Serbest Kürsü içerisinde Kutsal kitap Kur'an'ı Kerim. konusu: Toprağın Titreşmesi
Hac Suresinde Yüce Allah, yağmurun yağmasından sonra topraktan oluşan titreşimden söz eder. Toprağın bu özelliği 5. ayette söyle ifade edilmektedir.
…Yeryüzünü kupkuru ölü gibi görürsün, ancak üzerine su ...
Hac Suresinde Yüce Allah, yağmurun yağmasından sonra topraktan oluşan titreşimden söz eder. Toprağın bu özelliği 5. ayette söyle ifade edilmektedir.
…Yeryüzünü kupkuru ölü gibi görürsün, ancak üzerine su yağdırdığımız zaman titreşir, kabarır ve her güzel çiftten bir şeyler bitirir. (22 Hac Suresi, 5)
Gözle gözlemlenemeyecek kadar küçük olan bu titreşim, İngiliz Botanikçi Robert Brown tarafından 1828 yılında mikroskop altında tespit edilmiştir.
Toprağın üzerine düşen su damlacıkları bir hedef olmaksızın birçok yönde hareket eder. Suyun toprağa düşmesiyle topraktaki farklı moleküller arasında elektrik akımı oluşur. Toprağın parçacıkları iyonlaşır. Elektrik akımının düşüşüyle pozitif iyona, yükselişiyle negatif iyona dönüşüm olur. Suyun toprağa gelişiyle iyonik moleküller titreşir. Bu hareket, suyun toprağın üzerine düşmesiyle oluşan bir süreçte gerçekleşir. Botanikçi Robert Brown’ın keşfettiği bu harekete Brown Movement (Brown Titremesi) adı verilmiştir. Brown titremesinin 19. yüzyılın başında bulunmasına rağmen daha sonra hakkında bazı spekülasyonlar yapılmıştır. Brown’ın yaşadığı dönemde var olan mikroskopların böyle bir olayı gözlemlemeye yeterli olmadığı iddia edilmiş ve Brown’ın çalışmalarının abartılı olduğu eleştirilerinde bulunulmaya çalışılmıştır. Bu karşı iddialardan dolayı Brown’ın keşfinden tam 165 yıl sonra aynı gözlem bir daha video kayıtları kullanarak yapılmıştır ( Ford, Brian J., [lecture] An Evening with Brian: The Proof of Brownian Movement. Inter Micro 92, McCormick Center, Chicago, Illinois, 2000h, 13 July 1992.) Sonuçlar son derece ilgi çekicidir. Brown’ın keşfinde hiçbir abartı olmadığı ortaya çıkmış ve bu titreşim tekrar tespit edilmiştir. Burada biraz durup düşünmemiz gerekir. Kuran’ın inişinden tam 12 asır sonra mikroskoplar kullanılarak bir keşif yapılıyor ve keşif mikroskoplar yeterli olmayabilir gerekçesiyle eleştiriyor. Daha sonra, çok daha gelişmiş teknoloji kullanılarak aynı gözlem tekrarlanıyor ve benzer bir sonuca ulaşılıyor.
Brown movment adı verilen bu titreşim hakkında bilgi keşfinden yüzlerce yıl önce, Rabbimizin sözlerinden oluşan Kuran’ı Kerim’de insanlara bildiriliyor. Bu detay bilgi bir defa daha bizlere Kuran’ın Allah’ın sözü olduğunu bizlere göstermektedir.
Yağmurdaki Ölçü
Her sene yeryüzüne yağan yağmurun bir ölçüsü olduğunu biliyor musunuz? Bu ölçüde bir değişiklik olmadığının farkında mısınız? Dünya üzerine her saniye ortalama 16-17 milyon ton arasında su düşmektedir. Bu toplamda her yıl 500 trilyon ton suya tekabül etmektedir.
Tabi ki böyle bir bilgiye, dünyanın her tarafındaki meteorolojik olaylardan haberiniz olmadan cevap vermeniz imkansızdır. Ancak haberleşme ve gözlem gibi çok teknolojik bir imkanın gelişmesiyle böyle bir bilgiye ulaşılabilmiştir. Biz de bu bilgilerin açıklanmasıyla, yeryüzüne düşen su miktarının sabit olduğunu öğrenebiliyoruz. Fakat aynı bilgiyi Rabbimizin bir hidayet rehberi olan Kuran’da da bulabiliyoruz. Allah Kuran’da bu gerçeği şöyle ifade etmektedir:
O, gökten ölçüye bağlı olarak su indirmiştir. Onunla ölü bir bölgeyi canlandırdık. İşte siz de böyle çıkarılırsınız. (43 Zuhruf Suresi, 11)
Bu ayet bile tek başına bizlere Kuran’ın bir insan sözü olamayacağını ortaya koymaktadır
Yörüngeler
Kuran’da evren hakkında verilen bilgilerden birisi de yörüngeler hakkındadır. Zariyat suresinin 7. ayetinde şöyle bildirilmektedir.
Özenle oluşturulmuş yollara(yörüngelere) sahip Evren’e (göğe) and olsun.
(51 Zariyat Suresi, 7)
İnsan, evreni çıplak gözle gözlemlediğinde sayısız yıldızla karşı karşıya olduğunu hemen fark eder. Görünür evrende ortalama 200 milyar civarında galaksi olduğu düşünülmektedir. Her galakside de yine ortalama 200 milyar yıldız olduğu öngörülmektedir. Bir insan tarafından sayılamayacak kadar çok olan yıldızların ortak özellikleri hepsinin bir yörüngesinin olması ve bu yörüngede akıp gitmeleridir. Sadece yıldızlar değil yıldızların oluşturduğu yıldız kümeleri ve onların oluşturduğu galaksilerin de belli yörüngeleri var. Bu yörüngelerin tespit edilmesi çıplak gözle imkansızdır. Ancak gelişmiş teleskoplar ve gelişmiş matematiksel hesaplamalar ile, bu yörüngeler ortaya konmuştur.
RESİM-6
Kuran ise bizlere günümüzden yüzlerce yıl önce, bilimin gelişmediği, teknolojik imkanların olmadığı, çıplak göz dışında hiçbir araç olmadan gökyüzünün gözlenebildiği bir dönemde evrenin sahip olduğu düzenli yörüngelerden söz etmiştir. Bu yörüngeleri yaratan ve bunun bilgisini elçisine vahyettiği kitabıyla insanlara duyuran Allah ne yücedir!
Ben, tanrıya borcluyum..
Konu fenasi tarafından (20-10-2007 Saat 02:09 ) değiştirilmiştir..
Sebep: flood
Evet ya bi kerede açıklayın şu illeti.. mesela ben şimdiden diyim telapati olayını çözemedi bilim.. şöle bi ışık tutsanız .. sonra demeyin zaten bu kitapta vardı diye.. madem var yada yok açıklayın.. yazmıyo mu kitapta...
Bin gölge, bin ağaçtan, bir güneşin gölgesidir.. _/ *
Evrenin kökeni hakkında tarih boyunca felsefeciler ve bilim adamları farklı teoriler ortaya atmışlardır. En çok kabul gören teori ise, materyalist dünya görüşünün bir ürünü olan; evrenin sonsuzdan beri var olduğu, düşüncesidir.
Allah’ın varlığını inkâr eden ateistler, maddenin sonsuzdan beri var olduğunu, maddenin başlangıcı bulunmadığını, var olan her şeyin tesadüfler sonucunda oluştuğunu iddia etmişler ve bu durağan evren modeline sığınmışlardır. Bu görüşe göre madde hep vardır. Yaratılmadığı için bir yaratıcıya da ihtiyaç yoktur. Ateist filozoflardan Georges Politzer “Felsefenin Başlangıç İlkeleri” kitabında bunu şöyle belirtir: “Evren yaratılmış bir şey değildir. Eğer yaratılmış olsaydı, o takdirde Evren’in Tanrı tarafından belli bir anda yaratılmış olması ve Evren’in yoktan var edilmiş olması gerekirdi. Yaratılışı kabul edebilmek için her şeyden önce Evren’in var olmadığı bir anın varlığını, sonra da hiçlikten (yokluktan) bir şeyin çıkmış olduğunu kabul etmek gerekir.”
