Resmi ideoloji milli mücadeleyi anti emperyalist, , dünyanın mazlum uluslarına kurtuluş yolunu açan ilk halk hareketi, Kemalizmin halkçı bir yönetim biçimi olduğu, M. Kemalin Türklere vatan bağışlayan dünyanın en büyük anti emperyalist lideri olduğu vb. gibi bir sürü gerçek dışı hurafeye dayanıyor. Elbette egemen sınıfın ve onun sözcülüğünü yapanların baskı ve sömürüsünü gizlemek amacıyla tarihsel olayları çarpıtmaları anlaşılabilir bir şeydir.
Dünyada sağlığında ve ölümünden sonra M. Kemal kadar anıtı dikilmiş, heykeli büstü yapılmış, resimleri çoğaltılmış başka bir lider herhalde yoktur. İlk anıtı 1927 de saray burnuna dikilmiştir.
M. Kemal ve onun “inkılapları”yla ilgili olarak yaratılan efsane, yedi yüz yıllık hilafet ve saltanat devrinde yaratılmamıştır. İlginç olan bir şeyde, bu efsane üreticilerinin sözde efsaneleri yıkmak, hurafeleri yok etmek amacıyla yola çıkmış olmalıdır. Putları yıkmak için yola çıkanlar, hiçbir dönemde görülmemiş düzeyde put ürettiler.
Öylesine ki dünyanın en faşist diktatörlerine örnek olacak kadar; “M.Kemal Atatürk büyük bir dehadır.Onun birinci öğrencisi Mussolini,ikinci öğrencisi benimdir" (Adolf HITLER)
5 Ağustos 1935 tarihli Cumhuriyet Gazetesinde yer alan bir haberde “Atatürk yarım ilahtır, Türklerin babasıdır, Hiçbir devlet şefi için hayatında bu kadar anıt dikilmemiştir, ne Mussoli’nin ne Hitler’in nede Lenin’in anıtları onunkileriyle ölçüşemez.” deniliyordu.
Öyle görünüyor ki; yapılan heykeller, anıtlar vb. gibi ideolojik hegemonya boşluğunu doldurmanın aracı olarak görülüyor. Dönemin devlet şairlerinden Aka Gündüz bir şiirinde M. Kemal için şöyle diyor;
Görünmezi görür
Bilinmezi bilir
Duyulmazı duyar
Sezilmezi sezer
Ezilmezi ezer
Artık işaret verilmiş, yarış başlamıştı. İpi herkesten önce göğüslemeye çalışan atletler gibi, o devrin edebiyatçıları da "Allah", "tanrı", "ilâh", "Kâbe", "put" gibi kelimelerle Atatürk'e daha önce ulaşabilmenin cezbesine kapılmışlardı. Yüzlerce örnekten işte birkaçı:
Halil Bedri Yönetken çığlıklar koparıyordu:
Tanrı gibi görünüyor her yerde
Topraklarda, denizlerde, göklerde
Gönül tapar, kendisinden geçer de
Hangi yana göz bakarsa: Atatürk.
Kemalettin Kamu, kendisine milletvekilliği getiren şiirini kalabalıklara okumaya başladı:
Çankaya;
Burada erdi Mûsâ
Burada uçtu İsa
Bülbül burada varsa
Hürriyet için öter.
Ne örümcek, ne yosun
Ne mûcize, ne füsun...
Kâbe Arab'ın olsun
Çankaya bize yeter.
Sonra Faruk Nafiz Çamlıbel, sazını eline aldı:
On milyon bel, iki kat olmuşken eğilmeden
O'nda on beş milyonun boyu birden uzadı.
Tanrı, peygamber diye nedir, kimdir bilmeden
Taptığımız ne varsa, hepsi ondan şekil aldı.
1938 yılında, Faruk Nafiz, tanrısız kalmamak için, Atatürk'ü yüreğine bir put gibi oturttu:
Yürüyor, kalbimizin durduğu bir yolda değil
Kanlı bir göz yaşı nehrinde muazzam tabutun
Ey ilâhın yüce dâvetlisi, göklerden eğil
Göreceksin duruyor kalbimizin üstünde putun!
