ATEİSTLERE,ŞERİATÇILARA,MİLLİYETÇİLERE !
BU SİTEYE DAHA BUGÜN ÜYE OLDUM AMA ANARŞİSTLİĞİ TANRISIZLIK SANANLARIN VE BU ARADA OLMA NEDENLERİ SADECE VASAT ATEİZM LÜGATİ PARALAMAK OLANLARA AŞAĞIDAKİ YAZIYI HEDİYE EDİYORUM.
AYNI ŞEKİLDE MÜSLÜMANLARA DA...DİĞER DİNLİLERE DE...MİLLİYETÇİLERE DE...
ARTIK BU TARZ TARTIŞMALARDA OLMAYACAĞIM.AŞAĞIDAKİ YAZI HERKESE CEVAP OLMUŞ OLSUN.
Tanrı’ya iman ettiğini söyleyenler, arada kalanlar ve ateistler gibiler. Tanrı’nın bazen yardım ettiğini, bir görünüp bir kaybolduğunu, insanı kendi haline bıraktığını, bazen, arayan soran var mı dercesine geri döndüğünü sanıyorlar. Ayakkabılarının bağlarını bağlayamayan ve sürekli düşüp canı yananlara yardım ediyor Tanrı. Eğilip bağlıyor onların çözülmüş bağlarını. Ama kasıtlı olarak ayakkabılarının bağlarını bağlamayıp da Tanrı’nın bağlamasını bekleyenlerin, O’nu aklı sıra sınayanların önünde eğilmiyor, aksine kendisini iyice gizliyor. Bunu görmüyorlar. “Tanrım DAHA ÇOK yardım et!” demiyorlar, diyemiyorlar.
Çünkü çok meşguller; akıllarınca hurafeleri temizlemeye çalıyorlar. Bilimin, aklın her şeyi kuşatacağını sanıyorlar. Oysa hurafelerin yerlerine yeni hurafeler yerleştirmekten başka bir şey yapmıyorlar. İnsanın kalbiyle sevdiğini, şefkatsiz olanlara kalpsiz dendiğini bilenler, bu bilgilerinin kaynağının da bir hurafe olduğunu bilmiyorlar, mesela. En önemlisi de insanın sınırını. Çünkü hiçbir zaman insanın kalbiyle sevip sevmediğini öğrenemeyeceğiz. Bir insanın kalbini çıkarıp, kalpsizken, aynı zamanda sevgisiz olup olmadığını gözlemleyemeyeceğiz. Bilim diye sığındığımız çatının küçücük bir yer olduğunu, soru yağmurundan bizi koruyamadığını ve sevmenin, nasıl olduğunu bilemediğimiz, göremediğimiz, gösteremediğimiz bir mucize (insanı aciz bırakan şey) olduğunu gözlemleyebiliriz ama.
Tıpkı hayatta her şeyin mucize olduğunu görebileceğimiz gibi. Her şeyin yasalarla birbirine bağlandığını, bizim bu yasaların çok azını keşfettiğimizi, her şeyin önemini sadece yokluğunda fark edebildiğimizi...
Modern insanla dindar insan arasında ne yazık ki pek bir fark kalmamıştır. Küreselleşme zihinlerde tamamlanmış gibi görünüyor. İkisi de mucizeden aynı şeyi anlıyor. İstisna olan şeylere mucize diyorlar. Taşın konuşması, ayın yarılması, balkondan düşen çocuğun burnunun dahi kanamadan kurtulması, bir futbol takımının son dakikada gol atması ve saire ve saire. İstisna olayların konuşmaya değer olduğu fikri üzerine kurulmuş olan “haberler”i takip etmeyi önemli zanneden bu insanlara şaşırmamız gerekiyor. Hep yolunda gitmeyen şeyleri görüp konuşurlar; buna şartlandırılmışlardır. Bunun doğal sonucu olarak hep şikayet edecek bir şeyleri vardır; ama sevinecek şeyleri pek yoktur. Çünkü kesintisiz devam eden güzellikleri görmezler, göremezler. Bir taşın konuşması ile bir et parçasının (dilin) konuşması arasında aslında bir fark olmadığını, tek farkın dilin konuşmasına sayısız kere şahit olmamız yüzünden buna alışmamızdan ibaret olduğunu, “Dil ile konuşulur” bilgisinin de bilimsel bir hurafe olduğunu, herkesin hayatında varolan hurafelerin hurafe olarak görülmediklerini de bilmezler.
Tarihin en büyük şartlandırmaları ile karşı karşıyayız. Hurafelere savaş açanların çoğu bilimin genellemeler demek olduğunu, yapılan araştırmaların çok çok az olduğunu, bu yüzden de yanlışlanmaya çok fazla açık olduğunu bilmez, mutlak doğru gibi bahseder yapılan araştırmaların sonuçlarından. Peşpeşe yinelenen şeyleri birbirinin sebebi ve sonucu zannetmek gibi bir hurafeleri de vardır. Çok sevdikleri bir şarkının müziğinin girişini duyduklarında, giriş müziğinin peşinden mutlaka sevdikleri sanatçının şarkıya gireceğini zanneder, bunu beklerler. “Bugüne kadar hep böyle olduysa bundan sonra da böyle olacak, bilimsel düşünce bunu gerektirir” derler. Ama şarkıyı yeni bir şarkıcı söylemeye başlar ve bilimsel bilgilerinin bir şartlanmadan başka bir şey olmadığı görülür. Bugüne kadar böyle “ol!”ması bundan sonra da böyle olmasını gerektirmez. “Niçin böyle oluyor peki?” Bu soru da sanıldığı gibi bilimin konusu değildir, felsefenindir.
