Ko-medya ve Malatya Cinayeti
Bir ay kadar önce bir mizah romanı yazmış ve doğal olarak otuz yıl kadar sürebilecek olan yayınevi arayışına başlamış birisi olarak, Malatya’daki üzücü olayın sorumlusu kabul ettiğim, ülkemizde var olan ve nereye kadar devam edeceğini bilmediğim ko-medyadan bahsetmek istiyorum.
Medyamızı hiçbir zaman anlayamadım, ya da o kadar basit bir şeyi kavrayamadığıma göre, ben anlaşılmaz birisiyim; daha açık bir ifadeyle, zeka sorunu yaşıyorum, diyeyim.
Halkımızın ortalama gelir düzeyinin dünya geneliyle kıyaslandığında yetersiz kaldığını hepimiz biliyoruz. Asgari ücretle ev geçindirmeye çalışan yüz binlerce insanın bulunduğuna, doğu kültürünün egemen olduğuna değinmeyeceğim. Hiçbir yeteneği olmayan bir sürü insanın başımıza yıldız sanatçı kesildiği yurdumda, televizyonların bazen uydudan yayınlanan uyduruk yayınlarının, oldukça geniş bir izleyici kitlesi bulabilmesine doğrusu çok şaşırıyorum.
Vatandaşın çok büyük çoğunluğunun geçim sıkıntısıyla boğuştuğu, işsizliğin rekor düzeye çıktığı bir ülkede yaşıyoruz. Buna rağmen insanlar, hiçbir dertleri yokmuş gibi eğlence ağırlıklı programları izlemekten zevk alıyorlar. Elbette eğlence programları da izlenecek, ama bizde başka türlü program yok, olsaydı da izleneceğini sanmıyorum. Yarışmalar bile gözetleme, dikizleme, dans, şarkı ve benzeri konularda yapılıyor.
Sunucuların önemli bir kısmı hatasız bir cümle kuramayan, Türkçe katliamından müebbet hapse mahkum edilmesi gereken kişiler olduğu için, doğru dürüst bir program yapabilmeleri eşyanın tabiatına aykırı görünüyor. Bir haftada yerden biten bir mantar gibi şöhret yapılan ve ölünceye kadar da şöhret kalanların arkalarını kimlere dayadıkları bilinmediğinden, bazı gerçekler hiçbir zaman anlaşılmıyor.
Tebliğ, irşat ve cihat aşamalarını prensip edinmiş İslam dini mensuplarının kutladığı hayvan katliamı gününde boğazlanan zavallı bir inek gibi sesler çıkaran, sorguda dalgametresine elektrik verilmişçesine hoplayarak dans eden bazı sözde sanatçılar, ilginçtir geniş bir izleyici kitlesine ulaşarak hayranlar bulabiliyorlar. Komedyen diye halka yutturulanların önemli bir kısmı mizahla uzaktan yakından ilgisi olmayan, yeteneksizlik söz konusu olduğunda çok yetenekli olan kişilerdir. Kafalarını kazıttıkları ya da olmadık kılıklara girdikleri için söylediklerinin gülünç olarak değerlendirilmesini bekleyen bu mizah katilleri, seri cinayetlerine devam ettikçe popülaritelerini daha da artırıyorlar. Yaşamları boyunca büyük sıkıntılarla boğuşan Aziz Nesin, Muzaffer İzgü ve Rıfat Ilgaz gibi ustalarla zevk için lüks arabaları parçalayan soytarıları kıyaslayınca, insan bu mizah anlayışını izah edemiyor. İzlediğim birçok gösteriden sonra “çok komikti, hatırlatın da iki saat sonra güleyim,“ dediğimi biliyorum.
Bir de, yeraltı dünyası diye tanımlanan bir dünyadan bahsediliyor. Güneş sistemine bağlı gezegenler içinde sadece dünyamızda hayat olduğu sanılırken, dünyamızdan başka bir dünyanın varlığını böylece ilan eden medyanın konuyu açıklayarak, benim gibi meraklıları bilgilendirmesi gerekir. Yerüstü dünyasının bir ferdi olarak, yerin dibine girmeyi çok istiyorum; çünkü her şeyi yeraltı dünyasının kontrol ettiğini söylüyorlar. Yerebatasıcalar demeyeceğim, çünkü adı üstünde zaten rezalet diz boyu olmalı ki yer altı dünyası demişler.
