|
|
KADINLARIN İNSAN HAKLARININ GELİŞİMİ VE TÜRKİYESerbest Kürsü içerisinde KADINLARIN İNSAN HAKLARININ GELİŞİMİ VE TÜRKİYE konusu: http://stk.bilgi.edu.tr/docs/berktay_std_7.pdf
kimlik ve kadın sorununun türkiye'deki tarihçesiyle ilgili güzel bir çalışma......

09-02-2011, 18:42
|
 |
Raporlu Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 19-01-2009
Nerden: İzmir
Yaş: 30
Mesajlar: 1,759
|
|
KADINLARIN İNSAN HAKLARININ GELİŞİMİ VE TÜRKİYE
http://stk.bilgi.edu.tr/docs/berktay_std_7.pdf
kimlik ve kadın sorununun türkiye'deki tarihçesiyle ilgili güzel bir çalışma...

Mey kasemi kırdın yere vurdun Tanrım
Zevkimden edip sanki ne buldun Tanrım
Gül renkli şarabım yere döktün tekmil
Zannım budur ki sen de sarhoş oldun Tanrım...
Hayyam...
|

11-02-2011, 14:20
|
 |
CoSmiC VoiCe
|
|
Üyelik Tarihi: 16-12-2009
Mesajlar: 1,402
|
|
Kadınlar toplumsal hayatta eşittir erkeklerle, ataerkillik tanımı masum(!) kavram değildir diyenler okusun bunu.
Alıntı:
Kadınlar, daha en başından, Fransız Devrimi’nin “İnsan ve Yurttaş Hakları Evrensel
Bildirgesi”nde sözü edilen “insan ve yurttaş” kavramının kendilerini kapsamadığının
farkına vardılar. Devrime etkin olarak katılan kadınlardan Olympe de Gouges işte bu
yüzden 1791’de “Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirgesi”ni ilan etti ve gene o nedenle,
“kadın cinsine yakışmayacak biçimde politika yapmaya kalkıştığı için” devrimci
mahkeme tarafından giyotine gönderildi!
|
Evet, yıl 1791, fransız halkı çok özgür, krallığı devirdi. Ama bu sözde devrim kadının kuluçkalık yumurta olmadığını söylemeye yeltenen bir kadını en büyük hain görmüş olmalı ki giyotin e göndermekte bir mahsur görmemiş.
Alıntı:
ABD’deki duruma benzer biçimde İngiltere’de de kadınlar 1832’de kendileri için oy
hakkı talep ettiler ama verdikleri dilekçeleri dikkate alan olmadı. Tam tersine,
kadınların oy kullanamayacağı yasaya geçirildi. Fransa’da, 1848’de “genel oy” hakkı
yalnızca erkeklere tanındı. Almanya’da kadınların feminist bilinci, Alman
milliyetçiliğinden etkilendi ve kadınlar Alman birliğinin ateşli savunucuları oldular.
Ama 1850’de birçok yerde kadınların siyasal toplantılara katılımını yasaklayan
yasalar kabul edildi.
|
Bunlar unutulduğu ve bilinmediği için olsa gerek bazılarının sevgilisiyle arası bozulunca kadınların ne şeytan olduğunu veya erkekler kadar yetenekli olamadıklarını toplumda söylemeye çalışması. Lanetlenmiş havva olmaktan kurtuluşları yok bunlar yüzünden hala.
