|
|
Ahlak (İyi-kötü) KavramıSerbest Kürsü içerisinde Ahlak (İyi-kötü) Kavramı konusu: Ahlak denilen şey birbiri içine geçmiş 3 tabakadan oluşur.
En içte Rasyonel Ahlak
Ortada Yarı-Rasyonel Ahlak
Dışta İrrasyonel Ahlak
Rasyonel ahlak dediğim şey tüm insanlığın ortak olarak kabul ettiği, temel, ...

27-10-2010, 17:06
|
|
Raporlu Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 16-02-2010
Mesajlar: 648
|
|
Ahlak (İyi-kötü) Kavramı
Ahlak denilen şey birbiri içine geçmiş 3 tabakadan oluşur.
En içte Rasyonel Ahlak
Ortada Yarı-Rasyonel Ahlak
Dışta İrrasyonel Ahlak
Rasyonel ahlak dediğim şey tüm insanlığın ortak olarak kabul ettiği, temel, "insani" ahlak kurallarıdır. Vicdan denilen şeyi oluşturur. Freud'un üst-ego dediği şeye benzer.
İnsan, tek tek bireyler olarak çıkarları birbiri ile çatışan bir hayvan türüdür. Fakat insanlar toplum halinde yaşamak zorundadır. Bireylerin oluşturduğu toplum, bireylerin özelliklerinden bağımsız-ayrı bir organizma oluşturur. Tıpkı farklı kimyasal elementlerin bir araya geldiklerinde oluşturdukları molekül gibi. Örneğin Hidrojen yanıcı, Oksijen ise yakıcı, NŞA'da birer gazdır. Fakar ikisi birleşip H2O yani su molekülünü oluşturduğunda NŞA'da söndürücü bir sıvıyı oluştururlar.
Toplumun niteliği sadece kendisini baz aldığımızda böyle olmasına karşın, toplumu oluşturan tek tek bireyleri ele aldığımızda hala kendi bağımsız varlıklarını muhafaza eden varlıklarla karşılaşırız.
İnsanların çıkarları birbiri ile çelişir demiştim. Fakat toplum da bir organizmadır. Her organizma gibi toplum da kendi varlığını korumak ister. Rasyonel ahlak da buradan doğar. Bireyler, haksızlıkların olmadığı, zulmün, baskının, yalanın, hırsızlığın, tecavüzün, gaspın olmadığı, insanlara güvenebileceği bir dünyada yaşamak ister. Böyle bir toplum isterler yani. Bu, toplumun kendi varlığını koruma güdüsüdür. Toplum, bu ahlak anlayışını bireylere dayatmak zorundadır. Çünkü çıkarı toplumun diğer bireyleri ile çatıştığı noktada birey doğal olarak kendi çıkarı yönünde hareket etmek zorundadır, doğal olan budur.
Toplumun bireye rasyonel ahlakı dayatma yöntemi, toplumdan dışlanma korkusu oluşturmasıdır. Birey, topluma muhtaçtır, bir gün diğer insanlara işi düşebilir.
İnsan doğal olarak sadece kendi çıkarlarına uygun olanı yapar. Her zaman. Ahlaklı olmak, iyi insan olmak, kötü insan olmaktan daha çıkarlı bir durum oluşturduğunda birey iyi bir insan olur.
Tanrısal veya erdemsel, evrensel bir ahlaki gerekçe ile değil, sadece çıkarlarını iyi insan olduğu sürece koruyabileceği için.
İyi insan olmak arzusunun altında yatan şey sadece çıkarı bunu gerektirdiği içindir, toplumdan dışlanmamak için, topluma muhtaç olduğu için...
Bazen sadece toplumdan dışlanma korkusu yetmez, toplumun yaptırım uygulama ihtimali de insanı iyiye yöneltir.
Tek başına bir adada yaşayan insan için ahlak bomboş bir kavramdır.
Gelelim Yarı-Rasyonel Ahlak dediğim şeye...