Bunu farkedebilen biri, modern dünyanın niçin ısrarla herkesi modernleştirmeye çalıştığını ve bunu nasıl yaptığını anlama noktasında önemli bir adım atmış olacaktır. İnsanın zaaflarını bilim haline getirerek bunu kendi menfaati için kullanan bu zeka sarhoşu adamlar, ikide bir, kendilerine katılmayan, onların deyişiyle bir türlü katılma başarısını gösteremeyen, onlara göre yanlış yerde durduğu için yolu kapatan Müslümanlara çarparak kaza yapmaktadırlar.
Müslümanların bilinçli olarak değil de tarihi bir alışkanlık eseri olarak modernleşmenin yolunu tıkadığını, işini zorlaştırdığını biliyoruz. Yoksa modern insanla dindar insan arasındaki farkın günden güne kapandığını, aynı hedefler (zenginlik, teknoloji ve konfor) peşinde koştuklarını, bunun için kavga ettiklerini biliyoruz. Aslında sahneyi paylaşamıyorlar. Nasıl, mucize denilince aynı şeyi anlıyorlarsa, İslâm tarihine bakışları da aynı. Neredeyse cümleleri bile aynı. Oysa Yunanlı tarihçi Pavlos Karolidis (1849-1930) bile bunlardan daha ilginç şeyler söylüyor. Romanos Diogenis’in Kınalıada’da trajik bir şekilde noktalanan hayatını anlattığı kitabında Müslümanların Anadolu’yu işgal ettiklerini söylemesine rağmen Alparslan’ın ve arkadaşlarının hakkını vermeden edemiyor: “Selçuklu Türkleri idarecilerinin Arap Halifeleri ile sonraki Osmanlı sultanlarından önemli bir farkı da, İslâm dini felsefesinden kaynaklanan derin ahlaki kavramlar ile buna benzer diğer üstün hasletlere sahip olmaları idi. Aynı zamanda, özellikle merhamet ve dürüstlük, aristokrat olmanın verdiği hoşgörülülük, nezaket ve asalet gururu ile birlikte ahlaki alçak gönüllülük ve özellikle Tanrı nezdinde mutlak kulluk hisleri gibi genel politik ve pratik ahlakın tüm erdemlerini karakterlerinde meczetmişlerdi. Mutluluklarında gururlanmazlardı. Genelde tüm insanlığın ve özellikle halk önderlerinin kaderlerine, Allah korkusu ve derin bir hüzün duygusu altında bakarlardı.”
Mutluluklarında gururlanmayan, her şeye Allah korkusu ve derin bir hüzün duygusuyla bakan insanlar...Şimdi bu özelliklere sahip insanların nasıl olur da geri kaldıklarını, tembellik yaptıklarını, halkı sömürdüklerini söyleyebiliriz. Malazgirt’te kazanamayabilirlerdi de. Ama o zaman gerçekte kimler kaybetmiş olurdu?
Milliyetçilerin, sağcıların tarihi şahsiyetlerle ilgili abartılı ve yüzeysel övgü ifadelerini biliriz ve yüz çeviririz her tür abartıdan. Çünkü put, abartılandır. Ama etrafına Allah korkusu ve derin bir hüzün duygusu altında bakanlara selam vermenin zamanı gelmedi mi? Vahyin (İslâm’ın) sadece Kitap’tan (Kur’an’dan) ibaret olmadığını; doğanın, insanın ve peygamberlerin de onu tamamlayan diğer parçaları olduğunu öğrenmenin zamanı gelmedi mi? “Akıl ve vahyin göz ve ışık gibi olduklarını; bunların birbirinin alternatifi değil, birbirlerini tamamladıklarını” öğrenmenin zamanı gelmedi mi? Bu yüzden “Akıl mı, vahiy mi?” sorusunu soranların şarlatan olduklarını anlamanın zamanı gelmedi mi? İslâm Medeniyetinin hedeflerinin Batı Medeniyetinin hedeflerinden farklı olduğunu, ayrı yönlere gidenlerin birbirlerini yakalamasından bahsedilemeyeceğini, olsa olsa karşılaşmalarından bahsedilebileceğini, aynı yöne gitmeyenlerin birbirlerinden “ileride” ya da “geri kalmış” olamayacaklarını anlamanın zamanı gelmedi mi? Bu yüzden “İslâm dünyası Batı Medeniyetinden niçin geri kaldı?” sorusunu soranların anlama özürlü olduklarını görmenin zamanı gelmedi mi? İslâm’ın insanın doğuştan sahip olduğu saflığını, duygularını kormanın, muhafaza etmenin bilgisi demek olduğunu, buna uymayanların, hassasiyet göstermeyenlerin duygularını günden güne öldürdüklerini öğrenmenin zamanı gelmedi mi?
(Şarlatan kelimesinin de bir hakaret olmadığını, palavralarla insanları kandıran demek olduğunu öğrenmenin zamanı gelmedi mi?)
Biz bugün hüzünlü Anadolu bilgeliğinin üstünde, İstanbul’u başkentler başkenti bilerek, Üsküp’ün, Şam’ın, Tripoli’nin, Fez’in, Buhara’nın, İsfahan’ın saçlarıyla oynayarak, gözlerine gülümseyerek, her tür şarlatanlıktan uzak durarak, yeni bir medeniyetten bahsetmenin şart olduğunu biliyoruz.
Biliyorum ki süveter ile ekose gömlek sadece bir babaya yakışır. Biliyorum ki, “tarihin şahdamarı” olan 622’yi öpmek, sevgilinin şahdamarını öpmek gibidir.
(Bu yazı değerli ağbim sayın İbrahim PAŞALI'ya aittir.)
|