM Başkanı Mustafa Kemal Paşa, Mustafa Suphi ve yoldaşlarının boğazlanmalarından sadece bir hafta önce 22 Ocak 1921'de meclis kürsüsünden şunları söylememişti: "(...)İşte bu serseriler (...)Türkiye Komünist Fırkası diye bir fırka teşkil etmişlerdir ve bu fırkayı teşkil edenlerin başında da Mustafa Suphi ve emsali bulunmaktadır. Bunlar (...) kendilerine para veren, kendilerini himaye eden ve bunlara ehemmiyet atfeden Moskova'daki prensip sahiplerine yaranmak için bir takım teşebbüsatı serseriyanede bulunmuşlardır(...)Bu suretle memleketimize, milletimize hariçten komünizm cereyanı sokulmaya başlanmıştır..."
Sanki Kemalist rejim kırk yıl boyunca Komünistleri baskı altında tutmamış; Sabahattin Ali ve adı bilinmeyen nicesi onlar tarafından yok edilmemiş, Nazım Hikmet, Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Kemal Tahir, Orhan Kemal ve başkaları yıllar ve yıllar boyu hapiste tutulmamış, tek parti diktatörlüğünün işkencehaneleri komünistlerle dolup taşmamış; devletçilik burjuvazinin sermaye birikiminin aracı, işçileri amansızca sömürme düzeneği olarak iş görmemiş; köylüler büyük toprak sahiplerinin giderek artan sömürüsü ve zulmü altına girmemiş, Kürtler birçok kereler ezilmemişti...
Takvim sanki Anadolu'da iki gücün Komünistlerin ve Kemalistlerin her şeye muktedir ve yakın müttefik göründükleri 1921'de durmuştu... Sanki arada geçen her şey bir yanlış anlamadan ibaretti.
1921'in toplumsal/siyasal güç ilişkilerinin 1960'lara projeksiyonu ile elde edilen "yeni sosyalist strateji"nin meşruiyeti "II. Kuvayı Milliye" olarak adlandırılan çizgi üzerinde sağlanmaya çalışılırken eski siyasal denklemdeki İngiliz emperyalizminin yerini ABD emperyalizmi, Damat Ferit hükümetinin yerini AP hükümetleri, Kemalistlerin yerini neo-Kemalist radikaller aldı ve bir kere daha Kurtuluş Savaşı'nın Mustafa Kemal Paşa imgesi, burjuva diktatörlüğünün ebedi şefinin tarihsel gerçekliğinin yerine yerleşti. Ama siyasal sahnenin gerçek ilişkilerinin üzerini yalnızca yanılsama ürünü olabilecek böyle bir projeksiyondan elde edilmiş olan bu imgeyle örtmekte sosyalistler hiç değilse 1960'ların ilk yarısında yalnız başlarına değillerdi ve neredeyse saçmaymış gibi görünen bu imgelerle sürdürülen politika da nedensiz sayılmazdı.
27 Mayıs 1960 darbesi, DP iktidarı altında siyasal hayat üzerindeki eski nüfuzunu yitirmekte olan orduyu yeniden devletin ağırlık merkezi haline getirdiğinde onun kurtarıcılığına yüklenebilecek tarihsel anlam da gelecekten değil ancak geçmişten türetilebilirdi: Türkiye'nin Batı uygarlığı yolundaki ilerlemesini sağlayan bütün atılımlar ordudan gelmiş, Kurtuluş Savaşı'na ordu önderlik etmiş, modern Türk devletinin kuruluşu ordu tarafından sağlanmıştı. Öyleyse bir kere daha başlangıca dönülüp bakıldığında bulunacak kimlik, bu başarıların kendisinde cisimleştiği, ordunun ve devletin kurucusu Mustafa Kemal'den başkası olamazdı.
Devlet ve politika 1960'dan sonra yeniden şekillenirken bütün siyasal eğilimler Kurtuluş Savaşı'ndan ileriye doğru bir uzanım yakalayarak, Kemalizm'in bu yeni hegemonya anında kendilerine bir meşruiyet alanı kazanmaya çalıştılar.
Doğrusu, Mustafa Kemal de geride herkes için yeniden üretilebilir bir imge bırakmamış sayılmazdı: Askerlerin Mustafa Kemal'i zaten veriliydi, Mareşal Mustafa Kemal Atatürk; sosyalistler, tarih bilincini yitirmiş oldukları ölçüde 1920-22 arasının Mustafa Kemal'inden Sovyetler Birliği'ne sempati uyandıran bolca görüntü ve söz derleyebilirlerdi; radikaller sert Cumhuriyetçi ve antiemperyalist retoriğe müracaat edebilir; faşistler, 1930'ların devlet-parti özdeşliğini yeniden kurgulayabilir; şeriatçılar Kurtuluş Savaşı'na din adamlarının desteği sağlanmaya çalışılırken kurulan ilişkileri devralabilir; liberaller serbest teşebbüs övgülerini, devletçiler altı oktan "devletçi" olanı kendilerine mal edebilirlerdi.
Ancak siyasal güçlerin gerçek toplumsal zeminlerine henüz oturmadığı bir tarihsel dönemde ve yalnızca ideolojik olarak üretilebilecek böyle bir görüntü-siyasetin, gerçek maddi güçler bir kere toplumsal mücadele arenasına çıktıklarında çok fazla dayanıklı olamayacağı kestirilebilir.
Pratik gerçeklikte varolmayan bir kişiliğin, aralarındaki çıkar ayrılıkları durmaksızın şiddetlenen toplumun bütün sınıf ve tabakalarının ortak paydası olarak bütün bu siyasetlere hayat vermesi de gerçekte çok sürmedi. 27 Mayıs 1960'ta yeniden dirilen Mustafa Kemal imgesi, 12 Mart 1971'de soldan aktif siyaset sahnesinin gerisine doğru itilirken Türkiye'de kurduğu devletin dölyatağı olduğu modern sınıflar arasındaki antagonizmin artık birbiriyle bağdaşamayacak ölçüde şiddetlenmekte olduğu da tarihen tescil ediliyordu.

