“Gerçeğin üzerindeki örtüyü
kaldırmalı sözlerimiz.
Gerçeğin yüzü kimi
dehşete düşürecek,
kime acı verecekse;
onlar dehşete düşsün
acı çeksin!”1
Babür Pınar
İdeoloji, bir sosyal dönüşüm ya da aynı anlama gelmek üzere bir kurtuluş projesi olabildiği gibi, mevcut egemenlik ilişkilerini meşrulaştırıp-sürdürmenin aracı da olabilir. 2 Fakat, her zaman (olgulara dayalı) sosyal bilimle ideoloji arasındaki sınır kesin değildir. Nasıl bir ideolojiyi oluşturup ortaya atanlar onu belirli kaygılar ve amaçlar için kullanmak üzere oluşturuyorsa, sosyal teori (bilim) de onu oluşturanın niyetinden bağımsız değildir. Nasıl ideoloji, sosyal tutuculuğun, mevcut durumu sürdürmenin bir aracı ya da tam tersine toplumsal dönüşümün veya toplumsal kurtuluşun bir aracı olabilirse, sosyal teori de mevcut olanı meşrulaştırıp korumayı veya onu aşmayı amaçlayabilir. Dolayısıyla ister ideoloji, isterse sosyal teori olsun, kimin, ne amaçla oluşturduğu, sorusundan bağımsız bir varlığa ve işleve sahip değildir. Eğer ideoloji veya sosyal teori, mevcut durumu sürdürme ve koruma amacı taşıyorsa, doğası gereği tutucu, gerici bir işlev üstlenmiş demektir. Sosyal teorinin de gerçek anlamda bilim tanımına dahil edilebilmesi için eleştirel olması gerekir. Başka türlü ifade etmek istersek, eleştirel değilse bilim de değildir.
Esasen birinci anlamdaki (toplumsal tutuculuğun hizmetinde olmak) ideolojiler, verili egemenlik ilişkilerini, sömürü, baskı ve hiyerarşik ilişkileri meşrulaştırmanın bir aracıdır. Bu durumda belirli bir sosyal gurubun veya egemen sosyal ittifakın çıkarları, tüm toplumun çıkarıymış gibi sunulur. 3 Egemen olan sınıf tarafından yapılan her şeyin tüm toplumun çıkarına olduğu bilinci yerleştirilir. Bu anlamda ideoloji bir ‘yanlış bilinç' kategorisidir. Her tarihsel toplumda egemen olan sınıfın ideolojisi, o toplumun egemen ideolojidir. Öyleyse, neden egemen ideoloji değil de resmi ideoloji kavramı kullanılıyor veya
resmi ideolojiyi egemen ideolojiden ayıran nedir?
Hiçbir sosyal sınıf, sadece kaba kuvvete, çıplak şiddete dayanarak egemen sınıf katına terfi edemez, egemenliğini tesis edip, iktidarını sürekli kılamaz. Her egemenlik biçimi zorunlu ve kaçınılmaz olarak iki ayak üstünde durur, bunlar: Yanılsama ve kaba kuvvettir (veya çıplak şiddet). Buradaki yanılsamayı
gönüllü kabullenme olarak da ifade edebilirsiniz... Demek ki tarih sahnesine çıkan yeni bir egemen sınıfın, egemen olup, egemenliğini kalıcılaştırabilmesi için, sadece
etkin bir baskı aygıtına sahip olması yeterli değildir. Kitlelerin bilincinde yanılsama yaratıp olup-bitenlerin kitleler tarafından
gönüllü kabullenilmesini sağlaması da gerekir. İşte, egemen ideoloji-resmi ideoloji ayrımı bu aşamada gündeme geliyor. Fakat tarih sahnesine çıkan yeni egemen sınıfın kitlelerde yanılsama yaratıp, kitle bilincini maniple edebilmesinin maddi koşullarının da oluşması gerekir. Yeni egemen sınıfın, kitleleri ‘kurulan ve kurulmakta olan yeni düzenin' eskisinden daha iyi olacağına inandırması, sadece kuru laf kalabalığıyla olmaz. Retorik tek başına bu amaç için yeterli değildir. Gerçekten söylenenlere temel oluşturan bir şeyler de olmalıdır. Örneğin, Batı Avrupa'da kapitalist sınıf (daha