Bir düğün salonu, kırılgan, sessiz, güzel bir genç kadın: Derya. Karşı masada onu süzmekte olan genç, düzgün görünümlü bir erkek. Kısa süre sonra erkek, kadını dansa kaldırmaya gelir. Derya, izin isteyen bakışlarını annesine yöneltir. Anne başıyla onaylar ve çift dansa kalkar. Ne kadar ideal bir manzara, düğün salonunda tanışan bekar güzel bir kadın ve yakışıklı bir erkek. Erkek kendisiyle ilgili mahrem olduğunu düşündüğü bir sırrı paylaşarak, durumun idealliğini sürdürmekte kararlı: “Çok güzel balık buğulama yaparım.” Sıra kadın tarafına geldiğinde “bıçaklardan çok korkarım, sabah ezanından çok korkarım” yanıtını veren Derya, bu ideal manzarada bir şeylerin ters gittiğini sezdirir bize.
Ses ve sırlar
Aynı gece gördüğü kabusta mutfakta çalışan annesi, “Tut şunu yalnız kalırsın sonra” diyerek kocaman bir bıçağı Derya’ya uzatır. Derya “bıçak” tutmayı, “bıçaklarla” barışmayı öğrenmelidir, yoksa yalnız kalacaktır. Son derece fallik bir simge olan ve erkekliği temsil eden bıçak, filmde hem Derya’nın düşmanıdır hem de yalnız kalmamak adına barışması gereken şey. Annesi Derya’ya her gün evlenmesi gerektiğini hatırlatır, en yakın arkadaşı Filiz evlenmek üzeredir. Kısaca Derya’nın dört bir yanı evlilikle çevrilidir. Ses, evlilik dayatmasını ve bu dayatmanın neden olduğu korkuyu anlatır. Derya’nın içinde sürekli bastırmaya çalıştığı ses, onu ailesine dair sırla yüzleştirmeye çalışır. Ondan söyleyemediklerini söylemesini ister. Filiz’le gelinlik bakarlarken “sıkıldın” diye bağırır ses, “sıkıldın”... Derya en sonunda “sıkıldım” diyebildiğinde Filiz’in verdiği yanıt oldukça ironiktir: “Senin düğününden konuşurken sıkılmazsın”. Bir kadının düğün ve evliliğe dair her şeyden sıkılmasının olası tek nedeni kıskançlıktır, kendisinin evlenme olasılığının olmayışıdır. Yoksa neden sıkılsın bir kadın gelinlik bakmaktan? Gelinlik hayali kadar “doğal” başka bir hayal yoktur kız çocukları için. Canan Arın’ın çok yerinde ifadesiyle beyaz gelinlik çok güzel bir yutturmacadır. Hiçbir erkek çocuk “büyüyünce damat olacağım” demez. Evlilik erkekler için ayvayı yeme durumuyken, kadınlar için varılması gereken nihai hedeftir.
Türkiye’de kadının kendi iradesi doğrultusunda yaşaması, tercih yapması ve aynı zamanda toplumun beklentilerine uygun bir kişilik geliştirmesi (ideal bir evlilik yapması) arasındaki uçurum ne kadar derinse, Derya’daki bölünme de bir o kadar derindir. Gelenek ile modernlik arasındaki ince çizgide dengeyi sağlayarak yürümeye çalışmak, Şirin Tekeli’nin ifade ettiği gibi Türkiye’de kadının şizofrenik bir kimliğe sahip olmasına neden oluyor.
Son olarak Derya rolündeki Selma Ergeç’e değinmek gerek. Sis ve Gece’deki (Turgut Yasalar 2007) Mine rolüyle hatırladığımız Selma Ergeç, Derya rolünde Mine’ye oldukça yakın bir kadını canlandırıyor. Evli bir erkekle birlikte olan, resim öğrencisi, anne babası ayrı sol hareketle ilişkili Mine’den sonra, Derya da aynı oranda aykırı bir kadın. Mine gibi Derya’da bize aileye dair, evliliğe dair, “ideal” bellediğimiz her şeye dair hoş olmayan sırlar verir.
GÜL YAŞARTÜRK
alıntı:
Derya'nın 'ses'ine kulak vermek / Radikal 2 / Radikal İnternet