Dar Günışığı...
Dar Günışığı...
İnsan bedenindeki en güçlü kas, kalptir.
Gün Cumartesiye döneli dört saat oldu. Bu vakitte uyanık kaç kişi kalmıştır acaba şehirde... Dertliler uyumaz, nöbetçiler uyumaz, bir de sanırım sevişenler uyumaz. İlginç bir karma...
Eskisi kadar özlemiyorum seni. Gerçi hala, tuhaf, yama gibi bir özlem var içimde, ama sahipsiz sanki... Kimin, ne zamandan kalma, neye özlemi, bilmiyorum. Eski, güzel bir rüyanın tatlı hissi gibi... Hani tek bir anlık dahi olsa, seni var olduğun gerçeklikten çıkartıp, kendi gerçekliğine inandıran hınzır, keyifli rüyalar vardır ya, hani hatırlamazsın bile adam akıllı hikayelerini, onlar gibi...
Özlediğim kişiye “sen” demek ne kadar doğru, bilmiyorum aslında. O kişi hiç var olabildi mi? Yoksa ben, Kutsal kitabı içinde uzaylıların varlığına dair kanıt arayarak okuyan obsesif bilim adamları gibi, senden yeni bir sen mi yarattım? Yapmış olabilirim, o kadar yaratıcılığım da vardır hani...
Bir başkasını seni sevdiğim kadar çok sevebilir miyim acaba? Hatta daha da fazla sevebilmeye muktedir miyimdir? Son günlerde, arada bu sorular kurcalıyor kafamı. Bir de “Kuzum, sevgi ne menem bir şeydir, Allah aşkına?” sorusu...
Ilık ılık rüzgar esiyor odaya. Havalar düzeldi diye yine balkon kapısını bütün gün açıyorum. Kış bitti, yaz geliyor. Bence inandığımızdan daha güçlüyüz. İnanmadığımız zaman sorun çıkıyor sadece.
Bir tanecik resmin kalmış bende. Hani şu eskiden buzdolabının üstünde duran psikopat bakışlı, baltalı resmin senin renklendirdiğin versiyonu. Geçende eski notları ararken buldum. Arkanda, geri plandaki yüzümü silip, sadece gözlerimi bırakmışım. Onları da silsem olurmuş yani, eksilmezmişsin.
Senden kalanların listesini de yaptım... Fotoğrafla birlikte;
- Çektirdiğin yirmi yaş dişin,
- Lap topun teknik donanımını yazdığın bir kağıt parçası,
- Muhtemelen birini içinde yemek var diye temizlemeye üşenip almadığın, diğerini de kuytuda gözden kaçırdığın yeni teflonlar,
- Yeşil bir tükenmez kalem,
- Bana marketten aldığın “Pembe Cennet” isimli deodorant,
- Yarım paket çikolatalı mısır gevreği ve hala biri bitmek üzere, diğeri açılmamış duran duş jelleri...
- Bir de ikinci şampanyamızın boş şişesi... (Keşke ilkini de atmamış olsaydım...)(Ya da iyi ki atmışım vaktiyle...)(Mantarı da balkondan uçmuştu, o dursaydı bari...)(Tüm hediyelerle birlikte kadehleri filan da almışsın zaten! Bizim köyde hediyelerini geri alanlara “moloz” derler!)
Buzlukta yarım kilo köftelik kıyma da vardı, ama çözüldükten sonra bir türlü lanet köfteyi yapamadığım için o kıymayı attım. Ha bir de o, kullansam orman mantarlarına benzeyeceğim kocaman, komik şemsiye duruyor.
Hala yatağımda yatamıyorum. Bir düşündüm, o yatakta yalnızca seninle sevişmişim. Senden önce ve sonra eve attıklarımın işini salonda görüp yollamışım hep... Bir gün biriyle tekrar yatağımda sevişebilir miyim acaba? Hatta biriyle tekrar sevişebilir miyim ki?
Peki, sen hiç sevişmiş misindir benimle?
Bazen gerçeklik duygum iyice alt-üst oluyor. Belki de hiç var olmadın... Birileri beni ipnotize etti ve “sen” diye birinin varlığına inandırdılar. Hep öyle olmaz mı zaten... Bir gün yataktan kalkarız ve yanımızda “sen” diye biri vardır. “Sen”ler “o”lara dönüşmediği sürece de sevdiğimizi varsayarız. Hâlbuki yanımızda sadece biri vardır...
