Kutsalcılar, izindeyizciler ve ideal birey!
Öğrenciye eleştiri, sorgulama ve reddetme hakkı tanınmadığından, öğrenci bireysel muhakeme ve temyiz hakkından mahrum bırakılır. Bilincini başkasına havale eden kişi, kâmil olamaz
Her çeşit eğitim bir dayatmadır. Dünyaya gözünü açan cenine, var olmak ister misin gibi bir soru sorulmadığı gibi, nasıl bir eğitimi beğenirsin sorusu da sorulmaz. Yaşla beraber gelen özgür irade öncesindeki insan yaşamı, doğa yasalarına benzerlik arzeden sosyal şartlara maruzdur. Bundan kurtuluş da yoktur. Bu bir beyin yıkamadır. Asırlar boyu birikmiş insanlık kültürü, bir nesilden diğerine ancak bu şekilde aktarılır. Topluma yeni katılan bireylere mevcut eğitimin verilmesi, birçok ülkede zorunluluktur. Ebeveynin iradesine bırakılmayacak kadar hayati bir meseledir. Bir çocuğun, içinde bulunduğu kültürün eğitimini alıp almama özgürlüğü var mıdır diye sorulursa, bunun cevabı, “hayır”dır. O zaman, daha önemli bir soru kaçınılmaz hale gelir: Eğitim ile özgürlük ilişkisi nedir? Veya: Bir kültürün eğitimini alan birey özgür olabilir mi? Veya: Hangi durumlarda özgür sayılır?
Belli bir dönemde egemen olan bir dünya görüşünü paylaşan kültürlerin eğitim politikaları, hedef olarak belirledikleri “ideal insan” tarifi az çok birbirine benzer. Mesela mensubu olmaya çalıştığımız (Batı) medeniyeti açısından ideal birey: Bilime inanmış, hukuka saygılı, erdemli, otonom, güçlü iradeye sahip, haklarının bilincinde, sürekli gelişme içinde olan, topluma katkı sunan bir insandır. Çağdaş eğitim stratejilerinin amacı böyle bir fert yaratmak iken, elde ettikleri sonuç, çoğu zaman, hedefi bulmaz. Bunun en bariz sebebi, kullanılan araçların amaca uygun düşmemesidir. Zaten amaçlar pek seçilmez. Yüce hedefler her akil insanın kabul ettiği ve elde etmek istediği değerlerdir. Asıl hikmet ve zor olan şey, hedefe ulaştıracak vasıtaları seçmededir.
Eleştirme, sorma
Şimdi, ülkemizde mevcut eğitim politikasının, kullanmakta olduğu araçların, hedef olarak konan “ideal birey”i, yetiştirip yetiştirmediğini sorgulayalım: Cumhuriyetin kuruluşundan beri, tez ve antitez biçiminde, birbiriyle mücadele eden iki tür eğitim politikası uygulandı. Biri laik, yüzü Batı’ya dönük birey, diğeri muhafazakâr, dindar, ama Batı’yı reddetmeyen birey. Makalemin geri kalan kısmında bu her iki stratejinin, kullandıkları araçlar ve uyguladıkları yöntemler sebebiyle, yukarıda tarif edilen “ideal birey” hedefine nasıl ulaşamadıklarını açıklamaya çalışacağım.
Her türlü eğitimin dayatmacı olduğunu söylemekle birlikte, belli seviyelerde verilen eğitimin kültürden kültüre, özgür ve eleştirel düşünceye tolerans tanıyıp tanımama bakımından, birbirinden ayrıldığını belirtmek gerekir. İlköğretim düzeyinde, hemen her ülkede bilgi ve kavramlar dogmalar biçiminde verilirken, lise ve hele yükseköğretimde, eğitim sistemlerinde önemli farklar ortaya çıkar. Mesela Batı ülkelerinde, lise öğrencisinin bazı bilgilerden şüphe etmesi ve sorgulaması, normal ve hatta istenen bir husus iken, Türk eğitim sisteminde ilköğretim seviyesindeki dayatmacı yöntem, üniversite eğitiminde bile devam eder. Öğrenci, itiraz edeceği bir durum varsa, bunu kendine güvenle, kişisel bir hak olarak değil, cesaret gerektiren, teamüle aykırı bir durum olarak ortaya koyar. Çünkü sistem, öğretilen doğruların şüphe ve sorgulamayla zarar göreceğinden endişe eder. Hiçbir bilgi ve kavramı, öğrencinin özgür bilincine terk etmeyi göze alamaz. Bilgi, değer ve kavramları otoriter bir duruşla kabulünü bekler. Bu yüzdendir ki, yalnız tez öğretilir, antitezden sakınılır. Mesela, laik eğitimde, dinin insan için gerekli olduğunu savunan güçlü bir metin okutulmaz. Öğrencinin dine kayacağından korkulur. Diğer taraftan muhafazakâr eğitimde, din karşıtı bir düşünürün veya bir ateistin kitabı okutulmaz. Komünizm orijinal metinlerinden değil, onu eleştiren kitaplardan okutulur. Böyle yapılırsa öğrenci dinden soğur, başka düşünce ve ideolojilere kayar endişesi vardır. Sosyal disiplinlerin hemen tüm kavram ve değerleri dinamik ve natamam olduklarından, tez yanında, bu iddiaların zıddı olan antitez verilmediğinde, bu değer ve kavramlar, dogmalar biçiminde algılanır. Öğrenciye eleştiri, sorgulama ve hatta reddetme hakkı tanınmadığından, öğrenci bireysel muhakeme ve temyiz hakkından mahrum bırakılır. Öğrencide muhalefet ve itiraz meyli kuvvetli ise, bunu dışarıda arkadaşları arasında, yasal kabullere aykırı düşme bilinciyle gerçekleştirir. Bu yöntemle eğitilen öğrencilerin çoğunluğu dogmatik bir zihin yapısıyla yetişir. Bu tür zihin yapısını hem laik, Kemalist olduklarını iddia edenlerde hem de muhafazakâr dindar kesimde bulmak mümkün. Çünkü her ikisi de aynı sistemim ürünüdür.
