|
|
Kavramlar-Söylemler-GerçeklerSerbest Kürsü içerisinde Kavramlar-Söylemler-Gerçekler konusu: Her hangi bir olgunun-kavramın neyi işaret ettiği, içeriğinin ne olduğu onu kullana göre değişir. Siyasal alanda, her olgunun işaret ettiği/gösterdiği gerçeklik egemen olanın çıkarları ve ihtiyaçları doğrultusunda şekillenmektedir.
Kavramlar ve ...

25-02-2009, 21:01
|
 |
Raporlu Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 19-01-2009
Nerden: İzmir
Yaş: 30
Mesajlar: 1,759
|
|
Kavramlar-Söylemler-Gerçekler
Her hangi bir olgunun-kavramın neyi işaret ettiği, içeriğinin ne olduğu onu kullana göre değişir. Siyasal alanda, her olgunun işaret ettiği/gösterdiği gerçeklik egemen olanın çıkarları ve ihtiyaçları doğrultusunda şekillenmektedir.
Kavramlar ve dil, gerçekliğin orjinalinin kurgusal modellerinden ibarettir.Her dilsel yapı, onu kullananın, kontrol edenin ve egemen olanın sınıfsal,iktisadi ve kültürel ihtiyaçlarına göre içerik ve form alır.
Bu kısa bilgilerden yola çıkarak, söylemle gerçeklik/orijin arasında daima belli bir mesafe olduğunu; modellerin(söylemler,olgular, kavramlar ve genel olarak dilsel yapılar) ne kadar mükemmel olurlarsa olsunlar gerçeğin birebir aynısı olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bahis konusu Türkiye olduğu zaman, söylemle gerçek arasındaki mesafenin çoğu kere birbiriyle ilgisi bile olmadığı yaşanan somut, güncel pratiklerden açıkça ortaya çıkar.
Osmanlı'dan sonra bu ülkeyi kuranlar, ülkenin resmi ideolojisini anlatırken ülkede yaşayan herkesin ''sınıfsız ve kaynaşmış bir zümre'' olduklarını söylemişlerdir. Komunizmin Rusyayı kasıp kavurduğu, işçi sınıfı ve önderlerinin ciddi ideoloijik kazanımlar elde ettiği bir döneme denk düşen bu söylemin tarihi, dönemin kendine özgü koşullarıyla birlikte incelendiğinde çok net bir biçimde görülecektir ki bu söylem işçi sınıfı ideolojisi ve Osmanlı'daki sınıfsal aydınlanmalara karşıt geliştirilmiştir.
Ülkenin gelir dağılımı ve yurttaşların demokratik-sosyal hak durumları incelendiğinde oldukça acıklı bir sahne karşımıza çıkmaktadır. Binlerce kişinin çöplerden ekmek topladığı; buna karşın, zengin burjuvaların düğünlerinde binlerce doların havalarda gezdiği düşünüldüğünde sınıfsız ve kaynaşmış bir zümre retoriği yanılsamadan ibaret olduğu görülecektir.
Bu bağlamda bazı kavramları bu forumda tartışmaya açmak istiyorum. Yazımda da belirttiğim üzere ''sınıfsız bir toplum'' ve bununla bağlantılı olarak ''ulusal çıkar'' kavramlarından ne anlıyoryuz? Bu kavramların neyi işaret eder? Ve bu kavramların işlevleri nelerdir?
|

25-02-2009, 23:41
|
 |
Rütbesiz anarşik
|
|
Üyelik Tarihi: 02-06-2008
Nerden: heryerland
Yaş: 20
Mesajlar: 472
|
|
|
Evet "kavramlar" kişinin ihtiyacına göre boyutlanır.Bir nevi çıkar ilişkisi diyebiliriz...
"Sınıfsız toplum kaynaşması"TC nin temel ilkelerinden biridir.Ve bu söylem lafta kalmıştır.Bir yandan burjuva hareketlendirilmeye çalışılır bir yandan da devletçilik politikası güdülür."Sınıfsız toplum" kavramı :-retorikler için eldeki son jokerdir.Çünkü çıkar ilişkileriyle doğru orantılıdır."Sınıfsız toplum" ilkesini benimsemiş toplumlarda:Tiyatroya,konsere,sinemaya giderken ön koltuklar her zaman daha fiyakalı ,orta bölümler ise tötünü ağrıtmayan iş görürken arka taraf ise vasattır.Benim param var ve ben arka koltuklarda oturmaktan hoşlanıyorsam peki(:Bu örneklendirme ile de şu sonuca varabiliriz toplum üç ana sınıfa ayrılır:1-Zenginler sınıfı, 2-Orta direkler 3-Görünmeyen sınıf yani yoksullar ki bu sadece genel badaki toplum sınıflandırması,her kurumun kendi içinde sınıflara ayrılmasına girmiyorum bile.Alt tabakaya üst tabakaya değinmiyorum. Peki sınıfsız bir tolum olmak mümkün mü?Mümkündür ama devletçilik politikası,tekelleşmeyle değil."Ulusal çıkarların"indirgenip kitlesel çıkar ve bireysel çıkar hâline gelmesiyle değil.
