|
|
Kutsal kitap Kur'an'ı Kerim.Serbest Kürsü içerisinde Kutsal kitap Kur'an'ı Kerim. konusu: tabi bu sevgi değişik şekillerde kendini gösterebilir mesala bkz serhoş sangrenin boğazını sıkıyor...

20-10-2007, 00:43
|
|
|
|
tabi bu sevgi değişik şekillerde kendini gösterebilir mesala bkz serhoş sangrenin boğazını sıkıyor
|

20-10-2007, 00:44
|
 |
Henüz arızalanmış
|
|
Üyelik Tarihi: 15-10-2007
Mesajlar: 55
|
|
Bebeğin Cinsiyeti
Bebeğin Cinsiyeti
Anadolu geleneğinde erkek çocuğa verilen önem açıktır. Hatta geçmişte, kadınların kocalarına erkek çocuk doğuramadıkları için suçlanıp boşanmaya mecbur bırakılmalarına bile rastlanmıştır. Sadece Türk toplumunda değil, dünya üzerinde bir çok toplumda benzer haksız uygulamalara tarih içinde rastlanmıştır. Tarih, 8. Henry’nin kendisine kız çocuk verdiği için eşi Catherine’i boşamasına benzer olaylarla doludur. Günümüzde tümüyle terk edilmeye başlanan bu davranış ve suçlamada iki büyük hata vardır. Birincisi, üstünlük cinsiyette yada ırkta değildir. Allah, üstünlüğün Allah’tan sakınmakta ve takvada olduğunu Kuran’da bildirmektedir.
Ey insanlar, gerçekten, Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah Katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır. ( 49 Hucurat Suresi, 13)
Bu nedenle erkek çocuğun, kız çocuğuna tercih edilmesi ve üstün tutulması yanlıştır.
İkinci yanlış ise bir çocuğun cinsiyetinin ne olacağının sorumlusu kadın hiç değildir. Çünkü bebeğin cinsiyetini sperm hücresinden gelen genetik bilgi belirler. İnsan hücresinde 46 kromozom vardır bunlardan iki tanesi cinsiyeti belirleyen kromozomlardır. Erkeklerdeki cinsiyet kromozomu XY, kadındaki cinsiyet kromozomu ise XX olarak tanımlanır. Üreme hücreleri olan yumurta ve spermde ise 23 kromozom vardır. Dolayısıyla cinsiyet kromozomları çift değil tek olarak bulunur. Kadının cinsiyet kromozomu XX olduğu için yumurta hücresinde daima X kromozomu bulunur.
Erkeğin cinsiyet kromozomu XY olduğu için sperm hücrelerinin bir kısmında X diğer kısmında ise Y kromozomu bulunur. İşte çocuğun cinsiyetini belirleyen de bu kromozomlardır. Eğer erkekten gelen X kromozomu kadında yumurtasındaki X kromozomuyla birleşirse çocuk kız olur. Eğer erkekten gelen Y kromozomu kadın yumurtasındaki X kromozomuyla birleşirse çocuk erkek olur. Dolayısıyla çocuğun cinsiyetini belirleyen sperm hücresindeki kromozomdur. Bu bilgiye insanoğlu bilimsel yöntemlerle ancak 20. yüzyılın sonunda ulaşabilmiştir. Fakat aynı bilgi 14 asır önce insanlara Allah’ın vahyi ile ulaştırılmıştır. Çocuğun cinsiyetinin erkek tarafından sperm vasıtasıyla bildirilmesi Kuran’da şöyle ifade edilmektedir:
Gerçekten de O, erkek ve dişi olarak iki çifti yaratandır. Akıtılan meninin bir damlasından. (53 Necm Suresi, 45-46)
Ben, tanrıya borcluyum..
|

20-10-2007, 00:49
|
|
.........
|
|
Üyelik Tarihi: 21-08-2007
Yaş: 44
Mesajlar: 4,001
|
|
Alıntı:
|
Peki bu durumda Adem’in çocuklarının yapacağı evliliklerde aynı risk söz konusu değil midir? Burada kilit olan nokta anne ve babada bu genetik hastalığın bulunması gerçeğidir. Eğer bireylerde genetik olarak bu hastalık taşınmıyorsa, çocuklarda da böyle bir sorun yaşanmaz. Bilindiği gibi her akraba evliliğinde böyle sorunlar yaşanmamaktadır. İlk insan olan Adem ve Havva’nın genetik olarak bir hastalıklarının olmadığı ve düşünülürse onların çocukları ve onların çocuklarında böyle sorunların çıkmayacağı anlaşılır.
