|
|
Bilinmedik KonularSosyoloji & Psikoloji içerisinde Bilinmedik Konular konusu: Bir insan, zararını bile bile neden zarar veren bir şeyin peşinden ayrılmaz? (Örneğin bacağı sigaradan kaynaklanan damar sertliği nedeniyle kesilmiş bir adamın inadına sigara kullanmaya devam etmesi)
Bunun (tercih ve/veya ...

17-10-2008, 01:39
|
 |
-
|
|
Üyelik Tarihi: 16-04-2008
Nerden: Hiçbir Yer
Mesajlar: 1,300
|
|
Bilinmedik Konular
Bir insan, zararını bile bile neden zarar veren bir şeyin peşinden ayrılmaz? (Örneğin bacağı sigaradan kaynaklanan damar sertliği nedeniyle kesilmiş bir adamın inadına sigara kullanmaya devam etmesi)
Bunun (tercih ve/veya irade ve/veya idrak??) özdeğer-özsaygı-özgüven üçübiryerdesi ile alakası nedir?
Bunun ruhsal olgunlukla (yetişkinlik-ergenlik-çocuklukla) alakası nedir?
Bunun genetik aktarımlarla (burada altbeyine aktarılan RNA şifrelerinden bahsediyorum) ARTI genetik faktörlerle (burada da kromozom özelliklerinden bahsediyorum) alakası nedir? (Örneğin, tıp dünyası son zamanlarda bir 334 geninden bahsediyor: sadakatsizlik geni)
Bununla bağlı ancak daha derin bir soru: Bilinçaltımızdaki (Freudien dilde) takıntılarımız (ya da bilişsel dilde "negatif otomatik önyargılar) nerelerden kaynaklanıyor ve nasıl çözülecekler? Şimdi biraz bayayım: Adlerci mi olacağız, Freudcu mu (Jung'u incelemedim henüz bilmiyorum, Beck-Horney ve Maslow sosu eklenebilir)? Birinin A dediğine diğeri B diyor, tek ortak noktaları belli durumları çoğunlukla ortak şekilde bir "sorun" olarak görmeleri. Ama nedensellik, tarif ve doğal olarak çözüm önerileri ciddi sapmalar gösteriyor.
Peki "Neden böyle/oluyor" sorusuna yanıt ararken ne kadar biyolojist olmalıyız? Vücut kimyasallarının ruh durumu, algı ve davranışlar üzerindeki gerçek rolü nedir? Herşey hipotalamusun suçu mu yoksa? Beyindeki bir "chip" (merkez) yanlış mı çalışıyor da ondan oluyor...? Yoksa nörotransmitterlar greve mi çıkmış? Psikozla nevrozun arasındaki farkın kaynağı bu toprakta mı yatmakta?
Aşırı kalın korteksin insanı nevrotik ettiği gerçekten tek başına yeterli bir çıkarsama (varsayım?) mı? Korteksi gelişememiş kişiler de nevrotik değil mi?
Libidonun doyurulması ve libidinal enerjinin doğru yöne aktarımı nevrozu çözer mi? Bu durumda (maço/ataerkil toplumlardaki) erkeklerin doğru yolda olmaları gerekir, oysa en ufak bir iyileşme belirtisi göstermiyorlar nevroz açısından...?
Nevrotik kişilerde özsaygı-özdeğer-özgüven üçübiryerdesi daha mı düşük?
(Şimdilik) son soru: Bu kadar çok ve temel şeyi bilemeyen, keşfettiklerini de hakkıyla ifşa edip kişilere maletmeyen bir akımı bilim olarak nitelendirmek kimin, neye dayanarak aklına geldi?

Tökezlemişliğim 2. basamaktan geliyor
|

25-10-2008, 02:36
|
 |
-
|
|
Üyelik Tarihi: 16-04-2008
Nerden: Hiçbir Yer
Mesajlar: 1,300
|
|
|
Uzlaşmak nedir?
