"Reel Atatürkçülük":Ne yapar, neye yarar?
“Karşı görüş değerlendirmesi,
gerçekten çok önemli bir
safsata ayıklama aletidir.”
Sınıflı sömürücü egemenliğin en “hassas” olduğu alanlardan biri de, egemenliğini yeniden tekrar ürettiği tahakküm zeminlerinden resmi ideolojidir...
Yalanın, kandırmanın, mistifikasyonun, manipülasyonun egemenliğine denk düşen resmi ideoloji son tahlilde, topluma dayatılmış el sürülemez, “olmazsa olmaz” önyargılar mezarlığıdır...
Bu alanda “eleştirel sözler” etmek, önyargılara “hayır” demek; “yaşatılan hayaletler”in gazabına maruz kalmayı, “vatan haini” ilan edilmeyi, hatta ahbarik Hrant gibi kurşunlanmayı göz almak demektir...
Hayır abartmıyorum! Bir an bu topraklarda Kemalizme “hayır” diyenleri, “eleştirenleri”, “itirazları” düşünün...
Evet, evet Ömer Hayyam’ın, “Hz. Ömer bir gecede altı yüz köle azat etti... derler! Ama Hz. Ömer’in altı yüz köleyi nasıl edindiğini sormazlar?” betimlemesinin “resmi ideoloji” ters yüz edildiğinde neye benzediğini gösterdiğini anımsatarak ilerleyelim... Kolay mı?
Fikret Başkaya’nın da belirttiği üzere, “Şeylerin gerçeğiyle, şeylere dair tevatür arasındaki uyumsuzluk, bilimsel entelektüel etkinliğin varlık nedenidir. Başka türlü söylersek, tevatür gerçeğin kendisi değildir, en azından gerçeğin tamamı değildir veya eksik gerçektir.” (s.7.)
“Gerçek her zaman tektir. Sorun, toplumun sınıflara bölünmüşlüğü ve onun sonucu olan çıkarların çatışmasıyla ilgilidir.” (s.8.)
* * * * *
“Resmi ideoloji”yle bir kez daha cebelleşen Fikret Başkaya’nın yeni yapıtı ‘Reel Atatürkçülük’, Türkiye’nin 1930’ların Almanya’sını andıran koşullarında, “aydın olmak”ın ne anlama geldiğini hepimize, herkese hatırlatıyor...
Ortalığı yüzlerce egemen milliyetçilik versiyonunun istila ettiği çılgınlık ikliminde Kemalizmin, reel Atatürkçüğün ne menem bir şey olduğunu herkesin bilgisine sunuyor... Sadece sunmakla kalmayıp, putları yıkıyor...
Bizlere “iç tutarlılığı olan bir Kemalizm olmadığı”nı; “Kemalist teorinin istiminin arkadan geldiği”ni, yani “kotarıldığı”nı ve “bu yüzden Atatürkçülükten çok Atatürkçülerden söz etmenin daha uygun” olduğunu gösteriyor...
“Resmi ideoloji” tellalarının (ve deccallarının) canını sıkan Başkaya’nın bu değerlendirmelerinin en çarpıcılarından biri de şudur: “Reel Atatürkçülük nedir: Kim güçlüyse ve arabanın direksiyonunda kim varsa Atatürkçü odur ve onun yorumu en gerçek Atatürkçülüktür. Reel Atatürkçülük Amerikancılıktır, Amerikan üsleridir, NATO’culuktur, Kore’ye, Somali’ye, Afganistan’a asker göndermektir. Bağnaz milliyetçiliktir, devleti kutsayıp fetişleştirmektir, IMF’ciliktir, ülkenin geleceğini çokuluslu denilen şirketlerin -emperyalizmin- insafına terk etmektir, cuntacılıktır, militarizmdir, yurtdışındaki imamların maaşını Suudi Rabıta örgütüne ödetmektir, aydınlanmanın, demokratikleşmenin, sosyalizmin önünü kesmek üzere devlet desteği ve olanaklarıyla dinci gericiliği besleyip, sonra da irtica ile mücadele adı altında ‘postmodern darbe’ yapmaktır, sosyalizm düşmanlığıdır, özgürlük ve demokrasi fobisidir, iç ve dış düşmansız yaşayamamaktır, farklı düşüncenin hain, muhalifin düşman sayılmasıdır, toplumun spekülatörler ve rantiyeler tarafından rehin alınmasıdır, ülkenin varını yoğunu özelleştirme adı altında yağmalamaktır, Kürt varlığının inkârıdır, muvazaa partileriyle halkı oyalayıp demokrasi oyunu oynamaktır, Susurluk’tur, Şemdinli’dir...”