Televizyonlarda gösterilen yerli dizileri gördükçe, sorguda işkence yapılan bir yazar kadar fenalaşıyorum. Altı yaşındaki çocukların bütün yerli dizileri beğeniyle izlemesinden, o dizilerin nasıl bir zeka seviyesine hitap ettiklerini anlayabiliyoruz. Mimikler öylesine abartılı ve uydurma ki, televizyonun sesini kıstığımızda bile ekrandaki vatandaşın ne söylediği anlaşılabiliyor. Günlük yaşantımızda da, dizilerdeki gibi her kelimeyi anlatırken değişik bir figür yapmak zorunda kalsaydık; şişman kimse kalmaz, herkes dal gibi zayıflar, çöp şişe dönerdik.
Aşk, hemen bütün dizilerin vazgeçilmez konularından birisi olarak karşımıza çıkıyor. Aşk, yaşamın bir parçası, hatta Freud’a bakılırsa olmazsa olmazı, daha da ötesi bütün davranışlarımıza yön veren bir öğesi sayılabilir. Şüphesiz bu görüş saygı değer bulunabilir. Atalarımızın yüzyıllardır verdiği, daha doğrusu vermediği sanat, edebiyat ve diğer kültür eserlerine bakılırsa, ya da daha doğru bir ifadeyle bakılmazsa, aşk ve doğadan başka konuları ele almamışlar. Belki de vatandaştan sakladıkları için biz bilmiyoruz. Bazı eserler halktan gizleniliyorsa, onlara çok değer veriyorlar, demektir. Yani, bu kadar değerli eserleri aman başkalarıyla paylaşmayalım, sadece biz okuyalım da değerli bilgilerinden yararlanalım, şeklinde düşünmeleri muhtemeldir. Gerçekten de Nazım Hikmet, Aziz Nesin ve Yaşar Kemal örneğinde olduğu gibi, kimi yazarların çok değerli eserlerinin yıllarca halktan saklanması, örneğin kütüphanelerde depolara konularak okuyuculardan esirgenmesi, bu tahminimin doğru olabileceğini gösteriyor. Neyse, konuyu dağıtmayayım. Aşk diyordum; evet, televizyon dizilerimiz genellikle aşk konularını işledikleri gibi, çoğunlukla sosyete denilen, halkın hiçbir zaman aralarına karışmadığı, uzaktan bile görmediği insanların aşkları ele alınıyor. Halkın önemli bir kısmının türbanlı, bazılarının da kara çarşaflı olduğunu hatırlayıp, salt türban takmadıkları için modern oldukları varsayılan milyonlarca orta halli vatandaşımızı da düşününce, halkın yüzde doksan dokuzunun, hatta daha da fazlasının o türden aşkları yaşamadıklarını biliyorum. Hizmetçiler, dadılar ve özel şoförlerle iç içe bir yaşam süren milyonlar vardı da ben görmediysem, hatamı kabul eder, gözlük alırım.
