Felsefe, Edebiyat, Sinema, Müzik, Tarih, Kültür  & Sanat ve Mizah  Forumu Ana Sayfa İletişim Site Haritası

Geri git   Felsefe, Edebiyat, Sinema, Müzik, Tarih, Kültür & Sanat ve Mizah Forumu > Ciddi Mevzular > Serbest Kürsü


Tek Doğru Herşeyin Yanlış Olduğudur

Serbest Kürsü içerisinde Tek Doğru Herşeyin Yanlış Olduğudur konusu: Büyük bir samimiyetle söylüyorum:katıksız bir döneğim. Öylesine farklı kulvarlarda yol aldım ki, bir zamanlar mecliste parti değiştirme rekorları kırdığı için “Fırıldak” adıyla tanınan vekilimizle yarışabilirim. Her şey söylenebilir; ancak hiçbir ...

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1 (permalink)  
Alt 11-10-2007, 23:34
Taze Arıza
 
Üyelik Tarihi: 11-10-2007
Nerden: Ankara
Yaş: 46
Mesajlar: 21
Standart Tek Doğru Herşeyin Yanlış Olduğudur

Büyük bir samimiyetle söylüyorum:katıksız bir döneğim. Öylesine farklı kulvarlarda yol aldım ki, bir zamanlar mecliste parti değiştirme rekorları kırdığı için “Fırıldak” adıyla tanınan vekilimizle yarışabilirim. Her şey söylenebilir; ancak hiçbir çıkar gözetmeden, aklımın sesini dinleyerek bu kararları aldığım tartışılmaz. Sağcı da oldum solcu da; ırkçı da oldum yobaz da, ama hiçbir zaman benden farklı düşünen insanların yanlış yolda yürüdüklerini söylemedim. Hayatım boyunca bütün farklı görüşlere saygı duydum; düşüncenin önünde saygıyla eğildim. Giresun-İstanbul-Ankara-Diyarbakır-Çanakkale hattında uzanan dört şeritli döneklik yollarında yıllarca direksiyon salladım. Yeri geldi aç kaldım, bazen uykusuz, kimi zaman da kımıldayamayacak kadar bitkin düştüm; ama hiçbir zaman dönekliğimden utanmadım, pişman olmadım. Tam tersine, yeni arayışlara girdim, çabalayıp durdum. Tahmin ediyorum, ömrümün sonuna kadar da sürekli döneklikler yapmaya devam edeceğim.

Şu anda Adem babayla cennetteki muhallebice karşılıklı keşkül yiyen ya da Kevser şarabı içen rahmetli babam gerçek bir müslümandı. Hacıların, hocaların, müftülerin büyük çoğunluğunu sollayacak din bilgisine sahip, gece-gündüz demeden İslami kitaplar okuyan biriydi. Laf aramızda, şeriatçıydı. İlkokul çağında, her yaz ayında gittiğim Kuran kursunda Kuran’ı okumayı sökmüş, Allahüla diye bildiğimiz Ayetel Kursi dahil bütün duaları ezberlemiştim. Babamın yönlendirmesiyle, İmamı Gazaliler, Sahihi Buhariler başta olmak üzere İslami bilgileri öğreniyordum. Çocuk aklı deli aklı demişler, ki bence de doğrudur. O yaşlarda deli demberek şeyler düşünmüyordum desem yalan olur. Karşılığında babamdan birkaç şamar yiyeceğimi önceden bildiğim halde gene de sorular yöneltiyordum: İnsanların kaderini tayin eden Allah neden kimini günahkar yaratır? Bazıları turp gibi sağlıklı yaşarken, kimileri neden sürünür ve erkenden ölür? Fakirlerin, Allaha iyi kulluk yapma söz konusu olduğunda zenginleri solladıkları halde, Yüce Mevla neden onlardan parayı ve maddi zenginlikleri esirger? Kafama taş düşebileceğini veya çarpılıp yamulacağımı söyleyen babamın tehditleri nedeniyle daha ötelere uzanamadım; yoksa Einstein abilerin bir alt kategorisinde olduğumu söyleyen zeka testlerine dayanarak söylüyorum, bugünkü zındıklığımı o günlerde yakalayabilirdim.