Gerçekten de böyle değil midir? Eğ o hâlde?!
* * * * *
Kemalizm! Atatürkçülük! Vs... Yeri geldi, nakledelim:
Milli Mücadele’nin asker üyelerinden Fahrettin Altay’ın aktardığı bir hikâyeye bakılırsa, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (İTC) güçlü adamı Enver, Çanakkale Savaşları sırasında, “Siz Mustafa Kemal’i benim gibi tanımazsınız. Vakıa çok değerli, fakat o nisbette de haristir. Emin olun, şimdi liva yaparız. Kolordu kumandanlığı ister. Onu yaparız, ordu kumandanlığı ister. Ordu kumandanı yaparız, başkumandanlık ister. Ona da peki desek, yine kâfi görmez. Daha büyüğünü ister. Çünkü hırsına hudut yoktur. Bu sebeple, onu azar azar vererek gayet maharetle idare etmek, hoş tutmak lazımdır” demiştir.
Bu konuşma Mustafa Kemal’e aktarıldığında “Ben Enver’in bu kadar zeki ve ileri görüşlü olduğunu bilmezdim,” diyerek, hakkındaki yargıları adeta onayladığı bilinir...
Ve bir şey daha: Kendisine “İzmir’i aldıktan sonra artık biraz dinlenirsiniz Paşam. Çok yoruldunuz” diyen Halide Edip’e “Dinlenmek mi? Yunanlılardan sonra birbirimizle kavga edeceğiz, birbirimizi yiyeceğiz” diyen Mustafa Kemal’in öngörüsü doğru çıkmıştır.
Ancak, dava arkadaşlarının en büyük mücadelesi, onun liderliğini önlemek değil, diktatörlük eğilimlerini frenlemek yolunda oldu.
“Onbaşı” diye hitap ettiği Halide Edip’e “Ben hiçbir eleştiri, hiçbir fikir istemiyorum. Yalnız emirlerimin yerine getirilmesi[ni istiyorum]” demesi ile Nutuk’ta, “Tarih, itiraz kabul etmez bir şekilde ispat etmiştir ki, büyük meselelerde muvaffakiyet için kabiliyet ve kudreti sarsılmaz bir Reis’in vücudu lazımdır,” demesi eylemlerinin ardındaki mantığı açıklar!
Evet, her şey, tıpkı Başkaya’nın ifade ettiği gibi:
“Türkiye’nin yakın tarihinde yaşanmış olanlara devlet ve egemenler [kurtarıcılar ve kurucular] tarafından değil de, emekçi çoğunluk tarafından bakıldığında ortaya çıkacak ‘resim’ ya da şeyleri gerçek ‘hikâyesi’ farklı olurdu. Zira Türkiye’de geçerli tarih versiyonu, toplumun kaderini elinde bulunduranların, ‘kurucuların’, ‘kurtarıcıların’, ‘memleketin sahiplerinin’ uydurdukları tarihtir, tam bir ideolojik fabrikasyondur” (s.9.)
“1923 darbesi 1908 darbesinin bir tekrarı, onun düşük yoğunluklu bir versiyonuydu...
“İttihatçıların yegâne amacı olan devleti yaşatıp, güçlendirme perspektifi, kendilerine 1923 sonrasında Kemalist diyenlerin de -ki besbelli İttihatçıydılar- yegâne perspektifiydi.” (s.9-10.)
“29 Ekim 1923 ‘Eski Rejim’den radikal bir kopuş anlamına gelseydi, bugün hâlâ Ermeni Faciasıyla ilgili inkârda ısrar edilmezdi...
“Ermeni faciasında rol alan zevat, 1923 sonrasında da yüksek sorumluluk mevkilerini işgal etmişti.” (s.11.)
Burada durup, Mustafa Kemal’in ağzından anımsatalım: “Ermenilerin bu feyizli ülkede hiçbir hakkı yoktur. Memleket sizindir, Türklerindir. Bu memleket tarihte Türktü, o hâlde Türktür ve ebediyen Türk olarak yaşayacaktır. (...) Ermeniler vesairenin burada hiçbir hakkı yoktur. Bu bereketli yerler, koyu ve öz Türk memleketidir!”