Düşüncenin yasalara göre suç kabul edilmese bile bir kanun maddesinin boşluğundan yararlanarak kolaylıkla suça dönüştürülebildiği, geçmişte faili meçhul bir sürü cinayetin işlenebildiği, ülke on yıllardır terör sorunuyla boğuşmasına rağmen mücadelede başarısızlığın kabul edilmediği, yıllardır dünyanın en yüksek enflasyonuna sahip olduğumuz, vergi kaçakçılığının neredeyse resmiyet kazandığı, vergisini tam ve zamanında ödeyenlerin enayi yerine konduğu, sinema, tiyatro, opera ve bale gibi kültürel faaliyetlerin halktan koparak belirli bir kesime hizmet verir hale geldiği, gençlerin spor yapacak tesislerden yoksun kaldığı, Atatürkçüyüm diyenlerin Atatürk’ün yaptığı devrimleri açıkça çiğneyerek ülkeyi daha da gerilere götürdüğü, insanların kitap okuma alışkanlığından yoksun olduğu, kütüphanelerde sol yazarlara uygulanan ambargolar nedeniyle depolara kaldırılan kitaplar sonucunda vatandaşların okuyup bilgilenme hakkının elinden alındığı, yönetenlerin büyük çoğunluğunun yönetilenlerden düşük seviyede bulunduğu, halkın gerçekte en güvenilmez kurumları en güvenilir kurumlar olarak bildiği, çetelerin her yerde kök salıp adeta devlet içinde örgütlendikleri, rüşvetsiz devlet dairelerinde iş yapılamaz duruma gelindiği, spor karşılaşmalarının dostluk ve barış için yapıldığının unutularak gerçek bir savaşa dönüştürüldüğü, maçlardan sonra silahlı kutlamaların yapıldığı, bütün dünya ülkeleriyle aramız kötü olduğu halde özeleştiri yapmak yerine sürekli kumpas teorileriyle halkın kandırıldığı, hoşa gitmeyen şeylerin şiddet ve nefretle kınanmasının alışkanlık haline getirildiği, her zaman olduğu gibi günümüzde de din sömürüsü yapanların büyük çıkarlar sağladığı, kişiye özel yasalar çıkartılarak, hortumladığı parayı ödemeyen din tacirlerinin ödüllendirilerek cezalarının evinde çektirilmesinin sağlanabildiği, seri cinayetlerini dünyanın bildiği katillerin tutukluluk sürelerinin yanlış hesaplanarak yanlışlıkla salıverilebildiği, kimileri bazı kimseler hakkında sayın dediği için suçu ve suçluyu övmekten dolayı cezalandırılırken katillerin bayraklar ve oluşturulan konvoylarla kahraman yapılabildiği, kuş gribinin otuz dokuz ilimizde görüldüğü ve dünyada korku dolu gözlerle izlenildiği bir sırada entegre tavuk tesislerindeki şüpheli ölümlerin test sonucunu beklemeden kesilmiş tavukların piyasaya sunulduğu, alınan örneklerde kuş gribi tespit edilmesine rağmen tesise ve sahibine hiçbir şey yapılmadığı, çığ gibi büyüyerek, mutasyona uğramasının ardından milyonlarca insanın ölümüne yol açabileceğini iddia ederek sürekli uyarılarda bulunan Dünya Sağlık Örgütünü duymazdan gelerek, bazı üst düzey yetkililerin maddi konuları halkın sağlığının üstünde tutan anlayışa sahip olduklarının görüldüğü, 39 ilimizde kuş gribi tespit edilmiş durumdayken borsada Banvit ve Şeker Piliç hisselerinin bir haftada % 90 prim yapabildiği, yasama, yürütme ve yargının ayrılığı prensibine rağmen, Danıştay ve Yargıtay kararlarını beğenmeyen hükümet yetkililerinin bunu açıkça deklere ederek yargıyı eleştirmek suretiyle anayasayı ihlal edebildiği, insan hakları kavramının vatandaşın eğitim, sağlık, kültür benzeri temel ihtiyaçlarının devlet tarafından karşılanması anlamına geldiğinin bilinmediği, eğitimde fırsat eşitliğinin olmadığı, milyonlarca insanın diplomalı işsiz olduğu, zengin yapınca sosyete, fakir yapınca fahişe denildiği, az çalanların hapse girip çok çalanların bey olabildiği, banka hortumlayanlar Karun gibi yaşarken, baklava çalan çocukların hapse girdiği bir ülkede, üzerinde durulan tek konunun aşk ve meşk olması çok ilginçtir. Ne yalan söyleyeyim, her şeyi belden aşağı yaşama endekslediğimizi görünce, dünyaya sibop deliğinden baktığımızı düşünüyorum.