|
Sn. Blood şükür kavuşturana, yukardaki değerlendirmenizde dediğinize göre (bu değerlendirmeniz ilk başta Kuran'da ve diğer doğmatik dinlerde söylenen) Havva ile Adem yaradılışından başlayarak, Adem ile Havva'nın soyundan (yani mevcut insan ırkı) gelenlerin neden sıpastik özürlü olmadıklarını anlatırken bir sapma yaşadığınızın farkına varamamanız, ''İlk insan olan Adem ve Havva’nın genetik olarak bir hastalıklarının olmadığı ve düşünülürse onların çocukları ve onların çocuklarında böyle sorunların çıkmayacağı anlaşılır.'' dediğinizde bu Dünyada yaşayan tüm insanları yani 6,5 milyar insanı kasdediyorsunuzdur Kuran'a göre, ''Burada kilit olan nokta anne ve babada bu genetik hastalığın bulunması gerçeğidir'' diyerek zaten Adem ve Havva soyundan gelen bir anne ve babanın genetik hastalık taşıyabileceği riskini belirterek, ilk söylediğinizle yani Kuran'la çelişiyorsunuz. Yani tüm inandığınız gerçekler sadece bu örnekte çelişiyor.
|

20-10-2007, 00:53
|
 |
Henüz arızalanmış
|
|
Üyelik Tarihi: 15-10-2007
Mesajlar: 55
|
|
Dağların Yapısı Ve Görevi
Nebe suresinde Allah, dağların gözlem ile tespit edilemeyecek bir özelliğini bizlere asırlar önce bildirmiştir.
Yeryüzünü bir döşek yapmadık mı? Dağları da birer kazık? (78 Nebe Suresi, 6-7)
Dağların yüksekliklerinin dışında yerin altına doğru adeta bir kazık gibi uzantıları vardır. Hatta bu uzantılar dağın normal boyunun 15 katı kadar olabilmektedir. Örneğin yaklaşık 9 kilometre yüksekliğindeki Everest’in 125 km kadar bir kökü mevcuttur.
Dağların bu şekilde köklerinin olması, yeryüzündeki hayat için oldukça büyük bir öneme sahiptir. Bilindiği gibi yeryüzü tabakalardan oluşmuştur. Bu tabakaların altında ise akışkan durumdaki mağma tabakası bulunmaktadır. İşte dağlar yeryüzü tabakaları arasında perçin görevi görerek tabakaların hareket etmesine engel olur. Yeryüzünü sabit tutarak sürekli depremlerin olmasına engel olur. Eğer Dağların bu şekilde kökleri olmasaydı, yeryüzü tabakaları sürekli hareket halinde olurdu. Depremler çok şiddetli ve sürekli hale gelirlerdi. Dağlar bu yapılarıyla yerkabuğunu dengede tutar. Yerkabuğunun ağırlaştığı noktalarda, akışkan manto içine batmasını engellerken, hafif olduğu bölgelerde ise akışkanın kaldırma kuvvetiyle kaldırmasına engel olur. İşte dağlar bu iki kuvvet arasıdaki dengeyi sağlayarak yeryüzündeki hayatı da korumuş olurlar. Dağın bu koruyucu özelliği Lokman suresindeki bir ayette şöyle bildirilmektedir:
… Arzda da, sizi sarsıntıya uğratır diye sarsılmaz dağlar bıraktı… (31 Lokman Suresi, 10)
ABD bilimler Akademisi başkanı Frank Pres de “The Earth” (Yeryüzü) isimli kitabında dağların bu özelliklerinde söz eder. O, dağları, kökünün çoğu toprağın derinliklerinde olan çiviye (wedge like shape) benzetir ve onların yeryüzünü sabit tutmadaki katkılarına dikkat çeker. Bu bilgiler yüzyıllar önce Kuran’da bildirilmiş bilgilerle aynıdır.