Vatan, devlet ve insan
Türk eğitiminde özgür, otonom, kişilik ve bireysel görüşlerine değer veren ve bunu dile getiren bireylerin yetişmesini engelleyen diğer bir husus da, Türk kültüründeki insanüstü kavramların çokluğu ve bunların dünya görüşünün merkezinde oturmuş olmaları. Mesela vatan, bayrak ve devlet kavramları gibi. Bunlar tabii ki önemli kavramlardır. Her kültür bunu teyit eder. Ancak bu kavramların insandan daha kıymetli olduğu prensibine, merkezinde insan olmayan, onun yerine kutsallıklar olan kültürlerde rastlanır. Merkezinde insan olmayan, insanı her türlü nesneden kıymetli tutmayan bir kültürde, insana saygı azdır. İnsanlar kutsallara kurban edilir. Kurban edilen insanlar, kurban edildikleri nesnenin değerine göre değer kazanırlar. İnsanın kendisinin, haddi zatında değeri yoktur. Hatta bu kültürlerde bazı insanlar, kıymet kazanmak için hangi kutsala kendimi kurban edeyim diye düşünüp dururlar. İnsanın yüksek değere sahip olmadığı, üstünde sallanan birçok kutsalın altında kaldığı bir zihniyette, bireysel haklar, bireysel düşünce ve ifade etme hakkı ciddiye alınır mı? Medeni milletler, insanı merkeze alarak, onu tüm kutsalların tepesine çıkartarak, karşılıklı saygı, hak ve özgürlükleri onun ayrılmaz vasıfları haline getirdiler. İnsanlık, kutsallar yaratarak yücelmedi, aksine kendisini ezdi küçülttü.
Türk eğitim sisteminde otonom, bilinç ve kişilik sahibi fert yetişmesine engel başka bir husus da, “izindeyiz” kavramıdır. İlkokuldan üniversite sonuna kadar bu kelime bir erdemmiş gibi tekrar edilir durur. Hatta yaşlı başlı kocaman adamlar, “izindeyiz” demeyi bir imtiyaz olarak telaffuz ederler. Bu hem laik hem de muhafazakâr kesimde, derine işlenmiş bir haslettir. Halbuki, bir erdemlinin peşinden gitmekle erdemli olunmaz. Ruculiyyet istiklaldedir. Sadakat ve biate en layık makam, insanın kendi bilincidir. Bilincini başkasına havale eden kişi, kâmil olamaz. İdeal birey hedefine de hiç ulaşamaz. Bir kahramanın insanüstü mertebelere çıkartıldığı bir kültürde insan yüceltilmemiştir. Tanrılaştırılmış insanlar, tüm insanlığa haksızlık ederler. Bu fiili işlemekle övünen bilinçler, hayatları boyunca köle kalmaya mahkûmdurlar. Kusurdan muaf tutulan insanlar, insan tarifinin ötesine çıkarlar. Melekler dünyasına terfi edip dünyamızla alakaları kesilir. Bir azizin aziz olarak kalmasının şartı, erdemleri yanında kusurlarının da bilinmesidir. Kusurları silinmiş azizler, şaibeli kişiliklerdir.
Son olarak, yine eğitim sistemimizin müsaade etmediği önemli bir husus vardır. O da “aykırı” olmaktır. Nitelikli aykırı olmak, nadir bir hadisedir. Bir kültürün yüceliği, bu tür aykırı kişiliklere izin vermesi, hatta desteklemesidir. Bu tür şahsiyetler, bizim ve bize benzer kültürlerde lanetli kimselerdir. Her türlü ihanetle suçlanırlar. İkamet yerleri de hapishanelerdir. Halbuki kültür ve sanat, bilim ve hukuk, bu aykırı insanlar sayesinde gelişti. Teslimiyetçi bilinçler, hangi yeniliği getirdi? Hangi özgürlük ve insani değer için mücadele ettiler? Aykırı bilinç, evrensel insanlık değerleri uğruna, almış olduğu yerel eğitim ve kültürü terk eden bilinçtir. Ne mutlu evrensel bilinçlere yer veren ve onları aziz kılan kültürlere!
Prof. Dr. YASİN CEYLAN, ODTÜ