|
|
Yerelden Evrensele Topluluk Yaşantısı Üstüne..Sosyoloji & Psikoloji içerisinde Yerelden Evrensele Topluluk Yaşantısı Üstüne.. konusu: Gerçek Bir Yaratıcı ve Her Şeyden Önce, Özgün Bir Feministe Dair...
“Mary Wollstonecraft, zamanının -gericileri şöyle dursun- aydınlanmış entelektüellerinin bile duymak istemeyeceği şeyler söylüyordu. Kadın Haklarının Savunusu adlı yapıtı, Amerikan ...

15-11-2008, 22:48
|
 |
Ebedî Arıza...
|
|
Üyelik Tarihi: 04-10-2008
Nerden: Şehr-i Şirin İstanbul
Yaş: 30
Mesajlar: 122
|
|
BIR KADIN HAKLARI SAVUNUSU
Gerçek Bir Yaratıcı ve Her Şeyden Önce, Özgün Bir Feministe Dair...
“Mary Wollstonecraft, zamanının -gericileri şöyle dursun- aydınlanmış entelektüellerinin bile duymak istemeyeceği şeyler söylüyordu. Kadın Haklarının Savunusu adlı yapıtı, Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi'ni ve İnsan Hakları'nı yankılayan bir feminist bildirge olarak görülebilir. Wollstonecraft'ın yaptığı, liberalizmin "Vazgeçilmez ve Devredilmez İnsan Hakları" öğretisini alıp kadınlara uygulamaktı. "Zihnin cinsiyeti yoktur" diyordu -dolayısıyla haklar cinsiyete göre belirlenemezdi. Bu diğer filozof ve eleştirmenlerin ihmal ettiği, liberal fikirlerin önemli ve radikal bir gelişmesiydi.
Mary'e yazdıkları dolayısıyla gösterilen tepkiler çok şiddetliydi. Kimisi ona "felsefe yapan yılan", kimisi "etekli sırtlan", kimisi de "Cumhuriyetçi Fransa'nın dinsiz amazonlarından biri" dedi. Anlaşılan, bilgelik sevgisinin ve gerçeklik arayışının hala sınırları vardı.
Mary, kadınların kişisel ve ekonomik bakımdan tam bağımsızlığını savundu. Devrinin ünlü filozofları da dâhil olmak üzere birçok filozofun ortaya koyduğu kadın imgesine karşı çıktı. Fransa gezisinde, devrimin getirdiği sivil ve dinsel özgürlükleri konu alan İnsan Haklarının Bir Savunusu'nu yazdı.
"Kadınların erkekler üzerinde değil de, kendilerinin üzerinde güç sahibi olmalarını isterdim” diyen Wollstonecraft, “kişinin en hayranlık uyandırıcı amacının cins ayrımını dikkate almaksızın insan olarak kişilik kazanmak” olması gerektiğini söyler.”
(*)
Burada yüzeysel olarak değinilen bu birkaç nokta dahi göz önünde tutularak günümüz feminist hareketleri hakkında rahatlıkla şu düşünceler dile getirilebilir: Feminist düşünceye sahip olduklarını öne süren ya da kendilerini öyle tanımlayanların faaliyetlerinin birçoğu sirk gösterilerinden öteye geçmiyor... Kendilerini ciddi ve olgun olarak tanımlayan hareketler ise, aşüfteliğin yüceltilmesinden başka bir şey değil...
Önemle dikkat edilmesi gereken bir başka nokta ise Wollstonecraft’ın "Kadınların erkekler üzerinde değil de, kendilerinin üzerinde güç sahibi olmalarını isterdim” temennisidir ki; Mary neredeyse tüm yaşamını bu ilkenin tüm toplumlar için geçerlilik kazanması uğruna harcamıştı... Neden bu denli önemli peki bu ilke? Bugün kendisini feminist hareketin savaşçısı olarak gören tüm bireylerin bir tek hedefi var: Erkek egemenliğine olabildiğince diş bileyerek ‘kadın haklarının, dolayısıyla eşitliğin’ sağlanabileceği düşüncesi... Oysa bu düşünce bizzat ilk çıkış noktasında tökezliyor... Zira eğer cinsler arası bir eşitlik sağlanacaksa bu erkeğe yönelik bir üstünlükle değil de her cinsin kendi döngüsü içerisinde elde edilebileceği bir gerçektir...
Wollstonecraft, "Kadınların erkekler üzerinde değil de, kendilerinin üzerinde güç sahibi olmalarını isterdim” derken bunu dile getiriyordu içtenlikle...
Gerçek feminizmin en özgün ifadesi olarak nitelendirilecek bu ifade bugün kadın hakları savunucularının sirk gösterileri yapmak yerine benimseyip yaygınlaştırarak, yüceltmeleri gereken bir ilkedir... Oysa biraz araştırdığınızda bugünkü feminist hareketlerin bunun çok gerisinde yalpalayıp durduklarını göreceksiniz; dolayısıyla bir eşitlik sağlamaları düşünülemez... Yaptıkları yalnızca kendi cinslerini her geçen gün biraz daha hafifleştirip, değersizleştirmek... Gelecek bu haliyle pek de bir nitelik kazandırmayacak feminist düşünceye...
Küçük ve önemli bir dipnot:
Mary Wollstonecraft, bir İngiliz'di "Cumhuriyetçi Fransa'nın dinsiz amazonlarından biri" diye anılmasının nedeni, aydınlanma düşüncesine sahip çıkması ve Fransız Aydınlanması'na yaptığı olumlu katkılardan dolayıdır...
Wollstonecraft, 38 yaşında doğum yaparken öldü... Bu doğumda, ileride Mary Shelley ismi ile tüm dünyada hakli bir ün kazanacak olan Mary Wollstonecraft Godwin Shelley, 1797 yılı 30 Ağustos’unda Londra’da doğdu...
Bu notu burada zikretmemin nedenine gelince, çok sevilen ve sevdiğim ünlü Frankenstein “yaratığına” can vermesidir(izleyenler ve okuyanlar bilir), üstelik bu eseri yazdığında 19 yaşındaydı...
(*): The Story of Phılosophy’den, Bryan Magee
Kadın-Erkek, İlişkiler, Eşitlikler İçin Bir Söylev ( I )
14.4.2004 [18.40]
Schopenhauer, Nietzsche, Cioren, Pavese ve envai çeşit kötümserleri benim gelişime hazırlık yapan müritler olarak görüyorum...
|

15-11-2008, 22:49
|
 |
Ebedî Arıza...
|
|
Üyelik Tarihi: 04-10-2008
Nerden: Şehr-i Şirin İstanbul
Yaş: 30
Mesajlar: 122
|
|
|
Biraz da ben kopyala-yapıştır yapayım...
:P
En azından oradan buradan değil de mazide kalmış metinleri gün ışığına çıkarmış olalım...