geniş anlamda burjuva sınıfı) tarih sahnesine çıktığında, kitle bilincinde yanılsama yaratma ve kitle bilincini biçimlendirip-maniple etme yeteneğine sahipti. Zira, harekete geçirdiği ilerleme ideolojisi ve üretici güçlerde sağladığı gelişme, ortaya çıkardığı toplumsal dinamizm, kitlelerde olup-bitenlerden kendilerinin de yararlanabileceği beklentisi yaratabilmişti. Bu da ideolojik hegemonyaya uygun bir arka zemin oluşturuyordu. Gerçekten “Gramsci'ye göre; yeni bir ideolojinin sahibi ve taşıyıcısı olan ve tarih sahnesine çıkan yeni sınıfın, üretici güçleri geliştirmesi; ekonominin üretici temelini dönüştürerek, bir önceki tarihsel döneme göre önemli bir ilerleme sağlaması; tarihsel olarak geri olan sınıfa karşı yürüttüğü devlet aygıtını ele geçirme mücadelesinde kendi çıkarlarını gerçekleştirirken, toplumun diğer kesimlerini de bütünüyle ihmal etmemesi; dolaysız üretici emekçi çoğunluğa da önceki duruma göre bir şeyler vermesi gerekir. Başka bir ifadeyle, yeni egemen sınıfın bir önceki dönemin geçerli ideolojisinden farklı bir ideolojiyi geniş halk yığınlarına kabul ettirebilmesi için, toplumun diğer sınıflarının yaşam koşullarında en azından kısmî bir iyileşme sağlaması gerekir. Gramsci'nin kendi ifadesiyle, yeni sosyal sınıfın egemen sınıf olma mücadelesine giriştiğinde: ‘Üstün gelmesi gereken kendi temel çıkarlarıyla, ikincil sosyal grupları da feda etmeyecek uygun bir dengenin kurulması gerekir. Böylesi bir dengenin oluşturulması, devlet aygıtını ele geçiren yeni egemen sınıfın, toplumun diğer bağımlı kesimlerini kendi egemenliği altında tutabilmesinin koşuludur.' 4
İşte az sayıda Batılı devlet dışında (sanayileşmiş kapitalist ülkeler densin) kalan ülkelerde çoğunlukla geçerli olanın ‘egemen ideoloji' değil de ‘resmi ideoloji' olmasının nedeni, yukarda dile getirilenle doğrudan ilgilidir. Zira, kapitalist dünya sisteminin çevresinde yer alan birçok ülkedeki ‘yeni rejimler', kitlelerin bilincinde yanılsama yaratma yeteneğine sahip değillerdi... Böyle bir şey için gerekli ekonomik temelden ve sosyal altyapıdan yoksundular. Dolayısıyla bu ülkelerde, egemenlerin egemenliğinin kitleler tarafından gönüllü kabullenilmesi mümkün olmuyor. Bu rejimler, kitlelerin bilincinde yarattıkları ‘yanılsama' ile yönetme yeteneğine sahip değiller. Başka türlü söylersek, yukarda sözü edilen iki ayaktan biri yetersiz kalıyor. İşte bu boşluğu doldurmak için “yapay'”, “zorlama”, “ısmarlama üzerine” üretilmiş bir ideoloji oluşturma ve dayatma zorunluluğu ortaya çıkıyor. Bu amaçla enformasyon kanalları sıkı bir denetime tâbi tutuluyor, bazı bilgilerin akışı engelleniyor, kitle bilincinde boşluk yaratmaya yönelik manipülasyonlar yapılıyor, tarih olabildiğince tahrif ediliyor, ısmarlama bir tarih versiyonu üretiliyor. Tüm ideolojik kurumlar, okullar, üniversiteler, ‘halk eğitim programları', estetik alan, mahkemeler, basın (daha geniş anlamda medya) vb.
devlet doğrularını oluşturup yaymak için seferber ediliyor. Resmi doğrulara karşı gelenler de kovuşturulup-cezalandırılıyor. Dolayısıyla egemen ideolojinin kendiliğinden yerleştiği ülkelerden farklı olarak, zorlama ve zorla kabul ettirilen bir ideoloji oluşturmak kaçınılmaz oluyor.
Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğumdan bir kopuş değil, onun doğrudan devamıdır. Zaten ‘Cumhuriyet rejimi' de bir darbeyle kurulmuştur. Bilindiği gibi darbeler yeni bir şey yapmak için değil, eskiyi koruyup-sürdürmek içindir. Aslında 1923'teki “rejim değişikliği” gibi görünen, yönetici sınıf içindeki bir değişimdi. Ve asla yeni bir egemen sınıfın eskisinin yerini alması söz konusu değildi. Elbette hepsi bu kadar da değildir, soruna yakından bakıldığında yönetici sınıf içindeki değişimin de sanıldığından daha az önemli olduğu görülecektir. Zira, 1923'teki hükümet darbesi (coup d'etat) 18. yüzyılın sonu, 19. yüzyılın başından beri süregelen, Batı kapitalizmine, emperyalizmine entegre olma, onunla bütünleşme, ona benzeme çabalarının ulaştığı durakların sonuncusuydu. Nitekim, asıl darbe 1908'de yapılandı ve 1923 sonrasında kurulan ve ‘Cumhuriyet' denilen rejim, son tahlilde benim İkinci İttihatçı Rejimi olarak nitelendirdiğim rejimden başka bir şey değildi. 5 Her ne kadar Padişahın, dolayısıyla saltanatın tasfiyesi 1923'ün önemli bir özelliği olarak sunuluyorsa da, bu gerçek duruma denk düşmüyor. Zaten 1839 Tanzimat döneminden beri asıl iktidar odağı artık padişahlar değil, ‘yenilikçi-batıcı-komprador elitti'. Bunun yegane istisnası Sultan II. Abdülhamit'ti. 1908 Jön Türk darbesiyle iktidar bütünüyle İttihatçı kadronun eline geçmiş, Padişah da bir sembole veya bir çeşit onay makamına indirgenmişti. Bu bakımdan 1923, resmi tarihin ve resmi ideolojinin ısrarla ileri sürdüğünün aksine yönetimde değil, yönetenler katında önemsiz bir değişiklik olmanın ötesinde bir anlam taşımıyordu... Aslında bir rejimin niteliği o rejimi kuranların ne dediğine bakılarak anlaşılamaz. Aynı şekilde bir kavrama mefhum-u muhalifinden giderek içerik yüklemek de bilimsel kriterlere uygun değildir. Saltanatın tasfiyesi, zorunlu ve kaçınılmaz olarak onun yerini alanın cumhuriyet olduğu anlamına gelmez. Asıl önemli olan o toplumu oluşturan insan çoğunluğunun bir önceki duruma göre yeni rejimdeki konumu ve süreci belirleme yeteneğidir. Eğer bir ülkede, emekçi halk çoğunluğu sürece katılıp onun seyrini az-çok belirleyemiyorsa, orada geçerli rejimin cumhuriyet sayılması mümkün değildir. Fakat, bu dünyada gerçekte olmayan bir şeyin varmış gibi gösterilmesi, üstelik ona inananların da çoğunlukta olması, oldukça yaygın bir durumdur. Nitekim, 1923'te saltanatın tasfiye edildiği doğruydu; ama onun yerini alan rejimin cumhuriyet olduğu aynı ölçüde doğru değildi. Öyleyse 1923 sonrasında kurulan ‘yeni rejim', bir padişahsız padişahlık rejimi değilse, bir paşalar cumhuriyetiydi. Fakat, retorik ve ileriki yıllarda oluşturulup dayatılan bağnaz resmi ideoloji ve rejimin memurları tarafından yazılan resmi tarih, sorunun tartışılmasının, anlaşılmasının nihai olarak da aşılmasının önünü kesmiştir.
1923 sonrasında yerleşen rejim, daha önce de söylediğimiz gibi İkinci İttihatçı rejimiydi. Son analizde 1918-1922 aralığındaki yaklaşık beş yıllık dönemden sonra İttihatçıların yeniden aracın direksiyonuna geçmesiydi. Elbette bu sefer aracın direksiyonundakiler, doğal olarak, 1918 öncesindeki İttihatçılar olmayacaktı. Yeni rejimin adından başka kayda değer bir yeniliği yoktu. En büyük yenilik, Padişah'ın sahneden çekilmesiydi. Bağnaz bir tek parti diktatörlüğü kurulmuş, tüm özgürlükler ve en temel haklar, kendinden menkul bir modernleşme, çağdaşlaşma, batılılaşma adına askıya alınmıştı. Tarihte modernleşmeye bu kadar vurgu yapan, ama gerçek anlamdaki moderniteye de bu ölçüde düşman bir rejim olup-olmadığı doğrusu ilginç bir araştırma konusu olurdu... Zaten Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinden beri modernleşmeden hep devletin modernleşmesi anlaşılmıştır. Bu süreç, 1923'ten sonra daha da yoğunlaştırılarak sürdürüldü. Toplumun değil de devletin modernleşmesi demek, devletin toplum üzerindeki baskıcı-kapsayıcı niteliğinin takviye edilmesi demektir.