Devam edelim: “Cumhuriyet rejimi elitist, merkeziyetçi, pozitivist bir ideolojinin taşıyıcısıydı...
1923 sonrasında reaya ileri sürüldüğü gibi yurttaş olamadı. Geçerli devlet anlayışı insanları ‘devletin kulu’ olarak görmeye devam etti. Aşırı modernist bir retoriğe sahip olan Kemalist dikta rejiminin varlık nedeni, ‘sivil toplumu’ bastırmaya, boğmaya, bu amaçla da her türlü muhalefet odağını ezmeye bağlıydı... Öyle modern bir rejim ki, orada farklı düşünen hain, muhalif düşman sayılıyor...” (s.12.)
Başkaya’nın bu tespiti “Kemalizm otoriter bir demokrasidir ki kökleri halktadır. Türk milleti bir piramide benzer, taban halk, tepesi yine halktan gelen baştır ki, bizde buna şef denir. Şef otoritesini yine halktan alır. Demokrasi de bundan başka bir şey değildir,” diyen Mustafa Kemal’in has adamlarından Esat Mahmut Bozkurt da tersinden doğruluyor!
* * * * *
Gelelim şu “tarihsel/ biricik/ özgün”(!?) “Kurtuluş Savaşı” hikâyesine...
Öncelikle -Howard Zinn’in ifade ettiği- şunun görülmesi gerek: “Tarihçinin tahrifatı teknik olmaktan öte ideolojiktir: çatışan çıkarlar dünyasında vurgulamayı seçtiği her olgu, [tarihçi istese de istemese de] ekonomik, siyasal, ırkçı, ulusçu ya da cinsiyetçi bir çıkar çevresinin amacını destekler”!
Başkaya’nın saptamalarıyla devam edelim:
“1918-1923 döneminde anti-emperyalist bir kurtuluş savaşı verildiği sanılıyor...” (s.84.) Bu doğru değil!
Ayrıca “Türkiye’nin tarihinde bir ‘modernite ve aydınlanma devrimi’ hiçbir zaman yaşanmadı. ‘Eski Rejim’le cepheden bir hesaplaşma hiçbir zaman gerçekleşmedi...” (s.12.)
“Durum 1876’da, 1908’de ve 1923’de hep aynıydı...” (s.14.)
“Kurucu/kurtarıcı/yoktan varedici, yüceltilip kutsandı... tabulaştı...” (s.15.)
Örnek mi? ‘Atatürk’ün Kehanetleri’ başlıklı kitabın yazarı Ali Bertan’ın, “Gerek Atatürk, gerekse tarih boyunca geleceği önceden görme yeteneğine sahip olan liderler, peygamberler ve bu yeteneğe sahip olan diğer kişiler bir çok felaketi çok önceden haber vermişler ve neler yapılması gerektiğini anlatmışlardır,” deyişindeki üzere Mustafa Kemal “peygamber”leştirilmiştir! “Put olmuştur”!
“Put”a el sürmek kolay değildir; hem de bu “milliyetçi bir kurucu/ kurtarıcı” mistifikasyon ise!
Bu bağlamda ‘Reel Atatürkçülük’ ile Türkiye’de yüksel(til)en milliyetçilik arasında bire bir bağ vardır...
Siz, “Global kapitalizmin alenen bozulmaya başladığı aşamada, şimdi, mikro-milliyetçi girişimlerin kısmi de olsa kalıcı başarılar sağlamaları artık imkânsızdır,” sanrılarını ciddiye almayın...
Bir zamanlar Albert Einstein, “Milliyetçilik bir çocukluk hastalığıdır ve kızamık çıkartan insanlığa tekabül eder,” demişti, bu doğru; ama milliyetçilik “Yeni Dünya Düzen(sizliğ)i” koşullarında artık, insan(lık)ın kanserine denk düşmektedir...
Erik-Jan Zürcher’in, “Bugünler İttihat Terakki dönemini andırıyor,” dediği koşulların Türkiye’sinde sürekli galeyan hâlinde olan “milli duygu”ların neden ötürü, böylesine çûşa geldiği üzerine -defalarca- düşünülmeli; milli aidiyetlikle git gelli ilişkilerimizin farklı ruh hâllerine -resmi ideoloji çerçevesinde- kafa yorulmalı; ve de neden bu denli revaçta olduğunu kavramalıdırlar...