20. yüzyılın ortalarına kadar da bu iddia bilim dünyasında ve özellikle de ateist çevrelerde hakim olan görüş olmuştur. Bu görüşün aksine, günümüzden 14 asır önce vahyedilen Kuran, evrenin sonsuzdan beri geldiği düşüncesini reddetmiştir. Allah, tüm evrenin yokluktan yaratıldığını insanlara Bakara suresinde şöyle ifade etmektedir:
O (Allah) Evren’i (Gökleri) ve yeryüzünü yoktan yaratandır (bedea). O, bir işin olmasına karar verirse yalnızca “Ol” der, o da hemen oluverir. (2 Bakara Suresi, 117)
Bu ayette geçen “bedea” kelimesinin özel bir anlamı vardır. Sözlükte bu kelimenin karşılığı söyle ifade edilmektedir.
“ Bedea: Geçmişte bir örneği olmaksınız ( yoktan) ihdas ve icad eden” (Doç. Dr. Mahmut Çanga, Kur’an-ı Kerim Lügatı, Timaş Yayınları , 1999, sf. 78) Yani Allah, Kuran’da evrenin bir şeyden dönüştürülerek değil, örneği olmaksızın yoktan yaratıldığını ifade etmektedir.
Bakara suresinde bildirilen bu gerçek, modern bilimin ulaştığı sonuçlarla tam bir paralellik göstermektedir. Bilim bize tüm evrenin büyük bir patlama ile yoktan yaratıldığını ortaya koymaktadır. Big Bang adı verilen bu teoriye göre evren günümüzden yaklaşık 15 milyar yıl önce tekil bir noktanın patlamasıyla hiçlikten yaratılmıştır. İlk patlamadan Planck zamanı denen ve saniyenin 10-43‘ü kadar geçen süre fizik kanunlarının geçerli olmadığı fizik ötesi bir durumdur. Bu süreden sonra madde ve fizik kanunları oluşmuştur. Planck zamanından önce ve büyük patlamadan önce madde ve mekanın olmadığı, hatta zamanın da olmadığı, hiçlik ortamından mekan, zaman ve madde yaratılmıştır.
Bigbang’in ortaya koyduğu gerçekler karşısında materyalist bilim adamları oldukça çaresiz kalmışlardır. Kendisi de bir agnostik olan gök bilimci Robert Jastrow, God ve Astronomers isimli kitabında şöyle söylemektedir:
“Aklın gücüne inancıyla yaşamış olan bilim adamı için hikaye kötü bir rüya ile biter. O cahillik dağlarına tırmanır; zirveyi ele geçirmek üzeredir; son kayaya tutunarak kendini yukarı çektiğinde orada yüzyıllardır oturmakta olan bir grup din adamı tarafından selamlanır.” (Robert Jastrow, God and the astromers, s. 250)
Robert Jastrow’un da belirttiği gibi evrenin yaratılmasıyla ilgili bu gerçek, dinler ve özellikle de Allah’ın vahyi olan Kuran’da yüzlerce yıldır insanlara bildirilmektedir.
A- Karışımlı sudan yaratma
Kuran’da meni için karışımlı su ifadesi kullanılmaktadır. İnsan suresinin ikinci ayeti şöyledir:
Gerçekten de insanı karışımlı bir damla sudan yarattık. Onu deniyoruz. Bu yüzden onu işiten ve gören yaptık. (76 İnsan Suresi, 2 )
Mikroskop icat edilene kadar insan vücudundaki bir çok sistem, organ veya dokunun nasıl çalıştığı bilinemiyordu. Mikroskobun bilim dünyasında kullanılmaya başlaması ve daha sonra elektro mikroskobun keşfi insan bedeninin gizemini gözler önüne serdi. Yapılan analizler sayesinde meninin, birçok ayrı merkezde üretilen ayrı maddelerin karışımı olduğu anlaşıldı. Meni; sperm kanallarından, seminal keseciklerden, prostat bezinden, idrar yollarına bağlı cooper ve mery bezleri gibi salgı bezlerinden salgılanan maddelerin bir birleşimidir. Meni diye adlandırdığımız sıvının detaylı analizi yapılırsa bu sıvının; sitrik asit, prostoglondinler, flavinler, askorbik asit, ergotionein, fruktoz, fosforilkolin, kolesterol, fosfolipidler, fibrinolizin, çinko, asit fosfataz, fosfaz, hiyolurinadaz ve spermler gibi birçok ayrı bileşenden oluştuğu görülür.
İnsanoğlunun yeryüzündeki yaşamı bir damla karmaşık sudaki tek bir sperm ile başlıyor. Bu tohum anne rahminde şekillenerek, dokuları, organları, sistemleri olan mükemmel bir organizmaya dönüşüyor ve hayatını tek başına sürdürebilecek hale geliyor. Bu oluşum yakından görmek Rabbimizin eşsiz yaratışına şahit olmamızı sağlıyor.
B- Asılıp tutunan
İnsanın anne karnında oluşmasının evrenleri de Kuran’da detaylı olarak bildirilmiştir. Bunlardan ilki yumurta ile spermin birleşmesiyle oluşan zigotun anne rahmine asılması hakkındadır. Ayette zigotun bu durumu şöyle tasvir edilmektedir:
Sonra onu dayanıklı bir karar yerinde bir damlacık haline getirdik. Sonra o damlacığı asılıp tutunan bir şeye dönüştürdük… (23 Müminun Suresi, 13-14)
Burada asılıp tutulan olarak tercüme edilen kelimenin Arapça karşılığı “alak” kelimesidir. Bu kelimeyi bazı meallerde kan pıhtısı olarak çevrildiği görülebilir. Fakat bu şekilde tercüme etmek ayetin genel akışına ve kelimenin Arapça anlamına ters düşmektedir. Peygamber dönemimizde embriyoloji biliminden söz edilmesi imkansızdır. Bu nedenle bu bilime ilişkin hiçbir terminolojide o dönemde yoktur. Böyle bir dönemde inmiş olan Kuran’da da embriyolojiye ait bazı terimlerin olması dolayısıyla imkansızdır. Dönemin dili ile, kullanılan kelimeler vasıtasıyla anne karnındaki zigotun hareketi tarif edilmiştir.
Anne rahminde zigotun hareketi şöyle gerçekleşir: Yumurtada kendi diğer yarısını bulan sperm, fallop tüpünden rahme doğru ilerler. Embriyo bu yolculuğunda fallop tüpünde tutunmaya kalkmaz. Embriyo rahme doğru yol alır, rahme ulaştığında da kan damarlarının yoğun olduğu bir bölgeye asılıp tutunur. Artık Kuran’ın bahsettiği “alaka” yani “asılıp tutunma” aşaması başlamıştır. Günümüze kadar zigotun anne rahminde “asılıp tutulan” ifadesiyle neyin kastedildiği tam anlaşılamadığında “alak” kelimesine farklı anlamlar yüklenmeye çalışılmıştır. Fakat embriyolojideki yaşanan gelişmeler ayetteki ifadenin tam da anne rahminde yaşanan olayı tarif ettiğini ortaya koymuştur.
C- Dayanıklı rahim
Kuran’da insanın yaratılışını anlatan Mürselat suresindeki ayette anne rahminin sağlamlığından söz edilir:
Sizi bayağı bir sudan yaratmadık mı? Ve sonra dayanıklı bir yere yerleştirdik. Bilinen bir süreye kadar (77 Mürselat Suresi, 20-22)
Teknolojik imkanların artmasıyla insan vücudu daha rahat incelenebilmekte ve anne karnında çocuğun gelişimi gözlemlenebilmektedir. Yapılan araştırmalar anne rahminin özelliklerini ortaya koymuş ve ayette belirtildiği gibi bebek için özel tasarlanmış korunaklı bir yer olduğu anlaşılmıştır.