Toplum, çıkarları farklı büyük sosyo-ekonomik gruplara ayrılmıştır. Toplum artık sade bir toplum değil, örneğin feodal ya da köleci veya kapitalist toplumdur. Bu toplumsal düzen de kendini korumaya almak zorundadır. Kendi ahlak kavramlarını üretmek zorundadır ve üretir. Rasyonel ahlak kavramını dayattığı yöntemlerle kendi yarı-rasyonel ahlakını da dayatır. Burada zor daha bi önem kazanmıştır. Devlet bütüklerine saygı, devlete saygı, "kamu malını" koruma, polise saygı, din adamlarına saygı, militarizmi övme vs. vs... Bunlar yarı-rasyonel ahlak kurallarının bir kısmıdır. Bunlara yarı-rasyoneldir, rasyoneldir çünkü mevcut toplum yapısını korur, var olan bir şeyi... İrrasyonaldir çünkü toplumun tümünü ilgilendirmez, toplumun yalnızca belli bir sınıfının çıkarlarını korur.
Ve son olarak irrasyonel ahlak diye neye diyorum? Hiçbir mantıklı açıklaması yoktur bunların. Hiçbir gerçekten var olan şeyi de korumaz. Ama muhakkak ki ikinci tabakadaki ahlak kavramından türemişlerdir.
Hristiyanlıkta boşanma yasağı veya yahudilik kökenli dinlerdeki zina yasağı gibi... Hatta hiçbir mantıklı, rasyonel bir kökeni olmamasına rağmen islamda sağ eliyle yeme zorunluluğu gibi... Bu irrasyonel ahlak insanın zihinsel gelişmemişliğinin ürünü olmakla beraber, yarı-rasyonel ahlak yasalarını çoğu zaman tamamlayıcı olurlar.
Tekrar gelelim rasyonel, evrensel ahlak yasasına. Mesela insan sevgisi bu çeşit bir ahlak yasasıdır. İyi bir insan olmak...
Bunların hepsinin kökeninde basit bir çıkar ilişkisi vardır. Bireyin çıkarları toplumla uyum içinde olma zorunluluğu doğurur. Aslında her insan pratikte materyalist ve ahlaksızdır. İnsan milyonlarca yıllık evrim süreciyle, temelde inorganik, cansız, ruhsuz, duygusuz, ahlaksız maddeden var olmuştur.
Bir insan topluma ne kadar ihtiyaç duyuyorsa ve kendini ne kadar topluma ait hissediyorsa o kadar "iyi bir insan", o kadar "ahlaklı bir insan" olmak ister.
Burası çok önemli ve kilit nokta. Topluma ihtiyaç duymayan ya da topluma olan güvenini yitirmiş bir insan ya da çeşitli nedenlerle anti-sosyal bir kişilik geliştiren insan için ahlak tümüyle boş bir masaldan ibarettir.
Ahlaksız olmak sadece ve sadece toplumdan dışlanmak gibi bir bedel ödettirir insana.
|

27-10-2010, 18:03
|
 |
CoSmiC VoiCe
|
|
Üyelik Tarihi: 16-12-2009
Mesajlar: 1,402
|
|
|
Ahlak, kendi öne sürdüğü düzeltimlere neden olan bir bozgunculuktur diyebiliriz. Ancak birden fazla insan bir araya gelip yaşamaya başladığında ister adına doğal dürtü denilsin ister ihtiyaçtan denilsin karşılıklı bir hukuk oluşturmak durumunda kalırlar.
Yani bu noktada, aynı ortamda yaşayan iki birey ortak bir işlev edinip ortamın sunduklarını kendi ihtiyaçları için beraber şekillendirecek midir yoksa bu iki kişi kavgaya girişip kurnaz olan veya güçlü olan diğerini ortadan kaldırarak rakip gördüğünden kurtulmuş mu sayacaktır kendisini? İşte bu ayrım toplumun veya bireyin içinde bulunduğu çeşitli ahlak yargılarının temelini oluşturur.
Örneğin aç bir insanın yemeği elde etmek için diğerine saldırma ve onun zararına bunu elde etme ihtimali tok insana göre daha fazladır. Bunu her şeye genelleyebiliriz, para kazanma hırsı, cinayet, tecavüz vs. Buradaki ayrım salt ahlakın manasından ziyade bahsi geçen bireylerin birlikte uyum içinde olup olmaması ve herbirinin bu birliktelik içinde bireysel ihtiyaçlarına erişiminin olup olmaması sorunudur. Örneğin tecavüz toplum ahlakına aykırıdır. Neye göre? Bunu eğer toplumun dayatması olarak adlandırıp kurgusal bir şey olarak yargılarsak canı sex arzulayan her bireyin kendinden zayıf erkek veya kadınları (cinsel tercihine göre) zorla ilişkiye zorlaması sebep cinsel dürtüler olduğu için normal karşılanabilir. Bu durumda zorlananın her zaman buna karşı bir savunma geliştirebilmiş olması mümkün olmayacağına göre ahlakın bu biçim yoksunluğu zorbalığın iktidarı haline gelir. Ancak bu noktada gözden kaçan şey, toplumdışı olarak görülen birçok ahllaksızlık adı altında bahsi geçen davranışın aynı zamanda saldırılardan korunma ihtiyacından doğmuş olmasıdır.
