|
|
akıl sağlığı?Sosyoloji & Psikoloji içerisinde akıl sağlığı? konusu: akıl sağlığı kavramı (psikiyatride kullanıldığı anlamıyla) gerçekten beyin denen organın gerekli işlevlerini yerine getirebildiği anlamını mı taşıyor yoksa bireyin zihninin toplumsal konumuna tam olarak adapte olabildiğini yani zihinsel köleliğin o ...

26-08-2008, 22:14
|
 |
Dispossessed
|
|
Üyelik Tarihi: 10-07-2008
Yaş: 30
Mesajlar: 232
|
|
akıl sağlığı?
akıl sağlığı kavramı (psikiyatride kullanıldığı anlamıyla) gerçekten beyin denen organın gerekli işlevlerini yerine getirebildiği anlamını mı taşıyor yoksa bireyin zihninin toplumsal konumuna tam olarak adapte olabildiğini yani zihinsel köleliğin o insanda tamamen ve sarsılmaz bir biçimde yerleştiğini mi?
günümüzde akıl sağlığının tam bir tanımı yok, freudun teorisi yani insanın baskılanmamış güdülerinin olmaması durumunda bilinçaltına hapsedilmiş hiçbirşey kalmayacağından akıl sağlığının doğal olarak tesis edilmiş olacağı fikri de ilkel insan üzerinde yapılan antropolojik araştırmalar sonucu çökertildi. daha iyi bir alternatifse halen mevcut değil. peki nasıl oluyor da hastalık durumunu yada sağlıklılık halini bile tam kestiremeyen tıp bilimi (aslını isterseniz sektörü demek daha doğru olur) insanlığa tanımlayamayı bile beceremediği bir "tedavi"yi uygulamaya kalkabiliyor.
amaç insanı herkesleştirmek, sürünün içindeki safını unutmamasını, kendine iyi olarak anlatılanı iyi, kötü olarak anlatılanıysa kötü olarak algılamasını sağlamak ve bunu zihnin aykırı özelliklerini iğdişleyecek kimyasallarla onlar da yetmezse beyne direk elektrik şoku vererek yapmak. ki ne bu kimyasalların nede elektroşokun tedavide başarıya ulaştığına dair bir kesinlik yok. tek belirtilen : şu şu hastalıklarda kullanıldığında su kadar oranda hastada iyi yönde gelişmeler gözlemlenmiştir. yan etki olarak beyni de kısmen yaktık kusurumuza bakmayın. ama artık hastamız sessiz sakin köşesinde oturup söyleneni yapıyor...
|

27-08-2008, 01:52
|
|
Taze Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 17-07-2008
Nerden: İstanbul
Mesajlar: 214
|
|
tek belirtilen : şu şu hastalıklarda kullanıldığında su kadar oranda hastada iyi yönde gelişmeler gözlemlenmiştir. yan etki olarak beyni de kısmen yaktık kusurumuza bakmayın. ama artık hastamız sessiz sakin köşesinde oturup söyleneni yapıyor...  dışarda da aynısı yapılıyor zaten yersen artık 
|

31-03-2009, 15:57
|
|
Taze Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 03-06-2008
Mesajlar: 13
|
|
SEVGİLİ YOLDAŞLAR! HASTALIKTAN BİR SİLAH YAPIN
17 Nisan 1972
Sevgili Yoldaşlar,
Kitabınızı büyük ilgiyle okudum. Onda yalnızca anti-psikiyatrinin olası biricik radikalleştirilmesini değil, akıl hastalığının sözde "tedavileri"nin yerine geçmeyi hedefleyen tutarlı bir pratik de buldum.
Genel olarak bakılırsa Marx'ın yabancılaşma sözcüğü ile kapitalist topluma özgü genel bir olgu olarak anladığı şeye hastalık adını veriyorsunuz. Haklısınız. 1845'de Engels İngiltere'de İşçi Sınıfının Durumu'nda şöyle yazmıştı: Kapitalist sanayileşme ile öyle bir dünya yaratıldı ki, bu dünyada "yalnızca hem fiziksel hem ahlaki olarak hayvani bir düzeye gelmiş, insanlıktan çıkmış, alçalmış bir insan ırkı kendini bu dünyalı hissedebilir."