Daha Sultan III. Selim öncesi dönemde başlatılan Batı'dan ‘kurum, kural ve düşünce' ithal etme süreci, 1923 sonrasında iyice yoğunlaştı. Üretim ilişkilerine dokunulmadı, mülkiyet ilişkileri (veya zenginlik bölüşümü densin) mülk sahibi sınıflar lehine olarak daha da bozuldu. Dolayısıyla ne insanların refahı arttı, ne artacağı umudu verilebildi, ne de eskiye göre özgürlükler ve haklar alanı genişledi. “Ne yeni bir sosyal sınıf ve onun geliştirdiği yeni ve ileri üretici güçler ve üretim ilişkileri, ne de kitlelerin yaşam koşullarında hatırı sayılır bir iyileşme söz konusuydu”. 6 Buna karşın, ordunun ve bir bütün olarak merkezi bürokrasinin etkinliği görülmemiş düzeyde arttı. Genelkurmay başkanı bakanlar kurulunun tabii üyesiydi. Kürt varlığı ve kimliği ısrarla inkar edildi ve bastırıldı... Dolayısıyla, yeni rejimin kitlelerin bilincinde kök salıp, yanılsama yaratabilecek, rejimin gönüllü (rızaya dayalı) kabullenilmesini sağlayacak bir egemen ideoloji oluşturmasının koşulları hiçbir zaman oluşmadı. İşte bir devlet ideolojisi olan resmi ideoloji böylesi koşullarda gündeme gelmişti. Devlet sürekli yüceltildi, bir devlet dogması yaratıldı. Hem modernleşmeye aşırı vurgu yapıp, hem de bir devlet dogması yaratılması arasındaki çelişkinin tartışma konusu yapılmaması düşündürücüdür... Elbette devletin yüceltilip bir devlet dogması yaratılması bir amaç değildi. Asıl amaç, bizzat devletin kendisi değil, yönetici ittifakın maddi, sınıfsal çıkarlarıydı... Aslında Türkiye'deki rejim 1923 sonrasında kimi zaman “faşizme varan”, ama hep gizli veya açık bir askeri rejimdi. Aradan onca yıl geçtikten sonra bugün hâlâ bir MGK rejimidir. MGK hiçbir ağırlığı olmayan beş üst düzey “sivil” yöneticiyle, altı generalden oluşuyor ve ülkeyi asıl yöneten MGK aracılığıyla ordudur. Parlamento bir biçim sorunu, içi boş bir kabuk olmanın ötesinde bir ağırlığa ve öneme sahip değildir. Siyasi partiler kitleleri oyalamak üzere, benim asıl devlet partisi dediğim gerçek iktidarın oluşturup-maniple ettiği bir çeşit taşeron örgütlerdir. Kolaylıkla kapatılabilmeleri de doğrudan bu durumla ilgilidir. Denilebilir ki “demokrasinin kurumlarıymış' gibi görünen ne varsa, hepsinin asıl işlevi demokrasinin önünü kesmek, bu amaçla mistifikasyon yaratmaktır.
Esasen, Mustafa Kemal (ve çevresi) tarafından oluşturulmuş bir ideoloji yok. Olması da mümkün değildir. Aslında Atatürkçülük olarak da ifade edilen, Osmanlı-TC geleneğinin bir devamı olan ‘devletperestliğin' yeni adıdır. Devlet dogması yaratmanın, ‘yeni koşullarda' devleti kutsamanın-fetişleştirmenin bir aracıdır. Zaten kimi zaman Kemalizm, çoğunlukla da Atatürkçülük olarak sunulan söylem, 1930'ların faşizm benzeri rejimini meşrulaştırıp-kabullendirmek amacıyla oluşturulmuştur ve hiçbir iç tutarlılığı olmayan bir dizi “ilkeden” oluşmaktadır. Oysa, ideolojinin eyleme önceliği olması gerekir. İdeoloji “ex-post” olarak oluşturulmaz. Hızla dönemin faşist rejimlerine “benzemeye” yönelen tek parti diktatörlüğü, devletin bekası için yapılanları “ilkeleştirmiştir”. Atatürkçülük veya Kemalizm, son tahlilde, tek parti program ve pratiğinin, devletin ve toplumun tamamını temsil eder biçimde sunulmasıdır. Başka türlü ifade etmek istersek, totaliter söylem ve uygulamalar ilkeler katına çıkarılmıştır. Kemalizm'in ilkeleri olarak sunulan “ilkeler” aslında tek parti diktatörlüğünün eylem programından başka bir şey değildi. Bilindiği gibi Atatürkçülük veya Kemalizm'in altı “ilkeye” dayandığı söyleniyor: Milliyetçilik, laiklik, cumhuriyetçilik, devrimcilik, devletçilik, halkçılık...