Schopenhauer, Nietzsche, Cioren, Pavese ve envai çeşit kötümserleri benim gelişime hazırlık yapan müritler olarak görüyorum...
|

23-11-2008, 19:20
|
 |
Ebedî Arıza...
|
|
Üyelik Tarihi: 04-10-2008
Nerden: Şehr-i Şirin İstanbul
Yaş: 30
Mesajlar: 122
|
|
YENİ BAŞLAYANLAR İÇİN: ERKEK / ERKEGIN SERÜVENI
Erki'nin varlığıyla başlar öykü... Bu aynı zamanda tanımı henüz netleşmeyen 'mutluluğun' bu varlığın bilincini tatmasıyla oluştuğu andır... Hangi dini, miti, düşünceyi izlerseniz izleyin bir yaratılış/oluş efsanesiyle karşılaşırsınız... Bu ister bir 'gelişim' öyküsü olsun(herhangi bir bilinçsiz varlıktan evrimleşerek) ister bir hiçten var olma olsun, adını Adem/Adam, Sooma, Krişna, Sutha, Gotama ve ya Erki ne koyarsanız koyun sonuç olarak ilk insan/erkek varlığının bilincini hissederek serüvenine başlamıştır...
İlk var oluşu imgelerken atlanılan en can alıcı nokta cinsiyettir... Şu hatırlanmalı ki 'karanlık yoksa aydınlıktan' söz edemezsiniz... Evet, bunu iyi kavramalı; karşıtlıklar birbirini oluşturuyorsa bu 'ilk var oluşta' bir cinsiyetten de bahsedilemez... Çünkü oluş erkek ile başlamıştır ve karşıtın varlığına dair hiçbir kaynakta bir iz yoktur, dolayısıyla 'karanlık yoksa aydınlık' hiçbir şey ifade etmez: Bu da 'erkek' tanımının yüzeysel bir farklılığı, bir türü değil ilk var olanı, insanı ifade ettiği gerçeğidir...
Bu ilk varlık anının -ki uzun bir süre olduğundan kuşkum yok- oldukça, hatta kesinlikle insanın yerküredeki en mutluluk verici anlarından biri olduğu söylenebilir... Bunu günümüzdeki konumumuz 'değer' olarak alındığında anlamamız oldukça güç, fakat en azından imgelemde canlandırabiliriz: Farkındalık hissedilmemiş(olmayan şey hissedilmez), farklılık tadılmamış, zevk/keyif/eğlence/sevgi/aşk ve benzeri yaşamsal önem taşıyan duyguların tanımı, duyumsanışı tamamen farklı, en azından bugünkü algılayış biçimimizden... Bu doğrultuda söz konusu 'mutluluğun' anlamı da bir o kadar farklı, emin olabileceğiniz tek şey 'insanın yerküredeki en kutsanası anları' olduğu gerçeğidir bu zaman diliminin...
Basit ve yüzeysel bir anlatım ile bu 'mutluluk' şöyle açımlanabilir: İstek ve arzu duyarak peşinde koşuşturduğunuz şeyler size 'tek yanlı' bir karşılık verecektir; örnek olarak, eğer tattığınız aşk ise bu yalnızca keyifle gelecektir size, günümüzdeki gibi fedakârlıkları, dertleri ve son kertede 'acı' ile birlikte değil ve bu da 'mutluluk' kelimesi için kâfi bir tanım... Tüm bunlar erkeğin ilk zamanları; cinsiyeti tatmamış, siyahın varlığından bihaber beyaz olarak beyazlığının da bir türü belirttiğinin ayardın da olmadan etrafta seğirten, eğer kaynaklarımız doğru ise bir 'cennetten düşüş'ün, değilse 'ilk oluş'un şaşkınlığını duyumsayan ilk insanın durumuydu...
Peki, ne oldu bu kutsanmış anı, var oluşu bugünkü konuma taşıyan değişiklik? Bu, tüm inanç ve düşünce sistemlerinin fikir birliği etmişçesine aynı gelişim öyküsünü farklı diller, farklı isimler ile anlata geldikleri ‘dişi’nin var oluşuydu... Günümüze kadar göz ardı edile geldiği gibi aslında ‘o anları’ bitiren yalnızca ‘cinsiyetin’ fark edilmesiydi...
Kimi kutsal addettiğimiz metinler ona ‘yasak elma’ tanımıyla yaklaştı, kimi ‘yılan’ ile özdeşleştirdi... Örnekler gücünü, çekiciliğini simgelese de gerçekte olan yalnızca ‘masumiyetin’ kayboluşu değil aynı zamanda ‘mutlu zamanların’ bir sonraki ‘dönüşüme’ dek birer hayal olduğuydu; öyle ki sonraki zamanlarda bu ‘cinsiyetin olmadığı’ zamanlar yalnızca yaratıcı zihinlerin senaryolaştırdığı ‘ütopyalarda’ yer alacaktı, tıpkı mutluluk gibi...
Gerçekleşen değişim bu kadar ciddi ise ne getirmişti kadın? Şüphesiz öncelikli olarak kendisini sinsice gösteren ‘zekâ’yı ve doğal olarak getirisi olan karanlığı... Böylece karanlık, aydınlığı yarattı ve aydınlık cinsiyeti fark ettiği an acı, zevk ve temelde en başlı başına birer erk kaynağı olan doğrularımız anlamını yitirip yeni manalarına kavuştular... Hani o her şey söylendikten sonra etkileyici bitiriş cümlesi vardır: “Artik hiçbir şey eskisi gibi olmayacak...” Gerçekten de olan sadece böyle açımlanacak türdendi, nasıl olmasın ki ‘cinsiyet’ ile birlikte erkek/insan ‘yıkım’ı tatmıştı...
Yaygın inançlara göre bu -Şeytan, İblis, Lusifer, Mephistophelis adını ne koyarsanız koyun- kötü gücün insana taktığı en büyük çelme idi, bir cezalandırma... Bu inanç öylesine güçlüydü ki sonraki asırlarda kadının kudretiyle tanımlanan, hatta yaratılış öykülerinde Kibele gibi tanrıçaların yer aldığı inanışlarda bile son derece yaygın ve kabul görür konumdaydı... Tüm o zarafetinin yanında erkeğin mantığını alt eden zekânın taşıyıcısı korkunç tanrıçalar... Yaşadığımız andan değerlendirildiğinde çok komik algılanan bu gelişmeler dizisi bizleri bu çağa taşıyan doğrulardan başkası değildir... Her ‘iyi, güzel ve olumlu şeyin ardında mutlak bir trajedi gizlendiğinin bir başka anlatımı bu... Şundan emin olunmalıdır ki bu yaşananlardan sonra erkek kadına kıyasla o iri cüssesini uzun vadede bu korkunç zekâya karşı geliştirdi; zira zekâ zariflik dolayısıyla sinsilik ister... Bu incelik o kas yığınıyla dengelendi mi? Asla!
Öykü öylesine girift ve uzun ki...
Yeni tadılan duyguların başında ‘pişmanlık’ da yer alıyordu tahmin edeceğiniz gibi... Hatta her gelişmede rol almaya ilk adımda başlamıştı bile; cinsiyetin fark edilmesi örnek olabilir buna, incir yaprağının statüsünü düşünün! Sizin için çok mu eski bir öykü? Öyleyse cinsel aktivite sonrası duyulan güçlü boşluk hissini ele alın, ilk soru hep “kim aldatılıyor” mu oluyor yoksa? Şüphesiz bundan çok daha güçlü bir ‘pişmanlık’ duyması gerekirdi Erki/Adem’in... Eğer cinsiyetin keşfinden önceki sahip olduğu us’u kullanarak bugünkü olanaklarda mümkün olabildiği gibi ‘üremeyi’ keşfetseydi -ki eminim o koşullarda bu çok daha kolay olacaktı- böylelikle aydınlık asla beyazlığının farkında olmayacaktı, çünkü karanlık olmayacaktı... Ne yazık ki bu gerçekleşmeyen düşler listesinde yer alacaktı; zira aklın, zekâ karşısındaki ya da yokluğundaki acizliğine örnek olarak Kara Kitap’taki yerini alacaktı...
