Felsefe, Edebiyat, Sinema, Müzik, Tarih, Kültür  & Sanat ve Mizah  Forumu Ana Sayfa İletişim Site Haritası

Geri git   Felsefe, Edebiyat, Sinema, Müzik, Tarih, Kültür & Sanat ve Mizah Forumu > Kültür & Sanat > Sosyoloji & Psikoloji

TRAVMA, BİLİNÇALTI VE UYGARLIK

Sosyoloji & Psikoloji içerisinde TRAVMA, BİLİNÇALTI VE UYGARLIK konusu: Yeryüzünde zaman akmaya devam ediyor. Hepimiz uygarlığın bize dayattığı biçimiyle yaşamaya devam ediyoruz. İstesek de istemesek de. Bu bizim kontrolümüzde değil. Bilincimizle kontrol edemiyoruz. Fakat akıyor ve uygar hayatın bizi ...

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1 (permalink)  
Alt 27-02-2011, 17:46
Taze Arıza
 
Üyelik Tarihi: 01-02-2009
Mesajlar: 123
Standart TRAVMA, BİLİNÇALTI VE UYGARLIK

Yeryüzünde zaman akmaya devam ediyor. Hepimiz uygarlığın bize dayattığı biçimiyle yaşamaya devam ediyoruz. İstesek de istemesek de. Bu bizim kontrolümüzde değil. Bilincimizle kontrol edemiyoruz. Fakat akıyor ve uygar hayatın bizi biçimlendirdiği bedensel ve ruhsal yapımızla akmaya da devam edecek. Her şeyimizi kolumuzdaki saatlerimize göre düzenliyoruz. Daima gerginiz. Neden? Bir şeyden mi korkuyoruz? Yoksa bu, insanoğlunun mecburi olarak uymak zorunda olduğu bir "savunma mekanizması" mı? Bir sabah erkenden kalkıp işe gitmezsek neler olur acaba? Başımıza neler gelir? Gelin şimdi bu soruna başka bir açıdan bakmayı deneyelim.

Uygarlık deyince ne anlıyoruz? Uygar yaşamdan kastımız ne? Uygarlığın gerekleri nelerdir? Bu sorunların cevaplarını hemen hemen hepimiz verebiliriz sanırım. Uygarlığın sembolik kültürle karakterize, iş bölümünü de içine alan bir yaşam biçimi olduğu konusunda hepimiz hem fikirizdir: sayılar, dil, adetler, gelenek ve görenekler, sancak, tabelalar, trafik işaretleri, giyim kuşamımız, sanat... Bunların uygar yaşamın karakteristik belirtileri olduğunu hepimiz biliriz. Hiyerarşiye bağlıyızdır. Hiyerarşinin bize dayattığı zorunluluklar ile yaşamaktayızdır.

Fakat nedir şu sembolizmin özü? Neden sembolleştirme ihtiyacı duyarız? Bundan on binlerce yıl önce de sembolik işaretler var mıydı insanlar arasında? Arkeolojik ve antropolojik bulgular sembolik kültürün daha çok neolitikten itibaren bir patlamayla uygarlık denen ağ örüntüsüyle birlikte ortaya çıktığını göstermiştir. Neden uygarlıktan önce sembolik kültüre ihtiyaç duyulmamıştır peki? Mesela neden bundan 1 milyon yıl önce böylesine bir sembol bolluğuna rastlamamaktayız? Ne kadar ilginç? Bu soruyu makineci, gizemci bir modern çağ bilim insanına sorsaydınız, cevabını muhtemelen insan DNA'sında muhtemel bir mutasyona dayandıracaktır. Ki bu mutasyon onun için tesadüfi bir anlam taşır. Ama sorun bu kadar basit midir? Üstelik "gen" denen kavramdan özellikle 2000'li yıllardan itibaren iyice şüphe duyulmaya başlandığı bir dönemde mutasyon da nedir? Çünkü bir şeyin her şeyden sorumlu olamayacağı gibi, bir molekül parçası ya da hadi diyelim bir moleküller topluluğu insanoğlunun çektiği tüm bu sıkıntı ve ıstıraplardan sorumlu olabilir mi? Hayırdır bunun cevabı. Çünkü doğada böyle bir şey yoktur.

Mutasyon anlayışı insan denen memeli hayvanın, mekanik bir anlayışla her şeye uzmanlaşmış bağımsız parçalar aracılığıyla bakma alışkanlığından başka bir şey değildir. Doğaya uzmanlaşmış bilgiyle bakan bir insanın gözünde uygarlık ve modernlik kavramları, cennetteki Adem'in yasaklı meyveleri kadar tatlı ve suludur. Ancak bir o kadar da bütünsel bakış açısından yoksundur ki, gerçeği ayırt edemez, nereye gittiğini göremez. Bundan dolayıdır ki Adem cennetin yolunu kaybetmiştir. Böyle giderse de kaybetmeye devam edecektir. Bu yolda ilerledikçe geriye dönmek imkansızıdır!