Milliyetçilik, kapitalizm döneminin bir ideolojisidir, bunun Türkiye'ye özgü bir yanının ve özelliğinin olması mümkün değildir. Kaldı ki milliyetçiliği bir “ilke” katına çıkarıp olumlamak bir toplum için makbul bir şey de olmamalıdır. İkinci “ilke” ise tam bir retoriktir. Türkiye'de geçerli olan laiklik değil, Osmanlı döneminde olduğu gibi dinin devlet tarafından kullanılması, maniple edilmesidir. Oysa laiklik; dinin devlet dışına çıkarılması, ‘sivil alana' bırakılmasıdır. Türkiye'de laiklik, dinin duruma göre baskı altına alınıp, iktidarın ihtiyaçları ve amaçları doğrultusunda kullanılması, maniple edilmesi biçiminde tezahür etmiştir. Dolayısıyla ne laiklik diye bir ilke, ne de ‘laik yaşam' hiçbir zaman söz konusu olmadı. Cumhuriyetçilik de Türkiye'yi yönetenlerin bir “keşfi” değildir. Üstelik Türkiye'de 1923'ten beri geçerli rejim, oldum olası (dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi) kavramın gerçek anlamındaki cumhuriyetin uzağında bir rejim olmuştur. Devletçiliğe gelince, bir kere Türk rejimi için, devletçi olmamak diye bir şey eşyanın tabiatına aykırıdır. Söz konusu olan ‘ekonomik devletçilikti'; ve Büyük Dünya Buhranı koşullarında ekonomide ortaya çıkan kopukluğu gidermek için, olayların zoruyla gündeme gelmişti. Koşullar değişince de terkedilmiştir... Bir dikta rejiminin ‘devrimci' bir karakter taşıması ve ‘halkçılığı' da devlet dogmasının bir yuvarlaması, devleti kutsamayı marifet sayan “aydınların” bir kuruntusudur... Bunlar, hiçbir kıymet-i harbiyesi olmayan söylemlerdir. Şimdilerde söz konusu ‘altı ilkeden' geriye milliyetçilik ve laiklik kalmış görünüyor; ama bunların ne olmadığına yukarda kısaca değinildi... Bu tür kavramların ciddiye alınıp, itibar edilmesi, doğrudan Türkiye'deki entelektüel-bilimsel-ideolojik azgelişmişliğin bir sonucudur... Modernliğe, ‘çağdaşlığa', ilerlemeye, ‘rasyonalizme' bunca gönderme yapan bir rejim için de tam bir ironidir...
Modernite biraz da devletle hesaplaşmayı içerir. Devleti kutsayan, devleti bir dogma mertebesine çıkaran bir rejimin gerçek anlamda moderniteyle ilişkisi, ancak içi boş bir söylem olabilir. Devletin dogma sayıldığı bir rejimde ve toplumda, devletin kendi doğruları vardır. O doğrular tartışma konusu yapılmaz. Tartışanlar da doğal olarak ‘devlet ve rejim' düşmanı sayılıp gereği yapılır. Devlet ‘kutsalsa', devlet adına yapılanlara itiraz etmek, eleştirmek, kutsallığa meydan okumak sayılır. Düşünce özgürlüğü olmaz. Devlet dini olan resmi ideolojiyi sorgulamak, ‘Tanrılara isyan etmek' sayılır. Düşünce bütünüyle denetim altındadır. Sansür belirli bir eşikten sonra etkin bir otosansür yaratarak, her türlü düşünsel, bilimsel, estetik, entelektüel yaratıcılığı boğar. Sansür-otosansür ikiliği düşünce üretmek durumunda olanlarda bir çeşit ‘zihinsel hilecilik ve oportünistlik' bilinci yaratır. Bilimsel, düşünsel, estetik, entelektüel alanda yaratıcı olmak durumunda olan kesim, belirli bir eşikten sonra, “değer mi?, “bunu söyler, yazar veya resmedersem başıma bir iş gelir mi?” sorusunu sormaya başlar... Artık beyinsiz, düşünce yeteneği dumura uğramış, gözüne perde çekilmiş, önünü göremez, yolunu bulamaz, hiçbir asgari sorun çözme yeteneği olmayan bir rejimdir geçerli olan...