Ko-medya, bazı nedenlerden dolayı böyle bir yayın politikası izleyerek halkı uyutuyor diyelim. İşin tuhafı, halk da bunları büyük bir beğeniyle izleyip, halinden hiç de şikayetçi görünmüyor. İneğin önüne et koyarsanız, ne kadar aç olursa olsun yemez. Aynı şekilde köpek de otu yemez. Dolayısıyla, bahsettiğim dizilerin de izlenmemesi, televizyonlardaki eğlence ağırlıklı programlar yerine sosyal içerikli programların hazırlanarak, bilimsel tartışmaların yapıldığı programların hararetle seyredilmesi beklenirdi; ama böyle bir şey görülmediğine göre, herkes durumdan memnun demektir.
Gazeteler, televizyonlar ve radyoların önemli bir kısmı, habercilik anlayışından çok reklamları ve kendi çıkarları doğrultusunda yayın yaptıkları için karşımıza anlattığım ko-medya çıkıyor.
Yakın geçmişimizde elektrik fazlası olan bir ülke olduğumuz halde, şimdi elektrik krizinin eşiğinde bulunmamız kimsenin umurunda değilmiş gibi görünüyor. Ülkenin 300 milyar doları aşan borçlarını düşünerek endişelenen ve çözüm peşinde koşan insanları görmemek insanı çok üzüyor.
Medya, insanları öylesine yönlendirebiliyor, istediğini yaptırabiliyor ki, Danimarkalı karikatürcülerin İslam peygamberi Muhammed hakkında çizdiği karikatürlerin yayınlanmasının ardından, iki hafta boyunca ülkemizin gündemi protesto gösterileri olmuştu. Bu gösterilerden birinde, Konya’da, haber almak için orada bulunan kadın gazetecinin başı açık olduğundan dolayı protestocuların elinden canını zor kurtarabilmesi, üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur. Protesto gösterilerinin ülke çapında yaygınlaştığı o günlerde, kilisede ibadet eden bir papaz vurularak öldürülebiliyorsa, şapkayı önüne koyup düşünmesi gerekenler de olmalıdır. Ancak kimsede şapka olmadığından, günümüzün modern Türkiye’si insanlarının yeşil sarıklar veya takkelerle gezdiğinden olsa gerek böyle bir şey yapan olmadı. Kimse bana bu ülkede sağcılar adam öldürtüyor dedirtemez, diyen birisi bu ülkenin siyasetine yarım asırdan fazla yön vermişse, ağlanacak durumdayız demektir. Ko-medya insanları öylesine yönlendirebiliyor, piyon gibi oynayabiliyor ki, ülkeleri işgal edilirken ses çıkartmayıp teslim olan Iraklılar bile karikatür olayında krize girmişlerdi. Karikatürleri protesto eden milyonlarca insanın en az % 99’unun karikatürleri görmediği düşünülürse, protesto eylemlerinin kendisi karikatürlük bir olaydır.
