Felsefe, Edebiyat, Sinema, Müzik, Tarih, Kültür  & Sanat ve Mizah  Forumu Ana Sayfa İletişim Site Haritası

Geri git   Felsefe, Edebiyat, Sinema, Müzik, Tarih, Kültür & Sanat ve Mizah Forumu > Ciddi Mevzular > Serbest Kürsü

Evrimin kanıtları (Mantık)

Serbest Kürsü içerisinde Evrimin kanıtları (Mantık) konusu: Birisi Allah mı dedi? İŞTE BURADAYIM EY ACİZ KUL!...

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #111 (permalink)  
Alt 12-01-2011, 20:25
Birey - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Taze Arıza
 
Üyelik Tarihi: 19-08-2010
Mesajlar: 205
Birisi Allah mı dedi?

İŞTE BURADAYIM EY ACİZ KUL!


Konu Birey tarafından (12-01-2011 Saat 20:31 ) değiştirilmiştir..
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
  #112 (permalink)  
Alt 13-01-2011, 16:12
Raporlu Arıza
 
Üyelik Tarihi: 16-02-2010
Mesajlar: 648
işte size evrimin kanıtlarından birisi... her canlıda bulunan bir genin yapısı, ki canlılar arasındaki evrimsel akrabalık derecelerini gösteriyor...

Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
  #113 (permalink)  
Alt 14-01-2011, 17:15
Kali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Bu gece birileri ölecek!
 
Üyelik Tarihi: 16-03-2010
Nerden: Kali_fornia
Mesajlar: 1,401
Blog Başlıkları: 1
Amerikalı ve Kanadalı paleontologlar, Kuzey Kutup Dairesi içinde kalan bir adada günümüz fok, deniz aslanı ve ayıbalığı gibi “yüzgeç bacaklı” deniz memelilerinin atası olduğu düşünülen bir etçil memeliye ait fosillerin, bu hayvanların karadan sucul yaşama geçtiklerini gösteren ve uzun süredir aranan bir “geçiş formu”na ait olduğunu belirlediler. Puijila darwini adı verilen hayvanın kemikleri, Kanada kıyılarına yakın Devon adasındaki bir krater gölünden kalma tortullar içinde bulundu. Bu da bir zamanlar karada yaşayan yüzgeç bacaklıların denizlerden önce tatlı suda yaşamaya uyum sağladıklarını gösteriyor. Puijila‘nın yassılaşmış ayak kemikleri, yüzgeçlere değil, perdeli ayaklara sahip olduğunu ve hem ön ayaklarını hem de arka ayaklarını kullanarak yüzdüğünü gösteriyor. Ayrıca iri kemikleri, büyük kaslarla donatılmış güçlü bacakların göstergesi.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
  #114 (permalink)  
Alt 15-01-2011, 19:05
Orgon - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
CoSmiC VoiCe
 
Üyelik Tarihi: 16-12-2009
Mesajlar: 1,402
Alıntı:
Kali´isimli arızadan alıntı Mesajı göster
Bu hayvan şimdi yaşasa korkulurdu heralde. Tip e bak, kocaman koca dişli, koca çeneli bir kafa onu bağlayan kalın ve uzunca güçlü bir boyun iskeleti, kısa, tıknaz ama güçlü bacaklar, geniş ayaklar dengeli bir vücut. Üstelik ayaklar perdeli olduğuna göre iyi ve hızlı da yüzüyor. Ancak güçlü olmasına rağmen bu form varlığını sürdürememiş doğada, şimdiki yüzgeç bacaklılar formuna doğru bir seleksiyon gerçekleşmiş. Bunun da nedeni giderek avlanma amacıyla daha uzun süre suda kalma zorunluluğu hatta zamanla göllerle yetinmeyip av alanını denizlere taşımalarıyla ilgili bir durum, çünkü uzun saatler dakikalar denizde kalabilmek için kalın bir yağ tabakasına ve olabildiğince yüzgeçleşmiş bacaklara sahip olan varyasyonlar avantajlı olduğundan o tip vücut morfolojisine yakın formlar bu tür ortamlarda habitatın kalıcı ve yaygın tür varyasyonları olabiliyorlar.

Bu kıstaslar önemlki o yüzden anlattım, lakin evrimsel seleksiyon konusunda insanlarda yaygın bir yanlış algılama mevcut güçlü olan hayatta kalır şeklinde. Evrim dahilinde güç kaba kuvvet çeviklik gibi normlar ile ilişkilendirilemeyecek göreceli bir konu olup, güçlü sıfatı manasız bir sıfattır. Hatta evrim derken bile yanlış bir algılamayla salt daha iyiye doğru bir gelişim düşünülmemelidir daha iyi daha gelişkin tür tanımı da öncül türün eksik olduğu önyargısına neden olacağından yanlıştır. Her daim bunları belirleyen olgu; türler içi, türler arası ve çevreyle doğrudan bağlantılı rekabet ve bunun zorladığı değişime bağlıdır. Buna göre varolan adaptasyonlar nedeniyle ortaya çıkacak olan farklı varyasyonlardan hangilerinin bugünkü şartlarda hala varolup olmadıkları ve bugün varolanların öncül varyasyonları ve kökenleri de evrim teorisinin asıl konusudur. Yani yukarıdaki hayvan evrim geçirdi ve fok oldu bir kısım torunları demek; daha gelişti ve daha güçlü bir tür olduğu için bugün hala hayatta kaldı foklar, ataları ise zayıftı ve yok oldular anlamına gelmez. Bugün o formlar kaldı geriye öbürleri için uygun ortam kalmadı veya bugünkülerin ata türlerinin ortamı şimdikinden tamamen farklıydı, zamanla ortam değiştirip kendileri de değiştiler demektir bu.

Konu Orgon tarafından (15-01-2011 Saat 19:31 ) değiştirilmiştir..
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
  #115 (permalink)  
Alt 27-06-2011, 02:34
Kayıtsız Üye
Guest
 
Mesajlar: n/a
demek her şey tesadüfler sonucu oluştu ölemi.bi kaç mol azotlu bileşik tesadüf sonucu aminoasitleri oluşturuyor(sıcaklık basınç herşey uygun o yıllarda pv=nrt)sonra oluşan o aminoasitlerin kafası çok güzel "ulan hadi biz dna rna oluşturalım" diyor.sonra dna rna oluşuyor ha bi de herşey bilimsel ya denklem verelim aa+aa+aa(aq)=dna oleyy işte canlıyı oluşturdu aa lar.bu arada bir çok aşamayı atlattm protein oluşumları fosfatların bağlanması felan.ha efsaneye devam edelim.bu canlı hücrenin dnaları ölesine şifreliyor ki kendini kopyalayıp çoğalabiliyor(bu da tesadüf)sonrasına efendim milyonlarca yıl falan geçiyor x ışınları gamma ışınları bu canlı hücrelere etki ediyormuş dna dizlimini deiştirip başka canlılara dönüştürüyor (mutasyonla bi de utanın be )canlı hücreler veya ilk canlı hücreden evrimleştiğini sandığınız canlı formları diyor ki "ulan bizim niye gözümüz yok kulağımız yok niye dilimiz .tesadüf sonucu oluşan bişey görme duyma ihtiyacı duyuyor mutasyona uğrayıp kabataslak bi dil bi göz oluşturulam.hay hay efendim. ordan bi kaç hertz x gamma ışını dna dizilimini deiştirsin oldumu sana göz dil kulak (milyonlarca yıl içinde canım neden olmasın )yine ve yine tesadüfler sonucunda milyonlarca yılda beyin gibi milyarca nöronun birbiriyle uyum içinde çalıştığı bir yapıya evrimleşti diyorlar.insan bir kalemle yazı yazarken bile milyarca işlem yapıyor beyin.yine mi tesadüf elinizi vicdanınıza koyun beaa bu arada ben bir kimyagerim yani bu konu hakkında söz söyleyebilirim kanımca.şimdi evrim teorisini benimseyenler diyecekki slak salak yazmış evrim bunu mu diyor. insanla maymun ortak atadan geliyormuş kanıt ta maymunla insanın dnasında ki benzerliğin %98.5 civarı olmasıymış.ii de kardeşim bir otomobil fabrikasında kamyonda üretiliyor binek otosu da minibüs te.hepsi 4 tekerli hepsi yakıtla çalışıyor.hepsinde klima var ekzoz var.bunlar insan denen varlık tarafından tasarlanmış oluduğu için aynı fabrikada benzer ünitede farklı amaçlar için üretiliyorlar.dünyadaki canlılar bi yaratıcı tarafından aynı şekilde tasarlanmş olamaz mı yani_? dnamız maymuna benziyor diye illa ki maymunla ortak atamız mı var_? bn olamaz demiyorm.ama biraz mantıklı düşünelim bnce bunca düzen tasarım harikası canlılar tesadüfen yok ondan buna tesadüfen evrimleşerek oluştu demek çok ama çok mantıksız geliyor bna.kaldi ki insan kimyasında o kadar kompleks bileşik varken (37000-38000 moleküllü enzimler) bunlar evrim sonucu demek saçma geliyor bna.kim neye inanırsa inansın hangi teoriyi manntıklı görüyorsa görsün bnce evrende bir tasarım var.tesadüflere hiç bir zaman yer yoktur.kutsal kitaplara atılan taşlara cennet cehennem bnzetmelerine şuan girmicem çok uykum var tabi herkes kendince haklıdır kimsenin düşüncelerini değiştiremeyiz bu saatte.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
  #116 (permalink)  
Alt 21-08-2011, 15:42
Taze Arıza
 