Yukarıda söylediklerimizi kanıtlamak için uzun boylu teorik tahlillere gerek yoktur. 1982 cunta anayasasına yüzeysel bir göz atmak, hem rejimin niteliği, hem de Atatürkçülük veya Kemalizm denilen hakkında fikir sahibi olmak için yeterlidir. Anayasanın başlangıç kısmında: “Hiçbir düşünce ve mülaha-zanın Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının, devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği...” deni-yor. 13. madde de: “Temel hak ve hürriyetler, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, millî egemenliğin, Cumhuriyetin, millî güvenliğin, kamu düzeninin, genel asayişin, kamu yararının, genel ahlâkın ve genel sağlığın korunması amacı ile ve ayrıca Anayasanın ilgili maddelerinde öngörülen özel sebeplerle, Anayasanın özüne ve sözüne uygun olarak kanunla sınırlanabilir” deniyor. Fakat, bu kadarla yetinilmiyor. 14. madde söyleneni bir defa daha söyleme ihtiyacının sonucu olmalı: “Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetinin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek... amacıyla kullanılamazlar”. 130. maddede de: “Üniversiteler ile öğretim üyeleri ve yardımcıları serbestçe her türlü bilimsel araştırma ve yayında bulunabilirler. Ancak bu yetki, Devletin varlığı ve bağımsızlığı ve milletin ve ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliği aleyhinde faaliyette bulunma serbestliği vermez” 7 diyor. Anayasasında böyle bir madde bulunan bir ülkede gerçek anlamda bilimsel çalışma yapılabilir mi? Böyle bir ülke ‘modernlik', ‘çağdaşlık' iddiasında bulunabilir mi?
Dikkat edilirse, kanun maddesinin başında vazedilen ‘haklar' veya ‘özgürlükler' maddenin sonunda geri alınıyor. Rejim de kanun maddelerinin baskısıyla durumu idare ediyor. Hepsinden önemli olan ve ekseri gözden kaçan bir husus da, devlet-millet konumlanışı ve ilişkisinin tersliğidir. Devletin ülkesi ve milleti var... Ama milletin devleti yok... Böyle bir rejimin “Eski Rejim”den (Ancien Regime) ne farkı var veya böyle bir rejimin modernliğinden, Atatürkçü taifenin çok sevdiği ‘çağdaşlıkla' ne ilgisi var? Eğer öyleyse, reaya reaya olmaya devam etmiyor mu? Ve eğer reaya henüz yurttaş mertebesine terfi edememişse, orada modernlik, çağdaşlık gibi kavramların bir kıymet-i harbiyesi olabilir mi? İstendiği kadar bu kavramlara gönderme yapılsın, Türkiye'deki rejim “eski kafanın” ürünüdür; ve devlet-toplum ilişkisi, retoriğe rağmen, Osmanlı döneminden kayda değer bir sapma göstermiyor... Kemalizm diye bir ideoloji de yok; ama kemalistler var...
Öyleyse bu bildirinin asıl temasına geçebiliriz. Nasıl oluyor da hiçbir iç tutarlılığa, bütünlüğü, inandırıcılığı olmayan ve bir devlet ideolojisi olan Atatürkçülük bu kadar uzun ömürlü olabiliyor?
Bunca zamandır ciddi bir aşınmaya uğramadan varlığını koruyabiliyor? Ya da “sürekliliğin” sırrı nerede yatıyor? Neden devlet ideolojisi o kadar zamandan sonra hâlâ rejimin ve toplumun kaderini belirleyen bir araç olmaya devam edebiliyor? Bu aşamada bu sorular etrafında bir alıştırma denemesi yapabi-liriz.