Alıntı:
fenasi´isimli arızadan alıntı
Sn. Blood şükür kavuşturana, yukardaki değerlendirmenizde dediğinize göre (bu değerlendirmeniz ilk başta Kuran'da ve diğer doğmatik dinlerde söylenen) Havva ile Adem yaradılışından başlayarak, Adem ile Havva'nın soyundan (yani mevcut insan ırkı) gelenlerin neden sıpastik özürlü olmadıklarını anlatırken bir sapma yaşadığınızın farkına varamamanız, ''İlk insan olan Adem ve Havva’nın genetik olarak bir hastalıklarının olmadığı ve düşünülürse onların çocukları ve onların çocuklarında böyle sorunların çıkmayacağı anlaşılır.'' dediğinizde bu Dünyada yaşayan tüm insanları yani 6,5 milyar insanı kasdediyorsunuzdur Kuran'a göre, ''Burada kilit olan nokta anne ve babada bu genetik hastalığın bulunması gerçeğidir'' diyerek zaten Adem ve Havva soyundan gelen bir anne ve babanın genetik hastalık taşıyabileceği riskini belirterek, ilk söylediğinizle yani Kuran'la çelişiyorsunuz. Yani tüm inandığınız gerçekler sadece bu örnekte çelişiyor.
|
Çevre etkeni olamaz mı?
Örn: Japonya (radyasyon)
Deniz Altındaki Karanlıklar
Allah, Nur suresinde inkar edenlerden söz ederken bir örnek verir. Bu örnek incelendiğinde, denizlerle ilgili çok ilginç detayların saklı olduğu anlaşılmaktadır.
Veya engin bir denizdeki karanlıklara benzer. Onu dalga üstünde dalga kaplıyor, üstünde de bulut. Birbiri üstüne karanlıklar. Elini çıkartan neredeyse onu bile göremeyecek. Allah’ın ışık vermediğine hiçbir ışık bulunamaz. (24 Nur Suresi, 40)
Bu ayette engin denizlerdeki karanlıklardan söz edilmektedir. Gerçekten de güneş ışığı deniz altında 200 metrenin altına inmemektedir. Bu mesafenin altı güneş görmeyen zifiri karanlık bir ortamdır. Böyle bir bilginin 6. yüzyılda bilinmesi imkansızdır. Çünkü teknolojik olarak o mesafeye inmeye imkan sağlayan araçlar ancak 19. yüzyılda yapılabilmiştir.
Denizler Arasındaki Engel
Birbiriyle komşu iki denizin sularının birbiriyle karışmaması Kuran’da şöyle bildirilmektedir.
İki denizi salmıştır, birbirleriyle birleşiyorlar. Aralarında bir engel vardır, birbirlerinin sınırını aşmıyorlar. (55 Rahman Suresi, 19-20)
İki denizin birbiriyle karışmamasına en çarpıcı örnek Cebelitarık’ta gözlemlenebilmektedir. Akdeniz’in suyu ile Atlas Okyanus’un suyu birbiriyle bu boğazda karşılaşmasına rağmen, iki taraf birbirine karışmamaktadır. Aynı şekilde bir çok yerde benzer durum gözlemlenmektedir.
İki denizin birbiriyle sınır olmasına rağmen karışmamasının sebebi, yüzey gerilimidir.
Yoğunlukları ve bazı özellikleri farklı olan iki su kütlesi karşılaştığında aralarında yüzey gerilimi oluşur ve adeta gizli bir perde gibi bu iki suyu birbirinden ayırır. Aynı türden bir su engeli 1962 yılında Alman bilim adamları tarafından Aden Körfezi ile Kızıldeniz’in birleştiği Mendep Boğazı’nda da bulunmuştur.
Ben, tanrıya borcluyum..
Konu fenasi tarafından (20-10-2007 Saat 02:03 ) değiştirilmiştir..