Türk edebiyatında, tarihin hiçbir devresinde görülmeyen dalkavukluk örnekleri, patlayan bir lağımın dehşet saçan kokusu ve manzarasıyla etrafa yayılmaya başlamıştı: Akbaba'cı Yusuf Ziya Ortaç da sesini yükseltti:
Topladı avucunda yıldırımı, şimşeği
Yoktan var ediyordu tanrı gibi her şeyi.
Nurettin Artam:
Koca bir güneşin akşam olmadan
Dağların ardında sönüşü gibi
Millete can veren, vatan yaratan
Tanrının göklere dönüşü gibi.
Her zaman ırkıma büyük Baş Atam
Tanrılaş gönlümde, tanrılaş Atam!
Ömer Bedrettin Uşaklı da, Atatürk tapıcılığından kurtulamadı:
Bir güneş gibi yalnız
Sensin ülkü tanrımız
Ey Türlüğün bütünü.
Vasfi Mahir Kocatürk de, kocaman yakıştırmalarla Kemalizm dininin müridleri arasında zikre başladı:
Peygamber, tanrısına duymadı bu hasreti
Vermedi bu kudreti tanrı, peygamberine.
İlhami Bekir:
İlk adam, mavi gözlerle baktı toprağa
Toprağın haritasını çizdi bayrağa
Allah değil, o yazdı alın yazımızı.
M.Kemalin ölümünden sonra gazetelerde çıkan bir yazıda ; “ Atatürk senin için ölüm yoktur. Olamaz! Sen Türkün tanrısısın’ Tanrı hiç ölür mü?” deniyor.
Celal Bayar tarafından Atatürkün yaşam öyküsünün anlatıldığı bir kitapta “Atatürkü sevmek bir ibadettir” deniyor.
Cumhuriyetle başlayan dönem Batı kapitalizmi ile bir hesaplaşma dönemi değil, yeni bir uzlaşma ve denge dönemidir. Türkiye ekonomisini emperyalizme bağlayan zincir olduğu gibi kalmıştır. Bir ülkenin emperyalizmle olan sömürü ve bağımlılık ilişkisini belirleyen, ülkedeki üretim ilişkileri ve üretim ilişkileri üstüne oturan egemen sınıf ittifakıdır. Emperyalizmle ilişkilerin değişmesi için, üretim ilişkilerinin dönüşüme uğratılması gerekir. Üretim ilişkilerine dokunmadan yapılan “düzenlemeler”, inkılaplar olsun, abartıldığı kadar önemli olmadığı gibi, ekseri sömürü ve bağımlılık ilişkileri de içselleştirip, sömürüyü derinleştirdi.
Osmanlı devleti hiçbir zaman doğrudan sömürge olmamıştır. Yıkıldığı güne kadar emperyalist batının ekonomik-diplomatik bir yarı sömürgesi durumunu muhafaza etti. İkincisi, Osmanlı imparatorluğu 1. emperyalistler arası savaşa taraf olarak katıldı. Dünyayı yeniden paylaşmak amacıyla başlatılan bu savaşa taraf olarak katılan bir devlettir. Nedense bizim tarihçilerimiz bu iki önemli olguyu bilinçli olarak yok saymayı yeğliyorlar. Eğer bir ülke, dünyayı yeniden paylaşmak isteyen taraflardan birinin yanında bu savaşa katılıyorsa, ama bu paylaşımdan pay koparmaktır. Emperyalist paylaşım savaşına katılan bir devletin anti-emperyalist bir ulusal kurtuluş savaşı vermesi mümkün müdür ? Olayların tahliline 1919 mayısından değil de 1914’ten başlarlarsa hurafe üretme kapasitelerini büyük ölçüde azaltacaklardır.