Rahim kaslarla sarılmış uzunluğu 8, eni 5, yüksekliği 2,5 santimetre olan içi boş bir organdır. Normalde küçük bir kütle olan rahim hamilik boyunca bebekle birlikle genişler ve büyür. İlk başlangıçta 50 gram olan rahim hamilelik sonunda 1 kg olur. Bazı durumlarda 5 kg olduğu bile gözlemlenebilir.
Bu değişme kabiliyetiyle rahmin insan vücudunda ayrı bir önemi vardır. Hiçbir organ rahim gibi kısa zamanda bu kadar büyük değişim göstermez. Rahim sahip olduğu sık ve kalın kaslarda cenin ihtiyacına göre zaman içinde gelişme gösterir, dış darbelerden korur. Ayette ifade edildiği gibi son derece dayanaklı bir yer oluşturur. Rahmin bu yapısını bizlere tüm canlılığı olduğu gibi o rahmi ve kadını da yaratan Allah 600’lü yıllarda gönderdiği kitabında insanlara açıklamıştır.
D- Kemiklere et giydirilmesi
Kuran’da insanın anne karnında oluşumu son derece dikkat çekici bir şekilde ifade edilmektedir. Müminin suresinde bu oluşumun sırası şöyle bildirilmektedir:
Sonra o damlacığı asılıp tutunan bir şeye dönüştürdük. Sonra asılıp tutunan şeyi, bir çiğnemlik et parçası haline getirdik. Sonra bir çiğnemlik et parçasını, kemik olarak yarattık. Sonra kemiğe et giydirdik. (23 Müminun Suresi, 14)
Embriyonun değişimi esnasında et parçasının kemik olarak yaratıldığını ve daha sonra bu kemiklere et giydirildiğini bu ayette Yüce Allah çok açık bir şekilde ifade etmektedir. Aynı durum başka bir ayette de şöyle ifade edilir.
… Kemiklere de bir bak. Nasıl yerli yerince düzenliyoruz onları ve sonra da onlara et giydiriyoruz… (2 Bakara Suresi, 259)
Özellikle bazı ateist çevreler, Kuran’a eleştiri getirmeye çalışırlarken, bu aşamalara itiraz edip kemikleşme olmasının ve daha sonradan bu kemiklere et giydirilmesinin bilimsel bir yaklaşım olmadığını iddia etmeye çalışırlar. Oysa durum çok farklıdır. Bugün modern embriyoloji Kuran’da bildirilen bu sıralamayı doğrulamaktadır. Embriyo, tıpkı Kuran’da bildirildiği gibi anne rahminde ilk başta bir et parçası haline gelir sonra bu kıkırdağa dönüşerek kemikleşir daha sonra kıkırdağın etrafını kas hücreleri sararak, ayetin ifadesi ile “et giydirme” gerçekleşir.
Tercümede geçen “bir çiğnemlik et” ifadesi, Arapça “mudga” kelimesinin karşılığıdır. Kemiğe giydirilen et vurgulanırken geçen “et” ifadesi ise ayette “lahm” kelimesi ile anlatılır. Bu deyim “taptaze et” gibi eti vurgular. Bu ayrımın altını çizmekte fayda vardır.
Embriyo başlangıçta kemiksiz bir çiğnemlik et formundadır. Embriyodaki kıkırdak doku, ayette söylendiği gibi sonradan kemikleşmeye başlar. Yine aynen ayetin söylediği gibi kemikleşme başladıktan daha sonra kas etleri oluşarak kemikleri sarar. Ayette geçen “lahm” kelimesi kas etleri için kullanılmaktadır. Kuran’da 1400 yıl önce haber verilen bu oluşumdan bilim çok yakın döneme dek habersizdi. Bu dönemde kemiklerin ve kasların beraber oluştuğu düşünülüyordu. Gelişmiş mikroskoplar ve anne karnının içine giren mikro kameralar, Kuran’ın haklılığını bir kez daha göstermiştir.
E- Anne karnındaki evreler
Kuran’da ceninin oluşumu hakkında verilen bilgilerden birisi de geçirdiği evreler hakkındadır. Ayette bu evrelerden söz edilirken Allah şöyle buyurmaktadır:
“….Sizi annelerinizin karınlarında, üç karanlık içinde, bir yaratılıştan sonra (bir başka) yaratılışa (dönüştürüp) yaratmaktadır. İşte Rabbiniz olan Allah budur, mülk O’nundur. O’ndan başka ilah yoktur. Buna rağmen nasıl çevriliyorsunuz?” (39 Zümer Suresi, 6)
Ayette görüldüğü gibi anne karnında 3 karanlık evreden söz edilmektedir. Bu 3 evrede insan, farklı yaratılışlardan geçirilmektedir.
Gerçekten de Rahim için de döllenmeden sonra ceninin oluşumu incelendiğinde 3 farklı karanlık evrenin olduğu ve farklı yaratılışlardan geçirilerek insanın oluştuğu görülmektedir.
1. Fallop borusundaki bölge; bu bölge spermle yumurtanın birleştiği ve yumurtalığın rahime bağlı olduğu bölümdür. Bu birinci karanlık bölge dev karanlık bir tüneli andırmaktadır. İlk iki haftayı kapsayan bu aşama birinci trimester olarak anılır. Hücreler çoğalırken 3 tabaka oluştururlar ve organize olurlar.
2. Ceninin tutunarak gelişmeye başladığı rahim duvarının içindeki bölme. Burada bol kılcal damarların bulunduğu karanlık bir ormanı hatırlatır. Bu safhada hücre tabakalarından temel organlar çıkmaya başlar. İkinci hafta ile sekizinci hafta arasını kapsar.
3. Ceninin özel bir sıvı dolu kese içerisinde gelişmeyi sürdürdüğü bölge. Bu aşama ise karanlık bir deniz altını hatırlatır. Burada eller, yüz, ayaklar belirginleşmeye başlar. İnsanın dış görünümü ortaya çıkar. Sekizinci haftadan doğuma kadar olan safhadır. Buradan da görülebileceği gibi ceninin anne karnında oluşumu tıpkı ayette ifade edildiği gibi hem 3 karanlık aşamadan geçer, hem de bu aşamalar esnasında cenin farklı yaratılışlardan geçmektedir. Şimdiye kadar tüm diğer Kur’an mucizelerinde olduğu gibi, böyle bir bilginin günümüzden 14 asır önce bilimin gelişmediği, hiçbir teknolojik aracın olmadığı, mikroskop gibi, sonar gibi tarama aletlerinin bilinmediği bir dönemde bilinmesine imkan yoktur. Allah bizlere kendi kitabında bu bilgileri verirken, Kuran’ın kendi sözü olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır
İzafiyet Teorisi
Einstein ismiyle özdeşleşen “İzafiyet Teorisi” zaman hakkındaki algımızı kökünden değiştirdi. Zaman; kütle ve hıza bağlı olarak değişiyordu. Eğer bir kişi ışık hızına yakın bir hızla hareket ederse onun için zamanın daha yavaş geçeği matematiksel hesaplarla ortaya kondu. Einstein’ın teorik olarak ortaya koyduğu bu gerçek, deneysel olarak da ispatlandı.
Bu deneyi İngiliz Ulusal Fizik Enstitüsü yapmıştır. Araştırmacı John Laverty zamanı mükemmele yakın bir şekilde doğru gösteren (300 bin yılda sadece 1 saniye hata yapan) iki saati senkronize etti. Saatlerden biri Londra’daki laboratuarda tutuldu, diğeri ise Londra’dan Çin’e gidip gelen bir uçağa kondu. Uçak yüksekten uçtuğu için, Dünya’daki çekim gücünden daha düşük bir çekimde hareket etmektedir. Deney sonucunda iki saat arasında fark oluştuğu görüldü. Bu da bizlere zamanın izafiyetinin deneysel ispatı oldu.
Kuran’da ise zamanın izafi olduğu açıkça ifade edilmektedir. Farklı durumlarda zamanın da farklı işlediği üç farklı ayette bildirilmektedir.