Uygarlık deyince makineler geliyor gözümün önüne, robotlar geliyor, otomobiller, tuşlar, ekranlar, kare kare, sınırları keskin geometrili ve kimi yerleri simetrik evler, apartmanlar geliyor. Ve daha birçok şey geliyor aklıma. Elbet bunların hepsini saymayacağım. Ama uygarlığın tüm bu eserlerine baktığımızda hepsinde tahakküm ve iş bölümünün izlerini görüyoruz. Bir otomobil üretimini tahakküm olmaksızın düşünebilir misiniz? Ya da kaçımız şoförü (tahakkümcüsü) olmayan bir aracın kara yolunda kendi kendine gittiğini görmüştür? Yalnızca mekanizmin kökünü anlama çalışıyorum. Bu örnekleri çoğaltmayacağım. Sanırım biraz düşününce herkes bunu yapabilir. İnsanoğlu doğaya mekanik bir penceren bakıyor. burası, tamam. Peki sorun ne? Neden?

Doğada biraz gezinelim şimdi. Bizi hapseden betonarme binaların dışarısına bir an olsun çıkalım. Canlıları gözleyelim. Bitkileri, böcekleri ve görebildiğimiz diğer canlılara şöyle bir bakalım. Neler görüyoruz? Ya da bahçedeki durgun bir su birikintisinden birkaç damla su alıp bir mikroskop altındaki minik canlıları izleyelim. Hepsinde şu ortak ilkeyi görürüz. Her canlı, kendisinin bir benzeri olan başka bir canlının dünyaya gelmesine vesile olur. Kendisini kopyalar, bir benzerini yaratır. Memeliler doğurur. Bir nanenin dibinde başka bir nane bitkiciğinin çıktığını görürüz. Bir yılanın yumurtacığından başka bir yılan yavrusu dünyaya geliverir. Mikroskop altında bir tek hücreli canlının ortadan ikiye bölündüğünde kendisine eş başka bir hücreyi oluşturduğuna şahit oluruz. Bu olgu bize, mekanizasyonun anlaşılması açısından ne ifade eder? Aslında şunu ifade etmektedir: doğa, çevre ve insan yaşamı mekanikleşmeden önce insanoğlunun kendisi mekanikleşmiştir. Doğayı ve kültürü mekanikleştirme çabası, insan için kendisini çoğaltma, bir benzerini oluşturma çabasından başka hiç bir şey değildir.

Mekanikleşme aslında insanoğlundaki ruhsal ve bedensel katılaşmanın bir başka ifadesidir. Bu olgudan doğal biyolojik bir katılaşmayı anlayabiliriz. Bu bakış açısının aslında modern psikiyatrinin dışladığı, kenarda köşede kalmış ancak uygulamada onlardan çok daha yol katetmiş kimi psikiyatırların da bulgularıyla müthiş uyuştuğu söylenebilir. Günümüzde alternatif tıbbın benzer sonuçlara vararak bağımsızca bunları doğrulaması da bir tesadüf değildir. Ancak doğrunun, uygar toplumda dokuz köyden kovulması gerekir. Bu kanıtlar modern psikiyatri tarafından düşmanca karşılanmakta, böyle bir bakış açısı dışlanmakta yahut hiç lafı edilmemektedir. İlerlemiş akıl ve ruh hastalıklarında oldukça karakteristik ve belirgindir. Kaslar kişinin bedeninin bazı bölgelerde hareketsizleşir, katılaşır. Uzun süreli bir durumdur bu ve bilimsel camiada "kronik" kelimesiyle anılır. Nasıl ki bir ortamda uzun süreli aynı kokuyu hissedemiyorsanız, bu kasılmayı ve hareketsizliği de bilincinizle hissedemezsiniz. Vücudun bu durumu otonom hale gelmiştir. İşte bu katılaşma durumu uygar adını verdiğimiz insanda da mevcuttur. Farkı mı? Ruhsal sıkıntılarını ustaca saklayabilme yeteneğinden gelmektedir.