Sebep: flood
|

20-10-2007, 01:00
|
|
.........
|
|
Üyelik Tarihi: 21-08-2007
Yaş: 44
Mesajlar: 4,001
|
|
|
Ben sizin inandığınız Kuran üzerinden yorum yapıyorum sn. blood. Adem ile Havva rivayete göre bir çok yerden birisi olan dünyaya düşüşlerinden (cennetten kovulduklarında) birisi olan seylan adasına (sri lanka) düştükleri için olabilir diyecem ama, bahsettiğiniz radyasyon etkisi için sizcede çok erken bir zaman içinde bu dünyad var olmaları gerekmezmi?
|

20-10-2007, 01:00
|
 |
_b/s/en s/b/enim *
|
|
Üyelik Tarihi: 16-10-2007
Yaş: 23
Mesajlar: 1,287
|
|
|
Evet.... o olabilir şu olabilir.. mesela sizde '' ..... '' olabilir misiniz? gerisini istekli arkadaşlar gönüllerinden ne koparsa yazsın.. bu kadar sığ bi beyin .. neyse ben fazla konuşmiyim.. yoksa bana yol gözükür..
Bin gölge, bin ağaçtan, bir güneşin gölgesidir.. _/ *
_gölge'li/ *
|

20-10-2007, 01:00
|
 |
Henüz arızalanmış
|
|
Üyelik Tarihi: 15-10-2007
Mesajlar: 55
|
|
Dişi Böcekler
Kuran’da bazı böceklerden söz edilirken özellikle dişi olanlarına vurgu yapılır. Bu böceklerin dişi olanına vurgu yapılmasının sebebi böcek bilimi gelişmesiyle anlaşılabilmiştir. Kuran’da kendisinden bahsedilen dişi böceklerden birisi arıdır.
Rabbin dişi bal arısına vahyetti: Dağlarda, ağaçlarda ve onların kurdukları çardaklarda kendine evler edin. Sonra meyvelerin tümünden ye, böylece Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollarda yürü-uçuver. Onların karınlarından türlü renklerde şerbetler çıkar, onda insanlar için bir şifa vardır. Şüphesiz düşünen bir topluluk için gerçekten bunda bir ayet vardır.(16 Nahl Suresi 68)
Bu ayette vahyedilen tüm arılar değildir. Erkek ve dişi arı ayrımı yapılmış, yuva yapması ve bal yapması için dişi bal arısına vahyedildiği bildirilmiştir. Peki ama neden dişi bal arası? Neden erkek değil yada neden ikisi beraber değil? Bunun sebebini bize bilim adamları söylemektedir.
Arılar üzerinde yapılan araştırmalarda; işçi arıların dişi bal arıları olduğu bunları kovandaki her şeyi yaptıkları ortaya konmuştur. Erkek bal arılarının bu tarz hiçbir görevi yoktur. Onların görevi sadece kraliçe arıyı dölleyerek arı neslinin devamının sağlanmasıdır. Tüm evreni yaratığı gibi arıları da yaratan yüce Allah, insanların arılar hakkında böyle bir bilgiye sahip olmalarının imkansız olduğu bir dönemde ayette bu ayrımı yaparak insanlara doğru bilgiyi ulaştırmıştır.
Allah’ın Arının dişisinin görevlerini bu şekilde Kuran’da belirtirken, dişi örümceğin evinin ise en güvenilmez ev olarak göstermektedir.
Allah’tan başka dostlar edinenlerin örneği, kendisine ev edinen dişi örümceğin örneğine benzer. Gerçek şu ki, evlerin en çürüğü (en güvensizi) dişi örümceğin evidir. bir bilselerdi! (29 Ankebut Suresi, 41)
Burada da görüldüğü gibi en güvensiz ev dişi örümceğin evidir. Böyle bir detayın verilmesinin nedeni dişi örümceğin evinin gerçekten kendi türü için hatta kendi erkeği için bile güvensiz olmasıdır.
Örümceğin evi aynı zamanda avlanma alanıdır. Buraya yanlışlıkla gelen diğer böcekler av olurlar. Aynı zamanda dişi örümcek kendisini döllemeye gelen erkeğini de, dölleme işleminden sonra yer. Dişi örümcek kendi erkeğine karşı bile bu kadar acımasızdır. Bunun için Allah dişi örümceğin evinin en güvensiz ev olduğunu ayette söylemiştir.
Alıntı:
fenasi´isimli arızadan alıntı
Ben sizin inandığınız Kuran üzerinden yorum yapıyorum sn. blood. Adem ile Havva rivayete göre bir çok yerden birisi olan dünyaya düşüşlerinden (cennetten kovulduklarında) birisi olan seylan adasına (sri lanka) düştükleri için olabilir diyecem ama, bahsettiğiniz radyasyon etkisi için sizcede çok erken bir zaman içinde bu dünyad var olmaları gerekmezmi?
|
Dar bakış acısıyla bakıyorsun dostum Anne veya Baba günümüzde radyosyana maruz kalmıştır çocukları sakat doğar burdada kilit isim anne babadır.