Birlikte ortak bir nokta bulmak, "biz" adına artı şeyler yaratır mı? Uzlaşma geliştirici, çoğaltıcı ve sinerjik mi? Yoksa tam tersi mi? Kişinin erozyonu anlamına da gelebilir mi? Hangi kriterlere göre ve hangi durumlarda ve kimlerle uzlaşılır? Uzlaşma ile taviz arasındaki ince fark nasıl anlaşılır? Uzlaşılmadığında gerçekleşenler bir kayıp mı yoksa uzlaşıldığında yaşanması olası daha büyük kayıpların verilmemesinin bir bedeli olarak mı algılanmalı?
Nedir uzlaşmak...?

Tökezlemişliğim 2. basamaktan geliyor
|

29-11-2008, 01:55
|
 |
Taze Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 26-08-2008
Mesajlar: 81
|
|
|
QUOTE]Birlikte ortak bir nokta bulmak, "biz" adına artı şeyler yaratır mı? [/QUOTE]bu ortak nokta bulunan konuya göre artı yada eksi olarak nitelendirilebilr gibi geliyor.uzlaşma konusunda ise bu şekilde algılamanın kendini iyi hissetmek adına olması gereken olduğunu düşünüyorum nacizane.
|

04-02-2009, 01:43
|
 |
-
|
|
Üyelik Tarihi: 16-04-2008
Nerden: Hiçbir Yer
Mesajlar: 1,300
|
|
|
"Ben" bulunmadan nasıl "biz" bulunabilir?
Ben'i engelleyenin, BİZ söylemine nasıl inanılır?
Burada onlara düşen, ben'e yol vermek.
Ben'e düşen ise, ben'i bulmak. O kimdir?
... dedi diye değil.
Kimdir o ?
Ya mıknatıssındır, ya da çivi. Tüm çivilere sorarsan, mıknatıstan büyüğü yoktur.
Ya, çivi olmasaydı?

Tökezlemişliğim 2. basamaktan geliyor
|

10-02-2009, 18:43
|
|
Taze Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 17-01-2009
Yaş: 24
Mesajlar: 8
|
|
|
Güçlü sorular alchemy..Güçlü oldukları kadar önemliler. Ne var ki cevap vermek güç bunlara. Yine de, bir psikoloji öğrencisi olarak, sınırlı bir geçerlilik ile cevap vermeye çalışacağım.
Kişilerin eylemleri neden yaptığına ilişkin genelleştirilmiş önermeler vermek oldukça zordur. "Zararlı" davranışları kişiler arasında oldukça çeşitli sebepleri olduğunu söylediğimizde, bu kaçamak bir cevap olmayacaktır, çünkü gerçek budur. Ancak genellenmiş bir söylem de mümkündür. Ölüm korkusu, açık ya da örtülü şekilde tüm kişilerde vardır ki bunun bir şekilde kontrol altına alınması önemlidir. Esasında örtülü ölüm korkusu yaşayan kişiler, bu başedilmesi zor durumu somutlaştırırak daha kolay karşılanabilecek hallere dönüşterek, ölüm düşüncesini bir şekilde kontrol atına almışlardır. Zararlı alışkanlıkların da bununla ilgili olduğunu düşünüyorum. Ölüm düşüncesinin, "ölümcül" bir eylemle kontrol edilmesi, yaygın bir davranıştır. "Ekstrem" sporlar, sigara-alkol--uyuşturucu bağımlılıkları, vs. bir katarsis durumudur.
Böylece bu davranışları "irade-tercih" hallerinin dışında tutmak davranışın anlaşılması için daha elverişli bir düşünce yapısı oluşturabilir.
Yaşamımızın iki mutlak gerçeği vardır: doğum ve ölüm. Ancak her kişi için geçmişte kalmış doğum, gelecekte belirsiz bir yerde bekleyen ölüm kadar güçlü değildir. Beklenen ve çoğu zaman kaçılan ölüm, davranışa yönelmemizi etkileyen en temel güdüdür. Frud, libido ve thanatos demiştir. Ancak libidoyu öne çıkararak hata yaptığını düşünüyorum. Libido'nun işlevi, Thanatos(ölüm-şiddet güdüsü) karşısında bir savunudur. Spermlerini boşaltmak ve hayat vermek; çoğu zaman onları "öldürmek".