Ancak bir şeye ulaşmak için işlenen cinayet veya tecavüz gibi olguların toplumsal ahlak yapısının bireyi bunlardan daimi olarak men ettiği hatta buna eğilimli kişilerin bir yandan bunu haketmediğinne inanıp bir yandan da uyarıcı etkisinden kurtulamadığı için saldırgan davranışlara yöneldiği gerçektir.
Bekçi köpekleri açlık, şiddet ve cinsel perhiz ile yetiştirilir örneğin cinsinin ne olduğu çok farketmez, yöntemin şiddetten arındırılıp perhiz ile değiştirilerek profesyonel hayvan eğitimi haline getirilmesi de. Daha ileri gidersek, şiddet ile yetiştirilmiş öldürücü köpek ile ataerkil köleci barbarlığı, profesyonel yöntemle perhiz ile komutlara şartlandırılmış fakat yine öldürücü olan bekçi köpeğini günümüzün uygar insanı ile doğrudan ilişkilendirebiliriz. Uygar insan ahlaklıdır, asildir, efendidir, kulağı ve kuyruğu kesik dobermandır tam manasıyla. Dolayısıyla onun ahlakı da aslında sadece eğitim biçimidir, yani uygulanan şartlandırmanın biçimidir. Birlikte yaşama dair kendi içinden çıkmış doğal bir uyum ve ilişki değil. O yüzden tasması ve zinciri çıkmış uygar insan doğada veya tenhada psikopatın ve kendi verdiği mana ile ahlaksızın en önde koşanıdır,tasmasız ahlaklı olamaz tabi efendisisiz ve kırbaçsız da. O yüzden de ahlaki ilkelere çok önem verdiği izleniminin ardına saklanır.
Bu durumda bekçi köpeği, ölümcül davranışlar gösterebilir, sokak köpeği bir kediyi oyun ve av karışımı görürken ve bu ilişkide pek ölüm vakası görülmezken bekçi köpeği parçalar. Ya da eğitilmiş bir bekçi köpeği sokağa salındığında hem kendi cinsleri için hem de insanlar için birer psikopata dönüşür tepkileri içgüdüsel değildir. Yıkım noktasında şartlandırılmıştır ve bu şartlandırma yoksunlukla eğitilmesi sayesinde olmuştur. Yani olgunun ne alan koruma ile, ne kendini savunma ve diğer rakipler arasında yer bulma ile ilgisi kalmamış, davranışları tamamen saldırganlık tepkisi haline gelmiştir. İyilik ve kötülük ayrımı da genelde özde bu noktadan yapılır ideoloji ve inançlar işin içinden çıkarıldığında. İdeoloji ve inanç kapsamındaki iyi kötü kavramı ise genelde belli ereklere dayanıp bunlar için bazı kötü durumları bedelolarak gördüğü için öne sürdüğü kavramın zııttını oluşturtan bir zorbalıktır. Yani iyi diyorsa kötüdür, kötü olarak adlandırıyorsa aslında olumludur.
Ahlak da böyle bir şeydir, başlangıçta lüzumsuz iken, yoksunluklar başladığı andan itibaren hem gereksinim duyulup yasalara neden oluşturmaya başlar hem de varlığı nedeniyle yoksunlukları da zorunluluk haline getirdiği için, engellemeye çalıştığı söylenen olumsuzluklara evrensel veya toplumsal bir gerekçe halini alır sonradan. Bu da onu çıkış nedeninin tersi işleve büründürür, yani ahlak,sonradan başlangıçta karşısında durduğunu öne sürdüğü ahlaksızlığın gerçek yaratıcısı olmaya başlar. Karışık görünebilir, oysa değildir.