İslam dini hoşgörü dinidir, lafını dillerine dolayanların ne ölçüde haklı oldukları her geçen gün daha iyi anlaşılmasına rağmen ko-medyamız bu gerçeğin farkında değilmiş görünüyor. İslamcılar, kendisi gibi düşünmeyenlere, “Asılmak mı, kesilmek mi, boğulmak mı istiyorsun?” diye ölüm şeklini seçmede tercih şansı tanıyorlarsa, belki söylenilenler doğru olabilir. Turan Dursun’un katline hala yanan birisi olarak, Malatya’daki yayınevi çalışanlarının artık kanıksadığımız barbarlarca öldürülmesini ko-medyamızın her zamanki gibi popülist bir yaklaşımla ele alacağını bilmez değilim. Şu çağda, yabancıların vardıkları noktayla kendi durumumuz arasındaki farkı görünce kahrolmamak elde mi? Biz, binyıllarca önceki gibi yaşamak istemeyenlere yaşam hakkı tanımayan bir toplumuz, ama elin gavuru nelerin peşinde koşuyor, bilen var mı? Yararlı olabileceğini düşünerek, bunu hiçbir zaman yapmayacak ko-medyamızın yerine ben özetleyeyim: Vektörler, kuvvet, hareket, itme, momentum, iş, güç, enerji, elektrostatik, doğru akım devreleri, manyetizma, elektromagnetik indüksiyon, ışık, dalga hareketi, atom teorisi ve çekirdeği gibi konularla ilgilenenlerin kendilerine örnek aldıkları Albert Einstein, 1879 yılında Almanya’nın Ulm kasabasında doğup, 1955’de vefat ettikten sonra külleri bilinmeyen bir yere saçılmıştır. Böylesine değerli bir bilim adamının gazların kinetik teorisi hakkındaki doktora tezi 1901 yılında, özel görelilik kuramı hakkındaki diğer tezi de 1905 yılında Zürich üniversitesi tarafından reddedilmiş, ancak moleküler boyutların belirlenmesi konulu üçüncü tez çalışması kabul edilmiştir. Einstein gibi bir dahinin, gelmiş geçmiş en akıllı insanlardan birinin, bilime önem veren bir toplumda karşılaştığı güçlükler dikkate alınırsa, önümüzdeki engelleri aşmamızın ne kadar zor olduğu tahmin edilebilir.
Saniyede üç yüz bin kilometre hızla giden ışık hızının nelere kadir olduğunu Einstein sayesinde bütün insanlar öğrenmiştir. İnsan vücuduna zarar vermeyecek bir şekilde, mesela ivmesi 1 g (yerçekimi ivmesi) ile sınırlanarak, ışık hızında yapılacak bir yolculukta, astronot 500 ışık yılı uzaklıktaki yıldıza 12 yıl 6 haftada gider, 12 yıl 6 haftada da döner; toplam 25 yıl yaşlanır, ama geri döndüğünde dünya 1000 yıl yaşlanmış olur. Bu işleme “zamanda geleceğe yolculuk,“ denir. Zamanının en hızlı aracı tren olan dahi bilim adamı, yüksek hızlarda hareket eden cisimlerde, zamanın durgun cisimlere göre daha yavaş ilerlediğini iddia etmiştir. Ona göre, evrensel zaman yoktur; zaman farklı gözlemciler için farklıdır. İnsan beyninin sol tarafı olan sözel- mantıksal kısımla, sağ tarafı olan görsel-uzaysal kısmı mükemmel kullanabilen Einstein’a göre, evrenin hız sınırı ışık hızıdır ve hiçbir şey ışıktan hızlı gidemez. Herkesçe çok bilinen Enerji eşittir, kütle çarpı ışık hızının karesi formülünde, küçük bir kütle kaybolduğunda inanılmaz büyüklükte bir enerjinin ortaya çıktığını keşfetmiştir.
Halkımıza, çocuklarımız ve gençlerimize böyle şeyler anlatıp öğreteceğimize saçma şeylerle uğraşıyoruz. Bilimsel çalışmalar yerine bakın biz neler yapıyoruz: İmam Hatip Okulu öğrencilerinin resmi normal ortaokul öğrencilerine oranı 1965–1966 akademik yılında 37’ye birken, yirmi yıl sonra 1985–1986 öğrenim yılında 10’a bir düzeyine yükselmiştir. İnsanlar binlerce yıl geriye gitmeye çalışırken, elbette gençler Edwin Hubble’nin kozmolojideki önemli keşifleriyle ilgilenmezler. Buna göre: tekerlek gibi dönen, 400 milyar yıldız içeren galaksimiz evrende tek değildir; diğer galaksiler de vardır. Galaksimiz Samanyolu, bir uçtan diğerine yaklaşık 100 000 ışık yılı kadardır. Samanyolu’ndan 2 milyar ışık yılı uzaklıkta bulunan Andromeda ve iki düzine kadar diğer küçük galaksi, yerel galaksiler grubunu oluştururlar. Halka bunlar öğretilmezse, tutuculuk, bağnazlık, yobazlık alır başını gider. Sonra da imamdan başbakan yapar; Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramında da askerlik çağına gelmiş, kocaman İmam Hatipli gençleri meclis başkanlığı koltuğuna oturturuz. Halk cahil deyip geçmeyelim. Biz neyiz?