Mustafa Kemal'in özgüllüğü

Bununla birlikte Mustafa Kemal imgesinin dönemsel soluklaşma ve parıldamalarıyla birlikte kendini sürdürmesine ve Mustafa Kemal'e atfedilen Atatürkçülük/Kemalizm'in 2000'lerde bir kez daha yükselerek "eleştiri ötesi" kılınmaya devam edilişine ve "II. Kuvayı Milliye" denkleminin bu kez "AKP merkezli" olarak yeniden kuruluşuna bakarak iki şeye hükmedilebilir: Birincisi, son elli yılda giderek şiddetlenmesine karşın Cumhuriyet Türkiyesi'nde kapitalizmin gelişmesi ve sınıf ayrışması ve ayrışmadan doğan fikir mücadeleleri görece ağır bir seyir izliyor. İkincisi, sınıflararası kutuplaşmanın ve gerilimin bu ağır seyrinin de elverişli kıldığı tarihsel arka plan üzerinde ordu ve bürokrasiye hâkim olabilen bir zihniyet bütün sınıflar karşısında siyasal olarak görece özerk bir konumu koruyabiliyor.
Mustafa Kemal Atatürk'ü herhangi bir Osmanlı paşasından fazla kılan en önemli özelliği, bu gelişme olanağını öngörebilmiş olmasında yatıyor. Onu özgül kılan, tarihsel seyrin her uğrağında o uğrağa uygun politikayı önceden sezecek bilgi ve zekâya, öte yandan bu zekâyı icraata dönüştürebilecek güç ve teşkilatı hep elde tutabilmek için gerekli kıvraklık ve basirete ve elbette mücadelenin dönüm noktalarında cesaret ve kararlılığa sahip olabilmesiydi.
Mustafa Kemal Osmanlı Devleti'nde bütün bu imkân ve niteliklerin içinde bir arada gelişebileceği biricik modern zemin olan ordunun Enver, Talat ve Cemal Paşalar'ın firarıyla boşalan önderliğine 1919'da fiilen tırmandı. Hiçbir zaman onlardan olmasa da, karşılarına da geçmediği İttihat ve Terakki'nin politik ilişki ağını devralarak ordunun tüm komuta kademesine nüfuz elde edebildi. Böylece askeri olarak yenilmiş Osmanlı ordusunun belkemiği, İttihat ve Terakki'nin siyasal aygıtı dolayımıyla, neredeyse hiçbir hasar görmeden Kurtuluş Savaşı'na sokulabilmişti.
Bu eşsiz konum Mustafa Kemal'e, bir yanda, artık iktidara sahip olmayan, işgalcilerin denetimi altındaki siyasal ve dini iktidar, yani Saray; öte yanda henüz iktidar olamayan ve mülkünü koruma endişesi içindeki Müslüman Türk ve Kürt eşraf ve toprak sahiplerine dayanan Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri arasında durmaksızın manevra yapabileceği, nispeten özerk bir gücün, yani ordunun, üzerinde yükselerek uygulayacağı siyasal ve askeri kudreti sağladı.
1960'lardan bu yana Mustafa Kemal'in siyasal kimliği konusunda solda zaman zaman alevlenen çelişik yorumların bir ve belki en önde gelen kaynağı çelişen çıkarlar arasında salınan bu özerklik ve manevralarla birlikte dalgalanan söylem ve siyasetlerdi. Oysa Kurtuluş Savaşı'nın "Garp Cephesi Komutanı", ikinci cumhurbaşkanı İsmet İnönü bu bakımdan pek çok solcudan daha netti. 1968'de Abdi İpekçi'yle yaptığı bir söyleşide Kurtuluş Savaşı'nı " esasen bir Ordu İhtilâli " olarak özetliyordu İnönü.
Komintern Yürütme Kurulu'nun 25 Eylül 1922'de yayınladığı bildiriye göre de "Türk hükümeti işçilerin ve köylülerin hükümeti değildir; subayların bir kesiminin hükümetidir, aydınların hükümetidir..."