… Gerçekten, senin Rabbinin katında bir gün, sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir. (22 Hac Suresi, 47)
Gökten yere her işi O evirip düzene koyar. Sonra (işler,) sizin saymakta olduğunuz bin yıl süreli bir günde yine O’na yükselir. (32 Secde Suresi, 5)
Melekler ve Ruh (Cebrail), O’na, süresi elli bin yıl olan bir günde çıkabilmektedir.(70 Mearic Suresi, 4)
Bu ayetteki ifadelerde görüldüğü gibi farklı şekillerde hareket edilen iki ayrı durumda, örneğin meleklerin hareketi esnasında geçen zaman ile yeryüzünde geçen zaman birbirinden farklı olmaktadır. Birisi için bir gün süre geçerken zamanın izafiyetinden dolayı diğerinde elli bin yıl geçebilmektedir.
14 asır önce Kuran’ın ortaya koyduğu bu gerçek ancak 20. yüzyılda bulunan izafiyet teorisiyle anlaşılabilmiştir.
Evrendeki Düzen Ve Denge
Kuran’da evren hakkında dikkat çekilen bir diğer nokta ise belli bir dengenin varlığıdır. Furkan suresinde Rabbimizin yaratışındaki düzen ve ölçü şöyle ifade edilmektedir.
Göklerin ve yerin mülkü O’nundur; çocuk edinmemiştir. O’na mülkünde ortak yoktur, her şeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, onu belli bir ölçüyle takdir etmiştir. (25 Furkan Suresi, 2)
Evren büyük bir patlama sonucunda yaratılmıştır. Fakat bu patlama gözlemlenen tüm patlamalardan ayrı bir özelliğe sahiptir. Big Bang’in sonucunda düzensizlik değil evrenin her noktasında bir düzen ortaya çıkmıştır.
RESİM-7
Bilim dünyası bugün evrendeki bu düzen ve tasarımı “İnsani İlke” (Anthropic Principle) kavramlarıyla ortaya koymaktadır. İnsani ilkeye göre Evren amaçsız bir şekilde tesadüfen oluşamayacak kadar mükemmel özelliklere sahiptir. Bilimin ortaya koyduğu ve Furkan suresinin 2. ayetinde belirtildiği gibi evrende bir düzen ve ölçü vardır. Evrende var olan tasarımla ilgili belli başlı örnekler kısaca incelendiğinde durum daha net anlaşılacaktır.
1) Evreni meydana getiren patlama biraz daha şiddetli olsaydı, evrendeki tüm madde dağılırdı; eğer patlama biraz daha yavaş olsaydı, bütün madde hemen kapanırdı. Her iki durumda da ne galaksiler, ne yıldızlar, ne dünyamız, ne de canlılar oluşurdu. Patlamanın galaksileri, yıldızları, Dünya’mızı ve canlıları oluşturacak şekilde olmasının olasılığı, havaya atılan bir kurşun kalemin sivri ucu üstünde durması kadar bile değildir.
2) Big Bang’in patlama anında, eğer daha fazla madde olsaydı evren hemen kapanacaktı. Eğer patlama anında madde daha az olsaydı patlama galaksileri oluşturmadan maddeyi dağıtabilirdi. Görülüyor ki Big Bang, hem şiddeti, hem madde oranı, hem de bunların birbirine göre düzenlenmesiyle bilinçli bir tasarımın ürünüdür.
3) Big Bang’in başlangıcının çok yüksek sıcaklıkta olması sayesinde atom-altı dünyadaki oluşumlar gerçekleşmiştir. Böylece de galaksilerden canlılara kadar olan süreç mümkün olmuştur.
4) Evrenin başlangıçtaki homojen yapısı da galaksilerin oluşmasının bir şartıdır. Başlangıç homojenliğindeki ufak bir azalma galaksilerin oluşmasına izin vermeyecek ve tüm maddenin karadeliklere dönüşmesi sonucunu doğuracaktı. O zaman da biz var olamayacaktık.
5) Evrende entropi sürekli artmaktadır. Bu ise evrendeki başlangıç anında çok düşük entropili bir başlangıcın olması gerektiği anlamını taşır. Bu olasılığın gerçekleşmesi imkansızdır.
6) Big Bang’den sonra açığa çıkan protonlar ve anti-protonlar birbirini yok eder. Canlılığın oluşabilmesi için proton sayısının, anti-protonlardan çok olması gerekiyordu ve öyle olmuştur.
7) Aynı şekilde nötronlar ve anti-nötronlar birbirini yok eder. Canlılığın oluşabilmesi için nötron sayısı, anti-nötronlardan çok olmalıydı ve öyle olmuştur.
8) Elektronlar ve pozitronlar da birbirini yok eder. Canlılığın oluşabilmesi için elektron sayısı, pozitronlardan çok olmalıydı ve öyle olmuştur.
9) Kuarklar ve karşı kuarklar da birbirini yok eder. Oysa yaşamın varlığı kuarkların daha fazla olmasına bağlıdır ve kuarklar karşı kuarklardan daha çok olmuşlardır.
10) Evrende canlılığın oluşabilmesi için proton, nötron ve elektronların kendi anti-maddelerinden daha fazla olmaları gerektiği gibi, birbirlerine göre belirlenmiş oranlarda yaratılmış olmaları da gerekmektedir. Bu da canlılığın bir şartıdır.
11) Evrende canlılığın oluşabilmesi için proton, nötron ve elektronların kütleleri de mevcut şekilde olmalıdır. Bu parçacıkların mevcut kütleleri farklı olsaydı yaşam için gerekli atomlar oluşamayacaktı.
12) Protonlar ve elektronlar çok farklı kütlelerine karşın elektrik yükleriyle birbirlerini dengelerler. Eğer bu denge sağlanmasaydı canlılık için gerekli atomlar oluşamayacaktı. Elektronun elektrik yükü biraz farklı olsaydı yıldızlar oluşamazdı.
13) Eğer evrendeki nötrino miktarı daha az olsaydı galaksiler oluşamayacaktı. Eğer nötrino miktarı daha fazla olsaydı galaksiler çok yoğun olacaktı. Her iki durum da canlılığın oluşmasını engellerdi.
14) Güçlü nükleer kuvvet, çekirdekteki proton ve nötronları bir arada tutar. Bu kuvvet biraz daha zayıf olsaydı, hidrojen dışında hiçbir atom, dolayısıyla canlılık oluşamazdı.
15) Zayıf nükleer kuvvet biraz daha güçlü olsaydı, Big Bang’de çok fazla hidrojen helyuma dönüşürdü. Eğer bu kuvvet biraz daha zayıf olsaydı, yıldızlardaki ağır elementlerin oluşumu olumsuz etkilenecekti ve canlılık oluşamayacaktı.
16) Elektromanyetik kuvvet daha şiddetli olsaydı kimyasal bağların oluşumunda sorun çıkardı. Eğer daha zayıf olsaydı kimyasal bağların oluşumu sorunlu olurdu ve canlılık için mutlak gerekli olan karbon ve oksijen atomları yetersiz kalırdı.
17) Çekim gücü daha kuvvetli olsaydı, tüm yıldızlar bu kuvvetin gücüne direnemeden karadeliklere dönüşürdü. Eğer daha zayıf olsaydı, ağır elementleri oluşturacak yıldızlar oluşamayacaktı. Her iki durumda da canlılık oluşamazdı.
18) Zayıf nükleer kuvvet, güçlü nükleer kuvvet, elektromanyetik kuvvet ve yerçekimi kuvveti belli kritik değerler gözetilerek yaratılmaları gerektiği gibi, birbirlerine göre uygun oranlarda da yaratılmaları gerekmektedir. Bu hem galaksilerin ve yıldızların, hem de tüm canlıların var olabilmesi için gerekli çok hassas bir dengedir.
19) Canlılığın oluşabilmesi için yıldızlar arası mesafe belli bir büyüklükte olmalıdır. Eğer yıldızlar birbirlerine daha yakın olsaydı çekim gücünün fazlalığı gezegenlerin yörüngelerini bozacaktı. Eğer yıldızlar birbirlerine daha uzak olsaydı süpernovalar tarafından evrene saçılan ağır atomlar çok geniş bir alana yayılacaktı ve yaşam için gerekli atomlar yeterli düzeyde olamayacaktı.