Libidal enerjinin aktarım sorununun yol açtığı problemler, Thantos karşısında yaşayanan zayıflıktan ilerigelir. Ölüm karşısında savunmasız bir duruş, doğrudan ya da dolaylı anksiyetelere sebep olur. Dünyaya-yaşama karşı geliştirlen bağlar, ölüm karşısındaki duruşumuzu güçlendirmek için kurulur. Biliçdışı bir yönelimle dünyaya bağlanırsak, ondan koparılamayacağımıza inandığımızı düşünüyorum. Cinsellik bu bağlardan biri ve en güçlüsüdür, thanatosa karşı bildiğimiz en ilkel savunu olan libidal enerji nedeniyle. Ve takıntıların bağlanmanın bir başka çeşidi olduğunu söylemek mümkündür. Çünkü onlar doğrudan dünyaya bağlı kalmaya öykünen davranışlardır. Bağlanmanın takıntılar yönüyle açığa çıkmasının, libidal enerjiye bağlanması ise hatalı bir tutum olacaktır ki, alchemy, verdiğiniz örnek açıkça gösteriyor bunu. Takıntılarla kurulan bağın gelişiminin doğrudan ölüme bakışımızla ilgili olduğunu söylemek gerekecektir. Irvin Yalom, güneşe bakmak* demiştir. Gölgeleri izlemek bizi gölgelerle ilgili takıntılara zorlayabilir.
Esasında insan doğasının, bilinçli bir canlının, yönelimlerini incelemek için onun en mutlak gerçekleri ile uğraşmak gerektiği ortadadır. Günümüzde psikolojinin hatası budur. Pek çok terapist ve deneysel psikolog, kişilerin ölüm düşüncelerini görmezden gelir. Çünkü bu, kendi ölümleri ile yüzleşmek anlamına gelecektir.... Peki bu kadar eksik bir alana "bilim" demek mümkün müdür gerçekten? Şunu söylemek gerekir, bilinç sonsuz sayıda değişkenden etkilenen bir olgu iken, onu labaratuarlarda incelemeye çalışmak anlamsız bir çabadır. Psikoloji kendini "insan"dan yalıttıkça kendini tamamlayamayacaktır.
|

10-02-2009, 23:25
|
 |
-
|
|
Üyelik Tarihi: 16-04-2008
Nerden: Hiçbir Yer
Mesajlar: 1,300
|
|
Merhaba Roha, yanıtına teşekkür ederim öncelikle. Psikoloji konusunda ne dediğinin (ya da ne demediğinin) farkında olabilecek kadar bilgi sahibi olan birisi ile konuşmak benim için heyecan verici.
Yazdıkların beni düşündürdü. Sezgim, nedense bunlara bir karşı yanıt olması gerektiği şeklinde, ancak bilgim cılız olduğu için böyle bir yanıtı üretemeyeceğimi sanıyorum. Kimbilir, bu belki de Freud alerjimden kaynaklanıyordur, ama Freud’u direkt okumamış, onu hep türevlerinden tanımış biri olarak, onun hakkında söyleyeceklerim nihayetinde bir gevelemenin ötesinde algılanamaz.