Erkeğin uzun gelişim süreci içerisinde gerçekleştirdiği fiziki yapısına değindik... Şu anki konumunuzu değerlendirip bu gerçekliği inanılmaz komik bir o kadar da çılgınca olarak nitelendirmek ucuz bir kaçış ve kolaycılıktır... Zira gördüğümüz, dolayısıyla bir şekilde duyumsadığımız şeylerin dışındaki gerçekliklere olan inanç her zaman saçmalık ile birlikte yad ede geldiğimiz bir tutum... Ama bu yaklaşım o fikrin üstünde durmamayı gerektirmez... Bu yolla sayısız devrim etkisi yapacak doğrularımızı yitirmiş, göz ardı edip unutulmuşluğa taşımışızdır...
Köleliğin psikolojisini düşündünüz mü hiç? Bilinmesi gereken efendinin asla köle yaratmadığıdır, yalnızca köleler efendiler yaratır... 21. yüzyılda köleliği düşünmek mi, bizim dünyamıza, yaşantımıza çok uzak diyerek yadsımayın... Boynuna zincir takılmış canlı değildir kölelik tanımı; bugün kendini ‘en çağdaş’ olarak kategorileyen topluluklarda dahi her an yaşanan, çok yaygın ve güçlü bir olgudur kölelik... Ve kendisini efendiler yaratarak var kılar...
Zekâ da zaman içerisindeki macerasında kendisine ‘akıl’ı efendi yaptı ama tek farkla, temelde bu ilişki yalnızca hedefe ulaşıncaya dek sürdürülen yüzeysel bir kurgudan ibaretti... Oyun, zekânın etkili araçlarındandır ve kadın bu oyunu öylesine iyi sürdürdü ki bu kurgu kalıtsal olarak kendini sonraya aktarmayı başardı... Uygulanan güç mücadeleyi gerektirir ve erkeğin akıl ile bu oyuna karşılı kabalığı seçti, zaten başka bir seçenek de sunulmamıştı kendisine... Zira zariflik yalnız hantalı yaratır ve kabalık ise yeterince hantaldı... Böylelikle erkek kalıtımında bu özelliği korudu... Her konuda ‘istisnalardan’ söz edebilirsiniz ama hiçbir istisna genelliğin sürüklediği kaideyi değiştirmez... Dolayısıyla insan artık mücadeleyi öğrenmiş ve tüm iyi/güzel diye tanımladığı doğrularının gerçekliğini yitirmişti...
Artık ‘mutluluğun anlık aptal gülümsemelerin adına denir olduğu günler’ böyle başlar...
Dişilik üreme yetisiyle donatıldığı an sinsi zekâya ve getirisi olan sahte köleliğe de sahip olmuştu... Zira dişi için üreme her koşulda sancılı bir süreç olmuştur ve bu da korunmayı gerekli kılar... Böylece zekâya malik olan üreme kendine yüzeyde efendi kılığında köleler edinmeliydi... Her aşamada kendisine bu zorlu süreçte kol-kanat gerecek ve erkeği o bildik oyununda efendi görünümüne bürüyerek benliğine amade kildi... Alışmayı seven insan buna öylesine kapıldı ki bu olay, olguya, inanca ve son kertede evrensel geleneğe dönüşerek bizleri bugüne getirdi... 21. yüzyılda artik ağır ağır yıkıldığını görsek de hala olmazsa olmazımız farz ettiğimiz ‘aile’ gibi saçmalık yumağı kurumların varlığı bu alıştığımız ilk oyunun bize kalan miraslarından yalnızca biriydi... Eğer zekâ aileyi yaratmasaydı korunamayacak ve böylece varlığı anlamsızlaşarak türün devamı sağlanamayacak ve erkek eni-sonu cinsiyetsiz çoğalmayı fark etmek durumunda kalacaktı, ama zekâ buna asla olanak sağlayacak açık kapı bırakmadı, asla... Ta ki günümüzdeki ‘çözülüş’ başlayana dek...
Bugün erkek ilk insanı keşfetmenin eşiğinde ve bu aşamaya gelmemizdeki en büyük etken zekânın uzun asırlar boyunca zaman zaman verdiği küçük açıklar oldu... Akıl bu fırsatları değerlendirerek onca acı dolu bin yıllardan sonra cinsiyeti yok etmenin, üremeyi kadının özerkliğinden kurtarmanın adımlarının atmaya henüz başlıyor... Bu gelişme de anlayamadığım bir nokta varsa o da zekânın neden bu kendi sonunu getiren gelişmeye meydan verdiği gerçeğidir... İki ihtimal var ki, ya artık bir ‘son’ gerekliliğinin hissedilmesiyle gelen yaşlılık neden oldu buna ya da çok daha korkunç bir şeytanlık peşinde...
Sonuç olarak görünen o ki tarih tekerrür etmiyor aslında, ‘bir noktadan sonra aynı istikametten geriye doğru işliyor’ yalnızca... Bu gerçek çok önemli ve kavranılması gerekli, bumerang döngüsü örnek olabilir buna...
Ne acıdır ki erkek bir kurtuluş yaşayacak olsa da bu asla ‘ilk oluş’ anındaki doyuma ulaşmayacaktır... Zira tüm o tecrübelerin kazandırdığı olumsuz etkiler de beraberinde taşıdığı değerler olacaktır; bencillik, ikiyüzlülük gibi... Evet, insanın cinsiyet ile tanıştığı duygulardan ikisi bunlar... İkiyüzlülük olarak açımladığımız riya asla ‘mutluluğa’ tekrar sahip olmamıza izin vermeyecektir; onunla birlikte her gerçekleştirdiğimiz hareketin sahte/yapay bir yüzü olduğu bilincini taşıyarak asla ‘huzur’u tadamayacağız... Bencillik, temelde kibir’e gelince örneklemeye hiç gerek yok: Nasıl olsa biri onun hakkında “en sevdiğim günah” yorumunda bulunmuştu... Öylesine yaygın ve sahiplenilmesi öylesine popüler ki her an onun varlığını duyumsamadan kendimizi iyi hissedemeyiz...
Bütün bunlar son derece net olarak açıklıyor, erkeğin ve zaafın ne ifade ettiklerini... Zaaf ile neredeyse özdeşleşen kişiliğimiz aslında reddetmekten ürktüğümüz bir görüntüden öte bir şey değil... Onu aşıp, aslında karanlığın varlığına olan ihtiyacın gereksizliğine güvenebilsek o an mücadeleyi, karşıtlığı yok etmiş olarak insan gerçeğine ulaşabileceğiz... Ama ‘sağlıklı düşünce’ yaygınlığını artırıp, bu söylenenlerin ciddiyeti duyumsanmadığı sürece nesiller acı dolu yaşamlar sürdürmeye devam edecektir...
Öyle ya her şey ‘farketmek’le başlayacak, ‘inanmak’la gelişecek... Cinsiyeti fark etmekle başladığı gibi...