Atomize edici güçler sistematik ve sürekli olarak insanların bir sınıfını -içeriye karşı olduğu gibi dışarıya karşı da- alt-insanlar durumuna indirdiğinden, Engels'in sözettiği insanların tümünün, ücretliliğin yol açtığı ve insanı bir nesne durumuna indirgeyen hasarlar ve bu hasarlara karşı bir yaşam başkaldırısının birliği olarak tanımlanabilecek bir hastalığın etkisi altında bulundukları kolayca anlaşılabilir. 1845'den bu yana ilişkiler tümüyle değişti, ama yabancılaşma yerinde kaldı ve kapitalist sistem varoldukça da yerinde kalacak. Çünkü yabancılaşma, sizin dediğiniz gibi, üretim ilişkilerinin "koşulu ve sonucu"dur. -Diyorsunuz ki- hastalık, kapitalizm içinde biricik olası yaşam biçimidir. Aslında ücretli birisi olan psikiyatrist herbirimiz gibi bir hastadır. Egemen sınıf ona sadece "tedavi etme" ya da başkalarını kapatma iktidarını vermiştir. "Tedavi" kolayca anlaşılabileceği gibi yaşadığımız sistemde hastalığın ortadan kaldırılması anlamına gelmemektedir: "Tedavi" insanın hasta kalarak çalışma yeteneğini sürdürmesine hizmet eder. Bizim toplumumuzda bir yanda sağlıklı ve tedavi edilmiş (kendini üretim normlarına uyarlamış bilinçsiz hastaların iki çeşidi) ve öte yanda hasta olarak nitelenen, amaçsız bir başkaldırı tarafından ücretli emek sunma yeteneğini kaybetmiş ve psikiyatriste teslim edilmiş kişiler vardır. Bu polis bu kişileri onların en temel haklarını reddederek kanun dışı ilan eder. O atomize edici güçlerin açık bir eklentisidir: Bireysel vakaları yalıtılmış halde, sanki psikonörotik bozukluklar belirli bir kişiye özgü bulgular ve kişisel yazgıymış gibi ele alır. Sonra özellikleri birbirine benziyor gibi görünen hastaları birbiriyle karşılaştırır, sadece görünüşlerden ibaret olan farklı davranış biçimleri üzerinde çalışır ve onları nozolojik bütünlükler oluşturacak şekilde bir biriyle ilişkilendirir (Nozoloji= Görüngülerin mekanik tanımlanması), bu bütünlükleri farklı hastalıklar olarak ele alır ve sonra onları bir sınıflandırma olarak sunar. Hasta böylece hasta olarak atomize edilir ve belirli bir kategoriye (Şizofreni, Paranoya vb.) sokulur. Bu kategoride, aynı psikonevrozun özel örnekleri olarak kabul edildiklerinden, bu hastayla toplumsal ilişki kuramayan başka hastalar da bulunur. Sizler görünüşlerin çeşitliliği üzerinden temel ve ortak nedene ulaşmayı hedefliyorsunuz: "Akıl hastalığı" emek gücünü metaya ve sonuç olarak ücretliyi şeye dönüştüren (Şeyleşme) kapitalist sisteme kesin olarak bağlıdır. Sizin için açık ki, hastaların yalıtılması yalnızca onların köken olarak üretim ilişkilerine dayanan atomize oluşlarını devam ettirir ve hastalar kendi başkaldırıları içinde, henüz üstü örtülü olarak başka bir toplumu talep ettiği ölçüde, onların birlikte bulunmaları, birbirlerini çok yanlı olarak harekete getirmeleri, kısacası sosyalist bir kollektif kurmaları gereklidir. Ve "psikiyatrist" de bir hasta olduğuna göre, sizler hasta ve doktoru doğal olarak birbirinden ayrılmış bireyler olarak ele almayı reddediyorsunuz: Bu ayrım aslında her zaman "psikiyatrist"in biricik anlamlandırıcı (belirleyici) ve yalıtılmış, kanun dışı sayılmış hastaların da biricik anlamlandırılan (belirlenen) ve sonuçta arı nesne haline gelmesi sonucunu doğurmuştur. Buna karşı siz doktor-hasta ilişkisini herkesi kapsayan diyalektik bir bütün olarak ele alıyorsunuz. Hastalar biraraya gelir gelmez, bu diyalektik ilişkiler içinde, farklı çevrelere uygun olarak, bazen hastalığın gerici unsurlarının sürdüğü, bazen de hastaların başkaldırılarının ve toplum tarafından bastırılmış ya da çarpıtılmış gerçek ihtiyaçlarının bilincine vardıkları anlar belirleyici olacaktır. Hastalığın farklı görünüş biçimleriyle açığa çıkan genel bir çelişki olması ve her bireyin aynı zamanda hem anlamlandıran hem de anlamlandırılan olduğu bilgisinden hareketle, hastalığın gerici (örn. burjuva ideolojisi) ve ilerici momentlerini (hedefi kar değil, insan olan başka bir toplum talebi) birbirinden ayırabilmeleri için, hastaların birleşme zorunluluğu vardır. Açıktır ki bu kollektif, kapitalizm her insanda hastalık ürettiğinden ve "psikiyatrik sağaltım" yalnızca hastanın yaşadığımız topluma reintegrasyonu anlamı taşıdığından bir sağaltımı tartışmayacak, tersine hastalığı geliştirmeye, yani onu bilinç haline geliş vasıtasıyla devrimci bir güç haline getirmeye çalışacaktır.
Beni özellikle etkileyen şey, psikiyatrinin ve psikanalizin modern biçiminde hasta kimseye bakmazken ve doktor onun sözcüklerini kaydedebilmek ve onları doğru şekilde düzenleyebilmek için hastanın arkasına otururken, SPK'da hastaların belirleyici doktor rolü olmadan -anlamların bireyselleşmiş bir kutbu bulunmadan- insan ilişkileri kurmaları ve durumlarının bilincine varmada birbirlerinin gözüne bakarak, yani anlamlandıran-anlamlandırılan anlamında özne olarak davranmak suretiyle birbirlerine karşılıklı yardım etmeleriydi. Doktor-Hasta ilişkisinin psikiyatri ve psikanalizin modern biçiminde görülen bu uzamsal belirlenimi birini bir arı nesne kabul ederken, diğerini sırrını yalnız kendisinin bildiğini iddia ettiği hastalığın dilini, bir hermeneutik ile deşifre eden mutlak anlamlandıran haline getirir.
SPK'nın temsil ettiği gerçek ilerleme ile tanıştığım için mutluyum. Yaptığınız işi değerlendirdikten sonra anlıyorum ki, kapitalist toplumun en sert baskılarıyla karşı karşıyasınız ve yalnızca "kültür" temsilcilerinin değil politikacıların ve polislerin şiddeti de size yönelmek durumunda. Bütün araçlarla dövüşmek zorundasınız. Çünkü yaşadığımız toplumun egemenleri pratiğinize engel olma yolları arayacaklar, hatta sizi komployla suçlayacaklar. Ama siz aptalca tutuklamalara göre değil ulaştığınız başarılara göre yargılanacaksınız.