İlkokullararası voleybol karşılaşmalarında Giresun şampiyonu olmuş, Trabzon’da yapılan bölgesel maçlarda ilimizi temsil ediyorduk. Turnuva boyunca konakladığımız Trabzon İmam Hatip Lisesinde okuyan abilerce bize öyle şeyler anlatıldı ki, feleğimi tümden şaşırdım, diyebilirim. Atatürk öyle bir günahkarmış ki, cenazesini Anıtkabire koyduklarında yer yarılmış, kabul etmemiş gibi deli saçması şeyler dinlemiştim. Bu görüşlerden etkilendiysem bile, dosdobra söyleyeyim, hayatımın hiçbir anında Atatürk hakkında olumsuz düşünmedim ki tek döneklik yapmadığım konu da budur. Haaa, Atatürkçü müyüm? Haşa, çünkü Aziz Nesin gibi ben de Atatürkçülük diye bir ideoloji olduğuna inanmıyorum. Atatürkçülük nedir diye sorunca, yüz farklı kişiden yüz farklı cevap alırsınız. Oysa gerçek ideolojilerin tanımlanmasında buna rastlanmaz. Neyse, bu bambaşka bir maceranın konusudur, ben dönekliğimi anlatmaya devam edeyim.

İlkokul ve ortaokul yıllarımda dini bütün bir çocuktum. Bu arada yeri gelmişken ilginç bir saptamamı aktarmak istiyorum: Asayiş ve terör olaylarının zirvede olduğu 12 Eylül öncesinde, solcuların kalesi olan mahallemizde de (Söken,), ülkücülerin kalesi sayılan komşu mahallede de (Yenimahalle,) mahallenin çocuklarıyla arkadaş olup futbol oynayabilen, her iki bölgede de elini kolunu sallayıp rahatça gezebilen biriydim, ki başka birisi var mıdır hala merak ederim. İşte o yıllarda ülkücülerin büyük çoğunluğu pek sık olarak Allaha küfür ederlerdi. Senin Allahını şey yaparım, lafını bakkaldan peynir ekmek ister gibi kullanan bu kişilerin bir süre sonra Türk-İslam sentezine sarıldıklarını gördüm.

Kuleli Askeri Lisesine girdiğim 1979 ağustosunun üzerinden bir yıl geçtikten sonra 12 Eylül darbesi oldu. Resmi ideolojinin dumura uğrattığı beynimin verimsiz geçen yılları Harp okulu öğrenciliğimde de devam etti. Abdullah Ziya Kozanoğlu kitapları, Tarkan, Karamurat ve Malkoçoğlu gibi kahramanlara özentiler dışında bir şey yapmadığımı söyleyebilirim. O yıllar boyunca her iki okulun kütüphanelerinde ne bulduysam yutarcasına okuduysam da, istediğimi değil de istenilenleri okuduğum için kendimi geliştiremediğimi düşünüyorum. Kulelinin birinci sınıfından itibaren askerlikten nasıl ayrılabileceğini her gün, her dakika düşünmüş, ama uzun yıllar boyunca bunu başaramamış birisiyim. Çünkü babam okuldan ayrılabilmemiz için ödenecek tazminatı seksen sekiz senede bile ödeyemezdi ve işin garibi Türkiye birincisi bile olsaydım, beni üniversitelerde okutamayacak kadar fakir biriydi. Uzun uzadıya anlatmak yersiz olur; teğmen olarak mezun olduğumda ülkücülere sempatiyle bakıp, “Vatan-millet-ezan,” sloganları atan kişileri seviyordum.

Jandarma teğmeni olarak, öğrendiklerimden ders çıkardım. Madem ki Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük yatırımları doğu ve güneydoğuya yapılmış, madem ki Kürt de Kürtçe de yoktu, karda yürürken kart kurt sesler çıkaranlara Kürt deniyordu, o halde kanı bozuk hainlerin dersini vermek gerek, dedim. Ulan Apo, dedim kendi kendime; gidip Şam’dan senin kelleni almazsam, adam değilim, dedim. Sabundan bomba yapmayı öğrenecek, kendimi tam tekmil donatacak, ülkenin en büyük sorunu kabul edilen terörü kökünden çözecektim.

O günlerde okuduğum Georges Politzer’in “Felsefenin Temel İlkeleri,” ile Turan Dursun’un “Din Bu,” serileri feleğimi şaşırtmadıysa da, mezesiz bir büyük rakı içmiş kadar sarhoş olmama neden oldu. Hele de ilk önce “2000’e doğru” dergisindeki köşesinde Turan Dursun’u okuduktan sonra, bütün bir gece boyunca gökten kafama taş yağmasını ya da suratımın çarpılmasını bekleyip durmuştum. Baktım ki bir şey olmadı, yaşamımı en fazla etkileyen kişilerden birisi saydığım Turan Dursun’un “Din Bu,” serileriyle “Kulleteyn,” gibi diğer kitaplarını da okudum.