Alıntı:
Gene de, hala kadınların oy hakkına sahip olmadıkları ve çoğu da
Müslüman olan bazı ülkeler vardır. Oy hakkının, büyük ölçüde, I. Dünya Savaşı’ndan
sonra elde edilmesi ile, bu savaşın “topyekun” niteliği dolayısıyla cephe gerisini de
çok etkilemesi ve böylece kadınların rolünü artırarak kendilerini “kanıtlamaları”nı
sağlaması arasında yakın bir ilişki vardır. (Türkiye’de de benzer bir gelişmenin
yaşandığı ve kadınların Balkan Harbi, I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’ndaki
etkinlikleri ile Cumhuriyet döneminde oy hakkına kavuşmaları arasındaki ilişki
hatırlanmalıdır.) Bu noktada, mülksüz sınıfların erkeklerinin de oy hakkına
kavuşmalarında, ulusal orduların kurulup bütün yetişkin erkeklerin orduya
katılmasının oynadığı rolün de ayrıca hatırlanması gerekir.
|
Bu kısma dikkat.
Alıntı:
Gene de, 20. yüzyılın ilk yarısında, birçok uluslar arası bildirge ve belge cinsiyet
bakımından kör olmaya devam etti ve kadınların özgül haklarının genel bir “insan
hakları” paketi içinde ele alınıp tanındığı varsayıldı. Böylece, kadınların özgül
konumlarından kaynaklanan sorunların dile getirilmesi, tanınması ve dolayısıyla da
çözülmesi gecikmiş oldu. Ancak, özellikle 1970’lerde yükselen yeni (ikinci dalga)
9
feminist akım toplumsal bir harekete dönüşmesiyle bu konudaki bilinç ve duyarlık arttı
ve bunun sonucunda Birleşmiş Milletler, 1979 yılında Kadınlara Karşı Her Türlü
Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW), üye ülkelerin imzasına açıldı.
Böylece, uluslar arası hukukta, varolan insan hakları belgelerinin, kadınların özgül
sorunlarını tam olarak kapsamadığı ve bu konuda özel düzenlemelere ve önlemlere
gereksinim bulunduğu kabul edilmiş oldu ve “kadınların insan hakları” kavramı,
uluslar arası hukuk belgelerinde giderek daha fazla yer almaya başladı.
Ne var ki, bütün insan hakları sözleşmeleri arasında, CEDAW, en fazla çekince
konmuş belgedir ve bu bir rastlantı değildir. (Çekince koyan ülkeler arasında ne yazık
ki Türkiye de vardır.) Ayrıca, çok sayıda ülke, daha başından, sözleşmeyi
imzalamaya bile yanaşmadı. Üstelik devletler, CEDAW söz konusu olduğunda
çekincelerinin sözleşme ile uyumlu olup olmadığını kendileri belirleyeceklerdi; aynı
tutum, örneğin Irksal Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (Convention on the
Elimination of Racial Discrimination- CERD) için geçerli değildi; CERD söz konusu
olduğunda, bir taraf devletin koyduğu çekince, diğer taraf devletlerin üçte ikisinin
oyuyla sözleşmenin amacına aykırı ilan edilebilmekteydi. CEDAW’a çekince koyan
devletler İslam ülkelerinden ibaret de değildi. Belçika’dan Brezilya’ya, Kanada’dan
Tayland’a ve Türkiye’ye dek uzanan bir yelpaze içinde, çeşitli devletler, çekinceler
koymuşlardı; 1989 itibarile de 44 ülke imzalamaya bile yanaşmamıştı. Bu durum, her
ülkede kök salmış olan ataerkilliği ve ayrımcılığı ortaya sermekte ve böylece yasal
hakların tek başlarına değil, egemen toplumsal ve kültürel ortam içinde varoldukları
gerçeğine işaret etmektedir.
|
Hay maşallah(!) sene 1989 hala bir tek kadınlara hak verelim mi, onların da erkekler kadar söz sahibi olabilmesine izin (!) verelim mi diye düşünüp düşünüp karar veremiyorlar. O yüzden bazıları da son 15-20 yıldır kadınları daha çok tv de, medya da, kasiyer olarak, bankada memur olarak, bilimsel bir konuda uzman olarak vs görünce sanıyor ki zaten hep böyleydi de durum kadınlar ancak bu kadar becerebildiğinden genelde az sayıdalar oralarda. Hala sıradan işlerde en büyük sorun işverenin sözlü hatta bazen de fiziksel tacizlerine maruz kalması kadınların. O yüzden çoğu memur öğretmen falan olmaya çalışır ükemizde veya rahat etmek için hemen birini bulup evlenmek zorunda hisseder. Aksi halde sahipsizdir,sahipsiz diye de herkes sarkabilir, erkek bunu doğal hakkı sanır çünkü.