M. Kemal hareketi gerçekten anti emperyalizme karşı olsaydı, emperyalistlerin bölgedeki çıkarlarına ciddi bir darbe indirseydi başkalarına örnek gösterilmesi söz konusu olur muydu ? Emperyalist devletler sömürüp baskı altında tuttukları, kaynaklarına el koydukları ülkelerdeki hayati çıkarlarının tehlikeye girmesini ister miydi ? Batılılar artık klasik sömürgeciliğin gününü doldurdu bir dönemde, Mustafa Kemal liderliğinde aralanan kapının yeni sömürgeciliğin yolu olduğunu çok iyi biliyordu. M.Kemal hareketi emperyalizmin çıkarlarına zarar vermiyordu ve emperyalizm ile yeni bir dengenin kurulması demekti. Asyanın, Afrikanın, Latin Amerikanın mazlum halkları, M.kemalinkine benzer bir yol izledikleri sürece emperyalizmin bundan hiçbir zarar olmayacaktır.
Osmanlının borçlarını devralınması hem milli mücadelenin anti emperyalist olmadığını hemde T.C’nin Osmanlının bir devamı olduğunu gösterir.
Milli mücadele ve sonrasında üretim ilişkilerine dokunmayarak, burjuvazinin işlevini, Rum ve Ermenilerden Müslüman tüccarlara aktarmak dışında bir değişiklik söz konusu olmadı.
Kemalist iktidar sömürüyü nasıl gerçekleştirdi ? M. Kemal sömürü ve burjuvazinin gelişimini yoğun bir terörle sağladı. Kemalist iktidar daha kuruluş aşamasında toplumsal muhalefeti, komünist katliamıyla ortadan kaldırdı. Mustafa Suphi ve yoldaşları, Kemalistlerin haince hazırladıkları bir komplo sonucu öldürüldü. Bu dönemde burjuvazi toplumsal düzeni sert ve yoğun bir terörle oturttu. Komplolar, düzmece davalar ve mahkemeler, bu mahkemelerden çıkan idam kararları dönemin yaygın uygulamalarıydı. Takriri Sukun Kanunu ve sonucunda kurulan istiklal mahkemeleri, Kemalist iktidarın muhaliflerini acımasızca bastırılmasının ve ortadan kaldırılmasının araçları oldular.
EKİM 1917 devriminin etkisiyle, Bolşevizmin etkisinin Anadolu’da çok yaygın olduğuna işaret etmek gerekiyor. Bu dönemde Bolşevizmin bir ifadesi olarak kalpak ve kırmızı kravat takmak nerdeyse bir moda oluyor ve meclis üyelerine kadar sirayet ediyor. 1920 de TKP kuruluyor ve oldukça etkin oluyor. Yine aynı dönemde 1919-1923 yılları arasında yaygın grev hareketleri ortaya çıkıyor. İşçi talepleri arasında sadece ücret artışı yer almıyor. Ücret artışıyla birlikte, çalışma saatlerinin azaltılması ve çalışma koşullarının düzeltilmesi, kadın ve çocukların çalışma koşullarının iyileştirilmesi, işçi çocukları için parasız eğitim, gece vardiyası ücretlerinin çift yevmiye olması gibi… işçi sınıfının bu hareketliliği burjuvaziyi korkutuyor.
M. Kemal ve arkadaşları önlemlerini almada gecikmiyor. Önce hareketi amacından saptırmak için bir resmi komünist partisi kuruyorlar. Arkasından Mustafa Suphi ve yoldaşlarını Karadenizde alçakça katlediyorlar. Daha sonra Resmi TKP komünist hareketi kontrol altına almak amacıyla kuruluyor.
Rejim işçi sınıfının mücadelesini engellemek için Türk toplumunun sınıfsız bir ulus olduğu yalanını aşılamaya çalışmıştır. 1923’teki İzmir İktisat Kongresi’nin açılış konuşmasından çıkarabiliriz. “Bizim halkımız, çıkarları birbirinden ayrı sınıflar halinde değil, tam tersine varlıkları ve çalışma sonuçları birbirine lazım olan sınıflardan ibarettir. Bu dakikada dinleyicilerim çiftçilerdir, sanatkarlardır, tüccarlardır, işçilerdir. Bunların hangisi ötekisine karşıt olabilir? Hepsinin birbirine muhtaç olduğunu kim inkar edebilir.”