Ahlaksız bir yaşam mümkün müdür? Ahlaka ihtiyaç duymayan yaşam görece daha basit ve ilkel yaşam koşullarında yani nüfus birikiminin minimize olduğu veya gerçek manada işbölümüne dayalı otorite gereksiz bir toplumda zamanla mümkündür. Ancak kalabalık, sınırlarla birbirinden ayrılmış, mülkiyete bağlı ve mülkiyeti koruyan hiyerarşik bir toplum içinde, herkes eşit biçimde ihtiyaç ve arzularına ulaşamayacağına göre, bunu ihtiyacından fazlasını mülk edinenlerin olması yanında, yokluklarını kaybedecek birşeyi kalmadığında bunu zorbalıkla elde etmeye çalışanlar olacağı için toplum hukuku başlangıçta gelenekler yoluyla, sonradan yazılı kanunlarla kendi bütünlüğünü sürdürmek için bireylere bazı kuralları benimsetmek zorunda kalır. Bu kurallar ise hiyerarşiyi kalıcı kılıp biçimsel bir ahlakı devam ettirirken, pratikte zorbalığa ve ahlakın kullanımdaki manası açısından ahlaksızlığa neden olur.
Aynı zamanda toplum, bireylerden oluşan bir bütünsel kavram olduğu için toplumu bireyden ayrı bir varlıkmış gibi değerlendirmek ve bu isim kelimesiyle salt kendi başına bir varlık olarak düşünmek de pek doğru sayılmaz. Çünkü aslında toplum bireylerin toplamından başka anlamlara bürünebilen bir şey gibi görünse de tek nedeni bireylerin özerk varlıklarıdır. Yani su oksijen ve hidrojenden farklı olsa da onlardan başka nedeni yoktur. Dolayısıyla da bireyler birbirleriyle ilişkileri içinde zamanla kendi niyetlerini birbirine dayatmaya başladıkları için görünüşte toplumun dayatması var gibi görünür. Oysa bugün her birey diğer bir bireye farkına varmasa da kendi varoluşunu dayatmaya ya da tersi gibi göstermeye çalışıp görünüşte toplum karşıtı veya özgürlükçü olduğu için başkalarının alanlarına canının istediği, keyfinin arzuladığı gibi müdahale hakkı talep etmektedir. Bahsi geçen bu çeşit, yani kulağı ve kuyruğu kesik dobermanın özgürlük talebinin, köpek türünün doğasında daima pragmatist olması ile alakası yoktur. Tasması nedeniyle geliştirmiş olduğu bir davranış ve şartlanmadır,çünkü doğal avlanma ve uyum yetisi bağlandığı ve perhize zorlandığı için tepkisel bir saldırganlığa,bu saldırganlık da biçinmsel ahlak ile zincirlenmeye çalışılmıştır çağlardan beridir. Bu bireysel istek bitmezliklerin toplamı ise tasmaları tutanlara yani otoritelere ve her türlü geleneksel yaşam biçimine gerekçe oluştururlar aynı zamanda. Diyalektik sürüyor ancak henüz bu konuda uzlaşmayla bir sentez oluşturulmuş değil çünkü hala dobermanlar yetiştirilmekte doğaları dahilinde yaşamaları yetersiz görülerek. ki bunların tamamı kontrol altında da değil çoğu sonradan atılmış bırakılmış ve ona buna saldıran psikopat kitleyi oluşturmuş durumda. Elbet bu, tasma tutucular için oldukçça avantajlı bir durum, diğerleri psikopatları öldürme hakkı elde edemediği sürece,psikopatlar ve hastalıklı kişiler nedeniyle otoritelere kendilerini emanet etmiş durumdalar.
Dolayısıyla da ahlakın ne olduğundan ziyade insanların bir arada kişisel olarak ne arzuladığı ve nasıl bunlara ulaşmaya çalıştığkları söz konusudur, ahlak uyduruktur, yalandır demek yetmez.
Konu Orgon tarafından (27-10-2010 Saat 18:25 ) değiştirilmiştir..
|

27-10-2010, 20:12
|
 |
Bu gece birileri ölecek!
|
|
Üyelik Tarihi: 16-03-2010
Nerden: Kali_fornia
Mesajlar: 1,401
|
|
ahlâk: Ar aχlāḳ أخلاق [çoğ.] yaradılış, huylar < Ar χulḳ خلق [#χlḳ] yaradılış → halk
mihenk-i ahlâk: 
|

28-10-2010, 08:58
|
|
Sil baştan...
|
|
Üyelik Tarihi: 23-02-2010
Mesajlar: 277
|
|
Alıntı:
Kali´isimli arızadan alıntı
ahlâk: Ar aχlāḳ أخلاق [çoğ.] yaradılış, huylar < Ar χulḳ خلق [#χlḳ] yaradılış → halk
mihenk-i ahlâk: 
|
Tam 12den vurdun 

Benim olduğum yerde ölüm yok, ölümün olduğu yerde ben yokum. O halde ölümden niye korkayım ki?