Bir an düşünün: “CHP ve MHP: İki lider de milliyetçiliklerinin Anayasa çizgisinde olduğunu belirtiyor. Bahçeli, partisinin kendi dışındaki ‘akımlarla ve oluşumlarla’ hiçbir benzerliği olmadığını özellikle vurguluyor. Ama ikisi de, Türklüğü ‘soy sop’ sorunu gibi gören ve ‘ölme öldürme’ konusu yapan yeminli ‘akım ve oluşumlar’a karşı alınması gereken önlemler üzerinde durmuyor. Bu konuda siyasi girişimler yapmıyorlar...”
Bu çok önemli bir veri değil mi? “Kerkük: Türkiye’nin iç sorunudur” denilen koordinatlarda CHP ile MHP arasında farkın, sadece “C” ile “M” harfleri olması bir tesadüf olmasa gerek...
‘Reel Atatürkçülük’ün resmi ideolojik yalan ve manipülasyonlarıyla beslenerek yüksel(til)en Türk milliyetçiliğinin etnik olmadığını dillerine dolayanlar, Türkiye’nin aylardır Kerkük’le yatıp kalkmasını hangi gerekçeyle açıklayabilirler. Türkiye etnik bir ulus anlayışına sahip değilse, Kuzey Irak’taki Türkmenler ve Kerkük konusu neden Türkiye’nin ulusal çıkar ve hassasiyet konusu olabiliyor? Etnik olmayan milliyetçiliğimiz nedeniyle mi Irak’taki Türkmenlere gösterdiğimiz ilgi ve alâkânın yüzde 1’ini Türk milletinden olduğu varsayılan kendi vatandaşımız Kürtlere göstermiyoruz?
Türk ulusunun ve milliyetçiliğinin kesinlikle etnik olmadığı iddiasındakiler, en azından şu soruya kendileriyle yalnızken yanıt versinler: ‘Türkiye’deki Kürtleri mi yoksa Irak’taki Türkmenleri mi kendilerine daha yakın hissediyorlar?’ Türk milliyetçileri tüm enerjilerini Kerkük’ü Kürtlere verdirmeme mücadelesine adarken Türkiye’yi nasıl bir etnik kamplaşmaya ittiklerinin ve nasıl bir etnik milliyetçilik yaptıklarının farkındalar mı acaba?
Tarihi süreçte geç oluşan Türk milliyetçiliği, çok etnisiteli ve çok dinli bir imparatorluktaki hâkim kâvmin korunma içgüdüsüne tekabül ederken belirleyici mütecaviz tepkiselliği karakterini oluşturur.
Bu zeminde egemen etnik milliyetçilik ekseninde, aşırı sağcılığın ırkçı yoğunlaşmasına gelince...
* * * * *
Yazının hemen başında “Türkiye’nin 1930’ların Almanya’sını andıran koşullarından” söz etmiştim...
Örneğin, “Milliyetçiliğin en çelişkili yanı kendi milleti içinde de düşman tanımı yapmasıdır. Ruh hâlimizle 1930’lar Almanyası’na benzedik. Sokak ırkçı milliyetçilerin eline geçebilir,” diyen Levent Köker de aynı kanıda... Hasan Cemal de, “Yakın tehlikenin irtica değil, faşizm ya da faşizan bir otoriter rejim olduğu,” kanısında...
Her mukayesenin bir hata payını içerdiğini unutmadan “1930’lar Almanya’sı paralelliği”nde ısrarlı olduğum için ‘Reel Atatürkçülük’ün çizdiği resmi ideoloji pragmatizmine /ve bukalemunluğuna çok ciddi kafa yormamız gerektiğini düşünüyorum...
Bilindiği üzere, insanların “birinci sınıf” vatandaşlıklarını kaybetme, “öteki” vatandaşlar ile eşit olma korkusu üzerinden yapılan siyasetin yaygınlaşması, faşist bir sürecin habercisidir...
Türkiye böylesine bir polarizasyon ve fragmantasyon kesitinden geçiyor; bu da ‘Reel Atatürkçülük’ü zorluyor; sarsıyor; “tekliği”ni/ “tekçi”liğini tartışmaya açıyor...