Freudien bakıştaki insanın hayatta kalma içgüdüsü ile türü devam ettirme içgüdüsü (dürtüsü), insanın aklına ‘bunlar birbirinin alt kümeleridir’ düşüncesini getiriyor otomatik olarak. Ama ben libidinal enerjiden bahsederken sahiden de kişinin ölümle ilgili bir alıp veremediğinin olmasını pek de düşünmemiştim. Yaptığımız neredeyse her şeyin bir “sonsuza dek bu kubbede baki kalabilmek” uğruna, ya da “sanki kalacakmışızcasına” yapılması bu meydan okuyuşun dile gelmesi olabilir, sürekli ölüm nevrozu yaşayan kişiler olarak. Belki o nedenle kefenin cebinin olmadığını unutur, gerçek anlamda o nedenle (dünyaya kazık çakmak üzere) ürer ve ille çocuk yaparız. Ölüm korkusu, bir kaygı bozuğu kişi olarak oldukça sık ve bilinç dahilinde yaşadığım bir duygudur, ve belki de bu günlerde yaşadığım başka birtakım fiziksel (ya da psikosomatik çünkü yaptırdığım tetkiklere göre turp gibiyim) semptomların orijinidir. Yine de ölümle var olan şu alıp verememenin mantıkla sanırım çok ilgisi yok, zihin (zihnim) bunu tepkisel düzlemde çözemiyor, zira kasılma ve nöbet anında şunu defaatle düşündüğümü çok iyi bilirim: “e ne olacak yani, gelecekse gelir ve senin de bir türlü anlam veremediğin bu yaşam biter işte daha ne?”. Ama kazın ayağı pek öyle değil, ve zaten bu da madalyonun ön tarafı sanırım. Muhtemelen bir perdeleme ya da rasyonalizasyondur, ki ölümü kapıda (gibi gibi) hissettiğinizde, asla düşündüğünüz kadar ona hazır olmadığınızı seziverirsiniz; zihin bunu ne kadar mantıkla bastırmaya başlarsa başlasın, vücut ve zihin (bilinç, conscious) dışında kalan beyin bunun tam tersi reaksiyonları sizden bağımsız ve adeta otomatik üretir.
Size sorulmadan içine atıldığınız ve yine size sorulmadan içinden çıkacağınız bu yaşam denen zımbırtının üzerinde bir kontrolün ol(a)mamasının (en azından bendeki) asıl sorun olduğunu düşünür gibi oluyorum: her şeyin bir anlamı olmalı. Bu benim sadece bir “safi zihin” insanı olduğumu gösterir olsa olsa, başka da bir göstermekliği yoktur diye düşünüyorum. Zaten sorun da habire düşünmek değil mi? Ama yazdıklarım arasında biraz geriye gidersek, bu kontrol edememenin verdiği acz duygusu bana Horney’in nevrotik ün arayışını çağrıştırdı sanki. Freud bunu okuyor olsaydı, bu konuya Horney’i kullanarak yanıt vermeme eminim çok kızardı  Velhasılı, üzerinde bir kontrolümün olamayacağı kadar karşısında aciz olduğum ölüm karşısında, belki de ondan bir intikam almak istiyorum ve bunun adını da “anlam” koyuyorum. Öyle ya, tatminkar bir anlamı olmazsa tüm yaşananların, yani yaşamın, tek kelime ile Niyazi olmayacağım da ne olacağım ki?
O nedenle analiz etmeli, anlamsızlığı yaratanı bulmalı ve onu yok etmeliyim. O nedenle zihin pistonları sürekli basmalı. Ama bu kadar çok zihinin (ha yanlış anlaşılmasın bakın, çok zihin derken çok zeka demek istemiyorum, o zorunlu değil), var olan engelleme ve yalanların ve eksik bilginin ortasında, yani doğal gidişatın engellenmesinin ortasında, olsa olsa bir felaket oluyor. Çünkü zaten var olan bu engelleme ve yalanların ve eksik bilginin Türkçe adı nevroz iken, zihin bu nevrozun sadece daha fazla artmasına sebep oluyor. İşte bu nedenle, bu ikircikli ve sonu olmayan düşünme zincirini kırmanın en nötr yollarından biri, kişinin kendisini en yalın ve en kolay şekilde deneyimleyebileceği cinselliği kullanarak, sürekli üretiyor olduğu enerjisini (yaşam enerjisini, ki bu da libidodur, libido sadece cinsel enerji değildir) kararmadan (nevrotikleşmeden) bir şekilde kanalize etmesi gereği olabilir. Bu durumda aslında yapılan, ölüme inat bir yaşamak olur gibi geliyor bana. Elbette dudaklarınızı sevgilinize uzattığınızda bunu düşünmezsiniz, ama ondan uzaktayken bu pekala da düşünülebiliyor.