Jean-Paul Sartre
|

31-03-2009, 16:00
|
|
Taze Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 03-06-2008
Mesajlar: 13
|
|
Psikiyatri Hastalarının Devrimciye Dönüşmeleri Gereken Yer – Sosyalist Hastalar Kolek
ruprecht - – Heidelberg Öğrenci Dergisi1
Jean Paul Sartre “olağanüstü etkilenmişti.” Alman devlet güvenliği ise farklı düşüncedeydi: Ona göre Şubat 1970’te kurulmuş olan “Sosyalist Hastalar Kolektifi” (SPK) psikiyatri hastalarına ait bir kendine yardım örgütü değil, bir suç örgütüydü. Gereği düşünüldü: Tam 17 aylık mücadeleli varoluşu sırasında antipsikiyatrist devrimci kolektif silahlanacak kadar radikalleşti ve kolektif sona erdiğinde üyelerinin bir düzineden fazlası, takip eden yıllarda Almanya’yı sarsacak olan Kızıl Ordu Fraksiyonu’nun (RAF) silahlı mücadelesine katıldı. Oysa bu saptama SPK tarihinin yarısını bile açıklamaktan uzaktı.
Beatles’ın dağıldığı yıl. Amerikalılar Kamboçya’ya girmiş, Alexander Dubçek’in “insani yüzlü bir sosyalizm” girişimi başarısız olmuş, Willy Brandt Varşova gettosunda dizlerinin üzerine çökmüş2, Peter Handke “Kalecinin Penaltı Sırasındaki Endişesi”ni yayınlamıştır. Alman bulvar gazetelerine sık sık Oswald Kolle3 konu olmaktadır. Ve: Aynı 1970 yılının başlarında, SPK kurulurken, öğrenci isyanı da sonuna ulaşmaktaydı. Bu döneme bakarken, 1985’te solcu “Kursbuch” şöyle yazacaktı: “Eğer uyanık bir devlet güvenlikçi protesto hareketini engellemek için bir araç arasaydı, hareketin kendi kararından daha iyisini bulamazdı: Proleter ‘dönüşüm’, eğitim kursları, Marx yorumları, örgüt tartışmaları, parti kuruluşları. Her türlü ilerleyişe rağmen, hareketin durması onun parçalanması demekti.”
Hareketin doruk noktasında (güçlü) bir azınlık olan siyasallaşmış öğrenci kitleleri çoktandır çalışma masalarına geri dönmüştü. Çoğu ortak evlere, birahanelere, kolektif çocuk yuvalarına, kendine yardım gruplarına, ortaklaşa yönetilen işletmelere, SPD’ye (Alman Sosyal Demokrat Partisi) çekilmişlerdi. O çok arzulanan devrimin kapıda beklediği yolundaki kesin bilgi, solun hiç de az olmayan bir kısmında, yerini, sonuçta durdurulamaz olsa da, devrimi daha bir süre beklemek gerekeceği yolunda, sessizce gelişen bir duyguya bıraktı.
Heidelberg eyaletinde de evvelce oldukça kuvvetli olarak ortaya çıkan öğrenci isyanı 1970 yılında bir tükeniş tablosu çiziyordu. “Hareket çıkmaz sokaktaydı” diye hatırlayacaktı Heidelbergli eski solcu Dietrich Hildebrandt, “hala bazı profesörlerin ders yapmasını engelleyebiliyorduk, ama bununla nereye varacağımızı bilmiyorduk.” Kasım sonunda, daha önce hareketi ileri taşımış olan Sosyalist Alman Öğrenciler Birliği’nin Heidelberg şubesi bölündü. Hildebrandt’a göre: “Arkadaşlıklar bozuldu, ortak evler dağıldı.” Sonuçta öğrenciler halen fırsat buldukça –kısmen ilginç– eylemler için seferber olabiliyorlardı ama, Hildebrandt’a göre “hareket yöneldiği hedeflerden hareketle, gerçekte hiçbir şeye ulaşamamıştı.”
Devrimcilerin zaafı karşıtları için de bir sır değildi. Eyalet yönetimi, başta kültür bakanı Wilhelm Hahn olmak üzere, artık üniversitelerdeki radikallere karşı önlem almak istiyordu. Muhafazakâr bir geri dönüş başladı ve SPD’nin de katıldığı “Radikaller Emirnamesi” ile doruk noktalarından birine ulaştı. Heidelberg’li yazar Michael Buselmeier 1981’de kitabı “Heidelberg’in Çöküşü”nde şöyle diyordu: “Her şeyden önce üniversitedeki, 1968’de neredeyse kavgasız elde ettiğimiz liberal özgür alanlar peş peşe sopa darbeleri ve tehditler altında geri alındı.”
Öğrenci hareketinin geri kalanı kendi kendisiyle ilgilenirken ve o zamanlar moda olan deyimle “sistem” direniş için güçlerini toparlarken, isyan yeni yollar keşfetti: 2 Mart 1970’te Dr. Wolfgang Huber, (eşi Ursula da aralarında olmak üzere) üç meslektaşı ve psikiyatri polikliniğinin o zamanki 40 hastası Rohrbacher Caddesi 12 numarada giriş kattaki dört odalı bir daireye yerleşti, terapi önerileri ve çalışma grupları oluşturdu. Böylece Sosyalist Hastalar Kolektifi (SPK) doğmuş oluyordu.