“Tekliği”ni/ “tekçi”liğini tartıştırmayan resmi ideoloji ve ceberrut bir versiyonu olarak faşizm, kendisinden başka hiçbir gerçeğe, alternatife tahammül etmez...
Bu korkunçluk, insani olana olabildiğince ters düşmesinden kaynaklanır. Çünkü her insan aslında ayrı bir dünyadır. Başlı başına bir dünya olan her insan, kendi dışındaki dünyalara tepki duyma hakkını da her zaman saklı tutar. Fakat faşizm, bu tepkiyi aşırıya vardırır, yani abartır. İnsanları tek tipleştirerek, onları yok sayar, kişiliklerini sıfıra indirger...
‘Reel Atatürkçülük’ün bu tür tepkilere engin bir zemin sunduğu “sır” değil; tıpkı Türkiye’de son yıllarda hızlı bir şekilde yükselen milliyetçiliğin, ırkçılığa ve kafatasçılığa dönüşmesinde oynadığı rol gibi...
Olup-biten ile Erich Fromm’un ‘Özgürlükten Kaçış’ında resmettikleri arasında yine bir “paralellik” söz konusudur...
Fromm’a göre, insanlar özgürlükten üç yolla kaçarlar. Birincisi, “Otoritaryanizm”dir. Kendi dolaysız ve bireysel hak ve özgürlüklerini bir otorite’ye teslim ederek o otoritenin bahşedeceği dolaylı bir hürriyete sahip olmaya çalışırlar. Dolayısı ile, pasif ve otoriteye tapar hâle gelirler. İkincisi, “Tahripkârlık”tır. Bu tür insanlara göre bireysel hürriyetlere sahip olmaya çalışmak insana acı verir. Çünkü, diğerleri hep onların bireysel özgürlüklerine karşıdır ve onları sahiplenmeye çalışmaktadır. O zaman, yapılacak şey onları ortadan kaldırmaktır. O nedenle, şiddete, kaba kuvvete ve terörizme başvururlar. Üçüncüsü ise “Otoriteye Uyum”dur. Otoriteye tapanlar otoriter hiyerarşi içinde yaşarlar ve yığınsal kültürün güvencesi içinde saklanır ve yaşarlar...
Türkiye’de yaşanan uzatmalı ekonomik bunalım + işsizlik, fakirlik ve özellikle çürüme + derinleşip/ yaygınlaşan “Kürt Sorunu” + Ortadoğu’daki statükoları alt üst eden emperyalist müdahale = toplumu milliyetçi ‘Reel Atatürkçü’ uça itmektedir...
Bu bir gidişattır; ve tarihin acılı derslerinin de doğruladığı üzere: Marjinal keskinlikleri önemsememe, aymazlık ve kaba güce boyun eğme, toplumları resmi ideoloji tarafından yüksel(til)en milliyetçilik ekseninde -çok kısa sürede-, kolaylıkla felaketlere sürükleyebiliyor.
Asla unutulmaması gereken artısı da şu: Osmanlının yıkımıyla paralel tarihsel sürece yayılmış nüfus hareketlerinin mayasını acı, hüzün, nefret, korku ve topraktan kopuşun oluşturduğu travmaları, kültürel miras olarak sonraki kuşaklara aktarıyor. Tüm bu travmaların buluşma yeri olan Anadolu toprakları artık “son kale”dir.
Yeni kültürel mirasın, Avrupa’da egemen milliyetçilik/ulusalcılık akımları etkisinde Anadolu’da yeni bir kimliğin inşasında başat rol üstleneceğini söylemek yanlış olmayacaktır. Toprakla kopan doğal bağ, soyut ve yapay “ulusalcılık/ milliyetçilik” ideolojisiyle ikame edilecektir.
Gerek Osmanlı’nın son yıllarında gerekse genç Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda ideolojik, kültürel ve siyasal yapıtaşların Misak-ı Milli sınırları dışında kalan merkezlerde oluşturulduğu biliniyor. Birinci Dünya Savaşı, hiç olmazsa Anadolu’nun bu yeni kimliğin inşasına elverişli hâle getirilmesi için beklenen fırsatı sundu. 1915 faciası ile mümkün olduğunca, en azından dinsel açıdan homojen bir toplum oluşturulmaya çalışıldı. Tarihsel süreç içinde Anadolu topraklarında yoğunlaşan travmaların, 1915 faciasının motiflerini açıklama potansiyeli yadsınamaz...