Belki de sırf bu yüzden bütün fotoğrafları, anıları, hediyeleri almaya çalıştın... Beni yokluğuna, hiç var olmadığına inandırmak için... Kendini tamamen silmek için... Fakat en çok neye kızdım biliyor musun? Hani eski bir defterimde kırmızı mürekkeple yazdığın o sayfa vardı ya, “Seni benim gibi, bir sikime derman olmayan şeyleri sevdiğin için seviyorum” yazdığın... Kötü filmleri, paparazzi programlarını, ucuz erkek dergilerini filan sevmemi kastediyordun hani... İşte o sayfayı yırtıp almana çok sinirlendim...
Şimdi geçti sinirim... Yarattığın bu tuhaf sona mantıklı bir açıklama getirebilmek için, her derde deva psikoloji bilimine başvurup, sana “narsistik kişilik bozukluğu” tanısı koydum ve rahatladım. Tanı doğru mudur bilemem, ama bana ancak bir narsistik, her şeyin yolunda olduğu izlenimini verirken, durduk yere sanki sevgilisini üç zenciyle yatakta basmış gibi bir öfkeye kapılıp, tüm izleri yok etmeye çalışarak aniden basıp gidebilir gibi geldi. Başka bulgularım da var tabii...
Ne kolay, değil mi? Karşımızdakine uygun bir etiket yapıştırıyor ve kendi düzlemimizde her şeyi anlamlı kılmış oluyoruz. Acaba sen bana kendi dünyanda nasıl bir etiket yapıştırmışsındır böyle koşarak uzaklaşmak için... Herkes bizi farklı tanıyor. Tek tek sorsan tanıdıklarına, hepsi seni farklı anlatır ve aslında özümüzde ne olduğumuzu kendimiz bile bilmeyiz... Yine de inandığımızdan daha güçlüyüz. Yoksa bu kadar anlamsız bir varoluşla hayatta kalabilmeyi asla beceremezdik.
Ev seni bir süre çok özledi. Koridordan bile geçemiyordum neredeyse, olduğum yerde öylece kala kalıyordum. Temizlik de yaptırmadı bana, bıraktığın gibi kalmak istedi. Sonra hiddetlendi, kalorifer petekleri bozuldu, salonu su bastı, ev kendisini yaşamama bir türlü izin vermedi. Ben de ona küstüm, gidip annemde kaldım uzun süre... Sonra aklıma geldi, bütün hayatım boyunca onun hayalini kurmuştum. Bir evim olsa... Şu sefil gezegende kendime ait birkaç metrekare bir sığınağım olsa...
Geri döndüm tabii... Uzun uzun konuştuk, dertleştik o gece, senin dönüşün konusunda hiç ümit olmadığını anladı ve beni teselli etti. Şimdi temiz her yanı. Hatta annem doğum günü hediyesi olarak bana bulaşık makinesi aldı da, mutfak da bir güzel toparlandı. Yani ev iyi, hala biraz kırıklığı olsa da, bana güç vermek için belli etmemeye çalışıyor.
Ben uzun süre kollarını bana doğru açıp, hafifçe başını eğerek, ellerinle birlikte “Gel!” deyişini özledim. Bir de uykunda arkamdan sarılışını... Sabahları beni yatakta uyurken bıraktığında, ayaklarımı öpmeden evden çıkmamanı da özledim sanırım. “Ş”leri söylerken ön dişlerinin arasından çıkan dilinin ucunu öpmeyi, sana “yetmiş beş” diyip durman için yalvardığım zamanki o bıkkın, ama yine de bana kıyamayan gülüşünü... Aslında bütün gülüşlerini özledim. Her birini...
Yavaş yavaş azalıyor etkileri... Ben de toparladım sayılır epeyce. Bir tek memelerim kaldı seni hala ilk günkü gibi, isyanla isteyen. “Onlar çok sevgili!” derdin ya bana, bir güvercin sever gibi özenli onlara dokunurdun, koklardın... Hani en güzel kokan yerimdi ya tam ortaları, orda uykuya dalardın... İşte bu yüzden, kimse onları senin gibi sevmemiş, kendi kişiliklerini bulmuşlar senin sayende, böyle tutturdular... Bana hiç yüz vermiyorlar...