Doğrusu bir sonuç amaçlayarak yazmadım, daha çok her zaman yaptığım yazarken düşünmek yolunu seçtim, ama dediğim gibi, elimdeki (doğru olduğunu varsaydığım, ki bu da aslında bir başka bilimeyen değil de nedir ki) denklemler karşımdaki bilinmeyen sayısından çok az, o nedenle cebire tanımı gereği vakıf olan zihin, bu işin içinden çıkamıyor. Belki her şey sadece annemin bana hamileliğini istememesinden kaynaklanıyordur. Ya da benim bunları düşünmemem için, beynimin normalde kendi başına yetersiz düzeyde salgıladığı endorfini alkolle ikame edip “normale” dönmem gerekiyordur. Bilmiyorum. Bildiğim tek şey şu: varolan bu anlamsızlık ve saçmalık beni bunları söylemeye ve söylerken de söylenmeye itiyor. Çünkü ben sadece bir anlam bulamıyor değilim, anlamı “hissedemiyorum” da. Belki bu çekilgin nevroz, belki çağın yabancılaşma olgusu (veya belki ikisi de aynı kapıya çıkıyor)… Yine de sporcular ve çapkınlar arasından tefekküre dalan bir kişi adı çıktığını hiç sanmıyorum
Hiçbir sonuca varamadıktan sonra, son olarak psikoloji hususunda söylediklerine katılıyorum. Psikoloji nedir diye de sorasım gelmiyor değil bu arada, bir klasik ekolle bir hümanist ekol önemli zıtlıklar gösterirken her ikisine de aynı –loji’li adın verilmesi bence son derece tuhaf. Bu anlamda psikoloji de Aristovari çekmeceleme hastalığının pençesine düşmüş görünüyor, tıpkı senin dediğin (ve psikolojinin de adına kişilik bozuklukları dediği) o kategorizasyon manyaklığında kendisini gösterdiği gibi. Bana kalırsa psikoloji felsefenin bir kolu olarak kalmalı ve bu işin uzmanlarına da bir kurum muamelesi (tıp gibi) yapılmamalı. Ama neyse… Nasılsa bana kaldığı yok…
Bu haddinden fazla uzun ve bulamaç yazıyı okuma sabrı gösterdi isen (ve de diğer her kim gösterdi ise) şapka çıkartıyorum.

Tökezlemişliğim 2. basamaktan geliyor
|

12-02-2009, 03:48
|
|
Taze Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 17-01-2009
Yaş: 24
Mesajlar: 8
|
|
alchemy, belki uzun ama "gerçekçi" bir yazıydı, -ki okuyucu sıkıntı yaşamamaktadır.  Hatta yazdığınız metin için size teşekkür etmeliyim...
Ölüm korkusu, güçlü bir açıklama olmakla beraber davranışların sebeplerine ilişkin getirebilecek çok sayıda açıklamadan yalnızca biridir. Psikolojinin gerçek bir bilim yapısının kazanamıyor, kazanamayacak olmasının sebebi de budur aslında. Yine de, ölüm düşüncesinin getirilebilecek tüm diğer açıklamalara bile temel teşkil edeceğini söylemek mümkündür.
alchemy, ölüme alıp-verememenizin mantık temelinde çözümlenememesi, ölümün doğasına uygun bir durumdur. Bu kaygıyı yaşayan hemen her kişi, kendi mantık temelinde çeşitli önermeler oluşturur, öyle ki kişi konuyla ilgili tüm dış etkilere kapalı olsa dahi, getirilen önermelerin başka insanlarla ciddi ortaklıklar taşıması muhtemeldir. Bu, ölümün belirsiz doğasına karşın, onu algılayışımızda "belirgin" ortaklıklar olduğunu gösterir. Hemen hepimiz ölümü "hiçlik", "yokluk", "karanlık" gibi kavramlarla özdeşleştiririz. Hemen hepimiz için ölümün rengi siyahtır. İster ölümsüz ruha inanalım, ister ruhun da öldüğünü ya da hatta ruh olgusunun bir yanılsama olduğunu düşünelim, ölüme atfettiğimiz ortak imgeler vardır. Şüphe yok ki, inanç bu imgeleri yumuşatan ve ölüm düşüncesinin etkisini "değiştiren"( bazen azaltmakla beraber her zaman değil) bir yönelimdir. Yİne de inançlı ya da inançsız kişi, mantık temelinde benzer çözümlemelere gitmekle beraber, çoğu zaman çözümsüz kalmaktadır. Bu kaygıdan arınmanın tek yolu, onu "anlamak"tır. Fakat mezardan çıkan biriyle konuşamayacağımıza göre, bu mümkün değildir.
