Acaba psikoloji bilimine (bilim mi orası hala tartışmalıdır) konu olan insan, sahiden de Batı öğretisi ve bilimsel düşüncenin temelinde yatan Aristocu çekmeceleme (kategorizasyon) mantığına ne derece uyuyor? Konunun ilk mesajını okurken, birilerinin "Stockholm Sendromu" dediği şeyin Horney'in Nevroz Teorisindeki "özgizleyici çözüm"e olan paralelliği dikkatimi çekti. Kadınların pek çoğunun maço ve baskıcı erkeklere çekilim duymasının sebebi bence Nevroz Teorisinde oldukça güzel açıklanıyor, ve bana biraz zorlama gelen bu sendromvari açıklamadan daha makul geliyor. Sebebi ise, nevrozun insanın kendi iç ruhsal çatışmalarını dindirmek üzere bilinçaltında geliştirdiği bir savunma mekanizması olması. Sözkonusu sendromda ise kimse "gideyim de şu adamın kurbanı olayım, sonra da ömrü billah ondan kurtulamayayım" demiyor. Çokluk kötü şans eseri ve uç noktalarda vakalarda, tesadüfen ve istemeden başa gelen bir durum. Oysa dışarı baktığınızda elinizi sallasanız nevroza çarpar, hatta aslında çok da dışarı bakmanıza gerek yok! Daha çok içinizde kalsanız da olur...
Bu konuda yapılmış bir bilimsel araştırma var mı bilemiyorum, ancak bana göre kadınların eğitim ve bilinç düzeyi yükseldikçe bu tip "içgüdüsel" hatta bilinçdışı açıklamaların sonucunu oluşturan durumların ayırdına varıp bunlardan "bilinçli" olarak uzak kaldıklarını görebiliriz. Sözkonusu bağımlılıkların genellikle düşük sosyoekonomik düzeye sahip ya da ekonomik bağımsızlığını elinde tutsa dahi ruhsal olarak henüz bunu kendine maledememiş ve birey bilincini içinde yaşadığı maço kültürden dolayı sindirip oturtamamış (velhasılı bunları içselleştirememiş) kadınlarda yaygın olduğunu görmek çok da şaşırtıcı olmaz. Horney her ne kadar nevrotik çözümlerin kişinin karakteri tarafından belirlendiğini söylese de ben buna katılmıyorum. Toplumsal rollerin bunda yadsınamayacak kadar çok payı var. Olaya bu açıdan bakılırsa, neden erkeklerin daha çok taşkın tip nevrotik ve kadınların da daha çok özgizleyici tip nevrotik çözümler geliştirdikleri bence daha net hale gelir. Bu da aslında kendi içinde bir kısır döngü yaratır. Küçüklüğünden beri erkek rol modeli olarak baba, ağabey, amca gibi (maço toplumlarda çoğunlukla taşkın tipler) yakın aile bireylerini gözlemleyen çocuklar doğal olarak "erkek" olmanın onlar gibi olmak olduğunu sanırlar. Bir toplum erkeğe ne kadar taşkın olmaya izin veriyorsa, o toplumda yaşayan kadınlar da o derece çekilgin olmak zorundadırlar. Bu ülke örneğin saçını süpürge eden kadınlarla doludur. Kendi hallerine bırakılsalardı acaba gerçekten de kendilerini ezen bir güce biat mı edeceklerdi?
Psikolog ve psikiyatristlerin keşfetmesi gereken çok fazla şey varken bu tip şablonlamaları hem saçma hem de tehlikeli buluyorum. Bunun da nedeni buradaki konuda insanların "acaba bu bir hastalık mı" diye sormaları. Psikoloji tıpkı hukukçular gibi ikiyüzlü ve oportünist davranıyor: jargonu ve püf noktalarını basit kullanıcıya kaptırmıyor tahtını da kaptırmamak için. Bence bu da bilimsel etiğe son derece ters bir durum. Bu nedenle kişisel gelişim ve koçluk adı altında hiç olmaması gereken bir kurumun kapitalizmin kokuşmuşluğunca yaratılmasına dahi kendi elleriyle katkıda bulundular.
Kişilik bozuklukları olarak adlandırılan ve günümüz psikoloji kitaplarını ve sitelerini süsleyen kategorilerin çok azı psikoz ve pek çoğu nevrozdur. Nevroz ise hastalık denemeyecek denli "yaygın"dır (zaten o nedenle bir "vaka" şeklinde bu ad altında incelenmekten vaz geçildi aslında, çünkü neredeyse herkeste bunun bir çeşidi var). Olan, sadece bir davranış bozukluğudur, bir hastalık değil. Oysa şizofreni farklı bir durumdur mesela. Orada olay psikosomatik değil, alenen somatik nedenlerden kaynaklanabiliyor. Dediğim gibi özellikle pskiyatri ve nöroloji alanında yapılması gereken çok fazla araştırma var. Kimse kendini şizoid ya da bipolar özellikler gösteriyor diye hasta falan sanmasın. Bir şekilde "rahatsız" olduklarını ise düşünebilirler elbette
Toparlamak gerekirse, bu konuda bilgi sahibi olmayan kişiler için bu tip bilgileri "kanıtlanmış gerçekler" şeklinde almak bence hiç de doğru değil. Kocası tarafından şiddet gören ya da tecavüz edilen eşin kendine olan güven sorunundan evvel gerçek koşullarla başı dertte. Koşulları onu desteklemezse neyine güvenecek ki? Eğri oturalım doğru konuşalım...