Üyelik Tarihi: 21-08-2011
Yaş: 22
Mesajlar: 1
tanrının varlıgı kesinlikle inkar edilemez naparsanız yapın nasıl kulp bulmaya calsııp içinizi rahatlatmaya çalışırsanız çalışın bu siteyi gördüğümde tasarımı çok hoşuma gitti yapan ne güzel yapmış dedim yapan olduğunu nerden bilebilirimki kendi olmuştur belki neden olmasın tanrının insana verdiği 200 - 250 gr et parçasıyla ve o et parçasının yüzde 4 yada zekiyse 5 ini kullanırken tanrıyı yargılayıp onu inkar etmek kadar komik birsey daha bulamıyorum .
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
  #117 (permalink)  
Alt 01-01-2012, 16:06
Noviembre - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Taze Arıza
 
Üyelik Tarihi: 28-12-2011
Mesajlar: 8
Küflenmiş bir portakalı kavanoza koyup onun bir kedi olmasını beklemek gibi bu evrim.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
  #118 (permalink)  
Alt 05-01-2012, 02:33
Taze Arıza
 
Üyelik Tarihi: 21-11-2011
Nerden: İstanbul
Yaş: 31
Mesajlar: 7
Merhaba.
Sanırım ne din alimleri , din adamları evrimin olmadığını ispat edebiliyor nede İlim adamları evrimin varlığını ispat edebiliyor.Din adamlarının evrim olmadığı yönündeki iddiası sadece inançtan ibaret,bir kısım bilim adamının ortaya attığı evrim iddiası ise teoriden ibaret.Her iki kesimde kendi kabullerini ispat için kendilerine göre deliller getirebiliyorlar.
Bana göre şu anki hayat formuzuza nasıl ulaştığımızın hiç bir önemi yok.Belki Darwinin teorisine göre bir evrilme gerçekleştirdik belkide ilk insanlar Adem ve Havva yaratıldı ve insan soyu böylece devam etti.
Benim için önemli olan nasıl bir hayat yaşamamız gerektiği ve hayatımızın nasıl sona ereceği.Hayatın manasının ne olduğu sorusuna cevab bulabilmek.
Ayrıca nasıl inanırsak inanalım apaçık bir gerçeklik varki tüm insanlığın bir biriyle kavga etmemeye çalışarak , bir birine saygı duyarak esenlik içinde yaşamaya çalışması gerektiği.Çünkü hiç bir düşünce ve inanç sistemi insanlara erdemsiz olmayı öğütlemez.

Konu esrik tarafından (05-01-2012 Saat 02:43 ) değiştirilmiştir..
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
  #119 (permalink)  
Alt 24-02-2012, 23:36
Taze Arıza
 
Üyelik Tarihi: 23-02-2012
Yaş: 58
Mesajlar: 4
Arkadaşlar,İslam dini zaten evrimi reddetmezki,sadece hristiyanlık reddereder.Evet evrim vardı ve oldu ve bitti.Fakat evrim çoğunun saandığı gibi değildir.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
  #120 (permalink)  
Alt 29-02-2012, 21:57
protesto - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Taze Arıza
 
Üyelik Tarihi: 28-02-2012
Mesajlar: 10
Evrim'i savunananlarin bilmedigi yada bilip de bilmek istemedigi bir kac bilgi daha fazlasi linklerde var.

Alıntı:
Parmak İzi Kontrolü Yapan Güvenlik Duvarı: Hücre Zarı

Hücre zarının hücrenin ihtiyaçlarını tespit ederek maddeleri bu ihtiyaçlara göre içeri alması ve bunu yaparken çok seçici davranması neden hayati önem taşır?

Hücre zarı olmasaydı vücut içindeki haberleşmeyi sağlayan bilgi transferi neden mümkün olmazdı?

Hücre zarı üzerindeki kapılar giriş yapacak maddenin boyutuna göre nasıl şekillenir?

Aklı ve şuuru olmayan mikroskobik boyutlardaki hücre zarı, herhangi bir yırtılma veya delinme söz konusu olduğunda kendi kendini nasıl tamir eder?

Her canlının yaşayabilmesi için enerjiye ve dolayısıyla besine ihtiyacı olduğu gibi, hücre de sayısız işlevini gerçekleştirebilmek için çeşitli besin maddelerine ihtiyaç duyar. Nasıl ki bir fabrikada üretim sırasında kullanılacak hammaddeler içeriye alınır, gerektiğinde depolanır ve üretimden sonraki atıklar ise fabrika dışına gönderilir veya imha edilirse, hücrede de çok kompleks bir üretim, depolama ve arıtma sistemi işler. Hücre içine alınan hammaddeler, çeşitli organik moleküller, mineraller veya metallerdir. Bunlar hücre içinde çeşitli moleküllerin üretimi için kullanılırken, atıklar hücre dışına gönderilir ya da hücre içinde imha edilirler. Bu arada tıpkı fabrikanın, üretimini gerçekleştirmesi için elektrik ve diğer enerji türlerine ihtiyaç duyması gibi, hücre de bünyesindeki enerji üretimi sayesinde faaliyetlerini gerçekleştirir.

Diğer taraftan fabrikaya alınacak hammaddelerin teknik özelliklerinin şartnamelere göre belirlenmesi gibi, hücre de içine alacağı maddeler için özel ön koşullar gözetir. Hücre içine giren maddeler gelişigüzel içeri alınmaz. Bu maddeler daha evvelden tanınıyormuş gibi, hücre zarında kimlik tespitine tabi tutulurlar. Yalnızca içeri girmesinde hiçbir sakınca görülmeyen maddeler için her zaman açık tutulan kapılar vardır. Hücre içine alınması sakıncalı olma ihtimali olan diğer maddeler içinse, parmak izi kontrolünü andırır bir titizlikle eleme yapılır. Hücre girişinde bu malzemelerin doğruluğunun test edilmesi, onaylanması hayati derecede önem taşır. Çünkü bu denli sıkı tutulan güvenlik tedbiri sayesinde, hücreye dışarıdan girebilecek herhangi bir virüs , bakteri ya da zehirli maddenin zarar verme riski önlenmiş olur. Bu önemli sorumluluk incecik bir zar tarafından üstlenilmiştir.

Hücre Zarının "Seçici Geçirgen" Yapısı Nasıl İşliyor?