Alıntı:
1993 yılındaki Viyana Dünya İnsan Hakları Konferansı, kadınların insan haklarının
tanınması yönünde bir diğer önemli adım oldu. Özellikle, kadın hakları ile dinsel
aşırılık arasında oluşan/oluşabilecek olan karşıtlığa dikkat çekmesi önemliydi. Viyana
Eylem Programı ayrıca, 1979 Sözleşmesi’nin en zayıf taraflarından biri olan,
devletlerin koyduğu çekincelerin kaldırılmasını ve uygulamanın sürekli gözden
geçirilmesini tavsiye etti. Kadın gruplarının taleplerine yanıt veren Viyana Konferansı,
“kadınların bütün insan haklarından tam ve eşit olarak yararlanmalarını sağlamanın”
hükümetlerin ve BM’nin öncelikli görevleri arasında olduğunu da belirtti.
Gene 1993’de BM Genel Kurulu, Kadınlara Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılması
Bildirgesi’ni kabul ederek önemli bir adım daha attı.
|
BM matah bir kurum değil ama bir düşünürsek bu bildirge olmasaydı, az gelişmiş ülkelere bu yöndeki dayatmalar da olmaz, muhtemelen olağan sayılan bu konudaki vakalar yazılı ve görsel medya da bu kadar sık işlenmezdi. Nereden biliyoruz bunu? Hala terkedildiği için kadın bıçaklayan, öldüren adamların çokluğundan. Medya bunları istediği kadar deşifre etsin bunun bu kadar çok olabilmesinin ardında BM lerin alanına pek girmeyen ataerkil gelenekler ve anlayışlar var.
Alıntı:
“Evet, Osmanlı erkeklerinden bazıları bizi, biz kadınları müdafaa ediyorlar, görüyoruz,
teşekkürler ediyoruz! Hatta Doktor Abdullah Cevdet Bey gibi kendisini sınıfımızın bir
vekil-i müdafii zan edenlere dahi tesadüf ediyoruz. Biz Osmanlı kadınları kendimize
mahsus inceliğimiz, kendimize mahsus adat ve adabımız vardır; bunu erkek
muharrirler, bir kadının anlayacağı ruhla anlamazlar, lütfen bizi kendimize
bıraksınlar...Biz kadınlar hukukumuzu bizzat kendi ‘içtihad’ımızla müdafaa edebiliriz...
Erkekler bizi daima mahkum, daima esir etmişlerdir. Erkekler yüzünden çekmekte
olduğumuz zulmün def’ini bugün biz erkeklerin mürüvvetinden istemeye tenezzül
eder miyiz?”9
|
Bunu özellikle son cümleyi kim demiş ise iyi demiş. Her kadın bunu diyebilmeli hem de her konuda.