"Hayatın bir anlamı olmalı" düşüncesi ile hayatta kurulan tüm anlamların toprağa gömüleceği farkındalığının kişide yarattığı çatışma, savunma mekanizmalarını harekete geçirir. Benim özellikle üzerinde durduğum bu mekanizmalardır. Çoğu zaman ölümü düşüncesinin örtülü kaygı haline getirilmesi, belirgin davranış değişimlerine yol açar. Ne var ki, bu davranış değişimlerini psikoloji kuramcılarında bulmak çok güçtür. Bunun iki sebebi vardır: 1. Daha önce dediğim gibi, araştırmacı için bununla ilgilenmek zordur. 2. Sizin de belirttiğiniz "davranış bozukluğu" belirlemeleri, kişide yaşanan davranış değişimlerini "normal" hale getirme çabası içinde, "olağan" düşünce dalgalanmalarını gözden kaçırır. Kesinlinlikle haklısınız, kişilik bozukluğu belirlemeleri "manyakça" bir "davranış bozukluğu"dur(!) 
Ben de sizin gibi yazarken düşünmeye çalışıyorum. Bu nedenle biraz dağınık ilerliyorum ancak okuyucunun toparlayabileceğini sanıyorum. Ortaya çıkan davranış değişimlerinin ölüm düşüncesi ile ilgisini incelerken, hayatın anlamı fikri ayrıca ele alınmalıdır. Hayatın bir anlamı olması gerekliliğinden, ölüm varsa her şeyin anlamsız olduğu kaygısına kadar uzanabilen bu düşünce zincirinde, kişinin nereye tutunduğu önemlidir. Kesinlikle kısıtlı gözlemlerden çıkarsanan yorumlarla söylüyorum ki, "hayatın bir anlamı olmalıdır" aşamasındaki kişi, ölüm korkusunu çoğu zaman örtülü olarak yaşar. Bu aşamadaki kişilerde obsesif davranışların görülebildiğini, "kısıtlı" gözlemlerden çıkarak söyleyebilirim. Kişinin hayatın anlamına ilişkin fikri, anlamsızlığa doğru değişim gösterdikçe, kişi ölüm düşüncesi ile doğrudan yüzleşmeye başlamakta ve ölüm kaygısı da açık şekilde yaşanmaktadır. Kişinin bu düşünce ile doğrudan başedememesi halinde yapılan yansıtmaların(bağlılık, sebepsiz mutluluklar, ölüm üzerine espriler, intihar düşüncesi), yine obesesyon ve kompülsiyonlara yol açtığını gördüm.
Oldukça dağınık bir yazı oldu ve geç vakitte yazdığım için okucuların beni mazur göreceklerine inanıyorum. Yazıyı ille bir sona bağlama "takıntısı" yüzünden, yine alana ilişkin bir eleştiri ile bitirmek istiyorum. ZOr ve belirsiz de olsa, davranışlara sebep gösteribiliyoruz... Peki çözüm? Bakın bunca sözün üzerine çözüm yok... Bazen bu belirlemeler, çözüm kalışları ile daha "karıştırıcı" olabiliyorlar...