Anlatamadım ikisine de, şimdi bizi sevmediğini, hatta muhtemelen bizi hiç sevmemiş olduğunu, artık bizi istemediğini, gelmeyeceğini... İnanmak istemiyorlar. Sen onları bırakmazmışsın, onlar da sana bahar dalları gibi açarlarmış. Nerden buluyorlar böyle tabirleri, hiç bilmiyorum...
Bir tek senin ellerini ısıtırlarmış. Geçen gün ev soğuktu, ellerim üşüdü, beni bile reddettiler. Sen başkaymışsın hesapta. Onları ellerini ısıttıkları için değil, hatta güzel oldukları için bile değil, sadece orada oldukları, senin oldukları için severmişsin. Yüzünü onlara yasladığında, başını kaldırıp gözlerime “Ne güzeller, bak!” dediğinde, aslında bana iltifat etmiyormuşsun. Ben bu durumu fark edeyim, seninle aralarına fazla girmeyeyim diye beni kibarca uyarıyormuşsun... Böyle tuhaf bir düşünce anlayışları var işte...
Onlar seni çok sevmişler. Hani yalanım varsa ne olayım, ben bile o kadar sevmemişimdir belki de... Bütün dertleri benimle zaten... “Bizi seviyordu, sen olmadık bir bok yemişsindir, onun için gitmiştir” diyorlar. “Öyle değil!” diyorum, “Ben de gitsin istemedim!” diyorum, dinlemiyorlar... Geçende kafam attı, kucakladım bunları, “Siz benimsiniz!” dedim, hiç iplemediler. “Kime ait olduğumuz seni ilgilendirmez! Biz onu sevdik, onu seçiyoruz!” bile dedi sağdaki küstah küstah... Sağdakine oldum olası biraz gıcığımdır zaten, bilirsin...
“Manyak mısınız siz? O şu anda kim bilir kimin memelerinin ortasında, kıçını devirmiş horul horul uyuyordur! Sizi mi düşünecek?” dedim, sanırım biraz sert çıkışmışım, susup mahzunlaştılar. Üzüldüm tabii, bir daha da üzerlerine varmadım. Nasılsa zamanla alışacaklar...
Dudaklarım da seni çok özlüyor ama pek çaktırmıyorlar. Onlar hep biraz mağrurdur zaten, duygularımı dile getirmeyi de beceremezler. Aslında öpüşmeyi de hiç sevmezlerdi, hala da sevmiyorlar... Ama nasıl olup da seni son güne kadar öyle uzun uzun, ibadet eder gibi öperlerdi mesela, hiç anlamadım... Sorunca mangalda kül bırakmıyor, “Aman boş ver, bitti gitti işte!” diyorlar ama, geçende bana asılan lavuğun teki aniden dudaklarıma yapıştı, kendilerini nasıl kurtaracaklarını bilemediler. Öyle paniğe kapılmışlardı ki, bir an beni terk edebilseler ebediyen ortadan kaybolacaklarını düşündüm. Sonra bütün gece kendilerini ellerimin tersine silip durdular. Sorsan yine de “Siktir et! Giden gider, kimler kimler gitmedi ki...” derler, orası ayrı. Dik kafalıdırlar, öyle kolay kolay itirafta bulunmazlar.
Bakkal Abidin seni hiç özlemedi ama, bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Geçende bana “Benim gözüm bir türlü tutmamıştı onu, böyle bazı bakışlarında çiy bir şey vardı sanki...” dedi, oradan biliyorum. Sen de pek konuşmazdın onunla zaten, bizim ayaküstü sohbetlerimize bile “sussalar da gitsek” diye bakardın, doğal olarak bu bilginin senin üzerinde herhangi bir negatif etki bırakacağını hiç sanmıyorum. Aslında herhangi bir şeyin senin üzerinde herhangi bir etki bırakabileceğini de sanmıyorum. Nasıl bir şeydir acaba sen olmak?
Ne kadar öfkelisin kim bilir kendine, içten içe... Ne kadar huzursuzsundur. Bu nasıl bir değersizlik duygusudur ki, sırf seni sevdiği için biri gözünden düşüverir... “Senin” kılıp onurlandırdığın kadın, buna layık gördüğün kadın, nasıl alçakça senin gibi aşağılık birini sevme rezilliğinde bulunabilir? Meğer o ne basit biridir...