* * * * *
O hâlde, kilit soruyu telaffuz edelim: “Türkler ırkçı olur mu?”
“Biz Türkler de ‘ırkçılık’ denilen ideolojinin zerresi bulunmadığı gibi hoş bir teori vardır!
Hrant’ı öldürenlerin ırkçı olmadığını iddia edebilir mi kimse? ‘Ermeni’yi öldürdüm!’ diye sevinç çığlığı atan o kişinin başka patalojiden mustarip olduğunu düşündürecek herhangi bir şey var mı? Kendine ‘milliyetçi’ diyeni de, ‘ulusalcı’ diyeni de, ‘ırk’ için adam öldürmeyi mubah biliyor, hatta salık veriyor.
Türkiye sıradan ideolojisi içinde güçlü bir ırkçı damar var. Bu, kısmen, ‘Güneş-Dil Teorisi’ gibi bilinçli çabayla üretilen, Bulgaristan’dan Kerkük’e ‘kandaş’, ‘ırktaş’ terminolojisiyle yaşatılan bir biçim alıyor. Ama daha genel olarak, kendiliğinden ama çok güçlü bir zenofobi olarak beliriyor ve zenofebiden çok çabuk ırkçılığa geçiş yapılıyor.”
Siz; “Türk ulus devleti ve Türk ulus birimi, ırk, dil, din, çıkar ve coğrafya birliğine dayanan, bir zamanlar Alman Nazizmine dayanak olan Gobineau’cu ulus kavramının üzerine oturmaz... Türk ulusçuluğu ne ırk esasına dayanır, ne de yabancı düşmanlığını içerir, kendisini diğer kavimlerden veya uluslardan daha üstün görme gibi bir eğilimi de yoktur,” diyenleri ciddiye almayın!
Öncelikle ırkçılığı “ırk” üzerinden tanımlamak tipik bir ırkçı yaklaşımdır ve bu yaklaşım, öncelikle, “ırk”ı nesnelleştirmekle işe başlar. Böylece, “ırk”, toplumsal ihtilaflardan, kültürel-etnik çatışmalardan ayrı ve kendi başına iş gören bir “nesnel” varlık olarak ortaya çıkar.
Bu çerçevede bu topraklarda; “Onlar ‘Kürtler doğurmasın, mülk edinmesin, üniversiteye alınmasın. Memurlar Türk soylu olsun. Aşağı ırkın görevi üstün ırkı eğlendirmektir. Biz üstünüz!’ diyorlar... Türkleri ‘üstün’ sayıyor, Türk olmayanların üniversiteye gitmemesini, mülk edinmemesini istiyorlar. ‘Kürt nüfus artışı durdurulsun’ diyorlar. Avrupalı ırkçı gruplarla ‘enternasyonal birlik’ kurmayı düşünüyorlar. İzmir’de kurulan Türkçü Toplumcu Budun Derneği (TTBD) bu görüşleri savunuyor. Yalnız da değiller. İstanbul’daki Elbirliği Derneği, Ankara’daki İlteriş dergisi de eylemleriyle, yazılarıyla Kürtlere karşı olduğunu belirtiyor. Bu üç oluşumun benzerlikleri Kürt karşıtlığıyla sınırlı değil: Üçü de şamanizme yakın ve laik olduklarını söylüyor, Atatürk’e ‘Başbuğ’ diyor. Hatta, ‘ırk’ kelimesi Arapça diye kendilerine ‘soycu’ diyorlar...”
Kaldı ki bir ülkede, milliyetçilik, hatta vatanseverlik adına cinayet işlenebiliyorsa; faşist bir cinayete kurban gitmiş birinin ardından, tepki vermek için “Hepimiz Ermeniyiz” diye yürüyenler yadırganıyorsa ırkçılık sıradanlaş(tırıl)mıştır...