Eğer karşıt çıkarlara sahip zatiyetler söz konusuysa, birinin gücü, diğerinin güçsüzlüğüyle doğrudan ilgilidir. Osmanlı sosyal formasyonu ‘toplum sınıflarını' iğdişleştiren bir anlayış, yapı ve işleyişe sahipti. 8 Devlet dışı her türlü özerk güç odağının bastırılması rejimin varlık nedeni ya da olmazsa olmazı sayılırdı. Bugünün kavramlarıyla ifade edilmek istenirse, sistem aşırı derecede
kapsayıcı veya totaliterdi. Devlet dışında her türlü güç odağının, “farklılığın”, “çeşitliliğin” bastırılması esastı. Bu da, devlet dışında ‘rüştünü ispat' edebilecek her unsuru bastırmayı, civcivi yumurtadayken ezmeyi gerektiriyordu. Osmanlı devlet sistemi, tüm işlevleri bizzat devlet bünyesinde toplayarak toplum sınıflarını ve tüm aktörleri işlevsizleştirip-iğdişleştirmek esasına dayanıyordu. Bu konuda Sencer Divitçioğlu'nun yazdıkları soruna açıklık getirecek niteliktedir: “İfade ettiğim gibi bu durum ‘derneşik devlet fonksiyonu'nun bir sonucudur. Toplumsal işlevler, sahipleri olan zümrelerden alınıp,
dientler aracılığıyla ya da doğrudan sultana (devlete) mâl edilince, halk kendi içindeki iletişimi, tekeşliği ve örgütlenmeyi yitirdiği gibi, devletle olan karşılıklı bağlarını da koparır. Bundan böyle, sosyal erk kendisinden sıyrılmış,
devlete devrolmuştur . Zaten, bütüncül devletin tanımı da budur: o tek başlı bir devlettir”. 9 1930'lu yıllarda Ankara Valisi olan Nevzat Tandoğan'ın: “Eğer memlekete komünizm lazımsa onu da biz getiririz” deyişi önemlidir; ve kökleri Osmanlı'da olan bir anlayışı temsil edi-yor. Elbette bir toplumsal formasyonda “özerk yapı ve odaklara” izin vermeyen bir rejim, özerk kafaların, orijinal, farklı, muhalif düşüncenin ortaya çıkmasını da olabildiğince engelliyor. Osmanlı İmparatorluğu'nun doğrudan devamı olan TC'de aynı anlayışın ve mantığın mirasçısı olarak, her türlü farklı odak ve düşüncenin filizlenip gelişmesini engellemiştir. Üstelik bunu “aşırı” bir modernlik, ilerlemecilik, “çağdaşlık”, “akılcılık” “dogma karşıtlığı” olarak sunabilmiş olması da tarihin bir cilvesidir...
Devlet dışı toplum sınıflarının yukarıda ifade edilen tarzda ‘iğdişleştirilmişliği', kitlelerde bir çeşit sığıntı, misafir veya mülteci bilincinin yerleşmesi sonucunu doğuruyor. Böyle bir ‘bilinç' de, devletin toplumu yönetip-maniple etmesini kolaylaştırıyor. İnsanlar ne olup bitiyorsa kendi dışlarında, kendi iradeleri dışında, kendilerinin etkileyemeyeceği ‘şeyler' olarak görüyorlar. Bu durum, hem örgütlenme ve örgütlü hareket etmeyi, hem de bilinçlenmeyi olumsuz yönde etkiliyor. Böylesi bir durumda bugünün moda tabiriyle ‘sivil toplum örgütü' olması gereken kurum ve örgütler de son tahlilde devlet tarafından biçimlendirilen, yönetilip-yönlendirilen kurum ve örgütler olmanın ötesine geçemiyor. Zaten resmi ideolojiyi aşamamış örgütlerin, gerçek anlamda ‘sivil' veya ‘muhalif örgütler' sayılmaları mümkün değildir. Bu durum da devlet ideolojisinin (veya resmi ideolojinin) tartışılmasını engelliyor.
Herhalde ‘Kemalizm'in sürekliliğinin' bir nedeni de rejimin gerçek yüzünü gizleme yeteneğidir. Türkiye'deki rejim, oldum olası baskıcı, totaliter bir rejim olduğu halde, bir dizi retorik, kurum ve mekanizma aracılığıyla gerçek yüzünü gizlemeyi başarabilmiştir. Zira rejime “modern”, “çağdaş”, dahası “demokratik” bir görüntü veren kurumsal-ideolojik söylem ve mekanizmalar söz konusu. Bütün bunlar bir yanılsama yaratmayı başarıyor. Bu durum onu başka yerlerdeki ‘açık' diktatörlüklerden ayırıyor. Dışardan (veya uzaktan) bakanlar da görüntüyle gerçek durum arasındaki uyumsuzluğu ekseri ‘ayırt edemiyorlar'. Örneğin, Batı'da parlamento yeni bir sosyal sınıf tarafından dayatıldığı halde, Osmanlı-TC geleneğinde parlamento “eski iktidar” tarafından gündeme getirilmiştir, dolayısıyla bizdeki parlamento “yeninin” değil, “eskinin” hizmetindedir. Siyasi partiler de esas itibariyle devlet tarafından kurulur, kurdurulur, açılır, kapatılır... Aynı şey tüm diğer “çağdaş kurum ve mekanizmalar için de geçerlidir. Dolayısıyla Türkiye'de ‘mo-dern' yapı ve kurumlar eskiyi korumanın araçları ve mekanizmalarıdır. Birer manipülasyon aracı ve/veya mekanizması olarak gündeme getirilmişlerdir. ‘Modern', ‘çağdaş', ‘demokratik' kurum ve mekanizmalar, totaliter rejimin gerçek yüzünü gizleme ve ona ulusal ve uluslararası planda bir meşruluk ve kabullenirlik kazandırma işlevi görüyor. Bu da, rejimin gerçek niteliğinin anlaşılmasının önünü kestiği gibi, rejimin ömrünü uzatmaya da imkân veriyor.