RESİM-51
20) Hayat için gerekli atomlardan en önemli ikisi karbon ve oksijendir. Bu atomlardan karbonun oksijen atomunun enerji seviyesine olan oranı daha yüksek olsaydı canlılık için gerekli oksijen yetersiz olurdu. Eğer mevcut oran daha düşük olsaydı canlılık için gerekli karbon yetersiz olurdu.
21) Hayat için büyük önemi olan karbon ve oksijen atomları birbirlerinin enerji seviyelerine bağlı oldukları gibi, helyum atomunun enerji seviyesine de bağlıdırlar. Helyumun enerji seviyesi yüksek olsaydı yaşam için gerekli karbon ve oksijen miktarı yetersiz olurdu, eğer helyumun enerji seviyesi düşük olsaydı yine yaşam için gerekli karbon ve oksijen miktarı yetersiz olacaktı.
22) Süpernova patlamalarının uzaklığı,yakınlığı ve sıklık derecesi de canlılık için çok önemlidir. Örneğin bu patlamalar çok yakın olsaydı, oluşacak radyasyon canlılığı yok edebilirdi. Eğer bu patlamalar çok uzak olsaydı canlılık için gerekli ağır atomlar yeterli seviyede olmayacaktı.
23) Dünya’mızda canlılığın oluşabilmesi için galaksimizin belli oranda maddeye sahip olması gerekmektedir. Eğer madde oranı fazla olsaydı Güneş’in yörüngesi değişecekti. Eğer daha az madde olsaydı, Güneş’imiz gibi bir yıldızın var olması mümkün olmayacaktı. Ayrıca galaksimizin büyüklüğü, şekli ve başka galaksilere uzaklığı da canlılığın oluşması için çok önemlidir.
24) Jüpiter gezegeninin büyüklüğü ve mesafesi de Dünya’mızdaki canlılığı mümkün kılan koşullardan biridir. Eğer Jüpiter şu andaki yerinde ve büyüklüğünde olmasaydı, Dünya’mız meteor yağmurlarına karşı bu kadar güvenli olmazdı. Ayrıca mevcut yörüngemiz de değişirdi. Bu iki durum da canlılık için ayarlanmış çok özel koşulları bozardı.
RESİM-52
25) Dünya’mız, Güneş’e daha uzak olsaydı, yaşama olanak tanımayan soğuk ve buzullarla karşı karşıya kalırdık. Eğer Güneş’e daha yakın olsaydık yeryüzündeki su buharlaşır ve yaşam mümkün olmazdı.
26) Dünya’mızın çekimi daha fazla olsaydı, amonyak ve metan oranının artması gibi durumlar yeryüzünün canlılığa elverişli bir ortam olmasını engellerdi. Eğer Dünya’mızın çekimi daha az olsaydı atmosfer çok su kaybeder ve canlılık için elverişli ortam kalmazdı.
27) Dünya’mızın çevresindeki manyetik alan da çok özel olarak ayarlanmıştır. Eğer bu manyetik alan daha güçlü olsaydı, Güneş’ten gelen canlılık için yararlı ışınları da engelleyebilirdi. Eğer bu manyetik alan daha zayıf olsaydı, Güneş’ten gelen zararlı ışınlar yaşamın oluşmasına olanak tanımazdı.
RESİM- 53
28) Yeryüzünden yansıtılan ışık ile yeryüzüne çarpan ışık da belli bir oranda olmalıdır. Eğer bu oran daha büyük olsaydı yeryüzü buzullarla kaplanırdı. Eğer bu oran daha küçük olsaydı sera etkisiyle aşırı ısınan yeryüzü yaşama elverişli olmazdı.
29) Yaşam için yer kabuğunun kalınlığı da önemlidir. Yer kabuğu daha kalın olsaydı, atmosferden yer kabuğuna oksijen transferiyle oksijen dengesi bozulurdu. Yer kabuğu daha ince olsaydı yer kabuğunun her yerinden sürekli volkanlar fışkırırdı. Bu ise hem iklimi değiştirir, hem de canlılığı yok ederdi.
30) Atmosferdeki oksijen miktarı da yaşam için kritik bir değerde yaratılmıştır. Bu değer eğer yüksek olsaydı, yeryüzünde sürekli yangınlar çıkardı. Bu değer eğer alçak olsaydı solunum yapmak imkansız olurdu.
RESİM-54
31) Atmosferdeki karbondioksit oranı da yaşamı mümkün kılacak bir değerde yaratılmıştır. Karbondioksit daha fazla olsaydı sera etkisi oluşacaktı. Eğer daha az olsaydı bitkilerin fotosentez yapması mümkün olmayacaktı.
32) Dünya’mızdaki ozon miktarı da çok kritik bir değerde yaratılmıştır. Eğer bu değer daha yüksek olsaydı yüzey sıcaklığı çok düşerdi. Eğer bu değer daha düşük olsaydı hem yüzey sıcaklığı çok yükselirdi, hem de yaşamı yok edecek şekilde ultraviyole artardı.
33) Yaşam için atmosfer basıncının da belli bir değerde olması gerekmektedir. Eğer atmosfer basıncı daha düşük olsaydı, buharlaşan su miktarı artacak ve bu sera etkisi oluşturacaktı, atmosferdeki su buharı azalacak ve dünya çölleşecekti.
34) Atmosferdeki havanın solunabilmesi için havanın belli bir basınçta, akışkanlıkta ve yoğunlukta olması lazımdır. Atmosferin yoğunluğunda ve akışkanlığındaki ufak bir değişiklik nefes almamızın imkansız olmasına sebep olabilirdi.
35) Canlılık için olmazsa olmaz şart olan karbon atomunun, yıldızların içindeki oluşumu çok kritik değerler altında meydana gelmektedir. Bunun için iki helyum atomu birleşip 0.000000000000001 saniye gibi kısa bir süre berilyum atomuna dönüşürler ve üçüncü bir helyumun eklenmesiyle karbon atomu oluşur. Bahsedilen atomların enerji seviyelerindeki ufak bir farklılık karbon atomunun ve canlılığın ortaya çıkışını imkansızlaştırırdı.
RESİM-55
36) Tüm canlılar, karbon atomunun diğer elementlerle bileşikler yapması sayesinde var olmuşlardır. Karbon, yaşam için gerekli olan bileşikleri ancak dar bir sıcaklık aralığında gerçekleştirebilir. Bu sıcaklık aralığı ise Dünya’nın sıcaklığıyla tam uyumludur. Oysa evrende yıldızların içindeki milyarlarca derece sıcaktan mutlak sıfır olan -273 dereceye kadar geniş bir aralık mevcuttur.
37) Karbon atomunun oluşturduğu kovalent bağlar gibi zayıf bağlar da ancak belli bir sıcaklık aralığında gerçekleşebilirler. Bu sıcaklık aralığı ise Dünya’da var olan sıcaklık aralığı ile tam uyumludur. Zayıf bağlar gerçekleşmese hiçbir canlı var olamazdı.
38) Yaşam için bütün şartları yerine getiren Dünya’mızın, yaratılma zamanı da yaşama tam uygun olarak seçilmiştir. Dünya eğer daha önce yaratılsaydı canlılık için gerekli ağır atomlar (karbon, oksijen gibi) yeterli miktarda bulunmayacaktı. Eğer Dünya’mızın yaratılışı daha sonraya kalsaydı, Güneş sistemimizi oluşturacak yoğunlukta ham madde kalmamış olacaktı.
39) Canlılığın mümkün olabilmesinin şartlarından biri de suyun belirli bir yüzey gerilimine sahip olmasıdır. Bitkilerin suyu topraktan emmeleri ve en üst noktalarına kadar iletebilmeleri bu gerilimin tasarlanmış olması sayesindedir. Bu gerilim daha farklı olsaydı ne bitkilerden, ne de diğer canlılardan söz edebilirdik.