Kemalizm/Sezarizm

1920-1922 arasında Anadolu'da yükselen devrimci durumun TBMM'ye yansıdığı dönemde başvurduğu retorikle yetinenlerse Mustafa Kemal ve Kemalist kadrolarda 1789 Fransız burjuva devriminin öncüsü Jakobenler ile benzerlikler bulurlar. Oysa sadece toplumsal dayanaklarının derin farklılığı nedeniyle bile Mustafa Kemal ve politikaları Jakoben önderlerin hiçbirininkine benzetilemez: Ne Robespierre, ne Danton, ne Marat...
Belki de Antonio Gramsci'nin "Sezarizm" olarak adlandırdığı kategori bu çelişik konumu anlamlandırılabilecek bir açıklama sunabilir. Çünkü Gramsci'nin tanımına göre Sezarizm"(...) içinde mücadele etmekte olan güçlerin yıkım halinde bulunduğu mücadelelerin devamı halinde sonuçta karşılıklı yok olmaktan kaçınamayacakları için iki tarafın da birbiriyle dengeye geldiği bir durumu dile getirir (...) (Sezarizm) her zaman aynı tarihsel anlama sahip olmaz. İlerici bir Sezarizm olabileceği gibi, gerici bir Sezarizm de olabilir(...) Başarı bazı karşılıklı ödün ve sınırlamalarla tadil edilmiş olsa da, karışımı ilerici gücün başarısına yardım ettiği takdirde Sezarizm ilericidir, gerici gücün başarısına yardımcı olduğu takdirde gericidir(...) Sezar ve I. Napoleon ilerici Sezarizmin, III. Napoleon ve Bismarck gerici Sezarizmin örnekleridir."
Mustafa Kemal'in de 1922'ye kadar Saray ile Kuvayı Milliye arasında hakem sıfatıyla manevralar yapıp, esas olarak Kuvayı Milliye'nin başarısına yardımcı olarak I. Napoleon rolünü; 1922'den sonraysa Kuvayı Seyyare ve TKP ile Kuvayı Milliye arasında hakem konumu üstlenip ezilen sınıfların örgütlerini tasfiye ederek halkı silahsızlandırırken III. Napoleon ya da Bismarck rolünü oynamış olduğunu söylemek mümkün.

Mustafa Kemal'in "deha"sı!