Ben, tanrıya borcluyum..
Konu fenasi tarafından (20-10-2007 Saat 02:04 ) değiştirilmiştir..
Sebep: flood
|

20-10-2007, 01:05
|
 |
Henüz arızalanmış
|
|
Üyelik Tarihi: 17-10-2007
Nerden: OSİRİS
Mesajlar: 23
|
|
|
blood sen misyoner olarak misyonunu tamamla ne diyim ağzımda gevelediğim cümleleri buraya dökersem bana yol görünür akşam akşam içkiyle iyi meze olmuyorsun
|

20-10-2007, 01:07
|
 |
Henüz arızalanmış
|
|
Üyelik Tarihi: 15-10-2007
Mesajlar: 55
|
|
Dünya’nın Ve Evrenin Şekli
Dünya’nın şekli ile ilgili bir çok ayette bilgiler vardır. Naziat suresindeki ayet şöyledir:
Ve yeryüzünü de yayıp yuvarlattı. (79 Naziat Suresi, 30)
Burada “yayıp yuvarlama” anlamında çevrilen kelimenin Arapça karşılığı “Davn” dır. Bu kelimenin tefsirinde, kelimeyi detaylı bir şekilde inceleyen Prof. Dr. Süleyman Ateş şöyle diyor:
“…Hasılı dahv döşemek, düzeltmek demek ise de sadece basit bir döşemek ve düzeltmek değil, yuvarlak olarak düzeltmek, döşemek anlamını verir ki bu ayetten Yeryüzünün yuvarlak yaratıldığı anlamı çıkar.” ( Yüce Kuran’ın Çağdaş Tefsiri, Süleyman Ateş, cilt 10, sy 308)
Ateş, yine tefsirinde “devekuşunun yumurtasına da “davn” kökünden türeyen “”dhiyn” dendiğini belirtmektedir.
“Dahv” kelimesinde ve bu kelimenin kökünden türeyen kelimelerde yuvarlaklık anlamı olmasına karşın bazı çevirmenler yeryüzünün yuvarlaklığını algılamaktaki zorlukları sebebiyle ayeti sadece yeryüzünün düzenlenmesi olarak algılamışlar, yazı ve çevirilerinde bunu yansıtmışlardır. Oysa Dünya’nın şekli gerçekten de “dahv” kelimesinin ifade ettiği yuvarlaklığa, yumurta biçimine, devekuşu yumurtası şekline benzemektedir. Dünyamız aynı devekuşu yumurtası gibi geoittir.
Dünya’nın yuvarlak yapısına işaret eden bir diğer ayet ise şöyledir:
Gökleri ve yeri hak olarak yarattı. Geceyi gündüzün üstüne sarıp-örtüyor, gündüzü de gecenin üstüne sarıp örtüyor… (39 Zümer Suresi, 5)
Bu ayette sarıp örtme olarak çevrilen kelimenin karşılığı “tekvir” dir. Bu kelimeyi yine Süleyman Ateş tefsirinde şöyle açıklamaktadır:
“Tekvir ip yumağı gibi bir şeyi birbiri üstüne dolamaktır. “Allah geceyi gündüzün üzerine dolar, gündüzü de gecenin üstüne dolar” cümlesi, gayet açık olarak Dünya’nın yuvarlaklığını ve ekseni çevresinde döndüğünü gösterir. Çünkü dolama ve sarma işi yumak gibi top gibi şeylerin üzerinde olur.” (Yüce Kuran’ın çağdaş tefsiri, Süleyman Ateş, cilt 7, sy 528)
Rad Suresindeki bir ayette ise Dünya’nın şekli hakkında başka bir detay bildirilmektedir. Ayet şöyledir:
Onlar görmüyorlar mı ki, gerçekten Yeryüzü’ne yönelip onu uçlarından eksiltiyoruz. Allah hüküm verir. O’nun hükmünü iptal edebilecek olan yoktur. O hesabı çok çabuk görendir. (13 Rad Suresi, 41)
Burada dikkat edilmesi gereken nokta “ yeryüzünün uçlarından eksilmesi” ifadesidir. Bu ayeti tefsir eden din alimleri farklı şekillerde yorumlamaya çalışalar da, Dünya hakkında bilgimiz arttıkça anlatılmak istenen gerçek daha iyi kavranmıştır.