Peki, şimdi ikinci gezintimizi bir morga yapalım. Evet, morg, yanlış duymadınız! Yeterince çürüyüp kokuşması henüz gözle görülür evreye gelmemiş, ölülerin geçici mekanı. Ya da ben cesaret edemem ölüye dokunmaya diyorsanız, doğada rahmete kavuşmuş, insan dışında bir başka canlı da olabilir bu. Dokunun! Dokunun, dokunun hadi korkmayın! Ne o? Kaskatı değil mi? Evet, senin gibi yumuşak bir cilde sahip değil! Ölmüş bir balığa dokunduğunuzda da aynı gözlemleri edinebilirsiniz. Aynen öyle. Fizyoloji kitaplarında lafı geçen şu meşhur ölüm katılığı (Rigor Mortis) dediğimiz olaydır bu. Tüm beden yaşamını sürdüremeyecek bir enerji seviyesine dek indiğinde tüm doku ve kaslar, sımsıkı kasılır. Artık ölen canlı bu tam katılık anından itibaren geri döndürülemez. Uygar insan işte bu tam katılık halinin yalnızca birkaç adım gerisindedir. Aslında uygar insan bir yaşayan ölüdür de denilebilir.

Uygar insandaki bu yüzeysel iyilik hali, ya da başka bir deyişle ruhsal sıkıntılarını ustaca saklayabilme yeteneği, kendisindeki bu savunma mekanizması, beden enerjisinin solunumla ya da başka herhangi bir yöntemle yükseltilmesi ve çeşitli fiziksel yöntemlerin de uygulanarak kasılı bölgelerin gevşetilmesiyle, yerini, saklanan ruhsal sıkıntıların, bilinç düzeyinde patlamasına bırakır. O vakit uygar bireyin, ikiyüzlü dünyası sağaltımcının gözleri önüne seriliverir. Çocukluk döneminde dek inen bedensel bir enerji çözümlemesi, bastırılmış nefret, yıkıcı öfke ve coşku patlamalarıyla uygarlığın, bilincin henüz yeni yeni oluşmaya başladığı o ufak yaşlarda insanı travma yapıcı ve yasakçı çevresel mekanizmalarla nasıl şekillendirip, kendisini her yeni doğan çocukta tekrar doğurduğunu defalarca ortaya koymaktadır.

Travma yapıcı yahut yasaklayıcı her yeni davranış ve mazuriyet insanı bu şekilde bir savunma mekanizmasına itmektedir. Bu bedensel sürekli gerginlik hali, bireyin serbest enerjisinden daima bir parça çalıyor olmasından dolayı, bireyin doğal içgüdüsel davranışları kedisine enerji kaynağı bulamayarak, bastırılma ihtiyacı hisseder. Uygar toplum, bu tür içgüdüsel davranışları engelleyici birçok karmaşık tabu ve uygulayım geliştirmiştir. Bunlardan en önemlisi kuşkusuz cinsel tabu ve yasaklamalardır. Cinsel özgürlükleriyle yaşayan toplumların hep ilkel, veya uygar olmayan toplumlar olarak kalmasının nedeni budur. Uygarlık, toplumdaki tek tek bireylerin serbest enerjilerinin bastırılmasıyla mümkündür ancak. Her yeni doğan çocukta görülebileceği gibi, dış etkilerin bir özgür toplumu travmaya uğratarak uygar toplumu doğurmuş olması son derece akla yatkındır.

Uygar bireyin bedensel ve enerjik tahlilini yapmaksızın, sembolik kültürün, makineci anlayışın ve oradan da iş bölümü ve tarımın ortaya çıkışını kavrama imkanı son derece kısıtlı görünmektedir. Tarımın ortaya çıkışında akılsal bir devrim yoktur! Dış zorlama, yaşam koşullarının elverişsizliği, mesela iklimsel bir kuraklaşma ve besin kıtlığı, insan toplulukları arasında içsel bir zorlamayı uyandırmış olmalı. Bu kıtlık kaygısının önüne geçilmesi için diğer insanlar başka insanlarca zorlanmaya tabi tutulurlar. İnsanlar arasında oluşan bu zorunluluktan doğan kaygı, travmatik davranışlarla sağlanabilecek solunum kapasitesinin otonom olarak azaltılmasıyla mümkündür. Eskiden doğal içgüdüsel davranışlara harcanan enerji metabolizması, yer değiştirerek zamana karşı uyanık/tetikte olma, çalışma saatlerine bilme çabasına harcanarak yer değiştirir. Böylece ilk önce doğal içgüdüler (doğal cinsel aktivite ve doğaçlama davranışlar) ile ve ikinci olaraksa bu engellemeyi gerekli kılan zorunluluğa karşı beslenen doğal nefret ve yıkıcı öfke bilinçaltına itilerek bireysel bünyede bastırılır. Ancak bu şekilde zorunluluğa dayalı yeni bir yaşam biçimine uyum sağlanabilir. Böylece doğaya karşı ilk yabancılaşmanın adımı atılmış olur.

Konu T_N_T tarafından (27-02-2011 Saat 23:28 ) değiştirilmiştir..
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiketler
bİlİnÇalti, travma, uygarlik


Konuyu toplam 1 kişi okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil



Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 07:38 .
Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO ©2009, Crawlability, Inc.

Copyright ©2007 - 2008 khAos.info