Tarihteki bütün burjuva devrimlerinde, eski rejim devrildikten sonra burjuvazi iki kanada ayrılır ve daha ilerici olan kanat devrimi bütün mantıksal sonuçlarına ulaştırmak üzere ikinci bir atılıma girişir ve mücadele ya eski rejimin toplumsal dayanaklarının bütünüyle tasfiye edilmesi ya da burjuvazinin en ilerici kolu tasfiye edilerek bir "restorasyon" sürecinin başlamasıyla sonuçlanırdı.
Mustafa Kemal'e özgün karakterini kazandıran ve belki de onu Türk milli burjuva devriminin "siyasal dehası" kılan şey tam bu anda, çağının bütün siyasal hareketlerinin bu iktidar imkânı bakımından ifade ettiği anlamı Kemalist kadro içinde herkesten daha iyi kavramasında ortaya çıkıyor.
Mustafa Kemal burjuvazinin işgal İstanbul'unda kalmış bulunan gerici, hilafetçi ve saltanatçı kanadının kendisine karşı herhangi bir seçenek oluşturamayacağının bilincindeydi. "Milli Devrim"i ileri itekleyebilecek tek sol kanat hareketinin Türkiye Komünist Partisi ve Yeşil Ordu 'dan gelebileceğini ve yoksulların Ekim Devrimi'nin de süre giden etkisiyle bu hareketler çevresinde toplanabileceğini görmüştü. Bu andan başlayarak bütün siyasal ve diplomatik maharetini, Sovyetler Birliği ile iyi ilişkileri ve karşılıklı uluslararası çıkarları hayati bir tahribata uğratmaksızın komünist hareketi önce etkisizleştirmek, sonra yok etmekte kullandı.
Mustafa Kemal Osmanlı Sultanlığı'nın yıkıntıları içinden ulusal devletin doğuşuna öncülük ederken bir doğulu köylü halkı dünya kapitalizminin katarına -" garp medeniyeti"ne-bağlamakta olduğundan hiç bir zaman kuşku duymamıştı. Bu bağlanışın önünde engel olarak gördüğü güçleri ezmekten kaçınmadı.
Bugün, bu bağlanmanın tüm nesnel maddi sonuçlarının kapitalist küreselleşmenin istilası halinde devşirildiği bir anda, kurtuluşun Kemalizm'in parlak günlerine dönmekte olduğu yanılsamasını sürdürenler Mustafa Kemal'in 1920-22 arasındaki "emperyalizm"le savaş çağrısında bir esin kaynağı bulmayı umabilirler. Ama aynı ırmakta iki kere yıkanılamaz.
Türkiye boylu boyunca "garp medeniyeti"nin bağrındadır artık. Mustafa Kemal Atatürk'ün meşru mirasçısı 12 Eylül-28 Şubat askeri vesayet rejimiyle, İslamcı AKP hükümetini "Atatürkçülük" ortak paydası altında buluşturan "garp medeniyeti" nin çelişkilerinin çözülmesinin geriye dönük hiç bir alternatifi yok; daha doğrusu bu alternatif Mustafa Kemal'in Mustafa Suphi'yi bertaraf ettiğini sandığı yerde bulunabilir.(EK/EK)

BİA Haber Merkezi - İstanbul


09 Kasım 2005, Çarşamba


Ertuğrul KÜRKÇÜ

Kaynak: Mustafa Kemal: İmge ve Gerçek
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
  #8 (permalink)  
Alt 29-04-2009, 02:27
Diriliş - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Daima Arıza
 
Üyelik Tarihi: 25-04-2009
Nerden: Ankara
Yaş: 37
Mesajlar: 50
Atatürk'e saldırmanın dayanılmaz hafifliği!
Bütün yazılarında tarihten sözüm ona eklektik örnekler vermeye çalışarak Atatürk'e çirkince saldırıyorsun. Atatürk bir ırkçı değil bir ulusçudur; o dönem için de başka bir seçeneği zaten yok idi. Ümmetten bir millet yaratma ihtiyacı zaruriydi ve O bunu büyük ölçüde de başarmıştır. Tüm dünyanın hayran olduğu devrimci, özgürlükçü ve demokrasi tutkunu ulu öndere faşist demeden önce o çok methettiğin Suphi'nin ideolojisi uğruna Demir Perde ülkelerinde yapılan katliamlara bakmalısın önce. Bürokrasi canavarını en açık haliyle orada görebilirsin çünkü. Bu yazılarda yapılan sadece Amerikan destekli Kürtçü ayrılık propagandası ve tarihin çarpıtılmasıdır. "Mustafa Kemal Atatürk'ün meşru mirasçısı 12 Eylül-28 Şubat askeri vesayet rejimiyle, İslamcı AKP hükümetini "Atatürkçülük" ortak paydası altında buluşturan "garp medeniyeti" nden bahsedebilen bir mantık, hele hele 12 Eylül gibi temelinde Atatürkçülerin katledildiği bir darbeyi O'nun ismi ile bağdaştırabilen bir akıl ya kör ve dogmatiktir ya da satılmış bir haindir. Atatürk'ün mirası 12 Eylül'den çok önceleri yok edilmeye başalanılmıştır bile. 12 Mart'ı atlamayın; kim yaptı 12 Mart darbesini? Atatürkçüler mi yaptı? Atatürk kimsenin katledilmesinden sorumlu tutulamaz. Her sistem kendini korumak zorundadır ve dış güçler tarafından kışkırtılan islamcı isyanlar haklı olarak zorla bastırılmıştır. Siz tarihte bunun aksini hiç gördünüz mü? Soveyetler Afganistan'da ne yapmıştır bir de bunu sorgulayın bakalım birazcık samimi iseniz. Hem sonra ne yapacaktı Atatürk, size göre sosyalist bir rejim uygulaması mümkün müydü? Kaldı ki, sosyalizmin çok daha olanaklı olduğu ülkelerde bile iflası en açık biçimiyle ortadadır. Atatürkçülük bu ülkede olanaklı tek gerçek kurtuluş yoludur. Bugün onca zulüm görmüş olan Amerikan zencileri ben kendi anadilimde eğitim isterim, Ugandaca ders açılsın diye bir talepte bulunuyor mu ya da bulunmuş mudur? Türkiye'de halkların ortak kimliği Türk olmaktır, bu kimilerince kasıtlı olarak etnik bir tanım gibi gösterilmektedir. Bugün Kürt kökenli vatandaşa düşen bu ülkenin diğer insanları ile ortak amaç ve kader birliği yapıp kaynaşmaktır. Hangi etnik kökenden olursa olsun sınırların tarihe karışmaya başladığı, tüm insanların internasyonel ortak bir kimliğe doğru yürüdüğü böyle bir çağda ayrımcılık yapmak olsa olsa felaket getirir. Diğer yandan, Kürt halkına haksızlık yapan gerçek faşistlerden neden hiç bahsetmiyorsunuz peki? Siz kimin borazanısınız kuzum? Bu ülkenin her bir yanında Kürtler rahatça yaşamıyorlar mıdır? T. Özal bir Kürt değil midir? Kime kimliğinden dolayı ayrımcılık yapılıyor? Ayrımcılığı yapanların kimlerin kuklası olduğu gün gibi ortadadır.