Klinik 35 yaşındaki asistan doktor Huber’i uzun tartışmalardan sonra işinden uzaklaştırdı. Suçlama: İşbirliğini reddetme, grup terapisinin “hastaların klinik yönetimi ve diğer poliklinik çalışanlarına karşı kışkırtılması” biçiminde kötüye kullanımı ve politik ajitasyon. Huber görüşmeyi reddetti, hastalarıyla ilgilenmesi gerektiğini bildirdi. Hastaların çoğu –Almanya tarihinde ilk defa olarak– bir genel toplantı yaparak Huber’le dayanışma gösterdiler. Üç düzine kadarı onunla birlikte kliniği terk etti ve açlık grevi yaparak rektör Prof. Rolf Rendtorff’u anlaşmaya zorladılar. Üniversite Rohrbacher Caddesi’ndeki grubu finanse edecek ve Huber’in maaşını ödeyecekti. Koşul, doktorun başlayan tedavileri Eylül sonuna kadar tamamlamasıydı. Bir sözleşme üzerinde uzun süre tartışıldı. Anlaşmazlığın nedenlerinden biri SPK’nın kendini sona erdirmek bir yana daha fazla hastaya açılmasıydı. Bir ara 500 kadar insana bakıyordu ve üstelik artık öncelikli olarak üniversite öğrencilerine değil, giderek işçilere, lise öğrencilerine ve memurlara da...
Devrim
Kolektifin sonraki aylarda bildirilerle, teach-inlerle, eyalet parlamentosuna yazılmış bir dilekçeyle ve sayısız başka eylemlerle mücadelesini verdiği şey, geniş bir uyaran dizisini –hegelci diyalektiği, marksizmi, freudçu psikanalizi, Wilhelm Reich’ı, antipsikiyatriyi, anti-kurumsal öğrenci hareketini– kapsayan ve hatta devrimlerin bir hayli sık rastlanır bir şey olduğu zamanının ölçüleriyle bile oldukça cüretli olan, terapötik bir deneydi. Oldukça yalın bir şekilde “Yoldaşlar!” deniyordu Haziran 1970 tarihli SPK “Patienten-Info”nun birinci sayısında, “öncelikle açık ve kesin bir şekilde devrimci bir edim olarak kabul edilmeyen terapötik bir edim olamaz.” Gerçekten de Huber’in terapi modeli tümüyle politikti, - ama bu onun temel iman yeminiydi zaten: “Hastalık” diyordu SPK, “tekil insanlarda gerçekleşen bir şey değildir, hasta olan toplumumuzdur.” ‘Hastalık’ diye adlandırılan şey, aslında kapitalizmdeki “toplumsal çelişkilerin bilinçdışı bireysel ifadesi”ydi. Kapitalizm sermaye yaratmak için hastalık ve tıbbın, özellikle de psikiyatrinin içinde işlevlerini bulduğu bir imha sistemi üretiyordu. “(Tıp) hastayı çalışma süreci için yeniden üretir, böylece hasta tekrar artı-değer üretebilir. (İşçi) kliniğe yıkıcı olarak gelir ve orada uzuvları tümüyle kesilir.”
SPK’ya göre bu analizden varılacak sadece bir tek nokta vardır: “Hastalar için hastalıklarına karşı sonuca ulaşabilecek, yani nedensel, yalnız bir tek mücadele vardır, hastalık yapıcı, özel mülkiyetçi-ataerkil toplumun kaldırılması.” Geleneksel psikiyatri hastayı, zaten kendini hasta etmiş olan ilişkilere yeniden uyarlamaktan hareket ederken, SPK’nın önerisi “kurtuluş”u hedefler. Hasta görünüşte bir zaaf olan hastalığını üretken kılmalı, onu “bilinçsiz bir talihsizlikten” acılarının nedeninin farkında olan “talihsiz bir bilince” çevirmelidir. Arzulanan sonuç: “Acıların baskısı değişimin öznel gerekliliği olarak politikleşir”, hastalık “kendi karşıtını” üretir: “devrimi.”
Böylelikle SPK 1970 solunun içinde bulunduğu tarihsel süreçte öğrenci hareketinin mirasından doğan maoist, leninist, troçkist anlayışta grup ya da grupçuklar ordusu, veya terörist RAF gibi, Lenin’in “ne yapmalı?” sorusuna verilmiş bir yanıttı. Sol uzun süredir “devrimci özne” olarak adlandırdığı şeyi, devrimin potansiyel taşıyıcısını arıyordu. Köken olarak bu rolde görülen proletaryanın ayaklanmakta gecikmesinin yarattığı hayal kırıklığı içinde, solun bir kısmı “sınır gruplar stratejisi” denilen şeye, yurtlarda yetişmiş ya da sınırda yaşayan gençler gibi toplumsal olarak marjinalize olmuş grupları, keskin bir ayrımcılığa tabi durumlarından hareketle, dönüşümün hareket noktasına yerleştiren düşünceye sarıldılar. SPK devrimci özneyi önceleri öncü olarak algılanan bir gruba, sistemin çelişkilerini en derinden hisseden hastalara yerleştiriyordu. “Devrimi” deniyordu “Info.”nun 38. sayısında “yalnız hasta, kırılmış varoluşundan başka kaybedecek bir şeyi olmadığını anlayanlar yapabilir.” Ama SPK kısa zamanda sınır gruplar stratejisini evrensel stratejiye genişletti: “Hepimiz hastayız”. Potansiyel devrimci: Hepimiz.
Böylesi teoriler ve SPK’nın sonraki kaderi sadece açık bir tartışmayı değil, gerçek bir bilirkişiler savaşını da ateşledi. SPK tarafında, Rendtroff’la ilişki halinde bulunan bilim adamlarından, aralarında Hannover’den sosyal psikolog Prof. Peter Brückner’in de bulunduğu üçü Kolektif’in halihazırda bir üniversite kurumu olarak devam etmesi lehinde görüş bildirdi. Diğer tarafta köklü üniversite tıbbı, başhekim Prof. Walter von Baeyer ve iki misafir profesör kişiliğinde – sadece dosya çalışması temeline dayanarak – SPK’nın konseptini “bilim dışı” ve “hastalar için çok zararlı” olarak mahkum etti. SPK üyeliğinin “terapötik etkileri” olduğu “muhtemelen düşünülebilir” diye yazıyordu Ulmlu bilirkişi Prof. Hans Thomae, “tıpkı tarikat üyesi olmanın kimi insanlara faydalı olması gibi.” Meslektaşları gibi o da şiddetle “çılgın bir karakterin ütopyasının” üniversitede kurumsallaştırılmamasını önerdi.