Alıntı:
Belkıs Hanım’ın şu sözleri Wollstonecraft’ın sözünü ettiği “basit ödevler”in ötesine
geçen “nihai büyük amaç”a gönderme yapar gibidir:
“Hakk-ı insaniyelerinden vazgeçen veyahut ‘haklarımızın, ihtiyaçlarımızın bir kısmı
verilmiyor’ diye hepsini bırakan, hiçbir şey istemeyen hemşirelerimiz varmış! Zararı
yok, ben yine vazife-i vataniye-i insaniyemi kemal-i ifa edeceğim. Hiç kimse
istemesin, yalnız başıma ben isteyeceğim. Onu istememek insanlığıma bence bir
hıyanettir.”11
|
Bu da güzel. İşte bu yüzden ataerkil düşünen erkekler v kadınlar feminizmi küçümserler. Çünkü onlar kadar açıksözlü ve zeki değildirler övünç kaynakları iyi kölelikleridir. İki yüzlülükleri de fırsatlardan istifade etmeye çalışıp küçük hesaplarla dalkavukca amaçlar için insani hakları efendileri adına gasp etme çabalarındandır. Bunların hepsi kelimenin sözlük anlamında pezevenktirler. Çünkü önce taciz ve tecavüzleriyle üstünüze çıkarlar sonra da adınızı çıkarırlar, daha sonra da insani hakkınızın olmadığını söyleyerek beden ağırlığınıza ve cinsel organınıza paha biçip alıp satmaya çalışırlar. Bunu yapmayanlar da bu duruma düşenlerin dedikodusunu yapıp ne kadar ahlaklı olduğunu kanıtlamaya çalışır.
Alıntı:
1993’ten bu yana TBMM’nin gündemine gelmeyi bekleyen son tasarı nihayet 2001
yılı sonunda yasalaşmıştır. Özellikle, mal ayrılığı rejiminin yasanın yürürlük tarihinden
önceki evliliklere uygulanmaması kadınlar için önemli bir mağduriyet yaratsa da,
yapılan düzenlemeler kadınların eşit yurttaş konumuna erişmeleri açısından önemlidir
ve kadın hareketinin hukuk alanında kazandığı dikkate değer bir başarıdır.
|
Bunda bile bir sürü kıyamet koparmışlardı, kutsal ailede böyle şeyler olmamalı duygu sömürüsüne sığınarak. Daha komik savunma ise kadının evlenerek mala mülk e konacağı eleştirisiydi.
Alıntı:
Kadınların, bağımsız bir bilinç ve hareket geliştirememiş olmalarının en önemli
sonuçlarından biri, aile içinde ve daha genel olarak toplum içinde varolan toplumsal
cinsiyet kalıplarının, rollerinin ve ilişkilerinin köktenci bir sorgulamayla sarsılmamış
olmasıdır. Böylece kültürün ve iktidarın erkek-egemen yapısında gerçek bir değişim
sağlanamadı ve Cumhuriyet, bütün yeniliğine ve yenilikçiliğine karşın, ataerkil olmaya
devam etti. Cumhuriyet dönemi “kadın sorunu”nun parametreleri, II. Meşrutiyet’ten
başlayarak Kemalist cumhuriyete uzanan Türk ulusçuluğunun özgül tarihsel
koşullarınca şekillendi. Bu dönemde Batılılaşma, ulusçuluk ve İslam arasında varolan
gerilimler hala çözülmediği gibi, günümüz siyasal tartışmalarında da merkezi bir rol
oynamaya devam etmektedir.
|
Maalesef. Gelde anlat tabi. Hala cumhuriyet kadını yetiştircez diye kızlarımızı okutalım kampanyası yapmakla yetinip, nasıl okutulmuyor, hangi hakla diye soran yok. Ailenin reisini sorgulayan yok çünkü kutsal bunlar.
Alıntı:
Medeni Kanun 2002 yılında değişti, ama gene de sorun -yasal olarak – çözülmüş
olmuyor, çünkü Ceza Kanunu, eski Medeni Kanun’un kadını özerk bir birey olarak
değil de (ataerkil) ailenin bağımlı bir üyesi olarak gören yaklaşımını paylaştığından,
kadınlara yönelik şiddetin özgül niteliğini dikkate almamaktadır. “Adabı Umumiye ve
Nizamı Aile Aleyhine Cürümler” başlığını taşıyan 8. Bölümün 414-424 arasındaki
maddeleri cinsel saldırı suçlarını düzenlemekte ve kişiye karşı işlenen bu suçların, 9.