Konu Diriliş tarafından (29-04-2009 Saat 02:39 ) değiştirilmiştir..
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
  #9 (permalink)  
Alt 29-04-2009, 16:49
rovereagle - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
kimliksiz
 
Üyelik Tarihi: 07-08-2008
Yaş: 20
Mesajlar: 212
Solplatform yine bir yerlerden bulmuş buluşturmuş yapmış yapıştırmış ortaya okunmaya değmez bir takım aptalca şeyler ortaya koyarak zeka seviyesini belli etmiş. Şuraya yazacak kendinden birşeyler yazda hep bereber üzerinde konuşalım. İnsan bir şeye saldırmak istedimi artık en küçük ayrıntılar dahi gözüne batar. Öyleki yukarıda resmi bulunan şoforleri kaynak gösterme komikliğine dahi düşmüş. Öyle ya ben lafla Tanrı Bile olurum.Söylenecek çok şey var ama solplatform bu lafları etmeye değer bir kişilik değil. Bırakın konuşsun.Neme gerek bir şey söyleriz kopyalar yapıştırır biryerleden sonra işin yoksa oku
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
  #10 (permalink)  
Alt 29-04-2009, 17:51
Diriliş - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Daima Arıza
 
Üyelik Tarihi: 25-04-2009
Nerden: Ankara
Yaş: 37
Mesajlar: 50
Bırakın konuşsun diyemeyiz dostum. Bu forumu okuyan, kendisine ait herhangi bir dünya görüşü şekillenmemiş çok sayıda körpe beyin vardır. Bu insanların beyinlerine hayasızca çarpıtma yapılmasına seyirci kalamayız. Kalemini satmış bazı dönek yazarların tarihi o biçim katlettikleri saçma sapan yazılardan kopyala yapıştır yapıyor, bunun kimlere hizmet edeceğini hiç düşünmeden üstelik. ATATÜRK bu ülkedeki demokrasinin, bağımsızlığının ve özgürlüğün baş mimarıdır. O'nun Yaktığı ateşi söndüremezler!
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiketler
düşmanlığı, eğilimleri, hayranlığı, işçi, kemalist, nazi, rejimin, ırkçı


Konuyu toplam 1 kişi okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
Livaneli: Mustafa Kemal solcu değildi, biz de hiçbir zaman Kemalist olmadık göte giren şemsiye Serbest Kürsü 28 05-10-2008 02:30
Kemalist Tarihin En Kanlı Sayfalarından Biri: Onbeşlerin Katli kaos Tarih 8 11-09-2008 18:01
Solun Kemalist damarı'na dair birkaç söz kurtulush Köşe Yazıları 0 03-07-2008 22:10
kim nazi kim anarşist fenasi Güncel Mevzular 10 17-05-2008 13:21
ABD Düşmanlığı maria Anketler 13 23-01-2008 15:37


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 14:14 .
Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO ©2009, Crawlability, Inc.

Copyright ©2007 - 2008 khAos.info