Kolektif
Bu arada Rohrbacher Caddesi’nde haftanın yedi günü, sabah dokuzdan akşam ona, bazen daha geç saatlere kadar, artık “bireysel ajitasyon” adı verilen bireysel oturumlarda ve her birinde bir düzine katılımcının bulunduğu 10-12 grupta gerçekleştirilen “grup ajitasyonlarda”, SPK’nın tümüyle farklı terapisi devam ediyordu. Üç bilimsel çalışma grubunda (Diyalektik; Marksizm; Cinsiyet, Eğitim, Din) ajitasyon için teorik temeller veriliyor, aralarında Hegel’in, Marx’ın, Lukács’ınkiler de bulunan metinler kullanılıyordu. SPK içinde artık “doktorlar” yoktu, sadece hala “doktor işlevini taşıyanlar” vardı. Hastanın “nesne rolünün” ifadesi olarak hasta-doktor ilişkisi kaldırılmak isteniyordu. Bunun yerine “her hasta kendisinin ve diğer hastaların terapisti” olmalıydı.
SPK aylar boyunca kapatılma tehlikesi altında var olduysa da, bir çok üyesi için açıkça zenginleştirici bir deneyim (az ya da çok bir devrim) olmuştu. O zamanki üyelerden biri 1992’de “brennpunkte” dergisinde geçmişi şöyle hatırlıyordu: “İnsan başkalarıyla korkusuzca ilişki kurmanın mümkün olduğunu hem diğerlerinde görüyor, hem de kendinde hissediyordu. SPK’da kolektifliğin çok özgürleştirici, tatmin edici ve ümit verici olduğu ve bireysel gelişime kesinlikle karşıt olmadığı görülüyordu.” SPK yanlısı üç bilirkişi de bu düşünceyi genel olarak onaylıyordu. Heidelbergli psikiyatri uzmanı Dr. Dieter Spazier Kolektif’in belirsiz durumuna rağmen “bu kadar akılcı, karşılıklı anlayış içinde ve toplumsal, her şeyden önce de başarılı” çalışmasının “şaşırtıcı” olduğunu belirtiyordu.
Şüphesiz SPK yanlılarından Gießenli psikosomatikçi Prof. Horst Eberhard Richter Kolektif’in davranışında rahatsız edici şeyler de buluyordu: “(Kolektif) görünüşte grup dinamiği sürecinin etkisi altında gerçek bir kolektif Ben kurmuştur. Diğerlerinden çok daha üstün terapötik niteliğe ve girişimcilerin politik konumlanışına yönelik inanç taraftarlar için hala pek tartışılabilir değildir.” Richter şu sözlerle bitiriyordu: “Grup terapisiyle hasta tedavisine dayanan, doğrudan bir devrimci politik mücadele, bir saçmalıktan başka bir şey olamaz.” Oysa gelişim tam da bu doğrultuda oldu.
1970 Sonbaharı’ndan itibaren karşıtlık keskinleşti. Eylül’de bakan Hahn SPK karşıtları arasında yerini aldı ve Heidelberg Üniversitesi’ne “tıbbi ve hukuki nedenlerle” “geçici bir kurum olan” SPK’nın daha fazla desteklenmesini yasakladı. Diğer tarafın yanıtı tabii ki bir “Info.”da geldi: “SPK hangi taraftan gelirse gelsin hiçbir sona erdirme girişimine mücadelesiz boyun eğmeyecektir.”
Mücadele
Kısa süre içinde Kolektif’in üniversitede hiçbir müttefiki kalmamıştı. Üniversite içinde polis birliklerini engellemeye çabalayan rektörün, bakanın direktifiyle elleri kolları bağlanmıştı. SPK’nın özel yollarla finanse edilmesi için uğraştıysa da, Kolektif bunu kabul etmedi. Üstelik Rendtroff’a “hain” ve daha kötü şekillerde küfür etmekten de geri kalmadı. SPK’nın solcu öğrencilerden de desteği çok azdı. AStA’nın o zamanki başkanı Dietrich Hildebrandt bugün şöyle anlatıyor: “SPK rektörlüğe nasıl davrandıysa bize de öyle davranıyordu, nefret edilecek bir otorite olarak.” O zamanlar politik olarak aktif olan Michael Buselmeier şöyle diyor: “Bir çok konuda SPK’dan hiç de uzak değildik. Sadece onların birazcık kaçık olduklarını ve her şeyi yanlış yaptıklarını düşünüyorduk.” Bir başka eylemci Dr. Huber’le karşılaşmasını şöyle hatırlıyor: “Aramızda bir kez olsun iletişim kurulduğunu hatırlamıyorum.”
Bu şekilde “yalıtılmış” (Buselmeier) olarak SPK giderek daha büyük bir şiddetle içine kapandı. 1970 Sonbaharı’ndan başlayan bu aylarda Kolektif içinde olan şeyler dışarıda kalanlar için çok zor görülebilir şeylerdi. Bunlar bugünün perspektifiyle sadece tahmin edilebilirler. Eğer daha sonra yayınlanan ve giderek daha öfkeli, umutsuz ve kararlı hale gelen “Patienten-Info”lar bir fikir verebilirse, daha sonraları RAF teröristi olan SPK üyesi Klaus Jünschke’nin 1985’te bir röportajda “radikalleşme ve şiddete yönelme” olarak adlandırdığı şeye ulaşılır. Rektör Rendtroff 1995’te ruprecht’e şöyle anlatıyordu: “Gecenin yarısında Huber beni aradı. Dedi ki: ‘Burada (SPK’da) oturuyoruz ve el bombalarımız var. Polis gelirse havaya uçuracağız.”