Bölüm yerine “genel adabı ve aileyi” ön plana çıkaran bu bölümde ele alınması,
“kişi”yi geriye itmektedir.
|
Şaşırtıcı değil, ataerkil zihniyette kadın birey ve insan olarak ele alınmaz, bir mülktür. Bu mülk olmaktan feragat ederse bu sefer herkesin malı olur,kötü yola düşmüş sayılıp vesikalandırılır. Bu kadar da iğrençtir ama kimsenin işine gelmez pek bunlardan bahsetmek, kadınların dilinden çekme efsanesi daha önemli konudur.
Alıntı:
Örneğin, kız ve kadın kaçırma ile ilgili 429. Madde, kadının evli ya da bekar olmasına
göre farklı cezalar verilmesini öngörmektedir; 433. Madde ise, kaçırılan kadının
iradesine bakılmaksızın, kaçırmanın evlenme amacıyla yapılması halinde cezada
indirim yapmaktadır. Bu maddelerde egemen olan anlayış, kadını baba ya da
kocanın mülkü sayan ve kaçırılması, tecavüze uğraması vb. halinde kendisinin değil,
ona “sahip” olanların mağdur olduğunu kabul eden binlerce yıllık ataerkil anlayıştır;
üstelik bu anlayış, Doğu-Batı, Müslümanlık-Hıristiyanlık, Kuzey-Güney ayrımlarını
hiçe sayarak evrenselliğini sürdürmekte, buna karşılık kendisi “yerel kültürel
özellikler”e gönderme yapılarak meşrulaştırılmaktadır. Ceza Kanunu’ nun 423/1.
Maddesinde, ırza geçme eyleminde “kızlık bozma”nın koşul olarak konmuş olması,
ya da 453. Maddede “şerefini kurtarmak için” doğurduğu çocuğu öldüren kadına ve
yakını kadının “haysiyet ve namusunu korumak için” yeni doğmuş çocuğu öldürene,
diğer öldürme olaylarında verilen cezaların çok altında (4-8,5-10 yıl) ceza verilmesi
vb. hükümler hep aynı erkek-egemen bakış açısının ürünüdür ve “örf-adet” ve
(dinsel) geleneklere dayanılarak haklı çıkarılmaktadır. Bu bakış açısı, kadını kendi
haysiyet ve namusundan sorumlu özerk bir birey olarak görmemekte ve bizatihi
yasanın kendisi, ataerkil iktidarın sürdürülmesine hizmet etmektedir.14
|
Buyur buradan yak. Ne denir ki bu ilkelliğe? Yasa böyle olduktan sonra diğer ilkellikler neden şaşırtsın ki?
Alıntı:
Yukarıdaki örnekler, Türkiye’de devletin, özel alana müdahale ettiği zaman erkekegemen
bakış açısını koruyarak ataerkil düzeni pekiştirmeye hizmet ettiğini
gösteriyor; aynı sonucu, müdahale etmediği yerde de görmek mümkündür. Türk
Ceza kanunu’nun “evlilik içi tecavüz” diye bir olguya hiç yer vermemesi, bunun
çarpıcı bir göstergesidir. Kanun’un mantığına göre, karı-koca arasında evlilik ilişkisi
bulunduğundan koca karısının isteğine aykırı olarak ve zorla cinsel ilişkide bulunmuş
olsa bile, fiil, suç oluşturmaz. Görüldüğü gibi, yalnızca Medeni Kanun’da gerekli
değişikliklerin yapılması yetmemekte, iç hukukun tümünde BM Sözleşmesine
uyumun gerçekleşmesi gerekmektedir. 2004 yılı itibariyle, AB uyum yasaları
çerçevesinde, TCK’da değişiklik yapılması da gündeme gelmiş ve kadın-erkek
eşitliğine aykırı maddelerin değiştirilmesi tartışılmaya başlamıştır. Ne var ki,
toplumsal cinsiyet eşitliği konusundaki her düzenlemede olduğu gibi burada da
Meclis’teki ataerkil ittifakı aşmak çok zordur, ve sonuçta nasıl bir yasayla
karşılaşacağımız meçhuldür.
|
Ha ha ha. Yasayı çıkartacak olanların en üst düzey liderlerinin eşlerini haline bakınca anlaşılır ne çıkacağı. Adamlar tartışmasız ataerkil çünkü ve bu onların övüncü adını da muhafazakarlık koymuşlar.