|

06-09-2011, 00:32
|
 |
-
|
|
Üyelik Tarihi: 16-04-2008
Nerden: Hiçbir Yer
Mesajlar: 1,300
|
|
|
Kuvvetle muhtemel ki, kişiliğin özgür gelişimini ketlediğini falan filan düşündüğüm birtakım "meli-malı"lara "güya" bu kadar karşı olduğunu her fırsatta söyleyen ben, aslında yarı bilinçsiz bir cehaleti sergilemekten, yaşamaktan ve bunu gerçek sanmaktan başka hiçbir şey yapmıyor da olabilirim. Bilemiyorum. Zira, bakıyorum da, kendim başlıbaşına bir "meli-malı" yaratma merkeziyim ve benim yarattığım bu meli-malılar belki (zannımca) bana hizmet ediyor ancak başkalarını engelliyor. Bu, oldukça çetrefil bir konu (sanırım, yani bundan da emin değilim aslında). Genelgeçer anlamda bir "sistem" değilim bakılınca, amma benim de birtakım "egemenlik" alanlarım hiç yok değil zahar. Mesela çocuğum. Arkadaşım. Sevgilim. Geriye yönelik olarak ailem (ana baba kardeş hala teyze dayı amca kuzen yeğen ve bilimum diğer ıvır zıvır vesaire ve de saire..). Aslında beni önemseyen ve benden etkilenen herkes için bir "kural koyucu"yum ben. Ve onlarla bir sorunum pek yok, en azından şimdilik ve/veya en azından artık. Çünkü, onlar bir "feda" işlemi yaptılar bile çoktan, beni hayatında isteyen neredeyse herkes bazı şeylerden geçici veya kalıcı olarak feragat ediyor nihayetinde.
Çünkü benim "ilkelerim" var. Evet yani... Ve ben bu ",lkeler" için insanları kırabilir, hatta yıkabilirim. Hele en çok öne sürdüğüm bir "karşılıklılık" ilkesi var ki, konuşarak anlamaya çalışınca çok mantıklı, ama bir yerlerde bir sakat var gel gör ki... Bu karşılıklılık ilkesi sanki şuna benzer bişey: iki farklı (ve kaynakları eşit olmayan, mesela bir zenginle bir fakir, kişinin), kendilerinde olan bişeyi diğerine vermek karşılığında kendilerinde olmayıp istedikleri ve karşılarındakinde olup almayı kabul edebilecekleri birşeyleri alıp, karşılıklı bir alışveriş yapmaları... Aman yok, mümkünse karışmasın, çok kolay kaptırıyorum bu karışıklıklara, sonra çıkamıyorum içinden. Şimdi, misal, zenginde olan şey fakiri çekecek ve almak isteyecek ve fakirde olup da bu almak istediğine karşılık vereceği şey olayı da zenginin isteyebileceği bişey olacak, falan değil sanki aslında bu konu. Sanırım bam teli de bu. Aslında bu karşılıklılık ilkesi ile, bir şeyin karşılığının para (gibi 3., başka, dışsal ve de belki de sun'i -çünkü ne de olsa bu konuda uzlaşmaya varılmamış olabilir-) olması arasında çok da bir fark olmayabilir. Mesela, karşılıklı "saygı" veya "hoşgörü" veya "işbirliği" vs vs. Bunların hepsi sadece birer "para" olmakla kalmıyor, yetmiyor gibi bir de "birimleri" varbunların (bilindiği üzere paralar da çeşit çeşittir, $, €, TL falan filan). Mesela ben tanımadığım kişiye "siz" diye hitap ettiğimde bir "saygı" gösterdiğimi düşünürüm. Ve tanımadığım kişinin bana "siz" diye hitap etmemesi, yeri gelir (sık sık da gelir zaten), beni çıldırtabilir, çünkü bu, kibirime çok bir feci dokunur. Bu her durumda bir felakettir, sosyal statüsü benden aşağıda olan biri bunu bana diyemez, tepelemem gerekir. Yüksek olansa yine diyemez çünkü (benceee) beni aşağılıyor demektir, e düello yapmam gerekir.
Aslında hani "kişisel gelişimi serbest bırakacak"tık vede falan ve de filan...? Hem ayrıca, bu işte döviz olayının devreye girdiği nokta. Yani karşımdaki bu "siz" olayına bu derece bir "takık" olmadığı için, bunu zaten bir "saygı" meselesi olarak görmüyor. Ayrıca, bu sen/siz olayı dışında bana karşı yapması gerekenleri de yapıyor diyelim. Yani parayı ödüyor aslında. Ne ki, Riyal veriyor, ama ben Sterlin istiyom kardeşim...! şeklinde bir şey mi yani benimki. Gibi gibi sanki...