Herkesin hayalgücü tükendiğinde artık hiçkimse dünya için tehdit olmayacak ...
|

26-02-2009, 00:44
|
 |
Raporlu Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 19-01-2009
Nerden: İzmir
Yaş: 30
Mesajlar: 1,759
|
|
Kemalist rejimin önderi bir yandan ''sınıfsız, kaynaşmış'' bir toplum olduğumuzu iddia ederken bir yandan da İzmir İktisat Kongresinde ''binlerce zengin yaratmalıyız'' diyerek asıl amaçlarını ortaya koymuştur. Gerek ilk mecliste, gerekse sonraki meclislerde vekillerin Mustafa Kemalin doğrudan atamasıyla ve varlıklı kişilerden seçilmesi manidardır elbette.
Sınıf kavramını okul sıralarındand ibaret görürsek sevgili kemalistlerle uyuşabiliriz belki  Bir de şu ne idüğü belirsiz ulusal çıkar ve kırmızı çizgiler var  Rejimin egemenleri boyaya resme pek de meraklı, malum Kenan Paşamızın resimle arası fena değildi 
|

26-02-2009, 14:14
|
|
Taze Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 30-08-2008
Mesajlar: 31
|
|
|
kemalist rejim kalemşörleri kimi zaman yanılsama yaratmaya çalışsalarda ;önderleri ve onun kurmayları çoğu zaman gerçek niyetlerini saklamamışlardır.örnek; seninde yazdığın gibi izmir iktisat kongresindeki binlerce zengin yaratacağız ki kemalist rejimin amacı yalnızca burjuva sınıfını türetmek değil aynı zamanda bu devleti bir türk egemen zihniyeti haline getirmektir...Bunuda doğu bölgesinde çıkan isyanlara verilen karşılıklardan anlıyoruz.Örnek; Dersim isyanın oluşum döneminde adını unuttuğum bir zat ;kürtler ancak türklerin hizmetçisi olabilirler gibi faşizanca söylemlerden kaçınmamışlardır.Bunu anlayabilmek için bu kadar geriyede gitmek gerekli değil hali hazırda kürt eylemlerine terörist yakıştırmaları veya kürt sorunu yani ülkenin iç sorunu -savaşı-terörist bir olaya indirgenerek yön değiştirme olanı olduğundan farklı gösterme zihniyeti kemalist ürünün takipçiliğidir.
Biz nasıl bir sınıfsız toplumuz ki nasıl bir hukuk devletiyiz ki halen askeri darbe anayasasıyla yaşıyoruz. Bırakın bu yasayı değiştirmek bu değiştirme durumundan bahsedenler halen zindanlara atılmaktadırlar.
Sınıfsız bir toplum için yola çıkan bir anlayışın devleti,bürokrasiyi,burjuva sınıfını kuvvetlendirici değil bu kurumları sönümlenmeye hazır bir şekilde yapılandırmalı ve işçi sınıfını sendikal mücadeleleri halk örgütlerini oluşturmaya yönelik çalışma yürütmelidir.Kemalist rejimde devlet kutsaldır anlayışı ve buna bağlı olarak halkın devlete tapınma eylemi devam ettirilmiştir.
Devletin varolduğu yerde sınıflar her zaman vardır çünkü devlet yöneten sınıf aygıtıdır.Sosyal devletler dışındaki diğer devletler ve onların türevleri sadece zenginleri korumaktadır.Aman mülkiyetelrinin başına bir iş gelmesin diye...onların mülkiyetleri ellerinden alınmadıkça da devlet sönümlenmeye hazır olmaz...
|

26-02-2009, 19:37
|
 |
Raporlu Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 19-01-2009
Nerden: İzmir
Yaş: 30
Mesajlar: 1,759
|
|
|
Bahsettiğin kişi ilk anayasanın Mimarlarından Mahmut Esat Bozkurt adlı muhterem şahsiyettir. ''Bu topraklarda yalnız Türkler egemendir, diğerleri Türklere hizmet etmek için vardır'' diye buyurmuştur!