RESİM-56
40) Suyun reaksiyon kabiliyeti de canlılığın diğer şartlarından biridir. Su ne bazı asitler gibi parçalayıcı özellikler gösterir, ne de argon gibi hiçbir reaksiyona girmeden durur. Suyun akışkanlık değeri, suyun katı halinin sıvı halinden daha hafif olması da yeryüzündeki canlılığa büyük katkıda bulunur.
Evrenin Yok Oluşu
Kuran’da sadece evrenin oluşumu hakkında bilgiler yoktur. Evrenin sonu hakkında da bazı açıklamalar bulunur. Enbiya süresinde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
O gün Evren’i kitabın sayfalarını katlar gibi düreriz. Ve onu yaratılışa ilk başladığımız duruma iade ederiz. Bu, üzerimizdeki bir vaattir. Elbette, gerçekleştireceğiz. (21 Enbiya Suresi, 104)
Ayetin ifadesi ile evren, tıpkı ilk yaratıldığı hale geri dönecektir. Yani evren yokluktan yaratılmıştır ve ve yokluğa gidecektir. Bilim adamlarının da evreni bekleyen son hakkında yaptığı araştırmalar, aynı sonucu vermektedir. Big bang adı verilen büyük bir patlamayla başlayan evren big crunch denilen bir çöküşle içine çökerek başladığı tekilliğe geri dönecektir.
Evrenin bu şekilde kapanması astronomide “kapalı evren modeli” olarak bilinmektedir. Evren, ilk patlamanın etkisiyle genişlemeye devam etmektedir. Bu genişlemeyi frenleyen kuvvet ise kütleler arasındaki çekim kuvvetidir.
RESİM-5
Havaya fırlatılan bir cisim ilk fırlatmanın etkisiyle bir süre yükselse de, bu yükselmesinin hızı zaman ile orantılı olarak yavaşlar ve bir süre sonra durur. Dünya kütlesinin çekimine dayanamaz. Daha sonra bu süreç geriye işler ve yere doğru düşer. Evrende de ilk patlamanın etkisiyle sürekli birbirinden uzaklaşan maddeler kritik bir uzaklığa ve hıza geldiğinde duracak ve kütlesel çekim kuvvetin nedeniyle tekrar geri dönecektir. İlk başlangıçtaki tekilliğe kadar büzülecek ve evren yok olacaktır. Fizik profesörleri; Renata Kallosh ve Andrei Linde evreni bekleyen sonu şöyle ifade etmektedir:
Evrenin akıbeti, küçülmeye ve yok olmaya doğru gidiyor. Gördüğümüz ve daha uzaklardaki göremediğimiz her şey, bir protondan bile küçük bir nokta şeklinde küçülecek. Sanki kara delik içindeymişsiniz gibi…. Kara enerjinin en iyi tarifinin şu açıklama olduğunu bulduk: Aşama aşama negatif hale gelen bu kara enerji, evrenin dengesinin değişmesine sebep olacak ve büzülüp çökecek… ( Mark Schwartz, “Cosmic ‘big crunch’ could trigger an early demise of our universe”, Stanford Report, 25 Eylül 2002.)
Yeryüzünde var olan tüm canlılar doğar, yaşar ve ölürler. Bu, insanlar dahil tüm canlı varlıkları bekleyen sondur. Gerçekte bakıldığında aynı son cansız maddeler için de geçerlidir. Yıldızlar, yıldız sistemleri, galaksiler de doğar yaşar ve ölürler. Bu, içinde yaşadığımız evreni de bekleyen sondur. Evrenimiz yokluktan var olmuştur ve şu anda yaşamını sürdürmektedir. Zamanı geldiğinde o da yok olacaktır.
-The End-
İnanca saygı diye bi kavram vardır, 2-3 arkadaşta bu malasef yoktu..
Ben, tanrıya borcluyum..
Konu fenasi tarafından (20-10-2007 Saat 02:20 ) değiştirilmiştir..
Sebep: flood
Ben herkezi iyilik ve dürüstlük kazanmasını isteyen birisiyim ve burdaki herkezi okumanızı isterim Alttaki yazıyı okuyunuz Herkez Tantıya borçlu...
HÜTHÜD İLE BELKIS
Belkıs’a yüzlerce rahmet olsun. Allah, ona yüzlerce erkeğin aklını vermişti. Bir hüthüt kuşu, Süleyman’dan birkaç satırdan ibaret bir mektup getirdi. Belkıs okudu. Elçinin getirdiği o şümullü nükteleri hor görmedi. Gözü hüthütü gördü, gönlü onun Anka olduğunu anladı. Duygusu onu bir köpekten ibaret gördü, gönlüyse bir derya.
Akıl, bu iki renkli tılsımlar yüzünden Muhammet’le, Ebucehil’lerin savaştığı gibi duygu ile savaşır durur. Kafirler Ahmet’i beşer gördüler. Çünkü onun ayı böldüğünü görmemişlerdi. Hisse ait gözüne toprak serp. His gözü, akla da düşmandır, dine de. Allah duygu gözüne kör dedi, putperest dedi, bizim zıddımız dedi. Çünkü o köpüğü gördü de denizi görmedi. Bu demi gördü de yarını görmedi.
Bu günün sahibi de odur, yarının sahibi de. Her ana sahip olan, önünde durup durur de o, hazineden bir pul bile görmez. Bir zere bile o güneşten haber verir ve güneş; o zerreye kul, köle kesilir. Birlik denizinin elçisi olan katra ya yedi deniz esir olur. Bir avuç toprak bile onun yüzünden çevikleşirse felekler, o, bir avuç toprağın önüne baş koyar. Ademin toprağı Allahdan çevikleşince Allah melekleri o toprağın önünde secde ettiler. Göğün yaratılması neden di? Toprakla olan münasebeti kaldıran, müşkülleri halleden bir gözden. Toprak, kesafeti yüzünden suyun dibine gider. Öyle olduğu halde toprağa bak ki çevikleşti, süratle arşı bile geçti. Bil ki o letafet sudan değildir, ancak verici ve eşsiz, örneksiz yaratıcının ihsanından,. Dilerse havayı, ateşi aşağılatır, dilerse dikeni gülden üstün eder. Allah hükmedicidir, dilediğini yapar.
Derdin ta kendisinden deva yaratır. Havayı, ateşi aşağılatırsa onları karartır, bulandırır, ağırlaştırır. Yeri ve suyu yüceltirse kainat yolunu ayaklarıyla arşınlarlar, yürürler. Gayrı tamamıyla anlaşıldı ki dilediğini yüceltir, toprağa mensup olana “Kanatlarını aç” der. Ateşe mensup olana der ki: “ yürü, iblis ol, yedinci kat yerin altında şeytanlık et. Ey topraktan yaratılan adam, sen de yürü, Süha yıldızını bile geç.
Ateşten yaratılan iblis, sen de yerin dibine git. Ben dört tabiat ve illet-i şla değilim. Her şeyi tasarruf etmede Baki ve daimiyim .İşim illetsiz, sebepsiz ve dosdoğrudur. Ey kötü düşünceli; takdirim, sebebe bağlı olamaz. Bir vakit olur,adetimi değiştirir, bir vakit olur, bu tozu yatıştırırım. Denize “ Durma, hemencecik ateşlerle dol” derim. Ateşe “ Haydi, gül bahçesi kesil” diye emrederim.
Dağa derim ki: “ Pamuk gibi hafifleş! Göğe derim ki: “Göze baş aşağı görün” Güneşe “ Ey güneş, ayla birleş” der, ikisini de iki kara bulut haline getiririm. Güneş çeşmesini kurutur, kan çeşmesini, sanatımla misk haline getiririm” Allah güneşle ayın boyunlarına boyunduruk vurur, onları iki kara öküz gibi bağlayıverir.