İlk görev yerime katılmak için Silvan’a yaptığım yolculuk bende akıl bırakmadı, diyebilirim. Otobüsümüz Elazığı geçtikten sonra yolcular daha önceden hiç duymadığım bir dille konuşmaya başladılar. Vay ulan yalancılar, hani karda yürürken kart kurt sesler çıkaranlara Kürt denmişti de, gerçekte ne Kürt ne de Kürtçe vardı demiştiniz, demek ki bana da yalan söylemişsiniz ha, dedim kendi kendime… Hem sorunu çözmekle beni görevlendireceksin, hem de bana bile yalan söyleyeceksin, bu ne iştir bre ağalar, deyip öfkelendim. Doğu ve güneydoğuda meşhur Jirkilerin yuvası Hakkari haricinde bütün şehir ve ilçeleri daha sonradan görünce anlayacağım üzere en büyük şehir Diyarbakır, en büyük ilçe veya birkaç ilçeden birisi de Silvan’dı. Önce Diyarbakır’ı, ardından Silvan’ı görünce bana anlatılanlardan çok farklı şeylerle karşılaştığımı anlamıştım. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde en büyük yatırımlar doğu ve güneydoğuya yapılmıştır, diyenlere okkalı bir küfür salladım, çünkü çağın gerisinde bir manzara görüyordum. İnsanların kıyafetleri bile ilkeldi. Yolda onlarca kilometre gidiyorsunuz, in cin top oynuyordu. Yerin altında evler vardı; her şey ilginçti. Silvan’da birliğime katıldığım ilk akşam, tel örgülerin içiyle dışının bambaşka olduğuna şahit oldum. Mükemmel bir havuzun etrafında, müzik eşliğinde enfes yemekleri işkembeme indirirken, dışarıdaki insanları düşünüp huzursuz oldum. Terörü bitirmek isterken benim bittiğimi hissettim. Baktım ki çözülmesi gereken sosyo-ekonomik, politik, felsefi, kültürel yığınla sorun vardı. Yalanlarla bir yere varılamayacağını ben bir kaç günde anladım, ancak birilerinin yüzyıllar boyunca bunu fark edemediğini hala görebiliyorum.

Diyarbakır cezaevinin meşhur komutanı Esat Oktay Yıldıran hakkında olumsuz yazanlara öfkelenip, kahpe çocukları, yalanlarla iftiralarla devlete zarar vermek istiyorlar, diyordum. Silvan’da bir kırtasiyecide, hem de resmi elbiseyle konuştuğumuz birisi, bize o günlerde Diyarbakır Askeri cezaevinde yatarken başına gelenleri anlatınca bir şeylerin bize gene yanlış öğretildiğini anlamıştım. Yıllık izne gittiğimde Giresun’da tanıştığım bir kişi, askerliğini Diyarbakır Askeri Cezaevinde yaptığını söylemiş, gazetelerde ve kitaplarda yazılanların, iddia edilenlerin doğruluğunu bizzat söylemişti. Öyle ki, dünyanın parasını önüme serseler, doğu ve güneydoğuya gitmem, çünkü birisi beni tanıyabilir ki o andan itibaren iki dakika daha yaşayabileceğimi sanmıyorum, demişti. Baktım ki gerçekleri gizleme yoluna gidenler vardı.

Neyse, işi fazla uzatmadan başka bir meslekte şansımı deneyeyim, dedim ve bir süre sonra askerliğe elveda dedim. Profesyonel borsa yorumculuğu yaptığım yıllarda, Türkiye’nin nasıl bir yapıya sahip olduğunu, Tom amcanın çocuklarının bizleri koyun gibi güttüklerini daha iyi anladım.

Türkiye borsasının üçte ikisi yabancıların elinde deniliyordu, ama külliyen yalandı. Yabancı denilenlerin hemen tamamı vergi kaçırmak, para aklamak, uyuşturucudan, kumarhanelerden, kadın ticaretinden, silah kaçakçılığından v.s. kazanılan paralarını aklamak isteyen bıyıklı yabancılardı. Baktım ki on milyar dolardan fazla piyasa değeri olan şirket patronlarının ülkesinde, vergi rekortmenlerinin ödedikleri vergi toplamı on milyon doları geçmiyordu. Gariban vatandaşın bankadaki mevduatından yerinde yüzde on beşlik kesintiyi yapanlar, sıradan vatandaşın borsadaki karının yüzde onunu anında kesenler, yabancı hesabı olanlardan vergi almıyorlardı. İşçiler, memurlar, hatta emekliler, kuyumculardan, muayenehanesi olan doktorlardan, dişçilerden, avukatlardan fazla vergi veriyorlardı.