Hücre zarı, temelde yağ ve protein moleküllerinden oluşmaktadır. Ama aslında üzerinde çok daha farklı özelliklere sahip yapılar da bulunur. Hücre zarının mucizevi yönü de söz konusu yapılardan kaynaklanmaktadır. Zarın üzerinde bulunan bu yapılar, iyon ve molekül pompalarıdır. Bu pompalar hücrenin dışındaki birçok maddeyi hücrenin içine almakla sorumludur. Hücre zarının "seçici geçirgen" yapısı, bu pompaların bir sonucudur. Hücre zarı, sahip olduğu bu pompalarla glikoz gibi besin maddelerini içine alırken, hücre için zararlı olabilecek malzemelerin veya fazlalıkların da hücreden dışarı çıkmasını sağlar. Aynı zamanda bu yapılar sayesinde dışarıdaki zararlı maddelerin de hücre içine girmesi engellenmiş olur. Bu arada bu mükemmel yapı, hücrenin ihtiyaçlarını da tespit eder ve hücrenin gereksiniminden fazla besinin içeriye girmesine izin vermez. Hücre zarının bu özelliğinin ne kadar gerekli ve önemli olduğunu daha iyi anlamak için şu örneği verebiliriz. Yılan zehirinin bir insanı öldürmesinin sebebi, zehirin hücre zarını parçalaması ve bu nedenle hücrenin içine her türlü zararlı maddenin girebilmesidir.

Moleküllerin Boyutuna Göre Şekillenebilen Kapılar

Zarın üzerindeki molekül pompaları ve geçişe izin veren kapılar, içeriye girecek malzemeleri ayırt ederken oldukça seçici ve akılcıdırlar. Hücrenin içine çok çeşitli maddeler girer. Maddeler farklı olunca, bunların elbette boyutları da birbirlerinden farklı olmaktadır. Hücre içine giren maddeleri, son derece küçük boyutları ile elektron ve fotonlar, protonlar, iyonlar, su gibi küçük moleküller, amino asit ve şeker gibi orta boy moleküller, protein ve DNA gibi oldukça büyük boyuttaki moleküller oluşturmaktadır. Hücre zarı, üzerindeki pompalar sayesinde hücre için gerekli olan bir molekülü, "ne kadar büyük olursa olsun", büyük bir gayret göstererek hücre içine alır. Kimi zaman hücre içine alınacak olan molekül bu kapılardan geçemeyecek kadar büyük olur. İşte bu durumda zar, etraftaki enzimleri yardıma çağırır. Hücreye girmesi gereken bir molekül, enzimler yardımı ile zarın üzerindeki kapı genişletilerek hücre içine alınır. Bu geçiş tamamlandıktan sonra enzimler tekrar harekete geçer ve söz konusu kapıyı eski haline döndürürler. Bu işlem sırasında ne kapıya, ne hücre zarına, ne de hücreye hiçbir zarar gelmez.

Hücre Zarı Vücut İçi Haberleşme İçin Neden Önemlidir?

Hücre zarı başka önemli özelliklere de sahiptir. Zarın yüzeyinde elektrik yüklü alanlar bulunur. Bu alanlar sayesinde zarın iki yüzü arasında bir elektrik potansiyeli meydana gelir ve elektrik akımı başlar. Bu özellik, vücuttaki sinir hücrelerinin faaliyetleri için son derece önemlidir. "Bilgilerin" hücreden sinirler boyunca beyne iletilmesi, hücre zarında bulunan bu elektrik kaynağı sayesinde gerçekleşmektedir. Bilindiği gibi vücut içinde herhangi bir yerden gelen sinyaller, çeşitli elektrik akımları sayesinde beyne iletilirler. Eğer moleküllerin başlattığı bu elektriklenme olmazsa, vücut içinde haberleşme diye bir şey söz konusu olmayacaktır. Bir başka deyişle böyle bir durumda dokunduğunuz bir şeyi hissedemezsiniz. Çünkü dokunduğunuz bir şeyi hissetmenizin nedeni dokunduğunuz yerden, örneğin elinizden beyninize iletilen elektrik sinyalleridir. Eğer beyne bu sinyaller gitmezse, beyin hiçbir şey algılamayacaktır. Beynin algılayamadığı bir şeyi hissetmeniz ise mümkün değildir.

Hücre zarı yüzeyinde ayrıca dışarıdan gelen çeşitli bilgileri de algılayabilen reseptör moleküller bulunmaktadır. Bu reseptörler, çeşitli proteinlerin mozaik bir yapıda hücre yüzeyine yerleşmelerinden oluşur ve vücut içinde hormon gibi çeşitli sinyaller ve bilgiler taşıyan moleküllere karşı duyarlıdırlar. Onlardan gelen bilgileri alır, algılar ve faaliyete geçerler. Bu bilgi alışverişi de yine hücre yüzeyinde söz konusu proteinlerin şekillerinden kaynaklanır. Bilgiyi taşıyan molekülün şekli, bunu algılayacak olan molekülün şekline uyum gösterdiğinde, ikisi birbirlerini tanır ve iletişim böylece sağlanır. (Prof. Dr. Engin M. Gözükara, Biyokimya, Cilt 1, 3. Baskı, 1997, Nobel Tıp Kitabevleri, sf.49-50)

Kendi Kendini Tamir Etme Mucizesi

Hücre zarının üzerindeki moleküller aynı zamanda zarda meydana gelebilecek herhangi bir hasarı da tamir edebilecek yeteneğe sahiptirler. Hücre zarında herhangi bir yırtılma veya delinme söz konusu olduğunda zar üzerinde bulunan ve bu hasarı hemen tespit edebilen moleküller harekete geçer ve çok kısa bir süre içinde bu aksaklığı giderirler. Bu moleküller zarın her yanını her an denetlerler. Onlar da diğer moleküller gibi yerine getirmeleri gereken görevi tam olarak bilir ve hücre içinde bir başka işe karışmazlar. Bu moleküllerin olmaması durumunda da hücrede meydana gelen aksaklıkların ortadan kaldırılması mümkün olmayacak ve hücre bozulması da ölümle bile sonuçlanabilecek çeşitli hastalıklara sebep olacaktır.

Allah İlmiyle Her Yeri Kuşatandır

Hücre zarı; yazımızda yalnızca birkaçını aktarabildiğimiz beyinden göze, anne karnındaki ceninden kemiklere kadar vücut içinde gerçekleştirdiği ve bilimin son teknolojilerle yeni keşfedebildiği kusursuz özellikleriyle bilim adamlarını kendisine hayran bırakmaktadır. Bu bilim adamlarından biri de tanınmış biyofizikçi Gerald Schroeder’dir. Dünyanın en önde gelen birkaç üniversitesinden biri olan MIT’de (Massachussetts Institute of Technology) fizik eğitimi görmüş, uzun yıllar biyoloji çalışmış ve nükleer çalışmalarda rol almış olan Schroeder, hücre zarındaki kusursuzluğu şöyle ifade etmektedir:

"Her bir hücrenin girişi, kötü maddeleri dışarıda bırakıp, iyi maddeleri içeri alan ve dışarı çıkarılması gereken şeyleri, yani atık ürünleri ve imal edilen yararlı şeyleri dışarı çıkartan bir zar tarafından tutulmaktadır. Ama neyin içeri girip, neyin dışarı çıkacağını kim ya da ne belirlemektedir? … Hücre zarının tasarımı keskin bir zekanın ürünüdür…"(Gerald L. Schroeder, Tanrı’nın Saklı Yüzü, çev. Ahmet Ergenç, Gelenek Yayınları, İstanbul, 2003, ss. 68-71)

Kuşkusuz Schroeder’in "keskin bir zekanın ürünü" olarak tanımladığı hücre zarı, Yüce Rabbimiz’in muazzam yaratışının tecellilerinden yalnızca biridir. Küçük bir hücreden insana kadar, var olan tüm canlıları, sonsuz güç, akıl ve bilgi sahibi olan Yüce Allah yaratmıştır. Rabbimiz’in tüm alemleri sarıp kuşatan ilmi bir ayette şu şekilde bildirilmiştir:

"Allah, yedi göğü ve yerden de onların benzerini yarattı. Emir, bunların arasında durmadan iner; sizin gerçekten Allah'ın herşeye güç yetirdiğini ve gerçekten Allah'ın ilmiyle herşeyi kuşattığını bilmeniz, öğrenmeniz için." (Talak Suresi, 12)

Bir Arada Hareket Eden Moleküller Olmasaydı…

Moleküller adeta bir habercileri veya bir iletişim sistemleri varmışçasına bir arada hareket eder, iş bölümü yaparlar. Hücre zarı üzerinde bu özelliklere sahip moleküllerin eksikliği kuşkusuz canlı hayatının sonu demektir. Çünkü bu moleküller olmadan hücre, içine besin alamayacağı için beslenemez, içindeki atıkları dışarı çıkaramayacağı veya dışarıdan zararlı maddeleri içine alacağı için sürekli olarak zarar görür.