Kuran okuyan biri, Kuran’dan “ Maüküm gavra” yani “ suyu kaynağından keser, yerin derinliklerinde gizler, kaynakları kurutur, kupkuru bir hale getirirsem, benim gibi ihsanda, ululukta misalsiz olan tek Allahdan başka kim vardır ki suyu tekrar kaynağına getirebilsin?” ayetini okuyordu. Bir hor, hakir felsefeci, bir aşağılık mantıkçı, mektep yanından geçerken, bu ayeti duyup hoşuma gitmedi. Dedi ki: “ Suyu külünkle biz çıkarırız. Belin kazmanın darbesiyle ta yerin dibinden kaynatırız”
Gece uyudu, rüyada aslan gibi bir adam gördü. O adam felsefeciye bir tokat vurdu. İki gözünü de kör etti. Dedi ki: “ ey kötü kişi eğer doğrucuysan, gözün doğruysa bu iki göz kaynağını da, haydi kazma ile nur landır” gündüzün felsefeci sıçrayıp uykudan kalktı. Gördü ki iki gözü de kör olmuş, iki gözünün nuru da sönmüş! Eğer ağlayıp inleseydi, eğer tövbe ve istiğfar etseydi mahvolan nur Allah keremiyle yine zuhur ederdi.
Fakat istiğfar etmek de elde edilir. Tövbe zevki, her sarhoşun mezesi olmaz. Yapılan işlerin çirkinliği, küfür ve inkarın şomluğu, onun gönlüne tövbe gelmesine mani oluyordu, tövbe yolunu bağlamıştı. Gönlü katılıkta taşa dönmüştü. Tövbe onu ekin ekmek için nasıl yarabilir? Nerede Şuayb gibi biri ki duasıyla dağı, ekin ekmek üzere toprak haline getirsin. Halil’in niyazı ve inanışı yüzünden güç ve olmayacak iş mümkün oldu.
Yahut Mukavkıs’ın Peygamberden dilemesi üzerine taşlık yer gayret güzel bir tarla haline geldi. Bunlar gibi o kötü adamın inkarı da aksine olarak altını bakır haline getirir. Sulhu savaş yapar. Bu kötü kişi çarpma kehribarıdır. Kabiliyetli toprağı bile taş topaç yapar. Her gönle secde için izin yok, her ücretlinin ücreti rahmet değil. Kendine gel de “ tövbe eder, Allahya sığınırım” diye cürümde bulunma, günah etme. Tövbeye de bir parlaklık gerek. Tövbeye de bir şimşek bir bulut şart. Meyvenin olması için hararet ve su lazımdır. Bunun için de bulut ve şimşek icabeder. Gönül şimşeğiyle iki göz bulutu olmadıkça tehdit ve hışım ateşi nasıl yatışır? Vuslat zevkinin yeşilliği nasıl yetişir, kaynaklardan arı, duru su nasıl coşar? Gül bahçesi; yeşilliğe nasıl sır söyler, menekşe nasıl olur da yaseminle ahdedebilir? Çınar, dua için nasıl el açar, ağaç havada nasıl baş sallar?
Çiçek bahar mevsiminde ( renklerle, kokularla dolu olan) eteğini nasıl serper? Lalenin yüzü nasıl kan gibi kızarır? Gül, kesesinden nasıl altın saçar? Nasıl olur da bülbül gülü koklar; üveyik kuşu, bir istekli gibi “Kü-kü nerede, nerede” diye öter? Nasıl olur da leylek “ lek, lek – senin sesin” sesini canla, başla çıkarır. Ey yardımı dilenen Allah, senin de ne demek? Zaten her şey senin mülkünden ibaret.
Nasıl olur da yaprak, içteki sırları gösterir? Nasıl olur da bahçe gökyüzü gibi aydınlanır? Bu güzel ve ağır elbiseleri nereden getirdiler? Hepsini de kerem sahibi Allahdan hepsini de merhamet sahibi Allahdan! O letafetler, bir güzellik nişanesidir, o nişane de ibadet edici bir erin ayak izi. Padişahtan nişane gören sevinir. Görmeyene gelince, uyanıp kendine gelemez. Elest deminde Rabbini görüp sarhoş olarak kendinden geçen kişinin ruhu bu gün de Rab bini görür, kendinden geçer.
Şarap kokusunun şarap içen tanır. Şarap içmeyen şarap kokusunu ne bilsin? Hikmet, müminin kaybolmuş devesine benzer, Hikmet, teşrifatçı gibi adamı padişahla görüştürür. Rüyada güzel yüzlü birisini görürsün, o sana vade verir, alametler söyler. Muradın olacak, nişanesi de bu: Yarın sana filan kişi gelecek.
Onun bir alameti atlı oluşudur. Bir alameti de şu; Seni görünce kucaklayacak. Bir alameti de seni görünce gülmesi, diğer bir nişanesi de sana karşı el kavuşturmasıdır. Diğer bir alameti de şudur ki: Heveslenip bu rüyayı yarın hiç kimseye söylemeyeceksin. Bu alamet, Yahya’nın babasına da gösterilmiş, ona da “ üç güne kadar kimseye bir söz söylemeye muktedir olamazsın.
Üç geceye dek iyiden kötüden bahsetme, sus. İşte bu senden Yahya adlı bir çocuk olacağına alamettir. Üç gün konuşma. Bu susmak senin maksadına erişeceğine delalet eder. Kendine gel. Bunları dile getirme. Bu sözü gönlünde gizli tut” denmişti. Sana da bu alametleri şeker gibi tatlı, tatlı söyler. Hatta bunlar nedir ki?
Daha yüzlerce nişaneler var. Bu rüya; durmadan dinlenmeden biteviye Allahdan dilediğin saltanata, istediğin makama erişeceğine alamettir. Olması için uzun gecelerde ağlayıp inlediğin seher çağlarında niyaz ettiğin muradına, eline girmedikçe günlerini karatan, boynunu iğ gibi incelten maksadına erişeceğine delalet eder. Temiz erler nasıl varını, yoğunu verdin, Malını, mülkünü, uykunu feda ettin, yüzünün rengi kaçtı, hatta başından bile geçtin, bir kıl gibi kaldın; Nice demdir ödağacı gibi ateşlere atıldın.
Kaç kereler miğfer gibi kılıç önüne gittin! Bunlar yüz binlerce biçarelikler, aşıkların huyudur. Bunlar, sayıya gelmez ki! Geceleyin bu rüyayı görünce gündüz oldu mu o ümitle günün aydınlanır. O alametler nerede acaba diye gözünü sağa, sola çevirir durursun. Eyvah, gün geçer de o alametler zuhur etmezse diye yaprak gibi titrersin. Mahallelerde, pazarlarda buzağsını kaybetmiş adam gibi koşarsın.
Birisi “ baba, hayrola, ne koşup duruyorsun? Burada bir şey mi kaybettin, kaybettiğin ne” dese, “ hayırdır ama bana. Benden başka kimsenin bilmesi caiz değil. Söylersem bana gösterilen nişaneler kaybolur. Onlar kayboldu mu ben, öldüm gitti” dersin. Her atlının yüzüne dikkatle bakarsın. Baktığın adam, sana “ Bana deli gibi bakma be”der. Ben, bir sahip kaybettim. Onu aramaya yüz tuttum.
Ey atlı, devletin daimi olsun. Aşıklara acı, onları mazur tut” dersin. Madem ki gayretle aradın dikkatle baktın, bu işe adamakıllı sarıldın. Elbette bulursun. Bir işe ciddi bir suretle sarılan yanılmaz demişler. Ey iyi bahtlı, ansızın atlı gelir, seni sımsıkı kucaklar. Sen kendinden geçer, dostlarından ayrılırsın. Bu işten haberi olmayan da “ İşte sana riyakar, işte sana münafık!” der.
Ne bilsin o, kendisinden geçen kişinin coşkunluğu nedir? Bu kimin vuslatı nişanesi? Bilmez ki Bu nişane gören kişinin hakkındadır. Başkasına bu nişane nereden zuhur edecek? Âşığa her an, ondan bir nişane görünmekte Canına can katılmaktadır. Sanki çaresiz kalmış balığın önüne su gelmiş, bu nişaneler, o kitabın delilleridir. Peygamberlerde olan nişaneler de aşina olan cana mahsustur.
