Ahbap´isimli arızadan alıntı
Efendim zat-ı muhterem, ATV'nin Ramazan aylarında kiraladığı bir "İslami Meddah"tır. Her gece programına bir değerli(!) konuk alır, İbn-i'lerden, Hazret'lerden, Bin El'lerden bahsederek İslamın ne de güzel bir din olduğundan beraberce dem vururlar. Bunun için de lafı birbirlerinin ağzından almak suretiyle izleyenlere Binbir Gece Masalları'nı kıskandıracak masallar anlatır eğleşirler. Programı sabah saat 3 gibi başlar, uykusuzlar için birebirdir. Bu masalları dinlerken mışıl mışıl uyuyabilirsiniz; ancak programın sit-com etkisi yaparak uykunuzu tamamen kaçırma ihtimali de vardır (müessesemiz bu konuda sorumluluk kabul etmez).
Bir örnek olması bakımından, 27 Eylül 2008 tarihinde (geçen ramazan) anlattığı kıssaya bakmak yerinde olur. M. Fatih Çıtlak şöyle anlatır (konu aynı olsa da kelimeler farklılık gösterebilir):
“Şimdi size bir kıssa anlatacağım. Ama bu kıssayı, bir hikaye gibi dinlemeyiniz. Bu kıssayı bana anlatan da bana, bunu hikaye gibi dinlemememi söylemişti. Bu müthiş bir kıssadır, o nedenle de ben size bunu, bu kadir gecesinde anlatıyorum. Vaktiyle memleketin birinde bir adam varmış. Bu adam ulu bir kişiymiş ve kalbi İslam’a sonuna dek açıkmış. Çok okurmuş, çok bilirmiş. Ama üç şey kafasına takılmış. Bunları sormak için, döneminin en ünlü İslam âlimlerinden olan Hallac-ı Mansur Efendi Hazretleri’ne danışmaya karar vermiş. Bu uğurda dünyanın yolunu aşarak, efendi hazretlerinin yaşadığı şehre varmış. İnsanlardan Hallac-ı Mansur’un yerini sormuş fakat sorduğu kişiler bu adamın yanından hemen uzaklaşıyorlarmış. Adam bu duruma çok şaşırmış. Derken kenardan bir adam ona seslenip, neden Hallac-ı Mansur’u aradığını sormuş. Adam da bazı cevaplar aradığını söylemiş. Oralı adam, Hallac-ı Mansur’u aramamasını, çünkü onu hapse attıklarını, muhtemelen bir daha hapisten çıkamayacağını ve kimseyle görüştürmediklerini söylemiş. Cevap arayan adam çok şaşırmış, böyle ulu bir zatı nasıl hapse atarlar diye kalakalmış. Sonra bir şekilde, bu cevap arayan adam, Hallac-ı Mansur’a ulaşmış (bu şeklin nasıl bir şekil olduğu anlatılmıyor). Mansur’a “Ey efendi hazretleri! Sana üç sorum var, beni aydınlatmanı dilerim” demiş. Mansur da ona “Buyur sor” demiş. Bunun üzerine adam şöyle demiş: “Ben çok okudum, çok gezdim. Aslında sana soracağım soruların cevaplarını da biliyorum. Ama senden bana bunların ne olduğunu söylemeni değil, göstermeni istiyorum. Bana gösterebilir misin sabır, kanaat ve mürüvvet nedir?” Bunun üzerine, ayaklarından ve ellerinden zincirli olarak zindanda bulunan Hallac-ı Mansur ayağa kalkmış ve besmele çekmiş. Besmele çekmesiyle ellerindeki ve ayaklarındaki zincirler paramparça olmuş. “İşte” demiş Hallac-ı Mansur, “Ben burada böyle bir ortamda bulunmama rağmen, Allah’a inancımı bırakmıyor ve ona ibadet ediyorum. Buna sabır derler.” Cevapları arayan adam, gördükleri karşısında ağlamaya başlamış. O ağlarken, Hallac-ı Mansur adama öteki zindanlara bakmasını söylemiş. Adam baksın ve bir de ne görsün? Diğer zindanlardaki mahkûmların önünde tepsilerle kebaplar, tatlılar, meyveler… “Nasıl olur böyle şey?” demiş adam, “Bunların zindanda işi ne?” Hallac-ı Mansur, “O gördüğün yiyecekler, sevenlerim tarafından bana gönderildi. Ben de onları bu mahkûmlara dağıttım. Bak, burada benim yiyeceğim bir kuru ekmek ve bir tas su var. O da Allah yolunda bana yeter. İşte bu da kanaattir” deyince, cevap arayan adam artık ağlamaktan perişan olmuş. Hallac-ı Mansur, cevap arayan adamın üçüncü sorusunu yarın yanıtlayacağını söyleyerek gitmesini istemiş. Cevap arayan adamın hemen söylemesi ricasına karşılık “Hayır, yarın gel” demiş. Adam gitmiş. Ertesi gün olmuş, adam büyük bir sabırsızlık içinde zindana koşmuş ki, bir de ne görsün? Zindanın