Yüzleşme sarmalı artık durdurulabilir değildi. Bu sarmalın politikanın ve üniversitenin savunma tutumundan mı doğduğu, ya da SPK’nın devrimci temelinde zaten belirlenmiş mi olduğu ikincil önemdedir. (Üstelik karar vermek için pek açık da değildir.) Kendini 3. Reich’taki Yahudilerle karşılaştıran SPK, en geç, gruptan bir kızın Nisan 1971’deki intiharından sonra, devletin sadece bir kurum olarak Kolektif’i değil, Kolektif’te toplanan hastaları da (SPK jargonuyla) “tasfiye” etmek istediğine ikna oldu. Polis intiharın, talepleri için baskı yapmak isteyen grup tarafından teşvik edilmesini olasılık dahilinde görüyordu. SPK’nın (diğer komünist gruplar gibi) Marx, Mao ve/ya toplumu değiştirmek isteyen bir başka düşünürün çağrısı altına aktivistler toplamak yerine, eğer devrim yaparlarsa bir yaşama şansları olduğundan emin olan hastaları bir araya getirmesi, çatışmayı yaşamsal boyutlarda keskinleştirmişti.
24 Haziran 1971 günü sabahının erken saatlerinde yaşanan esrarengiz bir olay SPK dramının son perdesinin açılışı oldu. Sabah saat üçe doğru kimliği belirsiz kişiler Heidelberg yakınlarında Wiesenbach’ta trafik kontrolü yapan bir polis noktasına ateş açıp kaçtılar. Olayın (Henüz “Baader-Meinhof Grubu” olarak bilinen) RAF’la bir ilgisi olduğu tahmin edildiğinden, federal polis devreye girdi. 350 memurun aramasına rağmen eylemi yapan bulunamadı. Ertesi gün polisler SPK’da göründüler, (ellerinde Huber’in arananların kaçmasına yardım ettiğine dair deliller vardı), Rohrbach Caddesi’ndeki odaları ve özel daireleri aradılar ve sekiz üyeyi gözaltına aldılar. Bunlardan ikisi RAF’ı destekleme zannıyla tutuklandı, diğerleri ve Huber ifadeleri alındıktan sonra serbest bırakıldı.
SPK için açıktı: Kolektif’in “kesin imhası” hazırlanmıştı. Aynı zaman da yine açıktı ki “yanıt” “ancak tümüyle direniş = saldırı” olabilirdi. SPK (ya da SPK içinde büyük bir grup) artık militanlığa açık bir kararlılıkta görünüyordu. Silahlar bile temin edilmişti. Strateji olarak Vietkong modeline göre gerilla savaşı biçiminde sürecek “uzun süreli bir halk savaşı”nın propagandası yapılıyordu: “önce silahsız, sonra silahlı”. 13 Temmuz’da son bildiri yayınlandı. Üzerindeki SPK harfleri karalanmış ve yerine RAF yazılmıştı. Altında bir çeşit şiir vardı: “Kuşatılmışsak, uçar gideriz”. SPK yer altına geçiyordu.
Son
Sonra her şey çok çabuk gelişti. Eski bir üye poliste ifade verdi. 21 Temmuz’da polis 300 memur ve on bir tutuklama kararıyla SPK odalarına ve özel dairelere geldi. Aramalarda sahte araba ve motorlu taşıt ehliyetlerinin yapımında kullanılan donanım, bir çok silah, cephane ve patlayıcı madde bulundu. Kolektif’i bir süre izlemiş olan polise göre açıktı: “SPK-Heidelberg üyelerinin bir kısmı, kuvvetli bir şekilde, kısmen ceza gerektirici eylemlerde bulunmuş ve bu tarz eylemleri planlamış bir suç örgütüne katılma zannı altında bulunuyordu”. “Der Spiegel” kısaca şöyle yorumluyordu: “Polis bulguları Huber ve yoldaşlarının normal bir muayenehane işletmesine sahip olduklarını göstermiyor.” Doktor ve eşi başka beş kişiyle birlikte tutuklandı. Diğer SPK-yoldaşlarıysa ortalıktan kayboldu. Hastaların çoğu öğrenci işlerinin yeni kurulmuş olan danışma merkezi gibi geleneksel terapi kurumlarına yöneldiler ya da bir daha tedaviye gitmediler. Bir “Kızıl Halk Üniversitesi Enformasyon Merkezi” Kolektif için propaganda yapmaya devam ettiyse de (ve ruprecht’in öğrendiği gibi, yer altı için savaşçılar örgütlemeye çalıştıysa da), SPK nesnel olarak sona ermişti.
Polisin sonraki araştırmaları, SPK içinde Dr. Huber’in çevresinde şehir gerillası olarak faaliyet gösteren yaklaşık 12 kişiden oluşan ve üyelerin geri kalanları tarafından gizli tutulan bir “iç çevre” bulunduğunu ortaya çıkardı. Bu çevre Huber’in Wiesenbach’taki evinde düzenli olarak toplanıyordu. Silahlanmıştılar, dört çalışma grubu (Radyo tekniği, patlayıcı tekniği, fotoğraf tekniği, karate) oluşturmuşlardı, devrim planı hazırlıyorlardı ve birkaç ufak saldırı için alıştırma yapmışlardı. Kasım 1972’den itibaren grup üyelerine yönelik pek çok dava açıldı ve bunlarda Huber ve eşi “suç örgütüne katılmak, patlayıcı madde imal etmek ve sahte belge hazırlamak”tan hapis cezasına mahkum edildiler. Ayrıca Huber doktor olarak çalışma ruhsatını da kaybetti. Bu “psikiyatrinin kanunsuzu” (Stuttgarter Zeitung) için ceza olmaktan çok bir onurlandırmaydı.