Kadın-Erkek, İlişkiler, Eşitlikler İçin Bir Söylev ( II )
25.7.2004 {23.40}
Schopenhauer, Nietzsche, Cioren, Pavese ve envai çeşit kötümserleri benim gelişime hazırlık yapan müritler olarak görüyorum...
|

14-08-2009, 21:19
|
 |
Ebedî Arıza...
|
|
Üyelik Tarihi: 04-10-2008
Nerden: Şehr-i Şirin İstanbul
Yaş: 30
Mesajlar: 122
|
|
YENI BASLAYANLAR IÇIN: DİŞİ / DİŞİNİN SERÜVENI
Lilith, efsanenin de ötesine geçmiş bu klişe karakter bugün feminist mücadeleyi sürdüren birçok birey için dahi herhangi bir değer ifade etmeyen bir isim... Oysa kadının yeryüzündeki egemenlik ve sözde eşitlik serüveninin ilk adımını atan varlık...
Kadının ilk adı Lilith...
Bilinen tüm yazıtlarda yer aldığı biçimi ile erkeğe karşı eşitlik iddiasında bulunduğu için cezalandırılır Lilith ve böylece sahneye erkeğe karşı değil de kendi varlığına karşın yükümlülükler ve mücadele sarf eden dişi/Havva çıkar...
Ayrıntılarına değinilmese de ‘Erkeğin Serüveni’nde dişinin statüsünü genel hatlar içerisinde belirtmiştik... Tüm toplumlarda erkeğin yalnızca sözde hâkimiyete sahip olduğunu, bu yüzeysel kanaatin aslında ‘dişinin-zekânın’ tarih içerisinde kalıtsal olarak erkeğe sunduğu tamamen yapay bir özellik olduğunu açıklamıştık...
Tüm bunları ve sıralanan diğer süreci değerlendirdiğimizde söylenenlerin anlaşılması güç, deli saçması olduğu düşünülebilir; böylesi bir yanılgıya düşenler için örneklemek gerekirse zekânın zaman içerisinde ‘korunmak’ için oluşturduğu gerçekliğe bakmak yeterli olacaktır:
Bir canlı düşünün ki yaşamın her alanında kendisine düşen sorumlulukları ‘sözde yetersiz’ olduğu gerekçesi ile reddetsin ve akabinde paylaştığı yaşamı eşit koşullarda sürdürme iddiasında bulunsun...
Şüphesiz bir ‘eşitlik’ olgusu var öncelikle ‘ne olduğu’ anlaşılması gereken -zira I. Özel’in yaklaşımı ile yaşamın her anında bir ‘yarış’ söz konusu iken ve ‘yarışmak’ bir diğer canlıdan üstün meziyetlere malik olunduğu kanıtlanması için yapılan bir eylem olduğu halde nasıl olur da ‘eşitlik’ gibi bir kavramdan söz edilebilir?
İkinci derecedeki diğer olgu ise kadının eğer çok arzu ettiği ‘eşitlik’ sevdası mümkün olacak ise bu Lilith bahsinde de değinildiği gibi ancak ve ancak -erkeğe karşı bir eşitlik değil de- kadının kendi varlığına karşı mücadelesi ile sağlanabilecek bir gerçeklik olacaktır... ‘Bir Kadın Hakları Savunusu’ adlı karalamada da ısrarla belirtildiği gibi “kadınların erkekler üzerinde değil de, kendilerinin üzerinde güç sahibi olmalarını isterdim” diyordu içtenlikle Mary Wollstonecraft... Gerçek feminizmin özgün ifadesi olarak nitelendirilmesi gereken bu tarihi açıklama kadının tarih boyunca asla eşitlik istencinde gözetmediği bir maddeydi...
VE ZEKÂ KADINA RAM OLUR...
Zekâ öylesine güçlü bir araç ki, bu silahın yegâne sahibi kadın asırlar boyunca süregelen gelişiminin her aşamasında bu aracı kusursuz bir şekilde ve acımasızca kullana gelmiştir... Kadın, tıpkı benzeri yüzlerce örnek sıralanabileceği gibi, erkek egemen bir dünyada, sınırlanmışlıklar içerisinde yaşanıldığını, dolayısıyla erkeğin tutumunun kadına karşı her zaman alçaltıcı bir tarafı olduğunu çekinmeksizin yineledikten hemen sonra ‘herhangi bir erkeğin güçlü kolları arasında bulunma’ arzusu içerisinde olmayı dileyebilir...
Zekâ, doğal var oluşuyla ilintili olarak her daim büyük ve saygı duyulması kaçınılmaz olan bir ‘zarifliğe’ sahiptir ve bu da korkunç kurnazlığı beraberinde taşır -zaten zekâ, kurnazlık ile ortaya çıkar... Bu letafeti/inceliği önündeki her fırsatta rakibine karşı kullanmaktan asla kaçınmaz ve zafer daima hükmü altındadır; 21. yüzyıla gelindiğinde hala kadın-adam savaşı veriliyorsa bu, işte sözü edilen kurnazca gerçeğin görüntüsüdür, kadın bunu iyi bilir... Şüphesiz bunun bilinçli bir tavır olduğunu kimse iddia edemez ancak bir zamanlar ‘birinin’ tekrar tekrar yinelediği gibi ‘bilinçaltının’ gizemleri ve kudreti korkunç oyunlar oynayabilir biz canlılara...
Dolayısıyla denilebilir ki, bu sözde ‘eşitlik, özgürlük’ nidaları göstermelik tavırlardan öteye gitmez; eşitlik kavramının ne indiliğini yerine getirmek adına ona fırsatlar sunduğunuzda zekâ-kadın, bu yapılacakların kendi var oluşuna aykırı olduğunu gerekçe göstererek bir şekilde sorumluluktan kaçıp uzaklaşacaktır... Oscar Wılde “Kadınlar dekoratif bir cinstir ve cazibelerini konuştururlar” der... Bu analiz asırlar boyunca kırsaldan kente, her aşamada erkek-dişi ilişkilerinde kendisini gösteren reddedilemez bir gerçektir...
Bugün ‘düşünmenin önemini yitirdiği bir dünyada’ elinde m16’si ile cephede ‘vatani görev’ diye adlandırdığımız uğraşı ‘eşitlik’ maddesine yerleştirmeyen zekânın tavrı ele alındığında yine bu yerkürede madenlerde çalışan milyonların içerisinde de kaç kadının yer aldığı da düşünülmez... Bu yüzeysel örnekler şüphesiz sıralanabilir sonsuz; amaç ise söylenenlerin ne derece ciddi olarak değerlendirildiğidir... Görüldüğü gibi kadın ‘eşitlik’ istiyor asırlara uzanan macerasında: Bu eşitliğin maddeleri yalnız erkeğe yükümlülükler veriyor... Bu ‘eşit’ paylaşım sonrası erkeğin güçlü kolları arasında korunma ayrıntısı da göz ardı edilmemek koşulu ile!
‘EVRENDEŞ’ TUTUM...
Her irdelenen konuda olduğu gibi bu konuda da asla yaşanılan ve mensubu olunan ülkenin sınırları içerisinde değerlendirilmemeli olay... Bakış açısını her zaman evrensel tutmalı... Aksi takdirde her adımda tökezlemeniz kaçınılmazlaşır...