Sıradanlaş(tırıl)mış ırkçılık tablosunda “Bir yanda Susurluk hükümlüleri Korkut Eken ve İbrahim Şahin, Maraş katliamı sanığı Ökkeş Şendiller, diğer yanda emekli orgeneral Hurşit Tolon, emekli tümgeneral Sıtkı Sunday Orun ve eski Ankara DGM Başsavcısı Nusret Demiral... Bu altı isim, ‘Milli Uyanış ve Güç Birliği Platformu adı altında bir araya geldi! Toplantının diğer katılımcıları arasında ülkücü çevrelerin ağır toplarından eski bakan Agah Oktay Güner, Enis Öksüz, Ramazan Mirzaoğlu ile eski emniyet genel müdürlerinden DYP’nin Genel Başkan Yardımcısı Saffet Arıkan Bedük de vardır...”
* * * * *
İfade ettiklerimiz ışığında, -Cemil Meriç’in, “Bu ülkede düşünceyi kuduz köpek gibi kovarlar,” vurgusunu unutmadan- şunun da eklenmesi gerekiyor: Bizim faşizme yatkın özellikler taşıyan bürokratik, otoriter devlet geleneğimiz var.
Bu da ‘Reel Atatürkçülük’te ifadesini bulurken; “Türkiye’de geçerli ideolojik-entelektüel atmosfer, şeylerin gerçeğini tartışmayı ve bilince çıkarmayı zorlaştırıyor. Farklı düşünenin hain, ‘resmi gerçeğe’ karşı çıkanın suçlu ilan edildiği, herkesin devletin istediği gibi düşünmeye, ‘resmi gerçeğe’ uyum sağlamaya zorlandığı bir rejim, modernlik, demokratlık iddiasında bulunamaz. Daha da önemlisi, böyle bir rejimin ‘sorun çözme’ yeteneğine sahip olması mümkün değildir” (s.17.)
Kanıt; Başkaya’nın “Reel Atatürkçülük” (s.21-34.); “T.C.’nin Niteliği Üzerine” (s.35-47.); “12 Eylül veya ‘Reel Atatürkçülük’ü’ Anlamak!” (s.49-63.); “Misak-ı Milli: Bir Efsaneyi Sorgulamak!” (s.65-81.); “Milli Mücadele ve Anti-Emperyalizm Söylemi” (s.83-100.); “Neden Resmi Tarih?” (s.115-121.) yazılarında gözler önüne serdiği “ahval ve şeriat”tır...
O “ahval ve şeriat” ki; B. Brecht’in, “Önemli olan, kişinin neye inandığı değil, inandıklarının ona ne yaptığıdır”; Andrew Carnegie’in, “Başkalarının sözlerine daha az kulak veriyorum. Sadece ne yaptıklarına bakıyorum”; Demokritus’un, “Çoğu insanlar en çirkin şeyleri yapar, fakat en güzel sözleri söylerler”; Albert Einstein’ın, “Önyargıları yok etmek, atomu parçalamaktan daha zordur.” “Bir sorun, ortaya çıktığı zamanın düşünce düzeyi ile çözülemez”; Stanislaw J. Lec’in, “Mizahçılar! Yarının önyargılarıyla savaşalım”; E. B. White’in, “Önyargı zamandan büyük tasarruf sağlar. Onun sayesinde gerçeklere ulaşmadan kısa sürede görüşlerini biçimlendirirsin,” sözleriyle de betimlenen Türkiye’nin sırtına geçirilmiş deli gömleğidir...
Deli gömleği yırtılmalıdır/ yırtılacaktır...
Çünkü “Türkiye’de radikal bir entelektüel paradigma değişimine ihtiyaç vardır...
“Velhasıl zihinsel bir radikal devrime, bilincimizi özgürleştirmeye ihtiyacımız var. Her şeyin akıl almaz bir hızla metalaştığı, paralaştığı, soysuzlaştığı, toplumun tam bir ‘anlam kaybına’ maruz bırakıldığı neo-liberal küresel gericilik çağında, eleştirel bilinç ve radikal karşı duruş vazgeçilemez bir gereklilik hâline geliyor” (s.17-18.)
Şimdi yeni bir paradigma ve yeni düşler zamanıdır...
Ve Komutan Yardımcısı Marcos’un da dediği gibi, “Büyük dünya gücü, düşleri yok edecek silahı henüz bulamadı. Onlar bulana dek, biz yeni zaferler kazanmaya devam edeceğiz...”
KÜNYE: Fikret Başkaya, Reel Atatürkçülük, Özgür Üniversite Kitaplığı:60, Maki Yay., 2007, 288 sayfa.

fuck the system!
|