Bu söz noksan kaldı, bir karara bağlanmadı. Gönlüme malik değilim ki mazur gör.! Zerreleri kim sayabilir ki? Hele saymaya kalkışan, aklını aşka kaptırmış bir adam olursa! Bağdaki yaprakları keklik ve ötüşleri sayabilir miyim? Bunlar sayıya gelmez ama ben sınanmış adamı ir şadetmek için sayıyorum. Zuhal yıldızının nuhusiyetiyle müşterinin saadeti saymaya kalkışan da sayıya sığmaz.
Fakat böyle olduğu halde bu ikisinin bazı tesirini yani zarar ve faydalarını anlatmak yine lazımdır. Bu suretle kaza ve kaderin eserlerinden cüzi bir miktarı saadet ve nuhuset ehlince anlaşılmış olur. Talihi müşteri olan kişi, neşesinden, ululuğundan sevinir; Talihi Zuhal olan da şer işlere düşmemek için yaptığı şeyler de ihtiyat etmek lüzumunu anlar.
Yıldızı Zuhal olan kişinin ahvalini tamamıyla söylesem zavallı,o yıldızının ateşinden yanar. Padişahımız, bize “ Allahı anın” diye ruhsat ve müsaade verdi; bizi ateş içinde gördü de nur ihsan etti. Dedi ki: “ Filvaki ben, sizin beni anmanızdan müstağniyim. Beni tasvir etmek, övmek, anmak layık değil.
Fakat tasvire, hayale kapılan bizim zatımızı misalsiz, tasvirsiz anlayamaz” Cisme mensup anış nakıs bir hayaldir. Padişahlara layık olan tavsif, cismani anışlardan arınmıştır. Birisi padişaha, “ Çulha değildir” dese bu ne biçim medih? Yoksa padişahın çulha olmadığını bildirmiyor mu ki?
1)Hz.Hatice ve Hz.Fatıma hakkında bilgi.
2)Atasözü Ve Deyimler bularak
YAZINIZ
5.sınıflar genellikle
Kimse gerçekliği dahi kanıtlanamayan bir tanrıya borçlu değil. Aksine benim borcum onu öldürenlere. İnanırsınız inanmazsınız, saygı duyarım ama çevrenizdekileri böyle şeylere inanmaya ya da borçlandırmaya çalışmak saçmalıktan öte değildir.
Durumunuz şu:
"Beni tanıyan herkesin size söyleyeceği gibi, makbul biri değilim. Kötü adamı sevdim hep, kanunsuzu, hergeleyi. İyi işleri olan sinek kaydı traşlı, kravatlı tiplerden hoşlanmam. Ümitsiz adamları severim, dişleri kırık, usları kırık, yolları kırık adamları. İlgimi çekerler. Küçük sürpriz ve patlamalarla doludurlar. Adi kadınlardan da hoşlanırım; çorapları sarkmış, makyajları akmış, sarhoş ve küfürbaz kadınlardan. Azizlerden çok sapkınlar ilgilendiriyor beni. Serserilerin yanında rahatımdır, çünkü ben de serseriyim. Kanun sevmem, ahlak sevmem, din sevmem, kural sevmem. Toplumun beni şekillendirmesinden hoşlanmam."
Buraya sağdan soldan alınmış tümden copy-paste yazılar yerine kendi özgün fikirlerinizi ve görüşlerinizi bekliyoruz. Kuran üzerine kendi özgün yazı ve görüşlerinizle yazmanız, alıntı yapılması gerekiyorsa mümkün olduğu kadar kısa ve özlü şeyler yazmanız yazılarınızın okunurluğu açısından yerinde olacaktır. Şahsen ben hiç birini okumuyorum bu tarz uzun kopyala yapıştır yazıların!
Hatta sayın Non-serviam bu tarz uzun ve gereksiz kopyala yapıştır öğeleri engellemek bu forumun tartışma kültürü açısından yerinde bir uygulama olur kanaatindeyim
Mey kasemi kırdın yere vurdun Tanrım
Zevkimden edip sanki ne buldun Tanrım
Gül renkli şarabım yere döktün tekmil
Zannım budur ki sen de sarhoş oldun Tanrım...
İşin aslı bu gibi inanç sistemlerinin mantığa dayalı hiçbir tarafı olmadığı için yukarıdakilerin ve türevlerinin fikirleri olduğunu, düşünebildiklerini falan hiç sanmıyorum. Yazılanları ya da kendilerine ezberletilenleri aktarmaktan başka -zihinsel bir- eylemleri yok. Cennette bizi hurilerin beklediği inancıyla yaşayanları es geçersek yine de bu yazılar insanların akla dayalı bir seçim yapabilmesi için yardımcı olacaktır. Tabi ki abartmaya başladıkları zaman bir önlem alırız.
"Beni tanıyan herkesin size söyleyeceği gibi, makbul biri değilim. Kötü adamı sevdim hep, kanunsuzu, hergeleyi. İyi işleri olan sinek kaydı traşlı, kravatlı tiplerden hoşlanmam. Ümitsiz adamları severim, dişleri kırık, usları kırık, yolları kırık adamları. İlgimi çekerler. Küçük sürpriz ve patlamalarla doludurlar. Adi kadınlardan da hoşlanırım; çorapları sarkmış, makyajları akmış, sarhoş ve küfürbaz kadınlardan. Azizlerden çok sapkınlar ilgilendiriyor beni. Serserilerin yanında rahatımdır, çünkü ben de serseriyim. Kanun sevmem, ahlak sevmem, din sevmem, kural sevmem. Toplumun beni şekillendirmesinden hoşlanmam."
Bu arkadaşların Kurandan bilimsel gerçeklere dair kanıt göstermelerine bayılıyorum. Bilim bir şey ortaya koyduğunda, falanca ayeti filanca ayetle çarpıp, karekökünü alıp sonra çıkarılmak istenen sonuç neyse ona göre bir işlemcik uydurup sonuca ulaşmaları ve "bakın, bizim kitapta yok yok" demeleri takdire şayandır elbette. yarın, atıyorum, bilim dünyası "artık zamanda yolculuk mümkün" dese, bu arkadaşlar Kuranda ona işaret eden bir ayet bulup buluştururlar. "Sizin için zamanda yolculukta hayır vardır. Ey müminler! Zamanda yolculuk ediniz, etmeyene 100 değnek vurunuz, Yine yola gelmezlerse karılarını kendinize karı yapınız"...
Bir kere de, bilim birşey demeden ortaya bir şey koyun. Bir kere de, yüzyıllardır Kuran okunan ülkelerin kendi boklarında boğulduklarının farkına varın. Bir kere de, "bilimin bugün bildiği ama o dönem bilinemeyen şeylerin kuranda olduğu" safsatalarını ilan etmeden önce, bunların islam öncesi dönemde de bilindiğine dair kaynakları okuyun.
Televizyonda izlemiştim, bir ilahiyat profesörü(!) çıkıp, "Batı dünyası bilimsel buluşlarını ve ilerlemelerini KUrana borçludur. ONlar bizim kitabımızı bizden iyi değerlendiriyorlar." demişti. Ne ilginçtir ki, hıristiyan veya dinsiz bilimadamları, buluşlarını Kurandan alıyorlar ve hala iman etmiyorlar. Yuhh artık be!
Siz, kitabınıza, devletinize ve kapitalizminize sarıldıkça sarılmaya devam edin. Neden her gün daha da fakirleşiyoruz, neden hergün daha da mutsuz bir hayata akıyoruz diye kıllanmayın sakın.
(Ayet x Sure) / 2x(Hadis-Hurafe)= Saadet.... formül budur...
bn çok dinci biri deilim yada bi inançsız elbette merak ettiğim sorular var din konusunda ve birçoğunuzdan ddaha asi daha günahkarım ama KURANI KERİM hep en yüksekte galiba evet böyle evlerimizde bile onu en yükseğe koyar ailelerimiz galiba neden olduğunu bilmom ...gerçi ama bnden yücedir kesin.....ve herkes gibi bnden yüksekte ama çok çok yüksekte ve buda çok normall bu kadar insanı etrafında toplamış ve bi o kadarınında ilgisini çekiyor sonuçta son kitap son dinnn.....