Epikuros
Şüphe değil, kesinliktir insanı deli eden. Nietzsche
|

28-10-2010, 19:47
|
|
Raporlu Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 16-02-2010
Mesajlar: 648
|
|
|
Rasyonel Ahlak ile Yarı-Rasyonel ahlak birbirleri ile çoğu zaman çelişirler. Örneğin bir kimsenin sürekli kendini övmesi, mütevazi olmaması, kendiyle böbürlenip durması etik bir davranış olarak kabul edilmez. Fakat kendi etnik kökeni ile övünüp durmak doğaldır, hatta etik bir davranıştır.
Biz türkler çok yüce bir milletiz.
Ben çok yüce bir insanım
Türkler üstün ahlaklıdır.
Ben üstün ahlaklıyım.
Türk milleti çalışkandır, zekidir, cesurdur.
Ben çalışkanım, zekiyim, cesurum.
Koyu yazdığım yerleri bir kaç defadan fazla söyleyen bir insan için psikologlar teşhis bile koyabilir. Ama italik yazılanlara bir eleştiri getirirsenz ahlaksız bir vatan haini olabilirsiniz.
|

29-10-2010, 09:32
|
 |
Bu gece birileri ölecek!
|
|
Üyelik Tarihi: 16-03-2010
Nerden: Kali_fornia
Mesajlar: 1,401
|
|
|
|

29-10-2010, 13:10
|
|
Raporlu Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 16-02-2010
Mesajlar: 648
|
|
Toplum ahlaklı kişileri maddi veya manevi olarak yüceltir. (manevi olan şey mutlaka maddi bir şeye de dayanır bu ayrı konu)
Ahlaklı olarak kabul edilmeyen birey toplumdan dışlanır, çünkü toplumun düzenini-varlığını tehdit eder.
Fakat birey ahlaklı olma zorunluluğunu kendi kendine de dayatır. "Ben ahlaklı olmalıyım." Vicdan denilen şey yani...
Bunun mekanizması da şudur:
Birey, diğer insanlara değer verir. Şu iyidir, şu kötüdür diye.
Bunun gibi kendine de değer verir. Kendini iyi bir insan olarak nitelemek ister. Bu şekilde kendi benliğini yüceltir, kutsar.
Örneğin bir çok toplumda ensest ilişki ahlaksızlıktır. Birey, bunu yapan birinden nefret eder. Kendisinden nefret etmek istemediği için, kendisini sevmek istediği, kendisine saygı duymak istediği için ensest ilişkiden kaçınır.
Ahlakın en rafine hali olan vicdan, kişinin öz-saygısı ile ilgilidir. Toplum için rasyonel, tek birey için kesinlikle irrasyonel... (gerçi ensest ilk mesajımdaki "rasyonel ahlak" kapsamına girmiyor)
***
Neandertaller de duygusalmış [AGNOSTIK.ORG]
Alıntı:
|
Konuya ilişkin olarak incelenen bir diğer Neandertal iskeletiyse doğuştan beyin anomalisine sahip bir çocuğa ait. 5-6 yaşlarında öldüğü tespit edilen çocuğun, doğuştan getirdiği bu özel duruma karşın içinde bulunduğu grup tarafından ölüme terkedilmeyerek bakım gördüğü belirlenmiş. Bir başka iskelet örneğiyse bir bacağı ve kolu deformasyona uğramış olan kör bir Neandertale ait. Bu birey de aldığı yardım sayesinde yaklaşık 20 yıl boyunca hayatta kalabilmeyi başarmış.
|
Alıntıladığım kısma bakacak olursak, toplumda bakıma muhtaç bireylerin vicdan ve şefkat gibi araçlarla toplumca koruma altına alınmış olması aslında evrimsel olarak mantık dışıdır. Ama bu bireyin evrimi ile ilgilidir.