M. Kemal 7 Şubat 1923te Balıkesir’de ki konuşmasında; “Kaç milyonerimiz var? Hiç. Bundan dolayı biraz parası olanlara da düşman olacak değiliz. Tersine memleketimizde birçok milyonerlerin hatta milyarderlerin yetişmesine çalışacağız.” Diyor.
Milyonerler ve milyarderler peki nasıl ? Cevabı Karl Marksın şu sözünde; “Zenginlik bir kutupta birikirken,yoksulluk,kölelik,cahillik,yabancılaşma ve manevi yozlaşmada öteki kutupta yani kendi ürününü sermaye biçiminde üreten sınıfın bulunduğu tarafta birikir.”
Bir tarafı yoksullaştırırken diğer tarafı zengin ederek yani milyonerler ve milyarderler yaratılacak.
1927 yılında İsmet İnönü’nün mecliste yaptığı bir konuşmasında; “Arkadaşlar, memlekette şimendifer yok, liman yok, kö
prü yok, yol yok, mektep yok, velhasıl hiçbir şey yok. Ben bunları yapacağım, bunları yapabilmek için paraya ihtiyaç var. Onun için milletin cebinde on para bulsam alacağım.”
Emperyalizmle uyuşmanın ilk adımlarından biri, 1924’te Baltalık kanunu yerine çıkartılan İntifa yasası oluyor. Bu yasa ile yoksul köylülerin ormanlardan yararlanma hakları son derece kısıtlanırken, ormanlar yerli ve yabancı özel sektörün kullanımına açılıyor, daha doğrusu peşkeş çekiliyor.
1925’te aşar vergisi kaldırılarak büyük toprak sahiplerinin sermaye birikiminin yolu açılıyor. 1926’da Medeni kanun Borçlar hukukunu düzenleyerek kamu topraklarını büyük toprak ağalarının mülkiyetine geçiren yasal hükümleri getiriyorlar.
1925 yılında şeker fabrikaları için özel teşvik ve ayrıcalıklar getiren bir yasa hazırlanıyor, Alpulu ve Uşak şeker şirketleri şeker üretimi yerine üretimden daha karlı gördükleri şeker ithalatına yönelmişlerdir. Sözü edilen şirketlerde Halk Fırkası Partisinin de önde gelen isimleri vardır.
Şekerin ithal fiyatı 1927 de 21,8 kg/krş iken 1933’te 8.8 kg/krş’a düşerken iç fiyatı, aynı yıllar için 48,3 kg/krş’tan 40.4 kg/krş’a düşmüştür. Bir başka deyişle ithal fiyatları hızla düşerken, bu düşüş ülke içindeki tüketiciye yansımıyor, aradaki fark ithalat yapan burjuvaziye gidiyor.
Kemalizmin devletçilik politikası emperyalist sermayeye karşı durmak bir yana, emperyalist sermayeye davetkar bir anlayış içermektedir. M. Kemalin şu sözleri her şeyi daha net anlatıyor ; “ Kanunlarımıza riayet şartıyla ecnebi sermayelerine lazım gelen teminatı vermeye hazırız.” 1920-1930 yılları arasında 201 Türk anonim şirketinden 66’sında yabancı sermaye ortaklığı vardır.
1925’te kurulan Kibrit İnhisarının %51’i Belçika kökenli emperyalist sermayeye aittir. Türk hissedarları ise ; İsmet Paşa (İnönü), Mahmut Celal, Yunus Nadi ve Cemal Hüsnüdür, yani Kemalist kadronun ileri gelenleridir.