Hücre içinde ve dışında her molekül kendi görevini yerine getirmekle sorumludur. Hücre zarı üzerindeki moleküllerin olmaması durumunda onların işini gerçekleştirebilecek bir başka molekül olmayacaktır. Onlar, hücreleri, dolayısıyla insan yaşamını korumak için özel olarak var edilmiş, varlığından haberimizin bile olmadığı yaratılış delillerinden biridir.

Hücre zarının moleküler yapısı, hücre biyolojisi ve biyokimya açısından günümüzün en önemli araştırma alanlarından bir tanesidir. Bunun nedeni bu zarın oldukça önemli biyolojik özelliklere, belirli ve iyi organize edilmiş bir yapıya sahip son derece kompleks bir organel olmasıdır.

Bu makale, İlmi Mercek Dergisi 49. sayı (Temmuz 2008) 60. sayfada yayınlanmıştır.
ALINTI

Alıntı:
Darwinizm öylesine büyük bir yalandır ki,

* 150 yıl boyunca insanları canlıların evrimleştiğine inandırmıştır.
* İnsanları, maymunsu ataları olduğuna ikna etmiştir.
* Tek bir tane bile bilimsel delili olmamasına rağmen bilimsel bir teoriymiş gibi davranmıştır.
* Tek bir tane bile ara fosil olmamasına rağmen ara fosil var telkini yapmıştır.
* Tek bir proteini laboratuvarda bile oluşturamamasına rağmen yeryüzündeki canlı çeşitliliğinin varlığını tesadüflere bağlamıştır.
* Şuursuz, cansız, başıboş atomların tesadüfler sonucu bir araya gelerek, devletleri, medeniyetleri, laboratuvarlarda kendi hücrelerini inceleyen bilim adamlarını var ettiği yalanını bütün insanlığa telkin etmiştir.
* Tüm bunları yaparken ise, yalnızca yalan, sahtekarlık ve demagoji kullanmıştır.

Darwinizm öylesine büyük bir yalandır ki, bu ideolojinin destekçileri sahte fosiller üretip bunları 40 yıl boyunca sergilemekte sakınca görmezler. Darwinistler, ara fosil uydurabilmek için sahtekarlık yapmayı adeta bir alışkanlık haline getirmişlerdir. Kusursuz canlıların fosillerini alıp onun üzerinde bir evrim senaryosu kurgulamaktan çekinmezler. Hayali ilk hücre hakkında sayısız senaryoları vardır, fakat henüz bu hayali hücrenin binlerce proteininden bir tanesinin bile meydana gelişini açıklayamazlar. Mutasyonların evrimleştirdiğini söylerler, fakat kontrollü laboratuvar ortamında dahi mutasyonlarla tek bir canlıya faydalı bir özellik ekleyememişlerdir.

İşte bu nedenle çözümü sahtekarlığa başvurmakta bulmuşlardır. Fosil kayıtlarının teorilerini desteklememesi üzerine çaresiz kalan Darwinistler, mükemmel canlılara ait kusursuz fosilleri alarak bunları kendi istedikleri şekilde yorumlamış, hatta açıkça sahtekarlık yapmışlardır. İnsan kafatasına yeni ölmüş orangutan çenesi ekleyerek 40 yıl sergilenen sahte Piltdown adamını, bir tane domuz dişinden sözde ailesiyle birlikte resmedilen Nebraska adamı sahtekarlığını üretmişlerdir. Dinozor fosillerine tüy eklemiş, sanayi devrimi kelebeklerini ağaç kabuklarına yapıştırarak çektikleri resimlerle doğal seleksiyon ile evrimleşme propagandaları yapmışlardır. Coelacanth’ı yıllarca ara form olarak tanıtmış, canlının halen yaşıyor olduğunun anlaşılması ile şaşkına dönmüşlerdir. 53 milyon yıllık at fosilleri günümüz atlarının aynısıyken, hayali bir “atın evrimi senaryosu” üretmişler, sonunda bunun da sahte olduğunu itiraf etmişlerdir. İnsanın hayali evrimini sahte embriyo çizimleri ile açıklamaya çalışmışlar, ardından çizimlerin sahibi Haeckel’in, “evrim teorisi adına çok sahtekarlık yapıldığından bu sahtekarlığı dolayısıyla gocunmadığına” dair itirafı ile bu sahte senaryoyu da geri çekmek zorunda kalmışlardır.

Kısacası, Darwinizm bir yalandır. Sahte fosiller sürekli olarak deşifre edildiği, gerçek fosiller ise evrimi tümüyle yalanladığı için EVRİMCİLER FOSİLLERİ GİZLEME İHTİYACI DUYARLAR.

Darwinistler Bir Fosil Buldukları An Onu Alelacele Gizlerler, Tıpkı Kambriyen Fosillerinde Olduğu Gibi

Fosiller evrimi yalanlayan en önemli delillerdendir. Yeryüzünün çeşitli katmanlarından elde edilen ve canlıların ilk yaratıldıkları andan itibaren hiçbir değişime uğramadığını ortayan koyan 250 milyon fosil, evrimciler için tam bir çıkmaz oluşturmaktadır. Normalde kendi teorilerinin ispatı için kullanmaları gereken fosillerin her birinin Yaratılış gerçeğini tasdik etmesi Darwinistleri fosilleri saklamaya kadar itmiştir. İnsanların bunları görmesini ve bilmesini istemezler. Bunu tarihte çok yapmışlardır, bugün de halen yapmaktadırlar. Sahte evrim demagojilerinden sayfalarca, saatlerce bahsederler. Ama şu an var olan 250 milyon fosil hakkında tek kelime etmemişlerdir. Yüzlerce yıldır istikrarla sürdürülen kazılar sonucunda ele geçen milyonlarca fosil vardır. Fakat Darwinistlerin bunları gösterdikleri müzeler yoktur. Bunları hiçbir zaman bir sergide sergileyememişlerdir. Milyonlarca fosilin yeraltından çıktığı bilinmektedir, fakat bunların hiçbiri ortada yoktur. Ve bu, geçmişten beri sürekli olarak yapılan bir Darwinist oyundur.

Bunun en önemli örneklerinden bir tanesi, 1909 yılında Charles Doolittle Walcott adlı bir paleontoloğun Kanada’nın Burgess Shale bölgesinde yapmış olduğu araştırmalar sonucunda bulmuş olduğu fosillerdir. Walcott, 4 yıl boyunca yaptığı araştırmalar sonucunda bulmuş olduğu yaklaşık 530 milyon yıl öncesine ait muhteşem fosilleri alelacele gizlemeye çalışmıştır.

Peki Bunun Nedeni Nedir?

Bunun nedeni 530 milyon yıl öncesine ait olarak bulunmuş olan söz konusu fosillerin evrimi kesin olarak reddetmesi, tam anlamıyla ortadan kaldırmasıdır. Bu fosiller Kambriyen dönemi adı verilen döneme aittir ve evrimcilere göre bu dönem, yalnızca tek hücreli veya temel kompleks uzuvlardan yoksun bazı çok hücrelilerin yaşaması gereken bir dönemdir. Hayali evrim masalına göre başka türlü olması mümkün değildir.