Küremsi bir yapısı olan Dünya kutuplardan geçen bir eksen etrafında dönmektedir. Bu dönme esnasında dünyanın ekseninin geçtiği kutuplar bölgesinden eksilmekte yani basıklaşmakta ve ekvator bölgesinden genişlemektedir.
Dünyanın bu şekli ancak son yüzyılda yapılan bilimsel çalışmalarla anlaşılırken, tüm Evrenin yaratıcısı Yüce Allah bu bilgiyi bizlere yüzlerce yıl önce Kuran’da bildirmiştir.
Dünya’nın yuvarlaklığını ortaya koyan bir başka ayet ise yine şöyledir:
Ey cinler ve insanlar topluluğu! Göklerin ve yeryüzünün çaplarını aşıp geçmeye gücünüz yetiyorsa aşıp geçin. Ancak üstün bir güçle geçebilirsiniz.
(55 Rahman Suresi, 33)
Bu ayette çaplar olarak çevrilen kelimenin Arapça karşılığı “aktar”dır. Çap kelimesinin çoğuludur. Görüldüğü gibi burada Dünya’nın bir çapının olduğu ifade edilmiştir. Dolayısıyla bu ayetten de dünyanın yuvarlak yapısı anlaşılmaktadır.
Rahman suresindeki bu ayette dikkat edilmesi gereken bir başka nokta da, atmosferin ve evrenin de çapından söz edilmiş olmasıdır.
Gök ve gökler kelimesi Kuran’da hem atmosfer için hem de tüm evren için kullanılmaktadır. Dünyamızı çevreleyen atmosfer de dünyamızın şeklini aldığı için yuvarlaktır ve çapı vardır. Ayette atmosferin bu yapısına da bu şekilde dikkat çekilmiş olur.
Tüm Evren için de benzer bir durum söz konusudur. Bilindiği gibi Evren big bang adı verilen büyük bir patlamanın sonunda oluşmuştur. Bu patlama sonucunda genişlemeye başlamış ve halen genişlemeye devam etmektedir. Bilim adamları yaptıkları çalışmalarda Evrenin küre şeklinde olduğunu ve bir çapının olduğunu ortaya koymuşlardır. Astronomların yaptıkları hesaplamalara göre, giderek genişleyen uzayın uçtan uca 156 milyar ışık yılı büyüklüğünde olduğu anlaşılmaktadır.
20. yüzyıla kadar özellikle materyalist dünya görüşünün de etkisiyle Evrenin sonsuz olduğu fikri bilim dünyasında hakim olan bir görüştü. Fakat yapılan araştırmalar ve bilimsel keşifler sonucunda bunun doğru olmadığı ve evrenin bir sonu olduğu anlaşıldı. Bugün modern bilimsel imkanlar ve çalışmalar sonucunda ulaşılan bu bilgiyi biz Kuran’da bulabiliyoruz.
Ayette dikkat çeken bir diğer nokta ise göğün çaplarından geçilmesi ile ilgili bilgidir. Burada göğün çaplarından geçilmesinin zorluğu vurgulanmış fakat bunun imkansız olduğu söylenmemiştir. Aksine bir güç ile geçilebileceği bildirilmiştir. Nitekim yapılan uzay çalışmaları sonucunda, roket motorlarla güçlendirilmiş uzay gemileri vasıtasıyla atmosferin dışına çıkmak mümkün olmuştur.
Kuran günümüzden 14 asır önce işte bu olayı bizlere bildirmekte ve insanların bir güç vasıtasıyla atmosferin dışına geçebileceğini vurgulamaktadır.