Alıntı:
1998’de kabul edilip
yürürlüğe giren 4320 sayılı “Ailenin Korunmasına Dair Kanun”, şiddete uğramış ve
uğrama ihtimali bulunan kadınların mahkemelere başvurarak koruma emri
alabilmelerini sağlayacak hükümler içermektedir. Genel gerekçesinde, aile içi şiddete
daha çok “anne ve çocukların maruz kaldığı” belirtilerek “aile içi şiddetten mağdur
olan kadını koruyucu yasal tedbirlerin alınması zorunluluğu” vurgulanmaktadır.
Yasaya göre, kadının mahkemede şiddete uğrama ihtimalini kanıtlama yükümlülüğü
bulunmaması, mahkemenin şiddet uygulayan eşe “eve yaklaşmama” şeklinde tedbir
24
cezası verebilmesi ve tedbire aykırı davranışta bulunulması halinde kusurlu eşin
tutuklanacağını öngörmesi, hakimin kadın ve çocukları sığınma evlerinden birine
yerleştirme kararı verebilmesi, yeni bir bakış açısının ürünü olan önlemlerdir. Sulh
hukuk mahkemesine yapılacak başvuruların harca tabi olmamasının nedeni olarak,
“bu tür adli işlemlerin kadına mali külfet getirmemesi” gerekçesinin kullanılması da
ayrıca önemlidir. Burada, toplumsal ve ekonomik olarak kadın ile erkek arasında
farklı bir güç ilişkisi olduğu ve bu güç ilişkisinde “aşağı”da olan tarafın korunması
gerektiği kabul edilmektedir.
|
Boşandığı ,ayrıldığı eşinden dayak yiyip sonra öldürülen kadınlar ve bu tip olaylara polisin bakış açısını da savcılığın bakış açısını da yansıtmaya yetiyor, sen ne yasa çıkarırsan çıkar. Adamlar karışılmaz mantığındalar kadın insan değil çünkü. Ahlaklılık bunun da adı.
Alıntı:
Türkiye’de toplumsal cinsiyet eşitliği açısından öncelikli sorun alanları eğitim, çalışma
yaşamı, şiddet ve siyasal katılım olarak belirmektedir. 2002 BM İnsani Gelişme
Raporu’na göre Türkiye, toplumsal cinsiyetle bağlantılı gelişme açısından 177 ülke
arasında 88. sırada bulunuyor. Bu veri, cinsiyet eşitliği açısından durumu yeterince
açıklıyor. Ancak Çiğdem Kağıtçıbaşı’nın İnsani Gelişme Endeksi (İGE) verilerine
ilişkin ayrıştırmasıyla, kadın-erkek eşitsizliği daha da netlik kazanıyor: İGE Türkiye’de
erkekler için 0.81; kadınlar için 0.74’dür. Bu farkın esas sorumlusu kadınlar aleyhine
eğitim, gelir ve mülkiyet eşitsizliğidir (eğitim endeksi erkekler için 0.80, kadınlar için
0.66; gelir endeksi erkekler için 0.95, kadınlar için 0.81). Ancak, bölgelerarası duruma
baktığımızda karşımıza daha da hazin bir tablo çıkmaktadır:
En gelişmiş bölgede İGE erkekler için 0.83 iken, kadınlar için 0.82’dir. Buna karşılık,
en geri bölgede İGE erkekler için 0.71 iken, kadınlar için 0.49’dur!15 Bu göstergeler,
her örnekte kadınların daha kötü durumda olduğunu bir kere daha ortaya koymakla
kalmıyor, aynı zamanda durumun düzeltilebilmesi için öncelikle nereden başlanması
gerektiğine de işaret ediyor. Bütün sorun alanlarını kesen en acil sorun, ülkede
varolan ve kadınlar söz konusu olduğunda daha da yakıcı bir niteliğe bürünen
bölgeler arası eşitsizliktir.
|
Misyonerlerin sömürgeleştirdiği katı ataerkil kabilelerden daha ileriymişiz, çok iyi bir ilerleme.