Bu doğrultuda, kendisini bugün modern geleceğin ışığı olarak algılayan toplumlarda dahi geçen yüzyıla dek kadının birey olarak algılanması ve seçme, seçilme hakkının yâd edilmesi dahi ‘gülünç’ olarak değerlendiriliyordu... Birkaç yüzyıl öncesinde ise sözde aydın Avrupa’nın Avam Kamaralarında kadının ‘insan’ olup olmadığı hararetle tartışılıyordu... Şüphesiz bunlar insanın macerasındaki büyük yitik zamanlar, ancak göz ardı edilen gerçek, bu ortamı hazırlayan nedenlerin uzun asırlar boyunca kadının erkeğe biçtiği rollerle oluştuğunun fark edilmemesidir ve bu sorun çözüme kavuşturulacaksa yanıtlar burada aranmalıdır...
Bu sürece gelinmesi iddia edildiği gibi erkeğin egemen gücünün sonucu mu? Asla! Eğer bunu böyle değerlendirirseniz, elinizdeki 5000 yıllık yazılı tarihi, o ağır mirası ve sahip olduğunuz mantıklı yaklaşımı hiçe saymış olursunuz...
“LÜTFEN BAYANLAR ÖNDEN” DEDİRTEN KURNAZ CAZİBE...
Kadın, kendi cinsi adına erkeğin karşısında bir statü oluşturarak ‘eşitliği’ sağlamak yerine, tarih boyunca ‘erkeğin ezici gücü’ gibi bir komedi perdesi ardında ‘gerçek efendiyi’ oynamayı seçti... Zira bu oyun her defasında ona daha fazla hükmetme hakkı tanıyacaktı, kırılganlığı kurnazca kullanan zekâ bunu sağlıyordu ona ve bu oyun sayesinde “önce çocuklar ve yaşlılar” ibaresine adını ekletmişti... Bu kurnaz oyunun ‘son perdesindeki’ beklentisi ise “önce bayanlar, sonra çocuk ve yaşlılar” ütopyasını klişeleştirmektir... Bunu bugün hiçbir kadına itham ederek, kınayamazsınız; lakin ‘toplumsal bellek’ bunu öyle öngörür ki bir zaman gelir toplulukların her kademesinde bu klişeyi benimsenmiş bulursunuz... Düşünme yetisini ‘hala’ kullanmayı sürdürebilen her bellek tarihin böyle oluşup, yazıldığını bilir...
Eklemek gerekirse kadın, kendisini O. Wılde’ın deyimi ile dekoratif, pasif bir konuma bürüyerek içgüdüsel bir çekince ile koruduğu gibi akabinde çekinmeksizin kendisine bir ‘nesne, obje’ gibi yaklaştığı için erkeği zanlı konumuna düşürüp, ayıplamaktan çekinmez... Zira yine Wılde’a dönersek: “kadın saldırarak kendisini savunur”.
KADINA UYGULANAN ŞIDDETIN ANATOMISI...
Şikâyetlerin odak noktasıdır şiddet... Oysa bu şiddet olgusu dahi diğer örneklerde de değinildiği gibi zekânın erkeğe karşı asırlar boyunca uyguladığı kurnaz oyunların getirisidir...
Burada belirtmekte yarar var, sanıldığı gibi şiddet kaba saba diye haksız eleştirilerden her daim kurtulamayan kırsal kesimdeki ‘ağır işçi’ erkeğin değil, çok daha güçlü bir biçimde modern kentteki sözde eğitimli erkeğin ilk başvurduğu araçtır... Örneğin, yaşam standartları birçok ülkeye kıyasla ‘tavan yapan’ Hollanda gibi yerleşmelerde kadına karşı şiddet kullanan erkeklerin % 60-70’lik oranı üniversite mezunu, iyi konum sahibi olan erkekler... Peki, bu nasıl oluyor?
Kasabadaki erkek, kadına sözde statüsüne aykırı tavırlarından dolayı şiddet uyguluyor... Bu çok masumane-her ne kadar şiddet asla masumane bir tercih olmasa da burada bu davranış modelinin doğası söz konusu olduğu için bu yaklaşım yerindedir- ve en önemlisi abartıldığı kadar yaygın olmayan bir gerçek... Oysa o ‘kaba saba’ kasabalı erkeğimiz aslında sahip olduğu o güç statüsünün tamamen ‘yüzeysel’ ve asıl yöneltici gücün ise kadının sahibi olduğu zekâya ait bir nitelik olduğunu düşünebilse o an başını o kaslı kollarının üstüne atıp içler acısı konumuna ağlayabilirdi... Doğrusu o ya, zaten bunu kavrayabilseydi, nesiller ‘evlilik’ adı verilen ‘kadını koruma kurumları’ oluşmamış olurdu ve işte o zaman ‘eşitlik’ nedir, gerçek ‘özgürlük’ nasıl tanımlanır öğrenilmiş olunurdu...
Eğitimli, kentli erkeğe dönersek, o bu kadar ayrıntılı göremese de olguyu-belli çıkarlar nedeni ile- gördüğünü dile getiremese de içten içe bunları bilinçaltında duyumsadığından ilişkisinin her aşamasında yaşadığı olayları değerlendirerek, zekanın kurnaz, dolayısıyla korkunç oyunlarına karşı geliştirdiği tek ‘niteliğinin’ fiziki yapısı olduğunu biliyor ve her fırsatta kadının zekaya sarılması gibi o da kaba gücü kullanıyor...
Bu trajikomik görüngüyü hiç bu anlatılan açıdan düşündünüz mü bilmiyorum ama emin olmanız gereken konu tüm o girift ilişkilerimizin temelinde böylesi karşılıklı çatışmaların, daha da kötüsü ‘dile getirilmeyen’ çatışmaların olduğu gerçeğidir... Bu sözde eşitlik savaşları böylece yüzyıllarca sürüp gidiyor, anlamsızca...
Erkek, pekâlâ bu akışa son verebilir... Lakin ‘kısa vadede’ çıkar sağlayamayacağı endişesi buna engel oluyor... Bunun da nedeni zekânın sahip olduğu ‘dekoratif nesnelliğin’ her zaman erkeğin var oluşunu sürdürmesi açısından zorunlu gibi gösterilmesidir... Bunu sağlayan neden ise hep sözü edildiği gibi ‘zaafının hizmetkârı’ erkek değil, kendisini ‘sunmayı’ son derece kusursuz başaran zekâdır... Bu mücadelede tahmin edeceğiniz gibi çok kısıtlı bir kesim ‘seçkin seçici erkek’ sahip olduğu benzersiz akıl ve sağladığı nesnel gücü kullanarak bu dekoratif cinse karşı koyabiliyor...
HASTALIKLI BİR ZİHNİN VAVEYLASI DEĞİL...
Erkeğin ve Dişinin Serüveninde buraya kadar anlatılan, tamamı mostralı, sağlamalı iddialar değerlendirildiğinde bu satırların karalayıcısının rahatlıkla insan nevinin nadide yarısı dişiler için oldukça köklü bir aleyhtar olduğu çıkarsamasında bulunulabilir... Ancak böyle bir değerlendirmede göz ardı edilebilecek gerçek, yerkürede var olan hiçbir canlıya sempati duymadığımdır... Bu, bir dışlanmışlık ya da aidiyet sorunsalı değil, küstahça bir farklılık arayışı hiç değil, yalnızca bir düşünce biçimi, bir hayat felsefesinden kaynaklanıyor... Dolayısıyla her canlı için beslediğim bu yaklaşım ‘cinsler arası eşitlikler’ konusunda da son derece anlamlı ve objektif olma fırsatı sağlıyor...