Fakat Kambriyen dönemine ait bulunan fosiller, bir evrimci için dehşet habercisidirler. Söz konusu fosiller, o dönem canlıların günümüzdeki canlı kompleksliğine sahip olduğunu göstermekte, günümüz çeşitliliğinin bir benzerinin, hatta daha fazlasının bir anda ortaya çıktığını ilan etmektedir. Dahası, bu canlıların başka canlılardan evrimleştiğini gösteren hayali ilkel bir ata da hiç bir zaman var olmamıştır. Bu fosiller, evrimcilere göre, canlıların en ilkel yapıda olduğunu iddia ettikleri bir dönemde mükemmel bir komplekslik sergileyerek, canlıların bir anda, oldukları görünümde yaratıldıklarını yüksek sesle ilan etmektedirler. Bu, Darwinizm’in kesin olarak ölümü, yok oluşu anlamına gelmektedir. Darwinistler, açıklamasız kaldıkları konularda demagoji kullanmaya alışkındırlar ama canlı çeşitliliğinin yaklaşık 530 milyon yıl önce bir anda ortaya çıkmasına bir açıklama bulmaları imkansızdır.

Nitekim, Harvard paleontoloğu evrimci Stephen Jay Gould’un da belirttiği gibi Darwin’e en büyük rahatsızlık fosil kayıtlarından, özellikle de Kambriyen fosillerinden gelmiştir:

Fosil kayıtları, Darwin'e mutluluktan çok hüzün getirdi. Hiçbir şey onu, neredeyse tüm kompleks dizaynların ortaya çıktığı Kambriyen patlamasından daha çok rahatsız etmedi. (Gould, Stephen J., The Panda's Thumb, 1980, ss. 238-239)

İşte bu sebeple, koyu bir evrimci olan Walcott, çözümü fosilleri saklamakta bulmuştur.

Muhteşem Kambriyen fosilleri tam 70 yıl boyunca saklanmıştır.

Burgess Shale fosillerinin gün ışığına çıkması, ancak 1985 yılında, müzenin arşivlerinin yeniden incelenmesi sayesinde oldu. İsrailli bilim adamı Gerald Schroeder bu konuda şu yorumu yapmıştır:

Eğer Walcott isteseydi, fosiller üzerinde çalışmak üzere bir ordu dolusu öğrenciyi görevlendirebilirdi. Ama evrim gemisini batırmamayı tercih etti. Bugün Kambriyen Devri fosilleri Çin’de, Afrika’da, İngiliz Adalarında, İsveç’te ayrıca Grönland’da da bulunmuş durumdadır. (Kambriyen Devrindeki) Patlama, dünya çapında yaşanmış bir olaydır. Ama bu olağanüstü patlamanın doğasını tartışmak mümkün olmadan önce, bilgi gizlenmiştir.(Gerald Schroeder, Evolution: Rationality vs. Randomness)

40 Yıl Boyunca Saklanan Papağan Fosili

Kambriyen fosillerinin gizlenmesi evrimcilerin tarihinde yaşanmış olan tek olay değildir. Fosil gizlemek, Darwinistler için bir adettir. Nitekim 65 milyon yıllık bir papağan çenesi fosili de, günümüz papağanlarının milyonlarca yıl boyunca hiç değişmediğini gösteren bir yaşayan fosil olduğu ve evrim teorisini bu nedenle geçersiz kıldığı için uzun yıllar insanlardan saklanmıştır. Ta ki California Berkeley Üniversitesi mezunlarından Thomas Stidham adında bir araştırmacının Berkeley Paleontoloji Müzesindeki fosil koleksiyonlarını incelemeye karar vermesine kadar. Bunun ardından yapılan incelemede fosilin, bugüne kadar bulunan en eski papağan fosili olduğu, dinozorlarla aynı dönemde yaşadığı anlaşılmıştır. 13 milimetrelik fosilin röntgen çekimlerine göre, fosilin üzerinde bulunan "K" şeklindeki iz (kan damarları ve sinir yolları) günümüzdeki papağanlara ait özelliklerle aynıdır. Darwinistler, bu gerçeği gizleyebilmek için çözümü tam 40 yıl fosili saklamakta bulmuşlardır.

250 Milyon Fosilden Hiçkimsenin Haberi Yoktu

Darwinistlerin fosil saklama taktiği, günümüzde halen büyük bir gizlilik içinde devam ettirilmektedir. İnsanların büyük bir kısmı, uzun bir süre boyunca, şu anda dünya çapında bulunmuş olan fosillerin 250 milyondan fazla olduğunu bilmemişlerdir. Adına yaşayan fosil denilen ve günümüz canlılarının milyonlarca yıldır değişmediğini ortaya koyan fosil örnekleri, yıllar boyunca Darwinistler tarafından gizlenmiş, bunlardan yalnızca birkaç örnek gündeme getirilmiştir. Dolayısıyla bilimsel yayınları veya interneti inceleyen kişiler, yaşayan fosil denince, uzun bir süre boyunca yalnızca birkaç ünlü örnek ile karşılaşmışlardır: Bir Ginkgo yaprağı, bir nautilus, bir okapi... Hemen hemen her kişi, yıllarca, dünyada birkaç tane yaşayan fosil örneği olduğunu ve bunların da nadir şaşırtıcı örnekler olduğunu zannetmişlerdir. Şu an var olan neredeyse tüm canlıların, kurtların, atların, tavşanların, kaplumbağaların, balıkların, kuşların, sürüngenlerin neredeyse her türünün, milyonlarcasının yaşayan fosillerinin var olduğundan haberleri bile olmamıştır.

Bunun tek sebebi, Darwinistlerin 250 milyon fosili insanlardan gizlemiş olmalarıdır.

Darwinistler Fosilleri Neden Gizleme İhtiyacı Duyarlar?

Çünkü fosiller evrimi reddetmektedir. Fosil kayıtlarında bir tane bile ara form fosili bulunmamaktadır. Var olan fosil kayıtların tamamı -ki bunlar 250 milyondan fazla fosili ifade eder- mükemmel görünümde, tam ve kusursuz canlılara aittir. Bu 250 milyon fosilin çok büyük bir bölümünü yaşayan fosiller oluşturmaktadır. Söz konusu fosillerin yalnızca bir bölümünün, hatta 3-5 tanesinin bile ortaya çıkması, evrim teorisinin yok olduğunun ilanı demektir. İşte bu nedenle Darwinistler 250 milyon fosil karşısında dehşete kapılmışlardır. Tıpkı Kambriyen dönemine ait muhteşem canlı fosillerini 70 yıl boyunca saklama ihtiyacı duymaları gibi, şu anda da evrimi çökerten bu muazzam koleksiyonu da gözlerden saklamaya çalışmışlardır.

İşte Darwinistlerin büyük bir çaba ile, fosil kayıtlarını gizli tutmak istemelerinin sebebi budur: Evrim teorisi, 250 milyon fosil karşısında tamamen geçersiz kılınmıştır. Bunu ilan eden ise Yaratılış Atlası’dır. Yaratılış Atlası, Darwinistlerin hiç beklemediği bir anda, birbirinden üstün görünümlü 250 milyon yaşayan fosilin varlığını bütün dünyaya haber vermiştir.

Darwinistlerin Beklemediği Karşılık: Yaratılış Atlası

Darwinist tuzak, şu anda artık Yaratılış Atlası ile bozulmuştur. İnsanlar, bir anda ele geçirilmiş 250 milyonun üzerinde fosil olduğunu ve bu fosillerin bir tanesinin bile evrimi delillendirecek bir ara form fosili olmadığını anlamışlardır. İnsanlardan gizlenmeye çalışılan bir gerçek açıkça, resimleriyle, hatta fosil sergilerindeki örnekleriyle insanlara sunulmuştur. İnsanlar bu fosilleri görmüşler, onlara dokunmuşlardır. Bu 250 milyon fosilin tamamı Yaratılış gerçeğini kanıtlayan kusursuz, mükemmel fosillerdir. Bir kısmı soyu tükenmiş mükemmel canlılara aitken, büyük bir bölümü yaşayan fosillerdir. Darwinistler fosilleri gizlemeye çalışırlarken hiç beklemedikleri bir anda Yaratılış Atlası ile karşılaşmışlardır. Bütün Yaratılış delilleri tüm detaylarıyla insanlara ulaştırılmış, tüm detaylarıyla tanıtılmıştır. Ve böylece, Darwinistlerin uzun yıllardır fosilleri gizlemek uğruna gösterdikleri çaba, bir anda tam tersine dönmüştür.