Aynı şekilde benzer kurumsal yapı, söylem ve mekanizmalar, kitlelerin tepkisini ‘boşaltma' ve etkisizleştirmeye de olanak veriyor. Siyasi partiler (belirli aralıklarla kapatılsalar da), seçimler, siyasi partiler tarafından kurulan hükümetler vb. kitle tepkisini güdüleyip-manipüle etmeye ve yanılsama yaratmaya yarıyor. Bir bakıma bu tür kurum ve mekanizmalar, “demokratik söylemler” vb. rejime önemli bir esneme yeteneği kazandırıyor. Elbette bu durumun ilelebet sürüp gideceği diye bir kuralı yoktur...
Devletin kapsayıcılığı ve ‘aydın işlevi' görmesi gerekenlerin de ekseri memur bilinci taşıyor olmaları, sansür ve otosansürün yarattığı tahribat ve entelektüel-bilimsel çoraklaşma da, olup-bitenlerin bu arada resmi ideolojinin teşhir edilmesini zorlaştırıp, sürekliliği sağlıyor.
Türkiye'de bir devlet ideolojisi olan Atatürkçülüğün aşılması, radikal kitle hareketi ve ona eşlik eden gerçek bir aydın hareketinin yükselmesine bağlı görünüyor. Ya da devletle hesaplaşmadan resmi ideolojiyle hesaplaşmak mümkün değildir... Gerçek aydınlanma, ancak kitlelerin ayağa kalkıp, eşitlik, özgürlük ve üniversalist amaçlar için sürece müdahale etmesiyle mümkündür. Önümüzdeki dönemde radikal karşı çıkışların rejimin ipliğini pazara çıkaracağını umut edebiliriz. Nitekim, bütünüyle kompradorlaşmış, tefessüh etmiş mevcut rejimin kitleleri oyalama ‘yeteneği' hızla aşınıyor... Zira, topluma ve onun sorunlarına bu ölçüde yabancılaşmış bir rejimin, sadece kaba kuvvete, çıplak şiddete ve sahte retoriklere, anti-terörizm söylemine vb. dayanarak daha uzun süre varlığını sürdürmesi mümkün değildir.
Not:
* Bu yazı Fikret Başkaya'nın Yenilgi Tuzağı adlı kitabından alınmıştır
1 Yaba Edebiyat Dergisi, “Gülümseyerek Susma” No: 5, Temmuz-Ağustos 2000, s.4.
2 Bkz. Samir Amin, Preface, in Hakim Ben Hammouda, Les pensees uniques en economie, Forum du Tiers-Monde et L'Harmattan, Paris, 1997, s. 10.
3 Bkz. Walden Bello, Karanlık Zafer, çev: Fikret Başkaya, İmge Yay., 1998, s. 21.
4 Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, Doz Yayınlan, İstanbul, 1991, ss. 23-24.
5 Bu konuda daha geniş bilgi için bkz: Fikret Başkaya, TEDİTÜZ, Osmanlı Beyliğinden 28 Şubata, Bir Devlet Geleneğinin Anatomisi, Ütopya Yay., 1999.
6 Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, A.g.e., s. 25.
7 İlgili maddeler, T.C. Anayasası (Yekta Güngör Özden'in Önsözüyle) Seçkin Yayınevi, Ankara 2000'den alınmıştır.
8 Fikret Başkaya, Yediyüz, A.g.e., özellikle ss. 107-125.
9 Aktaran: Fikret Başkaya, Yediyüz, s. 125.
Fikret Başkaya