Bunları böylesi bir üslup ile dile getirmenin nedeni, kadın ve erkeğin yaşadıklarını dahi yargılamak ve çok daha ötesinde bu yaşananlara kişisel analiz sonrası sonuç üretmekten ne kadar korktuklarını yansıtabilmekti... Bu öylesine dile getirilmeyen bir gerçekler dizisi ki hep tekrarladığım gibi “her birey, her kişilik biraz buna batmış, nasibini almış” olmasına rağmen bunlar açıklanıp, irdelenerek nesnellik kazandığında sanki var olan yaşamın sonu görünecekmiş gibi algılanıyor... Tıpkı cinslerin ‘karşılıklı çıkar ilişkisine dayalı yararlanma prosedüründe’ olduğu gibi... Oysa sürdürülen o son derece ‘nazik ve kısa yaşamların’ daha sağlıklı geçirilmesi, temelde bu sorunların irdelenmesiyle mümkün olacak...
TÜRÜN DEVAMI HATIRINA HARCANAN BİLİNÇSİZ YAŞAMLAR...
Konunun diğer bir girift yönü ise kadının sancılı üreme yetisi ile korunmasını gerektiren süreci zekâ yolu ile nasıl bir acizlik durumu gibi kullanıp erkeğe bir tasma daha takmasıdır... Aslında bunu aşan bazı toplulukların varlığı yadsınamaz; her ne kadar pek bilinmese de: Örneğin ilkel diye addedilen bazı kabilelerde -özellikle Amerikan yerlilerinde- oldukça yaygın olan geleneğe bakıldığında kadının bu sancılı süreç için erkeğe hiçbir rol biçmediği görülüyor... Ancak bu süreci atlattıktan sonra aile yaşantısına dönen kadın böylece gerçek anlamda ‘kendini gerçekleştirmiş’ oluyordu... Bu olguyu 21. yüzyılın modern toplumunun benimsemesi beklenemez tabi ama bilinmeli ki bugünkü gelişmeler bundan çok daha olumsuz, yıkıcı bir akışa yöneldiğidir türün...
Sözü edilen bu süreç yalnız erkeği değil kadını da bu tarihsel akış içerisinde ‘köle’ konumuna taşıyor... Bu savı ayrıntılı olarak işleyen düşünce sisteminin maliki Arthur Schopenhauer ve Aşkın Metafiziği teorisi... Bu teorinin temeli “türün devamını sağlamak” ilkesine dayanır…
Doğar, 10 yıl, 30, 50, 60 ya da yarısı sürünerek de olsa 100 yıl yaşar, ölürüz ve bunu çok azınlıkta kalan bir ayrıcalıklı kişilikler dışında “türün devamını sağlamak” için yaparız... Ve nedendir bilinmez bunu pek dile getirmeyiz... Savaş sırasında insanların en küçük fırsatları dahi değerlendirip cepheden arta kalan kısa zamanı dinlenmek, yemek-içmek değil de herhangi biriyle kısa da olsa bir ilişki yaşamak olduğu bilinen bir olgudur... Ne ilginçtir ki bunun üstünde de hiç durup düşünmeyiz...
Schopenhauer, bu harika insan teorisini ‘Aşkın Metafiziği’ gibi oldukça hacimsiz, içerik bakımından ise yaşamın gereklerinden en hayati olanını irdeleyen bu kitabında ‘tür’e ruh verir ve onu, benim zeka’yı dişiye özgü kıldığım gibi o da türün bekasını kadınla özdeşleştirir ve bu bekayı sağlamak uğruna erkeğin nasıl bir kölelik statüsüne indirgendiğinden yakınır... Doğrusu türün devamını sağlama konusunda yalnızca erkeğe yüklenildiği yorumunu asla desteklememeli... Bu sorumluluklar çok daha güçlü bir etki ile kadını da köleleştirmiştir; neredeyse her kadın bir yaşam sunmadan bu yerküreye veda etmemektedir... Kadının bu gerekliliği niçin bilinçaltında hissettiği ise en güzel ifadesini Aşkın Metafiziği kitabında, türün devamını sağlama teorisinde bulmaktadır...
Ancak bir başka gerçek var ki; kadın bu köleliği hafifletmeyi her aşamada erkeğe daha fazla kırılgan yönlerini yansıtarak atlatmayı başarmıştır... Bu da zekâ’nın erkeğin malik olduğu us karşısındaki zaferini gösteren açık bir etmendir...
KİŞİSEL YÖNELİMLER...
Genç dimağların ufkunu açacak bir ayrıntı: Kadınların genel olarak yaşça kendilerinden büyük erkeklere yöneldiği bilinen bir durumdur... Bu yönelimin nedeni önceki bölümlerde açıklanmıştı... Bu doğrultuda erkek neye yöneliyor? Schopenhauer'a kulak verelim:
"Seçişimizi ve eğilimimizi yönelten ilk düşünce; yaştır. Genel olarak seçtiğimiz kadın, adet görmenin başladığı yaşla adet kesilmesine kadar olan yaş arasındadır. Ama asil tercih ettiğimiz dönem, on sekizle yirmi sekiz yaş arasıdır. Genel olarak kabul ettiğimiz bu yaşların dışındaki bir kadın etkilemez bizi. Yaşlı bir kadın yani adetten kesilmiş bir kadın, tiksinti duymamıza yol açar. Güzel olmasa da, gençliğin çekici bir yani vardır; oysa gençlik niteliğinden yoksun bir güzelliğin çekiciliği olduğu söylenemez. Burada farkına varmadığımız halde bizi yönelten şeyin, çocuk yapmak -yani türün devamını sağlama eğilimi- olduğu besbellidir. Herhangi bir bireyin, çocuk doğurma ya da gebe bırakabilme için en uygun dönemden uzaklaştıkça, karşı cinsten bir bireyin hoşuna gitme olanağını da kaybetmesi, işte bundan ötürüdür."
Görüldüğü gibi Schopenhauer son derece mantıki ve teoremini destekleyen bir doğrultuda erkeğin kişisel yönelimini böyle örneklese de değinmediği bir gerçeklik daha var: Geleneğin tükenişi...
O. Wılde, Lora Henry aracılığı ile Dorıan Gray için öğütlediği bir savında "Sakın hiç evlenme Dorıan. Erkekler yoruldukları için evlenirler: Kadınlar ise meraklı oldukları için. Sonuç her iki taraf için de düş kırıklığıdır" der...
Alıntıda yer aldığı gibi tek kişilik yataklarda yorulduğunuz için ya da merakınızdan veya toplumsal baskı, adını ne koyarsanız koyun bir şekilde herhangi bir ilişkiye yeltendiğinizde en ideal seçim Schopenhauer'ın işaret ettiği gibi 18–28 yaş arası olacaktır kuşkusuz... Lakin pusulanın batıdan başka bir de doğuyu gösteren yönü var ki bu da 'her anlamda özgün ve özgür yaşam' yönelimi... Bu yaşantıdaki en uygun partner ise 17–19 yaş civarı olmalıdır...