Şu anda evrimin geçersizliğini tüm dünya bilmektedir. Devlet başkanları bunu açıkça dile getirip, Allah inancını benimsediklerini tüm dünyaya ifade etmiş, insanlar ünlü internet sitelerinin düzenlemiş olduğu anketlerde, % 90 oranında canlıları Allah’ın yarattığına inandıklarını belirtmişlerdir. Tüm dünyada resmi olarak benimsenmiş, ülkelerin kanunları ile korunmuş olan evrim teorisi, bir anda tartışılır olmuş, delilsiz bir teori olduğu herkes tarafından hemen anlaşılmış, eyaletler bu teoriyi müfredattan çıkarabilmek için yoğun bir çaba içine girmişlerdir. İşte bu, insanlardan gizlenmeye çalışılan fosillerin ortaya çıkarılmasının getirdiği sonuçtur.

Yaklaşık 1.5 asırdan fazla bir zaman boyunca aldatmalarla, sahtekarlıklarla, evrimi çürüten delillerin saklanmasıyla elde edilen sahte Darwinist başarı, bir anda ortadan kalkmıştır. Darwinistler, tüm dünyayı etkileri altına aldıkları, teorilerini kanunlaştırdıklarını zannettikleri bir anda beklemedikleri şok bir yenilgi yaşamışlardır. Bu, Müslümanların beklediği, Allah’ın dilemesiyle mutlaka gerçekleşecek bir karşılıktır. Çünkü Allah Müslümanlara, batılı yok edip hakkı sağlamlaştıracağını vaat etmiştir.

De ki: "Şüphesiz Rabbim hakkı (batılın yerine veya dilediği kimsenin kalbine) koyar. O, gaybleri bilendir. De ki: "Hak geldi; batıl ise ne (bir şey) ortaya çıkarabilir, ne geri getirebilir." (Sebe Suresi, 48-49)
ALINTI

Alıntı:
Beynin İçindeki Manzarayı Seyreden Kim?
Pazar, 20 Şubat 2011 16:03


Beynin İçindeki Manzarayı Seyreden Kim?

Bir cisimden gelen ışık, retina üzerine düşer ve daha sonra işlem görmesi için beyinde otuz kadar farklı görme merkezine iletilir. Göz merceğinden geçen ışık, gözün arka tarafındaki ağ tabakanın üzerine baş aşağı ve iki boyutlu bir görüntü bırakır. Ağ tabakadaki çubuk ve koni hücreler, bazı kimyasal işlemlerden sonra bu görüntüyü elektriksel akıma dönüştürür.

Bu elektriksel akımlar, göz sinirleri aracılığı ile beynin arka kısmında yer alan görme merkezine götürülür. Beyin ise bu gelen sinyali anlamlı ve üç boyutlu görüntüler haline getirir. Craig Hamilton'un belirttiği gibi, "bu şimdiye dek hiç kimsenin tatmin edici bir çözüme ulaştıramadığı bir problemdir. Fakat yine de bizim anlamamız gereken, gözlerinizin her biri resmin farklı bir kısmını görür ve beyniniz ise bunu bir bütün haline getirir".48 Yapılan bu tanımlar, oldukça genel anlamda gözün nasıl gördüğünü tarif etmektedir. Gözler, bize dış dünyadaki, aslını hiçbir zaman bilemeyeceğimiz bir görüntünün oluşum safhalarının ilk aşamasını temsil ederler. Dışarıda var olan dünya, gözden geçen ışık sayesinde, elektrik sinyalleri yoluyla, içimizde, beynimizin oldukça küçük bir noktasında var olur. Başımızı kaldırıp etrafımıza şöyle bir baktığımızda gördüğümüz görüntü uçsuz bucaksız da olsa, aslında beynimizin içindeki bu küçük noktada oluşur. Bu uçsuz bucaksız görüntünün aslının, gördüğümüz görüntüye benzeyip benzemediğini ise hiçbir zaman bilemeyiz.

Cambridge Üniversitesi matematik ve teorik fizik bölümünden Peter Russell, bu gerçeği şu şekilde özetler:

Bir ağaca baktığımda, doğrudan ağacı görüyormuşum gibi gelir. Ama bilim, tamamen farklı bir şeyin gerçekleştiğini söylemektedir. Gözden giren ışık retinada kimyasal reaksiyonları tetikler, bunlar beyne giden sinir lişeri boyunca hareket eden elektrokimyasal impulslar meydana getirirler. Beyin aldığı verileri analiz eder ve sonra dışarıda var olan şeye dair kendi görüntüsünü meydana getirir. Daha sonra ben, ağaç görüntüsünü görürüm. Ama benim asıl gördüğüm ağacın kendisi değildir, sadece zihnimde oluşan görüntüsüdür. Bu, tecrübe ettiğim her şey için geçerlidir. Bildiğimiz, algıladığımız ve hayal ettiğimiz her şey, her renk, ses, duygu, her düşünce, her his zihinde meydana gelen bir şekildir. Bunların tümü zihnin kendi şekillendirmesidir.49

Tüm bunlar, bizi önemli bir gerçeğe götürmektedir: Biz hayatımız boyunca, dünyayı bizim dışımızda zannederiz. Oysa dünya, her şeyiyle bizim içimizdedir. Bizler, dışımızda zannettiğimiz dünyayı aslında beynimizin içindeki küçücük bir noktada görürüz.

Dışarıdaki dünyanın aslını doğrudan göremediğimize ve her şey beyinde oluşan bir algı olduğuna göre, acaba gören gerçekten "göz"müdür?


Beyinde bahçede koşuşan çocuklar, mavi bulutsuz gökyüzü, denizi yararak yüzen gemiler yoktur. Var olan şey, sadece elektrik sinyalleridir.
Bizler, hayatımız boyunca tüm dış dünyayı gözlerimizle gördüğümüzü zannederiz. Oysa gözün görme işlevini gerçekleştirmesi için yapılan bilimsel tanım, görenin göz olmadığını anlatmaktadır. Gözler ve gözlere ait olan milyonlarca sinir hücresi, sadece görme olayının gerçekleşmesi için beyne mesaj ileten kablo görevine sahiptirler. Retina, kendi üzerine düşen ışık parçacıklarını algılar ve bunları elektrik sinyaline dönüştürerek beyne iletir. Yani burada söz konusu olan; havadan gelen ışık dalgaları, yağ, protein ve sudan oluşmuş retina ve iletilen elektrik sinyalleridir. Beyinde; bahçede koşuşan çocuklar, mavi bulutsuz bir gökyüzü, denizi yararak yüzen gemiler yoktur. Var olan şey, sadece elektrik sinyalleridir.

Peki beynimizde tüm bu algıların oluştuğu, görüntülerin canlandığı, seslerin duyulduğu, kokuların oluştuğu bir yer var mıdır? Beyni dikkatlice inceleyecek olsak, birbiriyle etkileşim içindeki nöronlar ve bunların arasındaki kimyasal ve elektriksel bağlantılarla karşılaşırız. Ama beynin hiçbir yerinde renklerin, şekillerin, yazıların ve dış dünyaya ait diğer şeylerin görüntülerini bulamayız. Beynin hiçbir yerinde, yaprakları hareket eden yeşil bir ağaç, alışveriş yapan kalabalık, evler, arabalar, mobilyalar yoktur. Beynin hiçbir yerinde bize gülümseyen bir dostumuz, annemiz veya babamız yoktur. Okumakta olduğunuz bu kitabın görüntüsü, beynin hiçbir yerinde bulunmamaktadır. Kısacası, etrafımızda gördüğümüzü zannettiğimiz dünya, ne dışarıda ne de beyindedir.

Görüntünün beyinde olduğunu iddia eden bilim adamlarının şu soruya cevap vermeleri gerekmektedir. Eğer beyinde bir görüntü meydana geliyorsa, bu durumda bu görüntüyü izleyen kimdir?