önünde müthiş bir kalabalık! Neler olduğunu sorunca, çevredekiler Hallac-ı Mansur’un az önce öldürüldüğünü söylemişler. Adam, üçüncü sorunun cevabını alamadığından ve Mansur’a duyduğu sevgiden dolayı üzüntüsünden oraya yığılmış. Derken bir gece bu adam, rüyasında melekler içindeki Mansur’u görmüş. Bazı melekler de, Mansur’u hapsettirenleri, öldürenleri ve ölümüne hüküm veren kişiyi cehenneme götürüyorlarmış. Mansur meleklere seslenerek, ölümüne hükmeden kişinin kendisine verilmesini istemiş. Melekler de bunun mümkün olamayacağını, aldıkları emri yerine getirmek zorunda kaldıklarını söylüyorlarmış ama Mansur ısrarla aynı şeyi söylüyormuş. Bunun üzerine melekler, daha büyük meleklere danışmaya karar vermişler. Daha büyük melekler oraya gelmişler ve onlar da bunun mümkün olmadığını söylemişler. Ancak Mansur şöyle demiş, “Allah, bu adamı sana vereceğim, diye bana söz verdi, bu adam benimdir” deyince yücelerden bir ses gelmiş, “Mansur doğru söylüyor, o adamı Mansur’a verin”. Bunun üzerine melekler adamı Mansur’a vermişler. Mansur, o adamı cennetin kapısına götürmüş, kendisi girmeden ilk olarak o adamı cennete sokmuş. Oradaki melek (veya melekler) ona neden böyle bir şey yaptığını sormuşlar, “Bu adam senin ölümüne neden oldu, neden onu cennete soktun?” demişler. Mansur da demiş ki, “Eğer bu adam bana bunları yaşatmasaydı, ben bu ibadetlerimi belki de yapamayacaktım. Onun bana yaptıkları, benim için hayırlı olmuştur”. Sonra Mansur, cennetin kapısından bir ayağını içeri atmış, öylece durmuş, sonra arkasına dönüp o rüyayı gören “cevap arayan adama” dönmüş ve şöyle demiş: “İşte, buna da mürüvvet derler”.”
Programın yapımcısı ve sunucusu Çıtlak, başta da ifade edildiği gibi, bu olayın hikâye olarak dinlenmemesini söyleyerek bu kıssayı anlatmıştır. Yani, büyük ihtimalle, “Ben size bunu anlatmak için, hususi olarak kadir gecesini bekledim ve anlattım. Bunu hikâye olarak dinlemeyin, alacağınız ibreti alın” demeye getirmiştir.
Bu ve benzeri o kadar fazla kıssa ve teşbihler vardır ki, insanların inancı artık bu kanaldan yürütülmeye çalışılmaktadır. Acı olan, bunu dinleyen insanların, dinlediklerinin etkisiyle iman tazelemeleridir. Her türlü mantık ve akıl örgüsünden yoksun bu gibi şeyler, insanların psikolojik değerlendirme sistemlerini bozmakta, “Bakın görün, sizinki de ibadet mi ey acizler? Bakın da dünyada nasıl ibadet eden insanlar var!” diyerek, o kişileri huzursuzluğun, korkunun pençesine itmektedirler. Programa telefonla bağlanıp, “Allah sizlerden razı olsun! Sayenizde nasıl iman etmemiz gerektiğini öğreniyoruz” diyerek bu insanlar, üstüne bir de teşekkür etmektedirler. Bazı insanlar, hiçbir mantığa dayanmayan hikâyeler anlatıp, bir de bunların hikâye gibi değerlendirilmemesini dayatıp diğer insanlara büyük zarar vermektedirler. Hangi insanın rüyası, hangi insanın anlattıkları, bu kadar büyük bir şeye delil teşkil eder ve doğruluğu nasıl ispat edilir? Kuran’ın ve hadislerin incelenmesi yerine neden böyle akıl yoksunu hikâyelere yer verilir?
Bu soruların yanıtını da yaklaşık bir yıl sonra bu sabah (26.08.2009) aldığımı sanıyorum. Kendileri bu gecenin masallarını anlattıktan sonra, genel olarak bu masalların nasıl dinlenmesi gerektiğini, taşaklı bir yerden referans göstererek belirtiyorlar. Hz. M. bin Fatih-ül Çıtlak şöyle buyuruyorlar:
"Lütfen bunları hikaye diyerek dinlemeyiniz! Bu hususta Hz. Mevlana Efendimiz şöyle buyuruyorlar, 'Anlattıklarımı aklınızla değil kalbinizle dinleyin. Çünkü kalp, topraktan yaratılmıştır, ona ne ekersen bir gün mutlaka filizlenir. Ama akıl, sudan yaratılmıştır, üstüne ne yazarsan anında silinir gider'."
Götüyle dinleyenler için acaba nasıl bir sonuç oluşuyor, onu da öğrenince sizlere bildiririm ey acizler!
|