Bu tercihin en önemli ve mutlak göz önünde bulundurulması gereken nedeni 19 yaş üstü bir dişinin size sunacak fazla bir faklılığının olmamasıdır; Schopenhauer'ın savunduğu 'türün devamını sağlamak' açısından ya da henüz çözemediğim bir nedenden dolayı 19'unu aşan kadınlar bir 'bağlılık' saplantısına kapılıyor ve ilişkinizin her aşamasında bunu bir şekilde önünüze ısıtıp ısıtıp yeniden getiriyor...
İster '21. yüzyılda temeli epeyce güçlü sarsılan evlilik kurumuna' karşı çıkın ister 'gelenekçi bir tavır ile yirminizde dünya evi' adı altında kümese girmeyi tercih edin elde edeceğiniz doğru: Her iki yaklaşımda da 19'unu aşmış bir kadınla asla karşı cins ile yaşanabilecek güzel zamanların tadını alamayacağınız gerçeği olacaktır... Zira partnerinizin her an için o meşum beklentisini zihninden atamadığı gerçeğini siz de duyumsayacaksınız... Oysa 19 yaşını henüz doldurmamış bir kadın her an için o 'hayat dolu' tabirini 'sağlama' yaparcasına size tekrar tekrar yaşatacaktır... Bunun nedeni ise tahmin edeceğiniz gibi genç partnerinizin bir 'bağlılık' saplantısı olmamasıdır...
Bu doğrultuda 'erkeklerin her zaman sığ ve tekdüze' olduğunu ileri süren anlayışa da yeterli bir örnek oluşturuyor bu sav… Dolayısıyla yirmisini doldurmuş genç bayanlar da bu anlarından itibaren pek de renkli karakter sahipleri değildirler; üstelik tekdüzeliğin sınırlarını zorlayan 'korunmacı bağlılık' saplantıları da tüm iyi niteliklerinin göz ardı edilmesine neden olan bir başka korkunç etken…
YERKÜRENİN MUTLAK SAHİPLERİ!
Günümüze dek değinilmeyen bir başka şaşırtıcı bir nitelik daha vardır kadınlar için: Dünyevilikleri...
Bilinen bir mitsel klişedir "Erkekler Mars'tan, Kadınlar Venüs’ten" tabiri... Aslı ise "Kadınlar Dünyadan, Erkekler Nereden?" olmalıdır... Bunu sakın yersiz bir mübalağa olarak algılamayın... Aksine çok önemli, dolayısıyla incelikle üstünde durulması gereken bir ayrıntıdır...
Kadın, hangi açıdan ele alırsanız alın, sahip olduğu kusursuz zekâ yetisi ile tamamen dünya ile kendisini özdeşleştirmiş haldedir; erkek tıpkı yaşamın her alanında olduğu gibi ne kadar taklit ederse etsin bir kadın kadar yaşama bağlı değildir... Her an kopmak ister, bir şeyleri geride bırakmak, yön değiştirmek her defasında, zamanının, uzamın dışına savrulmak ister… Kimi zaman bu tavrı özdekçi yaklaşımın mihmandarı olan dişinin aksine onu sayısız uçuruma dahi sürükler, sonsuz bir arayış içerisinde bocalamaktadır -bu nedenledir ki sık sık yönelimlerini değiştirdiğinden dolayı sadakat ile oldukça uyumsuz bir ilişkisi vardır... Oysa kadın 'korkunç' dereceye varan nitelikleri ile kesinkes bir dünyalı, popülist yorum ile kesinkes bir oportünisttir... Modayı, makyaj ile bağlantılı aşırı uçlara varan beğenilme duygusunu-arzusunu düşünün! Şu kesinlikle bilinmelidir ki yaşadığımız hayatların bizlere en fazla 'gerçek' olduğunu söyleyenler de kadınlardır ve ne yazık ki benimseten de; oysa ‘ölüm’ gibi tanımlanamayan ve asla da tanımlanamayacak bir sona götüren yaşam nasıl gerçek olabilir? Ölümü ele aldığınızda ciddiyetle -bu akabinde ne olduğu hakkında kesin bir fikrimiz olmayan ürkütücü sondan en çok yine kadınlar çekincededir ve bu çekince, korku da son derece doğal bir süreçtir... Zira onları benliklerinden, tam da ait olduklarını düşündükleri dünyalarından koparır ölüm... Bundandır ki adını anmaktan dahi ürküntü duyarlar; kim bilir belki de milyonların kan revan içerisinde bocaladıkları savaş demlerinde cephelerde her daim erkeklerin sürünmesi de bu tez ile açımlanabilir... O. Wılde bir başka anlatımında kadının bu yönelimine farklı bir açıdan yaklaşır:
"Her zaman! Ne korkunç bir sözcük. Onu duyduğumda hep tüylerim ürperir. Kadınlar bu sözcüğü kullanmaya çok düşkündür. Her aşkı, onu sonsuza kadar sürdürmeye çalışarak berbat ederler. Bu aynı zamanda anlamsız bir sözcüktür."
Sanırım, miladi takvimle üçüncü bin yılın köklerini kurmaya başladığımız şu günlerde genç nesil için yapılan bunca açıklama kâfidir... En azından geride bıraktığımız 5000 yıllık yazılı tarihte hep aynı yanlışların etrafında dönüp duran insan yığınlarını görebiliyorsanız bu anlatılanlar sizlere cinslerin birbirine yaklaşımları konusunda çok daha ileriye dönük kişisel beceriler bahşedecektir kuşkusuz...
Bu doğrultuda öğrenmiş olmalıyız; bir kadını etkilemek gibi 'gereksiz ve budalaca' bir zahmete girmeyi denemek isterseniz örneklerde de olduğu gibi ona en son bahsedeceğiniz konu 'ölüm' hakkında olsun... Ona 'yaşama ne kadar bağlı olduğunuz maskesini' önünüzdeki tüm fırsatlarda gösterin ve unutmayın 'her zaman' anahtar ibareniz olsun... Böylelikle sizi izlemekte sakınca görmeyecektir... Kadınların her daim varlıklı erkeklere ya da eni-sonu varlıklı olacak erkeklere yönelmesi de bundandır... Çünkü zengin erkek bu konumu itibariyle çok fazla bu yerküreye ait görünecektir kadına... Herkesin içten içe bildiği bu gerçeğe bakın sevgili Cesare Pavese nasıl yaklaşıyor:
"Hiçbir kadın para için evlenmez; bütün kadınlar, varlıklı bir erkekle evlenmeden önce, ona âşık olacak kadar kurnazdırlar." Örnek, yalnızca kadının malik olduğu bir nitelik olarak yâd ettiğim zekânın sinsice kullanım alanlarından birini tanımlıyor böylece; zekâ, öylesine kurnazdır ki...
Tabi tüm bu örneklenmiş, ayrıntılı tezler herhangi bir cinsi yermek yahut tahmin edeceğiniz gibi olumlu, olumsuz aşağılama kaygısı taşıyarak sıralanmıyor... Yapılanlar, yaşamın her anında yinelediğimiz tavır ve getirisi olan duyguların dillendirilişi yalnızca; bunlar analiz edilip genç kuşaklara irdelenmesi gerektiği anlatılmadığında günümüze dek olduğu gibi 'hastalıklı toplumların' kuşak çatışmaları içerisinde bocalayarak bu vahim, içler acısı zamanların adına 'yaşam' dedikleri durumların yinelenmemesi için...