Evrenin Genişlemesi
Evrenin ilk meydana gelmesi dışında, evrenin şu anki durumu da felsefecilerin konusu olmuştur. Yine bu konuda materyalist düşüncenin etkisiyle genel kabul gören görüş, “durağan evren modeli”dir. Hatta bu konuda bilim dünyasında o kadar büyük bir önyargı oluşmuştur ki, bu önyargının etkisiyle bilimsel hesaplamalar sonucunda ulaşılan gerçekler bile görmezlikten gelinmiştir. Ünlü fizikçi Albert Einstein hesaplamaları sonucunda evrenin durağan değil genişleyen bir evren olduğu sonucuna ulaşsa da hesaplamalarını değiştirmiş ve yaptığı bu değişikliği “kariyerinin en büyük hatası” olarak tanımlamıştır. 20. yüzyılın ortalarına kadar bilim dünyasının durumu bu iken, 14 asır önce çölde Arap toplumuna gönderilmiş olan peygamberimize vahyedilen Kuran’da ise evren hakkında çok önemli bir gerçek ifade edilmektedir:
Ve evren’i (göğü) kuvvetimizle kurduk, muhakkak ki onu genişletmekteyiz. (51 Zariyat Suresi 47)
Tarih boyunca evrenin durumu hakkında bir çok teori ortaya atılsa da, hiç birinde Kuran’da bildirildiği gibi evrenin genişlemekte olduğu düşüncesi yoktur. Evrenin genişlediği düşüncesi bilim adamları ve hatta felsefeciler tarafından 20. yüzyıla gelene kadar ifade edilmemiştir. Tarih boyunca evrenin genişlemesi hakkında böyle hiçbir iddia dahi yokken, Kuran’da Einstein’ın bile görmezlikten gelmeye çalıştığı bu gerçek, tüm insanlara yüzyıllardır ifade edilmektedir.
Vahiy ile bildirilmiş olan bu gerçeğe, bilim adamları belli bir süreç içinde ulaşabilmişlerdir. 1922 yılında Einstein’ın formüllerinden yola çıkan Rus fizikçi Alexander Friedmann en ufak bir etkide Evren’in genişleyeceği veya daralacağı sonucuna ulaşmıştır. Bu keşfin değerini anlayıp Evren’in genişlemekte olduğunu ise açıkça, iddialı bir şekilde ilk savunan, Belçikalı papaz ve bilim adamı Georges Lemaitre olmuştur. Lemaitre, Evren’in genişlemesini geri sardığımızda Evren’in tek bir birleşimden patlayarak oluştuğunu, daha sonra da Evren’in genişlediğini ifade etmiştir.
Bu ortaya atıldığı dönemde bilim adamlarına o kadar inanılmaz gözükmüştür ki, başta, kendi formüllerinden ulaşılan bu iddiaya Einstein bile inanmamıştır. Lemaitre’nin fizikten pek anlamadığını söyleyerek, Evren’in sonsuz genişlikte ve değişmez olduğunu belirtmiştir.
1929 yılında Amerikalı astronom Hubble, tüm bu kuramsal tartışmaların dışında, Mount Wilson gözlemevinde son derece gelişmiş teleskopu ile gözlemler yapmaktadır. Hubble tüm galaksilerin birbirinden uzaklaştığını, böylece Evren’in genişlediğini gözlemsel olarak da ispatlamıştır.
Alıntı:
sofistikasyon´isimli arızadan alıntı
blood sen misyoner olarak misyonunu tamamla ne diyim ağzımda gevelediğim cümleleri buraya dökersem bana yol görünür akşam akşam içkiyle iyi meze olmuyorsun
|
Ben sadece paylaşıyorum
Ben, tanrıya borcluyum..
Konu fenasi tarafından (20-10-2007 Saat 02:05 ) değiştirilmiştir..
Sebep: flood
|

20-10-2007, 01:12
|
 |
_b/s/en s/b/enim *
|
|
Üyelik Tarihi: 16-10-2007
Yaş: 23
Mesajlar: 1,287
|
|
|
Hehe evet.. dünyanın yuvarlak olduğunu biliyolardı o zamanlar.. ama beklediler.. ilk önce başkaları bulsun sonra biz atlarız dediler..
yahu tercümeler niye böle.. benim okuduğum kitapta.. dünyayı gerdikçe gerdik yazıyo.. enteresan..
Bin gölge, bin ağaçtan, bir güneşin gölgesidir.. _/ *
_gölge'li/ *
|
|
Konuyu toplam 1 kişi okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
|
|
|
| Seçenekler |
|
|
| Stil |
Normal
|
Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 12:36 .
Powered by vBulletin® Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO ©2009, Crawlability, Inc.
Copyright ©2007 - 2008 khAos.info
|
|
|
|