Toplum bireylerden oluşmasına rağmen bireylerden ayrı bir varlığı vardır. Bu yüzden toplum bireylere, " muhtaç olana şefkat göster" diye görünmez bir baskı yapar. Birey de kendi kendine " iyi insan ol", " şefkatli ol" diye baskı yapar.
|

29-10-2010, 15:17
|
 |
CoSmiC VoiCe
|
|
Üyelik Tarihi: 16-12-2009
Mesajlar: 1,402
|
|
|
Bahsedflen kavramsallaştırmalar genel olarak doğru görülseler de, nesnel açıdan pratiğe uygun düşmüyorlar. Bazı genel geçer kavramsallaştırmaların tabusal/mutlak anlamından ayrıştırılarak açıklanması gerekiyor bu durumda da. Lakin ahlakın gerçek anlamda kişilerin vicdanından ve vicdanın doğumdan kaynaklanan bir değişmez/sabit özellik olarak manalandırmasında açık bir sorun var. Çünkü kişinin özsaygısı denilen kavram aslında bir çok farklı ve zıt manaya getirilebilecek şaibeli bir kavramsallaştırma olup, (bencillik herşeye genellenerek kendini düşünmek özsaygıya aykırı nitelenebilir, toplum veya ülke uğruna kendini feda etmek özsaygıyla ilişkilendirilebilir) neyin rasyonel neyin irrasyonel olduğu konusunda vicdan referans alınarak kesin bir belirleme yapmak mümkün değildir. Ayrıca rasyonelliğin gerçeğin temsili olduğu konusu da yine geleneksel metafiziğin dar çerçevesine göre belirlenmiş bir doğruluk, gerçeğe uygunluk anlayışıdır. Biz o yüzden rasyonaliteyi bu konuda felsefi rasyonalizmden yani salt akılcılıktan ziyade, doğaya uygunluk açısından, olağanlık olarak düşünerek kullanacağız.
Bu noktadan hareketle,kaçınılan bir konu olan ensest den hareket edersek, ensest ilişkinin toplum tarafından yasak kabul edilme eylemi düz mantık ile bakıldığında birey açısından olumsuz bir baskı mekanizması olarak görülebilir. Peki neye göre? Ensest i yasaklayan ahlak nereden doğmuştur? Ensest in yasak oluşu birey açısından mantıksız mıdır ve yine bu neye göre bir mantıksızlıktır?
Doğayı ve evrimi referans alırsak, ancak bu evrilmenin içine Dawkins in terimiyle bir bilince sahip olduğu için davranış kalıplarını da soydan soya aktaran mem kavramını kültürel gelişimin oluşumundaki unsurlar ile ilişkilendirirsek biraz daha durum açıklığa çıkar.
Toplumun bireylerden tek farkı toplumun birden fazla bireyin ortak savunma ,korunma,yaşama davranışlarını ifade etmesidir. Çıkış noktasında toplum ne bireye göredir ne de bireyin karşısında onu biçimlendiren karşıt bir unsurdur çünkü toplumun oluşabilmesi o bireylerin o toplumu oluşturabilme potansiyelinden bağımsız bir nitelik olarak belirlenemez. Yani Helyum gazında oksijen ile bileşik oluşturma potansiyeli olmadığı için HeO şeklinde bir bileşiğe veya Helyum gazının hiç bir bileşik oluşturma potansiyeli olmadığı için, helyum gazından hariç içinde helyum helyum barındıran yapılara doğada rastlamayız. Dolayısıyla da Suyun oksijen ve hidrojenden farklı oluşunun suyun ötesinde değil, onlardan ayrı bir bileşik özellik olarak, fakat yine onlardan ibaret bir birliktelik olarak algılanması önemli bir kavrayış noktasıdır.
Sonuca gelirsek, ensest in ortadan kalkma sebebi hem bireysel olarak rasyonel hem de toplumsal açıdan aynı nedenle rasyonel hale gelmiş, ahlak sonradan bunların sembolik bir ifadesi olarak ortaya çıkmıştır. Lakin;
1. Ensest kabileler mevcut olmuştur ancak belli bir genetik veya viral hastalıktan tamamı benzer şekilde etkilenip elenmiştir.
2. Ensest ilişki biçimi hayvanlarda olmayan bir şekilde, insanın toplumsallaşmasında farklı bir niteliğe dönüşür. Doğum nedeniyle kendini kardeş belleyenler aynı zamanda doğal eş bellediği an, insanın hafıza ve tasarlama kabiliyeti nedeniyle kadınlar nedeniyle erkek kardeşlerin veya erkeklerin kardeşlerini onlardan koparacak rakip başka toplulukların yaratacağı bir yıkım kaçınılmazdır. Bu savaşlar ensest in ilk olarak toplumsal açıdan yasaklanma nedenini oluştururlar.