KADININ DOĞASINA DAİR ZAMANDAN SÜZÜLEN İLGİNÇ MADDELER...
Fahişelik dişiliğin doğasındadır: kimi ucuza ya da pahalıya, kimi bir, kimi ise birden fazla kişiye bir şekilde, ama 'mutlaka' satar kendini...
X
En iğrenilesi durum: Dekolte bir elbise tercih ettiği halde, giysisinin dekoltesini oraya buraya çekiştiren kadının görüntüsüdür... Örneğin mini etek giydiği halde durmaksızın eteğinin ucunu -güya sözde bir etik kaygı ile- aşağıya doğru çekiştirip duran kadın... Riyanın iğrençliğe uzanan boyutu...
XX
Aşk kadın için ihtiyacı olduğunda kullandığı silahlardan biridir yalnızca... Bir kadın size âşık olduğu için birlikte olduğunu söylüyorsa çok yakin bir zaman içerisinde de size olan o 'sonsuz' aşkının bittiğini ya da bu konuda 'yanıldığını' söylemesine hazır olmalısınız...
XXX
İşin içine hayal girmeseydi, efendim, bir erkek pekâlâ bir oda hizmetçisinin kolları arasında da düşesinkilerde olduğu kadar mutlu olurdu...
Dr. Samuel Johnson
‘HER ZAMAN’ DEMENİN KUTSANMIŞ HAFİFLİĞİ...
Buraya kadar değinilen tüm açıklamalarda da kısmen vurgulandığı gibi zekâ, tamamıyla kadına ait bir niteliktir... Erkek bu kıyasta yalnızca zekâyı taklit yolu ile ancak ‘kusurlu’ bir şekilde sahip olabilir bu korkunç yetiye... Zekânın kadına ram olması gibi akıl da erkeği kuşatmıştır ve bunlar -zekâ/us- kesinlikle karıştırılmamalıdır...
Bu kıyası belirginleştirebilmek için erkeğin kadınsı eğilimler sergilemesini ya da tam karşıt örnek yâd edilebilir; erkek veya kadın nasıl maliki olmadığı bir niteliği -kadınlık/erkeklik nevi- taklit etmesi gibi zekâyı da taklit ederiz, ama ona asla sahip değilizdir...
Zekânın sıklıkla kullandığı araçlarından birinin letafet olduğunu vurgulamıştık... Bu niteliği örneklemek gerekirse C. Pavese’e yönelebiliriz:
“Genellikle niçin kadınlar erkeklerden daha kibardırlar? Çünkü her şeyi, yarattıkları biçimsel etkiden beklemek zorundadırlar da ondan, oysa erkekler hareket ederler ve düşünürler. Daha çok kadınlaşmak gerekiyor.”
Görüldüğü gibi Pavese burada sırrı çözer ve kalıcı etkinin çok daha fazla taklit yoluyla sağlanacağını son cümlede belirtir... Burada diğer bir ayrıntıyı değerlendirmek de kimileri için ufuk açıcı olabilir: Pavese, “her şeyi yarattıkları biçimsel etkiden beklerler “ derken, O. Wılde ise onlar için “dekoratif bir cinstir kadınlar” diyordu... Bu önemli kıstasta erkek uygarlığı adına birincil değer arz ediyor; zira anahtar girizgâh ‘her zaman’, ‘her daim’ olurken bununla partnerinizin daima yanında olacağınız hissini duyumsatın, unutmayın:
“Korkunç bir şeydir: Yaşama Sanatı, sevdiklerimize onlarla birlikte olmaktan ne büyük bir zevk duyduğumuzu göstermekten başka bir şey değildir; bunu başaramadık mı, bırakıp giderler bizi” analizini yapıyor sevgili Pavese ve yerküredeki anlam verilemeyen bu yaşam uğraşının en trajik görüntüsü olan kadın-erkek macerasının nasıl işlediğini örnekliyor... Açıkça, esef verici ama gerçek...
SON SÖZ...
Tüm yazılanlar boyunca her ne kadar iki cins için de son derece objektif olsam da kadın türü için çok daha fazla olumsuz çekinceler beslediğim kuşku götürmez... Bu çekincenin kökeni nereye uzanıyor tam olarak anımsamıyorum ama sanırım yalnızca dişi sivrilerin kan emici özelliğe sahip olduklarını öğrendiğim zaman olabilir bu ürküntünün dayanağı... Dişi sivriler bunu gelişme aşamasındaki yumurtaları beslemek için yapıyorlar... Erkek sivrisineklerde bu ‘kan emici’ nitelik yok... Tabi bir de olayın ‘messelinalık’ boyutu var ki bu çok daha vahim bir tablo arz ediyor...
Tüm bunlara rağmen, ussal öngörüye malik varlıklar olarak düşünüyoruz, akıl ve getirisi olan mantığa hâkimiz; düşünüyoruz ve bu sürdürülen zamanların ne kadar çekilmez olduğunu her açıdan algılıyoruz, o zayıf kabımız olan bedeni yırtıp aşmak, taşmak istiyoruz her an, böylesi umutsuz anlarınızda en akıllıca seçenek bir kadın bulup tüm benliğinizle ona kendinizi bırakmak olmalıdır... Dünyadan, yaşamdan koptuğunuz aşamada sizi bu yerküreye ait hissettirecek tek güç kadın ve kurnaz nitelikleri olacaktır... Tabi her halükarda ödenecek bedelleri kabullenerek... Bu şekilde tekrar tutunacak, bütünleşecek bir ‘hayat’ sunacaktır zekâ bizlere...
Yinelemek gerekirse “kadınlar dünyadan, erkekler nereden” dedirtecek bir örnektir bu...
Kadın-Erkek, İlişkiler, Eşitlikler İçin Bir Söylev ( III )
23.12.2004 [11.28]
Schopenhauer, Nietzsche, Cioren, Pavese ve envai çeşit kötümserleri benim gelişime hazırlık yapan müritler olarak görüyorum...
|

15-08-2009, 20:06
|
 |
Taze Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 10-12-2008
Yaş: 18
Mesajlar: 63
|
|
|
ohoooo böyl uzun uzuuuun yazdınız da kim okuyabilcek bunu böyle
Bir yeri, gerçekten ve toptan terketmeyen,
yeni bir yola çıkamaz
(Tanrı Lût`a boşuna dememişti ya, “geriye bakmayacaksın” diye)
|

15-08-2009, 21:36
|
 |
Ebedî Arıza...
|
|
Üyelik Tarihi: 04-10-2008
Nerden: Şehr-i Şirin İstanbul
Yaş: 30
Mesajlar: 122
|
|
|
okunsuz diye yazılmamıştı zaten breeze...
çoğu bakınıp geçsin kimi ise hatmetsin diye yazıldı...
Schopenhauer, Nietzsche, Cioren, Pavese ve envai çeşit kötümserleri benim gelişime hazırlık yapan müritler olarak görüyorum...
|
|
Konuyu toplam 1 kişi okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
|
|
|
| Seçenekler |
|
|
| Stil |
Normal
|
Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 15:06 .
Powered by vBulletin® Copyright ©2000 - 2010, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO ©2009, Crawlability, Inc.
Copyright ©2007 - 2008 khAos.info
|
|
|
|