"meli/malı"lara aslında takık olup da bunları sevmediğini iddia etmek nasıl bişey? Kifayetsizlik olabilir mi? Mesela benim Riyali Sterline çevirecek sistem altyapım eksiktir, olamaz mı? İlle de Sterlin veya Euro veya USD olmalı yani, diğerleri "işime yaramıyor". Sistemim, altyapım yetersiz işte. Oturup da onu yiyecek halim yok ya, karnım aç. Ve beni doyuran şeye ancak bildiğim yolla ulaşıyorum, o da Sterlin veya Euro veya USD'den geçiyor. Riyal vereni "vermiyor" sayarak, onu dövme hakkını kendime bahşediyorum. Ne de olsa o "karşılık vermedi", "eşitsizlik var", "kazık atıyor" vs vs... Aslında durumun saçmalığı belki bunda bile sınırlı değil. Ben tabi ki, hem bildiğim hem de istediğim şey olarak (bunlar sanırım gerçekleşme sırasında söylendi, yani önce "bilir" sonra "istersiniz" şeklinde) tabi ki Sterlin veya Euro veya USD veriyorum ama, karşımdakinin istediği bu değil ki. Hatta pek umuru dahi olmayabilir... Bu durumda benim bu Sterlin veya Euro veya USD'yi yüceltmem lazım. Kendi bildiğim ve istediğim şeyin önce "geçer akçe" etmekten başlayarak en sonunda "tek doğru" olması için tüm, belki bilinçli ama çokluk bilinçsi,z bayraklarımı açmışımdır artık. Aslında yaptığım tek şey sadece kendi boşluklarımı, ihtiyacımı karşılamak üzere bir "beklenti" oluşturmak ve bunu sistematize etmek belki de. Bunu ne kadar sistemli, örgütlü bir hale getirirsem o kadar "karşı çıkılmaz" şekline bürüyüp dayatabilirim yani. Saygı deyince, mesela "küfür" olayı belki bu absürd betimlemenin dışında kalabilir, çünkü sonuçta (hiç kimse demeyip bir açık kapı bırakalım, ama) insanların önemli bir çoğunluğu küfür yemek istemez; yaptığı her ne ise, yanlış bile olsa istemez bunu. Ama bu son derece temel birşeydir. Ben bu kadar temel şeylerde edepsizlik yap(a)mıyorum ki zaten. Benim edepsizliklerim, münferitleştirebildiklerimde yatıyor.
Sanki herkesin ille sarı saçı olmal gibi bir sonuca dek de gidebiliyor bu işler. O zaman, etrafta sarışın yoksa, ben de kimsesiz kalıyorum. Oysa, alış veriş yapmam lazım ve sarışınlar yoksa zencilerle de idare etmeyi öğrenmeliyim. Ama olmuyor. Zencinin gözüne baka baka ondan sarışın olmasını talep ediyorum. Neden zenciler ve ceplerinde Riyaller olmasın? Bilmiyorum.
Su içer gibi yaşamsal bir ihtiyaçla küfür edenleri sempatik bulmam tabi ama, kimsenin sarışın olmak veya her daim Sterlin veya Euro veya USD ile gezmek gibi bir zorunluluğu da olmamalı. Yani, benim mesela, böyle bir zorunluluğum aslında hiç olmamalıydı taa en başta...
Neyse. Bilinmeyen konular, ben (henüz) bil(e)mediğim için bilinmiyorlardır. Bu, biraz rahatlatıcı oldu sanki şimdi.

Tökezlemişliğim 2. basamaktan geliyor
|
|
Konuyu toplam 1 kişi okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
|
|
|
| Seçenekler |
|
|
| Stil |
Normal
|
Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 13:08 .
Powered by vBulletin® Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO ©2009, Crawlability, Inc.
Copyright ©2007 - 2008 khAos.info
|
|
|
|