3. Bunun ötesinde doğumdan gelen hakka ve o zamanki cinsel sevgi eğilime karşılık, doğanın çeşitlenmeye yönelimi sebebiyle ortaya çıkan daha baskın zıt eğilimi söz konusudur. Örneğin normal ve tamamen önyargılardan arındırılmış koşullarda, farklı genetik özellikler ve bunun uzun zamana yayılmış nesilleri aşan biçimi olan farklı ırklar, birbirlerine cinsel açıdan daha çekici ve etkileyici gelmektedir. Evrimsel sonuç açısından ise, karışmış ırkların ırkçı düşüncenin tam aksine karışmamış ırklardan, genetik varyasyon çeşitliliği sebebiyle bir çok hastalığa karşı ve doğaya farklı adaptasyonlar geliştirme noktasında daha avantajlı olması durumu yaygındır. İlk cümlede bahsi geçen "dışardakine, kendine benzemeyene olan daha yatkın eğilim" nesillerce aktarıldığında ensest e karşı ahlaki bir tabu halini almıştır.
Buradan bazıları şu sonuca ulaşıp rahatsız olabilir ahlaki olarak tabi. Ne yani ensest in yasaklanma sebebi sadece toplumsal olduğu, öylesi gerektiği için mi, normalde bu yasak içimizde vicdanımızda, karakterimizin derinliklerinde yok mu?
İşte ahlak kavramının sahteciliğine olduğu kadar toplum ve bireyler tarafından kabul edilme nedenini de bu karşı çıkış oluşturur. "Ne yani ben kızkardeşimle/erkek kardeşimle sevişebilir miyim? " düşüncesi.
Buradaki ana nokta, böyle bir eğilime neyin sebep olup olmayacağıdır. Hayvanlarda izolasyon durumunda istisnai olarak bu normaldir. İnsanlarda anormal hatta sapkınlıktır. Ancak insanlardaki tabu duygusunun nedenini oluşturan ahlak aynı zamanda tabu duygusuna karşı bastırılmış gizli eğilimlerin de nedenidir.
Bunu şöyle açıklayacak olursak,olağan bir sınırlandırılmamış populasyonda hemen hemen hiç ensest eğilim görülmez. Bu populasyon ister hayvanlardan oluşsun,ister insanlardan. (koşullar hiç oldurulamayan N.Ş.A dadır) Ancak N.Ş.A bozulduğunda,örneğin bir çok gruplanma salt aile şeklinde izole olduğunda cinsel güdüler ile sosyal güdüler çatışacaktır. Yani örneğin sonradan etkisi azalsa da veya aşılıp yüceltilse de tüm uygar bireylerde kandaş ilişki eğilimi açık veya gizli şeilde mevcuttur ve bu gerek aşırı tepkisellik biçiminde gerek aşırı bağlılık biçiminde, yerine başka bir şey geçirilemeyip bastırıldığı oranda yücelmiş haliyle dışa vurur. Mesela bir erkek kardeş kendisinin hiç umursamadığı cinsel ciddiyeti kızkardeşinden veya kızkardeş kendisinin hiç bulamadığı cinsel ve sevgisel mutluluğu erkek kardeşinin hayatında görmeye çalışır ve aksi duruma çok fazla ahlaki tepkiler gösterir. Bunun nedeni kardeşlik bağına karışmış cinsel sevgidir ancak ikincisi gizlenmiş, dürtüsel olarak da engellenmektedir. Bunun en baş nedeni ise başlangıçta bu bireylerin birbirlerinden başka karşı cinsi tanıma özgürlüğü elde edememiş olmasıdır bu yüzden bu gibi saplantılı durumlara henüz birbirlerinden izole edilerek uygarlaşmamış ilkel kültürlerde rastlanmamaktadır.