Vatandaşlarımızın çoğu, bilimsel şeylerle ilgilenmek yerine, Arapça, Kur’anı Kerim, Temel Dini Bilgiler, Siyer (Muhammed’in Hayatı), Tefsir, Hitabet ve Mesleki Uygulama, Karşılaştırmalı Dinler Tarihi, İslam Tarihi, Kelam ve Hadis, Tefsir ve Tefsir Tari¬hi, Hadis ve Hadis Tarihi, Fıkıh ve Fıkıh Tarihi, İslam Bediiyatı, İslam Dini Tarihi, Tasavvuf Tarihi, Türk Tarih-i Dinisi, Ahlak, İçtimaiyat, Halihazırda İslam Mezhepleri, Akvam-ı İslami’ye Etnografyası, Arapça, Farsça, Dinler Tarihi, Kelam Tarihi, Din Felsefesi, Ruhiyat, İslam Felsefesi, Felsefe Tarihi ve Mantık gibi şeyleri öğrenirse, çağdaş uygarlık düzeyini yakalayabileceğimizi sananların hiç de az olmadığı bir yerde ben halkımıza nelerin anlatılması gerektiğine örnekler vermeye devam edeceğim.
Birilerinin 1922’da padişahlığın, 1924’de hilafetin kaldırıldığını, 1928’de İslam’ın anayasadan çıkarılıp, 1937’de devletin laik olduğunun resmen ilan edildiğini, 1924’de kaldırılan şeriatın yerine 1926’da İsviçre Medeni Kanununun getirildiğini anlatması gerektiğine inanıyorum.
Gelecekte uzay kolonileri inşa ederek yüz binlerce insanın uzayda yaşayabileceği senaryoları bilim insanlarının düşlerini zenginleştirirken, Yunan astronomu matematikçi Thales, İ.Ö. 28 Mayıs 585 yılında güneş tutulmasını doğru tahmin edebilmişken, yirmi birinci yüzyılın eşiğinde Türkiye’nin tablosunun iç açıcı olduğunu söyleyebilmek, gerçekleri farklı anlatmada uzmanlaşmış siyasetçilerin bile başaramayacağı denli güçtür.
Tarih dersine özel ilgim nedeniyle, yabancı tarihçilerin kitaplarını da okuyorum. Ölmüşlerle olmuşları anlatıyor, diye küçümsenemeyecek kadar önemli gördüğüm tarihin, her yerde savaşlar tarihi olarak algılanması, hem tarih bilincinden yoksun, hem de tarihi sevmeyip sıkıcı bulan milyonlarca kişi yaratıyor. Yabancıların, tarihimizi bizden daha detaylı, anlaşılır ve ilgi çekici anlatması beni üzüyor. Bir Stefan Zweig’in İstanbul’un alınmasını anlatmasını, ders programlarındaki bütün tarih konularından daha sürükleyici buldum. Zweig; “Fatih Sultan Mehmet, 21 yaşında, baygın bakışlı, zarif ve papağan burunludur. 1451 tarihinde, taht için rakip gördüğü yakınlarını öldürtüp, henüz daha reşit olmamış kardeşini hamamda boğdurtmuş, cinayeti işlettiği katili de öldürtmüştür. Bizans’la savaşıp fethetmeyi kafasına koyan, hem dindar hem hırslı ve acımasız, bir o kadar da gaddar olan Mehmet, Latince özgür metninden kitaplar okuyabilecek bir bilim adamı ve sanatseverdir de. Savaşa rahatlıkla hazırlanabilmek için imparator Konstantin’e, Basileus’la imzalanan anlaşmalara bağlı kalacağını söyleyip sürekli barıştan söz eder. Diğer yandan Macaristan ve Sırbistan’la üç yıllık bir tarafsızlık anlaşması yapar. Ardından Rumelihisarı’nı inşa ettirir. Hazırlıklar tamamlanınca ülkenin dört bir yanından toplanan eli silah tutan herkesle 5 Nisan 1453 günü Bizans’ın önündeki alanı doldururlar. O çağın silahlarıyla yıkılamayacak kadar güçlü olan surlara karşı