Kemalistlere göre ''kendini Türk hisseden herkes Türktür'' ; ancak, ne hikmetse, Canan Arıtman adlı CHP faşizminin cisimleşmiş güzide şahsiyetlerinden biri Cumhurbaşkanının soyunun Ermeni olduğu üzerinden bir sözüm ona karalama kampanyası açmak istemiştir! Cumhurbaşkanının kendini Türk hissetmesi de onu Arıtmangillerin pençesinden kurtarmaya yetmemiştir! Ermeni özür tartışmaları esnasında düşünce özgürlüğüne vurgu yapması(onayladığı anlamına gelmez ki onaylamadığını da rahatlıkla tahmin edebiliriz)'na bile tahammül edilememiş, anında soysop kütüğü çıkarılmıştır!! Mecliste vekillik yapan bir kişinin uğraştığı işe bakın hele!!
|

27-02-2009, 23:25
|
 |
Raporlu Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 19-01-2009
Nerden: İzmir
Yaş: 30
Mesajlar: 1,759
|
|
|
Ulusal Çıkar ve Sınıf Gerçekliği
Kapitalist üretim ilişkilerinde üretim araçlarına sahip olanlar sermayenin ve gücün gerçek sahipleridir. Kapitalist üretim -doğası gereği- artı değer/kar üzerinden sermayenin yeniden ve daha büyük miktarlarda üretildiği bir yapıdır. Kapitalist üretimde karı angaje eden yegane yapı artı değer kavramı olup en büyük kar kaynağı işçilerin/çalışanların ücretleridir. Liberal ekonominin en büyük tahribatı ve atılımları çalışanların ücretleri ve sosyal güvenceleri üzerinden yapması tesadüf değildir. Kapitalist üretimde işçilerin gelişim oranları ile üretim araçlarının sahibi sermayenin gelişim/büyüme oranları arasında devasa uçurumlar vardır. Bu ekonomi modelinde çalışanlar ancak hayatta kalmaya, bazı temel ihtiyaçlarını gidermeye yetecek kadar para kazanabilmektedirler. Bu bağlamda bir işçinin işçi olarak gelişebileceği potansiyelle bir patronununki kıyaslanamaz bile. Marksist öğretiyi savunanların temel görüşü, bir işçinin fabrikada ürettiği ürün değeri(artı değer) ile kazandığı ücret arasındaki temel uçurumdur. Söz gelimi, yıllık karı 100 milyon dolar olan 100 kişilik bir fabrikanın işçisinin kazandığı para en fazla 1 milyar liradır( Tüpraşı satın alan şirketin işçilerine ödediği ortalama rakam 750 milyon liradır!!) Yani bir işçi yılda 12 milyar, 100 işçi ise 120 milyar kazanmakta. Fabrikanın yıllık toplam karının 100 milyon dolar olduğu düşünüldüğünde ne kadar komik bir rakam olduğu ortada değil midir??
Sermayenin bu yapısı nedeniyle kapitalist üretim yapan toplumlarda zenginliklerin belirli tekeller elinde toplandığı kesimler ve çalışan/üreten emekçiler sosyal, ekonomik ve iktisadi bakımlardan kesin bir ayrışma içerisindedirler. Günümüzde siyasetin temel belirleyicisinin iktsadi üretim ilişkileri olduğu bilindiğine göre, siyaset arenasında gerçek egemenlerin sermaye sahipleri ve onların yandaşları olduğu ortada değil midir? Kısacası, siyasetin temel aktörleri zengin sermaye sahibi burjuva grupları olup siyasal alan bu kesimlerin çıkarlarına göre dizayn edilmektedir. Karının neredeyse tamamını çalışanların emekleri üzerinden kazanan sermaye baronlarının çıkarları elbette bu çarkın dönmesinden yanadır! Sosyal güvenceler, iş güvenceleri, sendikal haklar, sivil ve özgür muhalefet gibi unsurlar kar oranlarını ve çarkın işleyiş yönünü ciddi şekilde tehdit ettiği için emek hareketlerine ve işçi örgütenmelerine daima düşmandırlar! İşçinin sırtından milyarlaca dolar kazanan adamların farklı düşünmelerini beklemek elbette safdillik olacaktır! milyonerler hatta milyarderler yaratmaya çalışan jacoben burjuva kemalist rejimin sınıf gerçekliğini inkar edip yanılsama yaratmaya çalışmasının arkasında yatan sebep de budur! Sınıf okul sıralarından müteşekkil siyah tahtalı hapishaneler değildir. Sınıf kapitalist üretimin ortaya çıkardığı bir sosyal-ekonomik gerçekliktir.