Buradan hareketle,ahlaki tabu ve anlayışın, önceden doğal olan bir durumu sürdürmek için sonradan kanun haline getirilmek zorunda kalması olarak niteleyebiliriz. Zaten tabusal bir durum olan ensest den hareketle olgunun açıklanmaya çalışılması da bu sebepledir. Buna uygar toplumdan örneklerle kanıtlar aranacak olursa,görümnüşte bir aile ne derece geleneksel ve kapalı,cinsel tabulara karşı sert önlemler almış ise o derece o eğilimlerle çatışma halinde olduğundan ötürü önlemler sertleşip katı töreler haline gelir. Ensest in gizliden suistimal ve taciz konusu olduğu toplulklarda bu eğilimin ortaya çıkması ölüm ile cezxalandırılır ve üstü örtülür. Çünkü aslında oldukça yaygındır. Bunun aksine ilkel bir kültürde ensest bir eğilime karşı ortada ölümcül veya sert yasa bulunmaz ve her nasılsa bu bir tabu olmadığı halde böyle bir eğilime de neredeyse hiç rastlanmaz.
Çünkü, ahlakı ve onun tabusal kısmını oluşturan hemen hemen herşey çeşitli kontrol mekanizmaları nedeniyle bireylerin buna mecbur bırakılıp aynı zamanda engel olunmaya çalışılmasından ötürü giderek sertleştirilmiş,zamanla üzerinde konuşulması bile yasaklanır bir hale gelmiştir.
Toplumun buradaki etkisi olarak görülen durum ise onu oluşturan bireylerin uymayı seçtiği veya seçmek zorunda kaldığı yargılar olarak görünseler de çıkışından o güne dek sebepsiz değildir ve sadece dışardan dayatılan bir nitelik olarak adlandırılamaz, aynı zamanda içselleştiğinden ötürü. Örneğin ensest e olan karşıt eğilim genetik varyasyona dair bir eğilimin baskınlığı söz konusu olmasaydı, bireyler açısından kabul edilir veya toplumun dayattığı bir ahlaki tabu halini almaz, ensest anormal bir birliktelik olarak algılanmazdı. Ancak çok eski zamanlarda bunun böyle olduğu toplumlar varolmuştur ve geneli genel eğğilimin dışa yönelik olmasından ötürü içe kapalı olduğu durumda daima sosyal veya genetik sorunlara neden olmuştur. Dolayısıyla toplum da bu sayısız bireyin en basit haliyle ortak algısı olduğundan ötürü başlangıçta yumuşak bir kural olarak ortaya çıkmışken,sonradan özgürlük kısıtlandığı ölçüde yaygınlaştığı için ahlaki mekanizmalarla engellenmeyue çalışılıp zamanla en büyük tabu haline gelmiş,fakat bu en büyük tabu hali onu ortadan kaldırmak yerine tersine hem güçlendirip hem de yargılamaya başlamıştır.
Bu noktada rasyonaliteden olası en optimal/pozitif/yapıcı gerçeği anlıyorsak, ahlaka neden olan toplumsal kurallar; başlangıçta hem toplum, hem de bireyler için olağandır, yani doğal ve rasyoneldir. Ancak ahlak ve tabu halini alış nedeni bu olağanlığın tersine şekilde, bireylerin özgürlüğü bireylerin bir arada yaşama kuralları ile uyum sağlayamayıp birbirlerini kısıtlamaya başladığı ve bu birbirini kısıtlamanın aslında bireylerce birbirlerine dayatılmasına karşın, ortak bilincin en basit biçiminde toplumsal kural olarak ortaya çıkıp anlaşılmasından ötürü; olağan dışı olan eğilimlere mecbur kalınarak bunlara yönelimin artmasından ötürüdür. Dolayısıyla rasyonel bir toplum ahlaka gereksinim duymaz, ancak toplumun rasyonel olabilmesi için ahlaka neden olan iç çelişkileri ile yeniden yüzleşmesi de zorunludur.
Aksi takdirde rasyonelleşme yerine yozlaşma denilen saldırgan bir eğilim baskın hale geçerek, kanun koyucuların giderek etkinliğinin arttığı otoriter toplumların yaygınlaşmasına yani patrisdt anlayışın hızla yayılmasına ve iç çatışmasına neden olacaktır ki patrist toplumların ana öğesi de bu nedenle bilinç ve rasyonaliteden ziyade ahlak ve gelenektir.
|
|
Konuyu toplam 1 kişi okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
|
|
|
| Seçenekler |
|
|
| Stil |
Normal
|
Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 05:10 .
Powered by vBulletin® Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO ©2009, Crawlability, Inc.

Copyright ©2007 - 2008 khAos.info
|
|
|
|