Bir yandan bürokratlar burjuvalaşırken diğer yandan mülk sahibi sınıflarda bürokrasiye entegre olmuştur. Sürekli olarak mebusluğa tayin edilenlerden birisi toprak ağası Emin Sazak’tır. 1920-1950 arasında yani otuz yıl boyunca devamlı olarak mebusluk yapmıştır. Toprak reformunun da neden yapılamadığının cevabı burada saklıdır…
Meclise sürekli tayini çıkanlar toprak ağaları değildi. 1920-1950 döneminde Vanlı İbrahim Arvas, tayin listelerinde sürekli yer alan bir şeyhtir.Diyarbakır mebusu Zülfü Tigrel, Siirt mebusu Şeyh Halil Hulki, Mahmut Soydan, Süreyya Özgeevren sürekli mebus tayin edilen şeyhlerdendir.
1920 yılı içerisinde kurulmuş olan Büyük Millet Meclisinin ikinci başkanı ve adliye vekili olan Celalettin Arif’in Ereğli Kömür Havzasında bir maden arama ve işletme imtiyazına sahiptir ve 1919 yılında İtalya’ya giderek Terni şirketine bu imtiyazı %10 hisse karşılığında devreder.
1922 yılında, yani emperyalist devletlerle silahlı çatışmalar biter bitmez, İstanbul ticaret burjuvazisinin kurduğu Milli Ticaret Birliği bu bakımdan tipik bir örnektir. Birliğin amacı Rum ve Ermeni burjuvazisini tefsiye ederek bu kişilerin yerine emperyalist devletlerle ekonomik ilişkiler kurmaktır.
Devlet Büyük toprak sahiplerini desteklemekte de cömert davranıyor. Cumhuriyetin ilk yıllarında tarımda traktör ve motorlu araç kullanan büyük toprak sahiplerini askerlikten muaf tutuyor. Sonra devletin malı olan traktörler “uygun şartlarda” kiralanıyor. Böylece toprak sahiplerinin ve çocuklarını askerlik yapmaktan kurtarmak işini Kemalistler üzerine alıyor. Ziraat bankası 70 traktör alıyor ve bunların 40 tanesi büyük toprak sahiplerine veriliyor. Ve birkaç yıl sonra üretim yapmak zarar getiren bir faaliyet oluyor. Devlet bunların imdadına yetişmekte gecikmiyor. Bedava dağıttığı traktörleri tazminat ödeyerek geri alıyor. Bu kadarla da kalmıyor atla üretim yapmaya söz verirlerse %10 daha fazla tazminat almaya hak kazanıyorlar.
Kemalistler açlık sınırındaki işçi ve memurların bir tepki gösterebileceğini hesap ediyorlar. İşçileri “muzır kuvvet” yani zararlı güçler olarak nitelendiriyorlar. Grev çalışması yapmayı yasaklıyorlar. İşçi sendikalarının başına kendi adamlarını getiriyorlar ve nihayet faşist İtalyadan yasa “ithal” ediyorlar. Yoğun bir artı değer sömürüsü ancak bu yollarla oluyor.
M. Kemalin İzmir iktisat kongresinde“ Kanunlarımıza riayet şartıyla ecnebi sermayelerine lazım gelen teminatı vermeye hazırız.” diyor M. Kemalden sonra konuşan ekonomi bakanı Esat Bozkurt, “ Yeni Türkiye ekonomi okulunun yabancı sermayeye karşı bir düşamanlığı olduğu sanılmasın… hatta başka memleketlerden fazla kolaylık göstermeye hazırız” diyor…
1927’de 1055 sayılı Teşviki Sanayi Kanunu ile özel girişimcilere büyük destekler sağlanır.
Devletçilik ve savaş yıllarında uygulanan politikaların sonuçları 10 Eylül 1946 tarihli Akşam Gazetesinde çarpıcı şekilde sergileniyordu. Gazete savaş yıllarında 2000 milyoner ailenin doğduğunu bildiriyordu. İstanbul Ticaret Odasıda tüccarların %300 ile 1000 oranında kar ettiklerini açıklıyordu. Böylece 23 yıl sonra M. Kemalin rüyası gerçek oluyordu. Artık ülkede birçok milyonerler, hatta milyarderler yetiştirilmişti…
Tüm bunlardan sonra M. Kemalin anti-emperyalist ve halkçı bir yan bulmak için Kemalizm aşkıyla dolu olmak gerekli.