Ekonomik kriz diyorlar, ama aslında bu, kapitalizmin doğası gereği meydana gelen uygulamalardan başka bir şey değildi. Örneğin 2001 krizi denilen olayın sonrasında Koç Holding eskisinden üç beş misli güçlenerek çıkmıştı. Arçelik dışarıda bir çok fabrika kurdu, satın aldı; Beko hakeza aynen öyle; Türk Demirdöküm de aşağı kalmadı, hatta Çin’de bile yatırım yaptı; Migros’u hiç sormayın; Türkiye’nin en değerli şirketleri Tansaş, Yapı Kredi ve Tüpraş’ı da Koç Holding satın alıp bünyesine katınca, sistemin nasıl işlediğinden hiç şüphem kalmadı. Elbette, borsa en nihayetinde zekaların çarpışmasıdır ki o gerzekleri alt edebildim ve bütün kazanımlarımı borsadan elde ettim. Marksizmi ve materyalizmi çok iyi öğrenmesem, bu konularda yazılmış hemen bütün kitapları okumasam, sanırım sistemin içinde ben de eriyebilirdim. Buna bir yerde zehir panzehir benzetmesi de yapılabilir.

Döne döne fırıldak Kubilay’la yarışabilecek hale geldikten sonra da ülkemin, halkımın iyiliği için birikimlerimi, düşüncelerimi diğer insanlara da aktarmam ve paylaşmam gerekir, dedim ve kaleme asıldım. Ne yazık ki kısa tecrübelerim sonunda oldukça karamsarım. Çünkü her alanda olduğu gibi yazın dünyasını da bir işe yaramaz, kafalarının içleri bomboş insanlar ellerine geçirmiş görünüyorlar. Kendilerinden yüzlerce kere iyi yazdığım, zeki, kültürlü, bilgili olduğum insanların yazın atölyelerinin başında olduklarını, yazarlıkta şanslarını denemiş, ama başaramamış insanların sahip oldukları yayınevleriyle edebiyat dünyasına yön verdiklerini gördüm. Yirmi yıldan uzun süre hapiste yattığını öğrenip kendisine ermiş birisi, hatta peygamber kadar saygı gösterdiğim bir dergi yönetmeninin bile “Yazılarına hayran oldum, bütün öykülerini yayınlayacağım,” dediği halde bu sözünü bir yıldan uzun süredir yerine getirmediğine, çeşitli mazeretler üretebildiğine şahit oldum. Eskiden yazar, çizer, şair denilince büyük bir saygı duyduğum, yakamı iliklediğim insanların çoooook büyük çoğunluğunun edebi yeteneklerinden ziyade bambaşka nedenlerle bir yerleri işgal ettiklerini, gerçekte devalüe olmuş para kadar bile değersiz vatandaşlar olduklarını görünce, kafam bir kez daha allak bullak oldu. Kitapların yayınlatılmasının ne denli güç olduğunu, ondan vazgeçtim, onca emek verilen yazıların dergilerde bile yayınlatılamadığını öğrenince üzülmemek mümkün mü?

Tekirdağ’ın Çorlu ilçesinde, 1965 yılında başlayan yaşam yolculuğum boyunca doğru bildiğim bir çok şeyin gerçekte yanlış olduğunu gördüm; ömrüm döneklikle geçti. İnanıyorum ki bugün düşündüklerimin de büyük çoğunluğu yanlıştır. Bence tek doğru bilimdir; bilimden başka her şey, ama her şey yalandır. Bir başka ifadeyle, tek doğru, her şeyin yanlış olduğudur da diyebilirim.


Her alçağın son sığınağı vatanseverliktir. (Bernard Shaw)
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiketler
tek, dogru, herseyin, yanlis, oldugudur


Konuyu toplam 1 kişi okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
Başta herşeyin normal olduğu, ama sonra umulmadık bir şeyin gerçekleştiği bir idam High Hopes Lorem Ipsum 6 31-05-2008 01:30
Yanlış Çiçek Yanlış Saksı duarden Hayata Dair.. 5 18-05-2008 22:59
Varoluşa Doğru akeboshi Felsefe 0 10-03-2007 09:32


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 12:29 .
Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO ©2009, Crawlability, Inc.

Copyright ©2007 - 2008 khAos.info