Kaliforniya Üniversitesi, Psikoloji Bölümü ve Nörobilim Programı profesörü ve Beyin ve Algılama Merkezi Başkanı Vilayanur S. Ramachandran, Phantoms in the Brain (Beynin Aldanışları) isimli kitabında bu durumu şu şekilde açıklamıştır:

Elinde tuttuğu bardaktaki içeceğe baktı. "Göz küremin içine bu bardağın ters bir görüntüsü düşüyor. Açık ve koyu renkli görüntülerin hareketleri retinamın üzerindeki fotoreseptörleri aktişeştiriyor ve şekiller, bir yol boyunca -bu yol optik sinirdir- tek tek pikseller halinde aktarılıyor. Beynimin içindeki ekranda da görüntüleniyor. Bu bardağı da aynen bu şekilde görmüyor muyum? Elbette, beynimin tekrar görüntüyü çevirip düzeltmesi gerekiyor."

Onun fotoreseptörler ve optik hususundaki bilgileri etkileyici olsa da, beynin içinde bir yerlerde görüntülerin izlendiği bir ekran olduğu şeklindeki açıklamasında ciddi bir mantık hatası vardır. Çünkü eğer iç nöronlara bağlı bir ekranda bardağın görüntüsünü izleyebiliyor olsaydınız, beyninizin içinde bunu görmesi için bir başka küçük insana ihtiyaç duyardınız. Bu da problemi çözmeyecektir, çünkü bu kez onun kafasının içinde görüntüyü izleyebilmesi için daha da küçük bir insana ihtiyaç duyacaktınız ve bu böylece sonsuza dek devam edecekti. Sonuç olarak ise idrak sorusunun gerçek cevabını bulamadan hiç bitmeyen gözler, görüntüler ve küçük insanlar ile başa çıkmanız gerekecekti.50


Bir kitaba, kaleme ya da bir insana baktığımızda, her durum için farklı bir sinirsel faaliyet harekete geçer. Baktığımız şeyle ilgili olarak üst beyin merkezleri bilgilendirilir.

Ancak burada gerçekleşen sayısız kimyasal işlem, tek başına görmeyi açıklamaz. Çünkü, beynin içinde görüntüleri izleyen bir küçük adam yoktur. Dış dünyayı izleyen, gören ve bundan bir anlam çıkaran, insana ait ruhtur.

Ramachandran'ın burada değinmekte olduğu nokta son derece önemlidir. Beynin içinde görüntü olduğunu varsaydığımızda, bu görüntüyü beynin içinde izleyen bir kişinin varlığı gerekecektir. Beyinlerin içinde görüntüler, görüntüleri izleyen küçük insanlar ve onların beyinlerindeki görüntüyü izleyen küçük insanlar kesintisiz olarak devam edecektir. (Detaylı bilgi için bkz. Kuledeki Küçük Adam, Harun Yahya, Araştırma Yayıncılık) Beynin içindeki görüntüyü izleyen bir varlık olmadığına göre, beynin içindeki görüntü iddiası gerçek dışı ve mantıksızdır. Beynin içi kapkaranlıktır, ışıksızdır, sessizdir. Beynin içinde renkler, birbirinden güzel görüntülü çiçekler, sıcaklık hissi veren mangal ateşi ve cıvıl cıvıl öten kuşlar yoktur.

O halde beynin içinde oluşan şey nedir? Ramachandran, bunun teknik açıklamasını şu şekilde yapar:

... idrak konusunu anlamak için ilk adım beyindeki görüntüler fikrinden kurtulmak ve nesneler ile olayların dış dünyadaki temsili tarişeri üzerinde düşünmektir. Bu sayfada yazılı olan paragraşar gibi bir paragraf, temsili tarif ifadesini çok iyi açıklayabilecek bir örnektir. Eğer Çin'deki arkadaşınıza dairenizin nasıl göründüğünü anlatmak isteseydiniz, dairenizi Çin'e nakletmeniz gerekmeyecektir. Tek yapmanız gereken dairenizi tanımlayan bir mektup yazmaktır. Fakat mektubunuzdaki kelimeleri ya da paragraşarı meydana getiren mürekkep hiçbir şekilde fiziksel anlamda odanıza benzerlik göstermez. Mektup, sizin dairenizin temsili bir tarifidir.

Beyindeki temsili tarifin anlamı nedir? Elbette mürekkep damlaları değil, fakat sinir iletilerinin dilinden söz edilmektedir. İnsan beyninde görüntülerin işlenmesi için çok sayıda alan bulunmaktadır, bunların her biri görüntüden belirli türde bilgileri almakta uzmanlaşmış karmaşık nöron ağından oluşur. Her bir nesne, bu alanların içerisinde sadece o nesneye ait bir dizi faaliyeti harekete geçirir. Örneğin bir kaleme, kitaba ya da bir insan yüzüne baktığınızda her durum için farklı bir sinirsel faaliyet şekli tetiklenir ve sizin neye baktığınızla ilgili daha üst beyin merkezlerini "bilgilendirir." Bu faaliyetlerin biçimi, aynen kağıdın üzerindeki mürekkep damlalarının sizin odanızı temsil veya sembolize etmesi gibi, görsel nesneleri temsil eder ya da sembolize eder. Görsel süreçleri anlamaya çalışan biz bilim adamları için hedefimiz beynin bu sembolik tarişeri oluşturmak için kullandığı şifreyi çözmektir, tıpkı bir şifre çözücünün yabancı bir metni deşifre etmeye çalışması gibi...51

Fakat tek başına bu haritanın varlığı görmeyi açıklayamaz çünkü beynin içinde önceden de belirttiğim gibi primer görme korteksinin üzerinde gösterilenleri izleyen küçük bir insan yoktur.52


Richard L. Gregory ise, bunu şu şekilde tanımlar:

Gözlerin, beyinde, nesnelerin algılarından oluşan bir görüntü oluşturdukları düşüncesinin cazibesinden kaçınmak önemlidir. Beyinde görüntü fikri, bütün bunları görecek bir iç gözün de bulunmasını beraberinde getirir. Ama bu da, bu görüntüyü görebilecek bir başka gözün bulunmasını başka görüntüler için başka gözleri vs. gerektirecektir. Bu ise hiçbir sonuca ulaşmadan sonsuza kadar bu şekilde devam eder.53

Iowa Üniversitesi Nöroloji Departmanı profesörü ve başkanı Antonio Damasio, "oldukça dürüst bir şekilde şunu söyleyebilirim; bilincin ilk problemi, nasıl 'beyinde bir film' oluşturabildiğimizdir,"54 açıklamasını yaparken, bilim adamlarının bu konu ile ilgili içinde bulundukları açmazı açıkça itiraf etmektedir. Açıktır ki, 21. yüzyıl bilimi, "Gören kim?" sorusunu cevapsız bırakmaktadır. Bilim adamları, beynin içinde bir izleyicinin olduğu varsayımını kuşkusuz terk etmişlerdir. Ama bu durum, beyinde oluşan görüntü kavramını bilim adamları açısından daha büyük bir problem haline getirmiştir. Beynin içindeki tek bir nokta, bize, sayısız detaya sahip olan, mükemmel netlikte ve kusursuz ayrıntılar taşıyan bir dünya sunmaktadır. Hem de kesintisiz olarak. Bunun teknik ve bilimsel açıklaması budur. Peki acaba oluşan "görüntü" nerededir?

Oxford Üniversitesi'nden psikolog yazar Susan Blackmore, şu yorumu yapar:

* Crick, "gözlerimizin önünde gördüğümüz dünyanın canlı görüntüsü"nün bağlantılarını bulmak istediğini söylüyor. Damasio ise bunu "beynin içindeki sinema" olarak adlandırıyor. Ama eğer görsel dünya büyük bir illüzyon ise, bu durumda bu kişiler aradıkları şeyi hiçbir zaman bulamayacaklar, çünkü ne beynin içindeki sinema ne de canlı görüntü beyinde bulunmamaktadır. Bunlar da illüzyonun bir parçasıdır.55 (*: DNA sarmalının keşfi ile Nobel ödülü alan İngiliz biyokimyacı.)