Ulusal çıkar kavramı da bu konuyla alakalı düşünülmesi gereken bir kavramdır. Şöyle örnek vermek gerekirse: Türkiyede zaman zaman oldukça hararetli bir biçimde Kuzey Irak'a girilmesi, işgal edilmesi gerektiğini ve bunun ulusal çıkarlarımız/kırmızı çizgilerimizle ilgili olduğunu söyleyen kelli felli adamlar çıkıyor. Karadenizin bir köyünde çobanlık yapan bir kişinin sizce Kuzey Irak'ta ne gibi bir çıkarı olabilir? Oraya girilmesi onun hayatında(askerde ölme riski dışında) somut değişimler yaratacak mıdır? Bizim garip çobanımızın hayatını ilgilendirmeyen bu harekatın kimin çıkarına hizmet edeceği malum değil midir? Önümüze yine kocaman bir gerçeklik çıkıyor: Burjuvazi! Ulusal çıkar, sermaye rejiminin öznel çıkarlarından başka bir şey değildir. Kuzey Irak'a giderek milyar dolarlık enerji, inşaat ve ticaret antlaşmaları yapacak Bakkal Ahmet amca değil, Shell, Mobil, Sabancı ve Koç gibi şirketler olacaktır.
Türkiyedeki pekçok sorunda karşımıza çıkan bu kavramın gerçek niteliği sermayenin öznel çıkarları ve konumlarıdır. Kürt sorunu, Ermeni meselesi, iç savaş, liberal açılımlar, özelleştirme vb gibi konularda ağızlardan düşmeyen ulusal çıkar, hainlik ve bölücülük kodlamalarının arkasından daima sermaye ve onun öznel çıkarları çıkacaktır. Sömürünün alenen yapılması, ben sizi soyuyorum denmesi mantıklı olamıyacağına göre bunun kılıfına uydurulması, gönüllü kabullere yaslanması gerekmektedir. Kemalist resmi ideoloji, bu gerçekliği örtmek,gizlemek içintüm kurum ve yapılarıyla ideolojik yanılsama yaratmaya, halkın bilincini sömürüp düşmanlaştırmaya çalışmaktadır. Bu bağlamda temel ideolojileri, gerçekte Burjuvazinin öznel çıkarlarının ilahlaştırılmasından ibaret olan milliyetçiliktir! Etnisiteye dayalı sapkın ve dengesiz bir davranış bozukluğuna işaret eden milliyetçilik ideolojisi doğası ve niteliği gereği asıl bölünmeyi ve ayrışmayı sağlamaktadır. Varlık zemini düşman algısı ve savaşlara bağlayan bu ideolojik hareketin en büyük korkusu pasifize olacağı adil, demokratik bir barış ortamıdır. Düşman algısının zihinlerin gerisine itilip yaşamsal kaygıların başka yöne evrildiği toplumlarda milliyetçi-burjuva ideolojiler yaşam alanlarını kaybederler. Emperyalizmin de temel dayanağı olan bu ideolojinin her daim kendine düşman yaratma noktasında ne kadar hevesli ve kabiliyetli olduğu Nihal Atsız'ın Oğluma Vasiyet adlı yazısında en güzel ifadesini bulmaktadır. Muhterem baba, neredeyse dünyanın tüm halklarının Türklüğün ve dolayısıyla kendisinin düşmanı olduğunu ve bunlara karşı önlemini alması gerektiğini vurgulamaktadır.
Yağmur Oğlum!
Bugün tam bir buçuk yaşındasın. Vasiyetnameyi bitirdim, kapatıyorum. Sana bir resmimi yadigar olarak bırakıyorum. Öğütlerimi tut, iyi bir Türk ol.
komunizm bize düşman bir meslektir. Bunu iyi belle. yahudiler bütün milletlerin gizli düşmanıdır. ruslar, cinliler, acemler, yunanlilar tarihi düşmanlarımızdır.
bulgarlar, almanlar, italyanlar, ingilizler, fransizlar, araplar, sirplar, hirvatlar, ispanyollar, portekizliler, romenler yeni düşmanlarımızdır.
japonlar, afganlılar ve amerikalilar yarın ki düşmanlarımızdır.
ermeniler, kurtler, cerkezler, abazalar, bosnaklar, arnavutlar, pomaklar, lazlar, lezgiler, gurculer, cecenler içer(de)ki düşmanlarımızdır.
Bu kadar çok düşmanla çarpışmak için iyi hazırlanmalı.
tanri yardimcin olsun!
Buna tepki gösteren arkadaşlara,lütfen Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil teorisi adlı süper bilimsel çalışmaların bizzat bu ülkenin kurucuları tarafından yapıldığını da bir düşünsünler. Haksızlık etmek, abartmak istemem ; ancak, tarihimizde buna rahmet okutacak binlerce tez ve uygulama vardır!...
|
|
Konuyu toplam 1 kişi okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
|
|
|
| Seçenekler |
|
|
| Stil |
Normal
|
Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 07:13 .
Powered by vBulletin® Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO ©2009, Crawlability, Inc.
Copyright ©2007 - 2008 khAos.info
|
|
|
|