Grup üyelerinin hiç de az olmayan bir kısmı için mücadele bir şekilde devam etti. Klaus Jünschke röportaj sırasında şöyle hatırlayacaktı: “SPK’nın dağıtılmasından sonra umutsuzluk hakim oldu, bir şeyler yapılmalıydı.” Jünschke’nin ulaştığı sonuç: “Birkaç ay sonra RAF’taydım”. Zaten uzun süreden beri yeraltına geçmiş bulunan SPK üyeleri Jünschke’yle bağlantı kurdu, Jünschke “alışverişe” hazır olduğunu bildirdi: Araba plakaları, daireler. Gudrun Ensslin onun kod adını “Spätlese”4 koymuştu. “Dövüşen grubun” beğenisini kazandı. Daha sonra ifade edeceği gibi onun için “RAF adına gelip: katılır mısın, Kızıl Orduyu kurun, zafer halk savaşında” demek zor değildi. Bunların benzerlerini zaten SPK’da duymuştu, her ne kadar insanlar yeni birliklerinde kolektifin teorisi hakkında fazla bir şey bilmek istemese de... Öyle ki Ensslin küçümseyerek “SPK-Tiltleri”nden (SPK-Flipper) sözediyordu.
Bununla birlikte Jünschke gibi Kolektif ve çevresinden bir düzineden fazla kişi RAF’a (önemli bir kısmı terör grubunun “ikinci kuşağına”) katıldı. 22 Ekim 1971’de sivil görevli Norbert Schmidt’in (RAF tarafından öldürülen ilk polis) iki terörist tarafından vurulmasından sonra tutuklanan kadın, eski SPK üyesi Margrit Schiller’di. 1975’te Stockholm’de bulunan Alman büyükelçiliğini basarak bir düzine rehine alan ve binayı havaya uçurmadan önce iki rehineyi kafasından vurarak öldüren altı teröristten dördü eski SPK’lıydı: Lutz Taufer, Bernhard Rössner, Hanna Krabbe ve Siegfried Hausner. Ellerindeki serbest bırakılması istenen yoldaşlar listesinde eski SPK avukatı Eberhard Becker de vardı. Son olarak yine eski SPK üyeleri olan Elisabeth von Dyck, Ralf Baptist Friedrich, Sieglinde Hofmann, Friederike Krabbe, 1977 RAF atılımını (Alman Sonbaharı trajedisini)5 hazırlayan birliğin parçasıydılar. Kendi “halk savaşlarını” verdiler, halk onların yakalanması için işe yarar ipuçlarını vermekle yetindiyse de.
EPİLOG
Wolfgang Huber’in bugün nerede oturduğunu sadece sırdaşları biliyor. 1973’te Stammheim’daki hücresinden SPK’nın “köklerine dönüş” olarak anladığı “Hastalar Cephesi”ni (Patientenfront – PF) ilan etti. 1976’da eşiyle birlikte salıverildi. 1985’te Manheim’da, SPK yazılarını yayınlayan, SPK çalışmasını sürdüren ve “doktorlar sınıfına” karşı mücadele eden “Haklı Hastalık” (Krankheit im Recht) grubu kuruldu. Huber’le de bağlantıları var, ama Huber’le röportaj yapmak için başvuranları reddediyorlar. Huber’in iatrokrasiye (doktorların egemenliği) karşı mücadelede “çok fazla seyahatte” olduğu karşılığını veriyorlar. Sol çevreden bir uzman bunu şöyle yorumluyor: “Huber’i sahne arkasındaki büyük ihtiyar adam olarak görüyorlar.”
“Haklı Hastalık” SPK tarihine de sahip çıkıyor, üstelik coşkuyla “SPK’dan elinizi çekin” diyor. Basının görüşme talepleri (sadece ruprecht’inki değil) önce nazikçe, ama giderek daha sert (hatta tehditle) geri çevriliyor. Bunun yerine kendi hazırladıkları tarihçeyi ve sonra da memnun olmak için arzulanan nedeni veriyorlar: Onlara göre SPK’nın 1971 Temmuz’undaki sonu sadece bir “stratejik geri çekilme”ydi. Huber’in serbest bırakılmasından bu yana SPK/PF başarılı olarak “bütün kıtalara” yayıldı. Huber onlar için doğrudan adı anılacaklar dizisinde Hegel, Marx ve Sartre’la birlikte bulunuyor.
Bu yılın başında SPK/PF’de üçlü bir yıldönümü kutlandı: SPK’nın 25. yılı, Huber’in 60. doğumgünü, “Haklı Hastalık”ın 10. yılı. Bu vesileyle Cephe, grubun kendisi tarafından Hammond orgda çalınan, SPK yayınları tarafından kasede alınabilecek bir şarkı sözü yayınladı. Nakaratta hastalar söylüyor: “Yaşlı Huber’i mi soruyorsun / Yaşlı Huber’i mi soruyorsun / Evet hala yaşlı olan o.”
|

31-03-2009, 16:02
|
|
Taze Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 03-06-2008
Mesajlar: 13
|
|
|
“(Tıp) hastayı çalışma süreci için yeniden üretir, böylece hasta tekrar artı-değer üretebilir. (İşçi) kliniğe yıkıcı olarak gelir ve orada uzuvları tümüyle kesilir.”
|

31-03-2009, 16:24
|
 |
Taze Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 31-03-2009
Nerden: ankara
Mesajlar: 1
|
|
|
selam henüz burada yeniyim. hemen balıklama dalayım diye düşündüm. akıl sağlığı bence ruh sağlığından daha mantıklı. ruh sağlığı ne demek?