etkili topu bulabilmek için Macar ve Hıristiyan olan Urbaş ya da Orbas adındaki bir Macar’ı yüksek ücretle görevlendirir. Üç aylık çalışmadan sonra denenen dev topların üretimine devamı kararlaştırılır. Yirmi-otuz civarındaki savaş topları, kızakların üzerinde, yüzlerce öküzün çekip, binlerce insanın yol düzeltme benzeri çalışmalarıyla surların önüne getirilir. İlk atışların duvarlarda açtığı gedikten sonra, surları savunan sekiz bin insan, korku ve dehşet içinde yüz elli bin kişilik orduyu düşünmeye başlar. Orduyu aynı zamanda denizden de yarabilmek için Haliç’e donanmasını, savaş tarihinde görülmemiş bir uygulamayla marangozlarına özel yaptırdığı kızaklar üzerinde yürütür. Dikkati başka yöne çekmek için de top atışlarına devam edilir. Sonunda bütün donanma Haliç’e indirilir. En büyük ve kesin saldırının 29 Mayıs’ta yapılmasına karar verilir. Askerleri motive etmek için, davullar çalıp, borular öttürülerek bütün karargâhı dolaşan tellallar, Sultan’ın insanı dehşete düşüren sözünü duyuruyor: ‘Mehmet, Allah’ın, Hazreti Muhammed’in ve dört bin peygamberin adını anarak, babası Sultan Murat ve bütün atalarının aziz ruhları üzerine yemin etmiştir ki, alınışını izleyen üç gün boyunca kenti yağmalayabileceklerdir. Surların içindeki her şey, her türlü ev ve ziynet eşyaları, sikkeler ve paha biçilmez mücevherler, erkekler, kadınlar ve hatta çocuklar bile, savaşı kazanan askerlerin malı olacaktır. Sultanın kendisi ise ganimet hakkından vazgeçiyor, onun için Doğu Roma İmparatorluğunun bu son kalesini ele geçirmiş olma onuru, her türlü ganimetin üzerindedir,’ diyor.”
Gidip bir Alman’a “Siz barbarsınız,“ denildiğinde kızmıyorlar, tam tersine atalarının barbar olduğunu, özellikle Hitler’in caniliğini söylüyorlar. Bir insanın, atalarının doğruları kadar yanlışlarına da sahip çıkması gerektiğine inanırım, ama bugüne kadar en küçük bir hata yapan bir atamızı işitmedim, okumadım. Peygamberler bile hata yaparken, nedense biz Türkler hiç hata yapmıyoruz.
Yarası olmayan insanın gocunmayacağı gerçeğinden hareket ederek, bütün farklı görüşlerin, en ağır eleştirilerin yapılabilmesi gerektiğini savunuyorum.
Emperyalizmin kan emici yarasalarının gözlerini diktiği Ortadoğu, kan gölüne dönmüş olmasına rağmen, büyük çaplı bir savaşın yanı başımızda ortaya çıkabileceği kaygusunu kimselerde göremiyorum. Bunca sorunla boğuşan ülkemin, medya yayınlarına bakınca, halkın bolluk, bereket içinde yüzdüğü, hiç kimsenin derdinin, tasasının olmadığı düşünülebilir. Dengesiz beslenen, açlıktan nefesi kokan genç kızların, muhtemelen ödünç aldıkları mini etekleri giyerek, otobüslere doldurulup çıkarıldığı canlı yayınlarda saatler boyunca hiç durmadan, ilikleri bile titrercesine dans etmelerine bakılırsa, bu memlekette her şey güllük gülistanlık sanılabilir.
Ko-medyanın yazıp sahneye koyduğu bu oyunun, kaç perde daha oynanacağını yaşayarak göreceğiz.

Her alçağın son sığınağı vatanseverliktir. (Bernard Shaw)
|