Alıntı:
Savcılık ve yargıçlık
mesleğine alınacak kadınların sayısının kotayla sınırlandırılması, bazı kamu
kuruluşlarına ve bankalarına kadınların mühendis ya da müfettiş olarak alınmamaları
ve bunun gerekçesi olarak bu işlerin “kadın doğasına uygun olmadığı” iddiasının
kullanılması, Anayasa’nın eşitlik ilkesine ve Cumhuriyet’in temel felsefesine olduğu
26
kadar, Avrupa Birliği’nin yasa ve yaklaşımlarına da aykırıdır. Bu uygulamaların önünü
kesmek en başta devletin görevi olmakla birlikte özel sektörün ve hele sendikaların
bilinçli bir çaba harcaması gerekir. Sendikaların bu açıdan her kesimden daha fazla
duyarlı olması gerekirken tam tersi bir tutum sergilemeleri ve sendikal yönetimde,
eğitimde ya da geleceğe ilişkin programlarında kadınların neredeyse hiç yer
almaması anlaşılır bir şey değildir.
|
Ne denir ki? Kota, kadın doğasına aykırı (müfettiş olup direktif vermesi, mühendis olup erkeklere yön vermesi heralde kadın doğasına aykırı bulunan)
Alıntı:
Kadınların parlamentodaki temsili, bütün dünyada sorunlu bir tablo çiziyor.
Parlamentolararası Konsey’in 2002 verilerine göre, kadınların temsili açısından
dünya ortalaması yüzde 14.5’tir. Avrupa ortalaması ise, Kuzey ülkeleri dahil
edildiğinde yüzde 16.8, dahil edilmediğinde yüzde 14.7’dir, ve tablonun iç açıcı
olmadığı ortadadır. Ancak tek başına Türkiye’ye baktığımızda, durum, yüzde 4.4 ile
gerçekten vahimdir. Bu oran ile Türkiye, toplumsal ve kültürel açıdan daha ileri
olmakla övündüğü Arap ülkelerinden (% 4.6) geridedir. Hele günümüzde devlet
kurumlarında, üniversitelerde, özel sektörde önemli görevlerde bulunan kadınların
oranının yüzde 35’i aştığı hatırlanacak olursa, siyasal temsil oranının bu potansiyeli
yansıtmaktan ne kadar uzak olduğu da ortaya çıkar. Kadınların eşit temsili
konusundaki engeller, ilginç bir biçimde, ister gelişmiş isterse az gelişmiş olsunlar
bütün toplumlarda benzer bir nitelik göstermektedir:
Parti ve aile desteğinin olmaması
Politik yaşamın erkek niteliği
Ataerkil ideolojinin ve kültürel geleneklerin egemenliği
Parasal destek yokluğu
Seçim sisteminin niteliği.
Ancak, kadınların siyasal katılımı açısından
|
Araplardan politika öğrenenlerin iktidar olması şaşırtıcı değil demek ki.
Benim özetim bu yazıyla ilgili.
Konu Orgon tarafından (11-02-2011 Saat 14:23 ) değiştirilmiştir..
|
|
Konuyu toplam 1 kişi okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
|
|
|
| Seçenekler |
|
|
| Stil |
Normal
|
Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 05:12 .
Powered by vBulletin® Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO ©2009, Crawlability, Inc.

Copyright ©2007 - 2008 khAos.info
|
|
|
|