|

10-05-2009, 15:55
|
 |
daima arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 02-05-2009
Mesajlar: 1,531
|
|
|
aklın bir standardımı var ki, sağlığından bahsediliyor?
|

09-06-2009, 13:51
|
 |
Proletaryanındiktatörlüğü
|
|
Üyelik Tarihi: 08-01-2008
Mesajlar: 64
|
|
Nasıl kafa sayısı kadar düşünce varsa kalp sayısı kadar aşk vardır. (Tolstoy)
Kafa sayısı kadar düşünce... Yani şu anda 7 milyar, bu güne kadar 110 milyar düşünce gelmiş geçmiş. Bu kadar düşüncenin standardına nasıl karar vermişler? Standrt olmayan düşünce ve akılları nasıl saptamışlar, saptayanlar herkimse, onların standart olup olmadığına bakılmışmı....
Şimdi bu sorular böylece uzar gider. Bu yazıyı 50 kişi okusa 50 farklı anlam çıkar. 100 kişi okusa 100 farklı anlam. Şimdi bakın ne diyorum : "MASA!".. Aklınıza ne geldi yazın desem, sizce noktası virgülüne herkes aynı masayı mı anlatır. İmkansız... Çünkü herkes farklı görür, farklı düşünür, farklı algılar... Zaten FARKLI olmasaydık, 7 milyar tane olmamızın bir anlamı kalmazdı. 2 taneside iş görürdü tanrılar için...
Aynı olsaydık herkes ampulu bulur, herkes evde atomu parçalar, herkes 3 saniyede 10 basamaklı çarpma yapar, herkes gece yatarken aynı düşlere dalardı...
Mademki bu yazılanlar saçmadır, bir deliye deli demekte o kadar saçmadır. 10-15 tane kendisine Deli denilen insanın bir araya gelipte diğerlerine DELİ demediği ne malum? Hem bir atasözüde vardı böyle, "Akıllının içinde deli olmakla, delinin içinde akıllı olmak aynı şeydir." gibi bişeydi.
Dolayısıyla kimin aklının sağlıklı işlediği, kimin aklının sağlıksız işlediğini bilemeyiz. Çünkü onu bilmemiz için aklının sağlıklı işlediği %100 bilinen birisi lazım. Hani nerde o BİRİ 
|

08-10-2010, 02:23
|
 |
hiperuyuşuk
|
|
Üyelik Tarihi: 26-03-2009
Mesajlar: 695
|
|
Alıntı:
Avakúma´isimli arızadan alıntı
...
Dolayısıyla kimin aklının sağlıklı işlediği, kimin aklının sağlıksız işlediğini bilemeyiz. Çünkü onu bilmemiz için aklının sağlıklı işlediği %100 bilinen birisi lazım. Hani nerde o BİRİ 
|
o kutsal BİRİ yok-olamaz da...ama işte birileri saçma da olsa bir şey yapmış olmak için kendilerini o biri'nin yerine koyup 'akıl sağlığı' diye komik tamlamalar-kavramlar üretmeye devam ediyorlar...
beyin hala en az açıklanabilmiş-anlaşılmış organken bu akıl sağlığı olayı daha da komik oluyor...
|

24-10-2010, 18:10
|
|
Taze Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 24-10-2010
Mesajlar: 1
|
|
|
Akıl sağlığı benim "sahip olduğum" aklımla fiziki olarak bir uyumun olup olmamasından soruluyor günümüzde...
Ancak bu kişiye göre değişiyor tabiki..Şunu sölemek istiyorum bir okb hastasıyım yani..obsesif kompulsif davranış bozukluğu yaşım 24 ve ben bu hastalığa sahip olduğumu yeni öğrendm daha doğrusu böle bir hastalık bile olduğunu duymamıştım.. Gariptir ki bu bir rahatsızlıkmış bunu duyunca çok sevindim rahatsızlık olduğunu bilmek ve kabul etmek daha güzel..Arkadaşlar allah kimsenin başına vermesn neler yaşadıımı şu koca dünyada bir ben bilirim..Ne aile ne arkadaş ne sevgili bunu anlayan kişi ancak bu hastalığı çekendir.
Gereksiz takıntılar davranış bozukluğu dmek bu hastalık çok fazla canınızı sıkmak istemiyorum ama takıntılarımı şöle bi paylaşmak isterim;
Mükemmeliyetçilik.. Her işte detayına varana kadar kontrol etme isteği..İş bütününden uzaklaşma detaylarda kaybolma..
kapıyı çektikten sonra tekrar tekrar kontrol etmek.
Arabadan indiğimde 50m yürüdükten sonra geri dönüp kilitleri ve camları kontrol etmek,
Elime bişey bulaştığında onu yıkamadan yüzüme yada başka biyerime mikrop bulaşma korkusu..
Sürekli düşünceler ve dürtüler, kaygı bozukluğu,kendime hiç yetememek,
arabaları saymak...
Batıl inanç örnein şu şöle olursa.., isteğim olacak vs...
Sosyal fobii ve veee veeee... daha o kadar saçma şey varki ne sölesem az...
Bu hastalığın sonu gelirmi bilmem ama bazen öle bi vuruyorki beni yalvarıyorum keşke yaşamasaydım die.. umarım sizi sıkmamışımdır tekrar görüşmek üzere..
|
|
Konuyu toplam 1 kişi okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
|
|
|
| Seçenekler |
|
|
| Stil |
Normal
|
Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 07:07 .
Powered by vBulletin® Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO ©2009, Crawlability, Inc.

Copyright ©2007 - 2008 khAos.info
|
|
|
|