Baktığımız nesnenin, dış dünyadaki gerçek halini gördüğümüzden emin oluruz. Oysa biz, o nesnenin hiçbir zaman aslına ulaşamayız. Gördüğümüz şey, tıpkı yanda yere yapılmış bu üç boyutlu resimde olduğu gibi yalnızca bir illüzyondur. Zihnimizin ürettiği şeydir. Ancak biz, bunların gerçekliğinden, dışarıdaki asıl görüntüleri ile muhatap olduğumuzdan hiçbir zaman şüphe duymayız.
Susan Blackmore'a göre muhatap olduğumuz her şey, yalnızca bir illüzyondur. Aslında illüzyon tanımı burada ortaya çıkan durumu tam olarak açıklayamamaktadır. İllüzyon, zihnimizde meydana gelen olayları fiziksel gerçeklerle karşılaştırdığımızda ortaya çıkan bir durumdur. Ancak burada insan, dışarıdaki dünya ile yani karşılaştırma yapabileceği bir fiziksel gerçeklikle muhatap değildir. Bunların tümü, zihnin ürettiği şeylerdir ve zihin, dışarıdaki gerçekliği hiçbir zaman görememekte, duyamamakta, hissedememektedir. Bunlar yalnızca bize ait gerçeklerdir. Bu durumda burada gerçekleşen durumu illüzyon değil, daha çok hayal olarak tanımlamak daha doğru olacaktır.

Sahip olduğumuz dünya, sadece bizim algılarımızda oluşur. Bu dünyayı bizim gördüğümüz gibi gören, bize ait algıları hissedip algılayan, bizim dünyamıza şahit olan hiç kimse yoktur. Gördüklerimiz, beynimizin de bir parçası değildir. Beyin de sahip olduğumuz bu hayali görüntüye aittir. Bizim algılarımız; bize seyrettirilen, bizim için var edilmiş bir dünyayı oluştururlar. Dışarıda gerçek, maddesel bir dünya vardır ama insan buna hiçbir zaman ulaşamamaktadır. Kuantum fiziğinin kaşişerinden Erwin Shrödinger'in belirttiği gibi, "her kişinin dünya görüntüsü, kendi zihninin oluşturduğu kavramdır ve daima öyle kalacaktır. Bu dünya görüntüsünün, başka bir varlığa sahip olduğu hiçbir zaman kanıtlanamaz".56

Gözümüzün önünde zannettiğimiz bir nesneye, örneğin bir kitaba bakarak edindiğimiz deneyimi, onu sadece düşünerek de edinebilmemiz bu gerçeğin önemli delillerindendir. Beynin içinde, gerçekte var olmayan bir varlığın görüntüsünü elde etmekteyiz. Washington Üniversitesi'nden psikolog Michael Posner ve nörolog Marcus Raichle, beynin bu olağanüstü mekanizması için şu sözleri söylemektedirler:

Gözlerinizi açın, bir manzara hiç çaba göstermeden sizin görüntünüzü doldurmaktadır; gözlerinizi kapatın ve o manzarayı düşünün. Bu şekilde o manzaranın bir görüntüsünü çağırabilirsiniz, kesinlikle sizin gözlerinizle gördüğünüz manzara kadar canlı, kesintisiz ya da eksiksiz değildir. Fakat hala manzaranın temel özelliklerine sahip olan niteliktedir. Her iki durumda da manzaranın bir görüntüsü zihinde oluşmaktadır. Gerçek görsel deneyimlerle oluşan görüntü, hayal edilen bir görüntüden ayırt edilebilmesi bakımından "algı" olarak adlandırılmaktadır. Algı retinaya çarpan ve daha sonra beyinde işlemden geçirilecek olan sinyalleri gönderen ışığın ürünü olarak oluşmaktadır. Fakat bu sinyalleri göndermek için hiçbir ışık retinaya çarpmadığında bir görüntüyü nasıl oluşturabilmekteyiz?57


Bir nesneyi, bu nesnenin aslı yokken zihnimizde var eden şey, aslının var olduğunu zannettiğimizde onu zihnimizde var eden mekanizma ile aynıdır. Dolayısıyla, dış dünya olarak gördüğümüz görüntülerin varlığı, yalnızca bir yanılsama, bir hayaldir. Gördüğümüz her şey, karşımızdaki renkli dünya, dostlarımız, çevremizdeki insanlar, hatta kendi bedenimiz bu hayalin bir parçasıdır. Tüm bunların kaynağı sandığımız şey, yani dış dünyanın aslı, bizler için daima bir bilinmez olarak kalacaktır.

Bu gölge dünya; çalıştığımız iş yerini, evimizi, çevremizdeki insanları, arabamızı, yediğimiz yemeği, seyrettiğimiz filmi, kısacası yaşantımızdaki her şeyi kapsar. Evimize girdiğimizde, gerçek evimizden içeri girdiğimize dair bir his duyarız. Oysa gerçek evimizin, ona tıpatıp benzeyen, hatta görüntü olduğuna dahi ihtimal vermediğimiz bir kopyasını zihnimizde izleriz. Evin içinde karşılaştığımız herkesin görüntüsünü yine zihnimizde seyrederiz. Bütün hayatımız, beynimizin içindeki küçük bir mekanda geçer.


Bu konu üzerinde araştırma yapan nörolog ve psikologların birçoğu, buraya kadarki sonuca rahatça ulaşırlar. Ama "algılayanın kim" olduğu sorusunun cevabını vermekten genellikle uzak dururlar. Beyinde küçük insanlar arar, tüm bunları algılayan bir maddesel varlığı bulmaya çalışırlar. Bunu kitaplar, makaleler, konferanslar boyunca tartışır, konuyu çözememiş diğer bilim adamlarını örnek gösterir ve işin içinden çıkamadıklarını iddia ederler. Oysa tüm teknik ve bilimsel gerçeklerin açıkça gösterdiği sonuç, bütün bunları algılayan, gören ve hissedenin, insanın sahip olduğu ruh olduğudur. Bilim adamlarının beyinde aradıkları şey, yani "gören varlık" ruhtur. Bizim "dış dünya" olarak kabul ettiğimiz yaşama ait her şey, bu ruha izlettirilen görüntülerden ibarettir. Bu gerçek, bazı bilim adamlarının yüceliğine inandıkları materyalizmi ortadan kaldırmaktadır. Her şeyin maddesel varlıklardan ibaret olduğunu iddia eden materyalistler için ruhun varlığı, kesin olarak kabul edilemezdir. İşte bu nedenle, "algılayanın kim" olduğu sorusu, materyalistler için daima cevapsız kalacaktır.

İnsana sahip olduğu ruhu veren Allah'tır. Bu ruha işittiren, izlettiren, hissettiren Allah'tır. Mükemmel netlikte, kusursuz detaylı ve olağanüstü canlılıkta bir dünyayı bizler için yalnızca hayal olarak yaratan, ruha tüm bunları yaşıyormuş hissi veren, her şeyi yoktan var eden Yüce Allah'tır. Allah, ayetlerinde bu gerçeği insanlara haber vermiştir:

İşte gaybı da, müşahede edilebileni de bilen, üstün ve güçlü olan, esirgeyen O'dur.

Ki O, yarattığı her şeyi en güzel yapan ve insanı yaratmaya bir çamurdan başlayandır.

Sonra onun soyunu bir özden (sülale'den), basbayağı bir sudan yapmıştır.

Sonra onu 'düzeltip bir biçime soktu' ve ona Ruhundan üşedi. Sizin için de kulak, gözler ve gönüller var etti. Ne az şükrediyorsunuz? (Secde Suresi, 6-9)
ALINTI.

Daha fazlasi icin Evrim Teorisi Hakkında Herşey, evrim, evrim teorisi, evrim nedir, darwin evrim teorisi, evrimteorisi, fasil nedir, amber fosil, evrim teorisinin çöküşü, evrim sahtekarlıkları, evrim çıkmazı, evrim videoları, darwin teorisi, darwin evrim,
http://www.evrimteorisi.com/tr/darwinin-bilmedikleri


Biraz daha arastirmak lazim.

Konu protesto tarafından (29-02-2012 Saat 22:00 ) değiştirilmiştir..
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiketler
(mantik), evrimin, kanitlari, kanıtları, mantık


Konuyu toplam 1 kişi okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil



Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 03:55 .
Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO ©2009, Crawlability, Inc.

Copyright ©2007 - 2008 khAos.info