Böyle miydi? Bence yine de sevmişsindir yahu... İnsan sevmeden o kadar güzel gülebilir mi?
Başta ne kadar zorlanmıştın, hatırlıyorum. İki gün üst üste bende kalmaktan bile çekinirdin. Hiçbir arkadaşınla tanıştırmadın uzun süre. Evli olduğunu filan sanmıştım. Öyle endişeliydin ki, seni sakinleştirmek için kendi korkularımı unuttum. Belki de sırf bu yüzden sana deli gibi aşık oldum. Bana korkularımı unutturduğun için... İçimdeki savaşçıyı hiç olmadığı kadar cesur kıldığın için... Belki bunun için girdin hayatıma. Bana sevgi konusunda ne kadar sınır tanımaz olabildiğimi göstermek için...
Peki ya nasıl bir şeydi “sen” olmak? Ne kadar yorulmuşsundur her şeyin mükemmel olmasını beklerken... Bir keresinde seni yanlış anladığımı fark edip, özür dilemiştim. “Yine de düş kırıklığına uğradım. Bizim ilişkimizde böyle bir şey olmamalıydı.” dedin. Orada sezdim aslında beni terk edeceğini, hatta ilk günden beri beni hep terk ediyor olduğunu, ama kabul etmek işime gelmedi.
Kim bilir ilk ne zaman, ne yüzünden çirkin görünmeye başladım gözüne... Nasıl katlandın buna? Nasıl izin verebildin? Neden hemen gitmedin? Gün geçtikçe senin için daha da sıradanlaşmış olmalıyım. Muhtemelen son son seks hayatımızın öyle coşması, akıl almaz hale gelmesi de bundandı hatta...
Giderken gerekçe olarak “Seni sevdiğim için mi yanındayım, yoksa bana ihtiyacın olduğunu düşündüğüm için mi, bilmiyorum” demenden anlamalıymışım, beni epeydir zayıf ve aciz sandığını. Beni zayıf sandığını... Demek biri beni zayıf da sanabiliyor... İşte tam da buna delirmiştim...
Ama sandığımızdan daha güçlüyüz.
Gittiğin ilk hafta köpek gibi içtim, sonra birden durduk yere içmemeye başladım. Hatta öyle ki, geçende Kağan’ın yaş günüydü, yarım şişe beyaz şarapla kafayı buluverdim. Önceki hafta Can’ın getirdiği rakı da, hiç açılmamış halde günlerdir dolapta duruyor. Sigarayı bile bırakmaya niyetliyim de, önce biraz daha kilo vermeyi bekliyorum.
Tekrar yazmaya başladım. Senden sonra bir süre hiç kitap okuyamadım, ama bu aralar onun da üstesinden geldim sayılır. Saçlarım uzuyor, hatta rahat rahat toplanıyorlar artık. Pazartesi yağmur yağmazsa, balkonu temizlemeyi planlıyorum. Ufak ufak onu da sezona açmanın vakti geldi.
Gitmenden bir gece önce, sana poğaça yaparken peynir tenekesinin kapağıyla elimi kesmiştim, farkında değilsindir. Gittiğinde arkandan dedim ki “Çok acıyor, ama bu kesik iyileştiğinde, acım da bitmiş olacak!”. Alakasız zamanlarda niye böyle götümden beylik metaforlar uyduruyorsam... Neyse o anda attım tuttum işte, ama iki ay oldu, yara hala adam gibi iyileşmedi. Ne hikmetse kırmızı bir çizgi halinde duruyor. Yine de yaza kadar geçer diye tahmin ediyorum. Hem o zamana kadar memelerim de eski neşelerine kavuşurlar belki...
Birini sevmekten daha zor şey de varmış hayatta; onu sevmekten vazgeçmek... Hani sana şirketin çatısına ilk çıktığımız akşamüstü, çok sevdiğim bir Uzakdoğu öyküsü anlatmıştım ya, belki hatırlarsın... Genç çekirgenin biri bir tapınağa kabul ediliyor, her şeyi diğerlerinden çok daha kısa zamanda yalayıp yutuyor, fakat ne kadar hızlı öğrenirse öğrensin, ustasını bir türlü tatmin edemiyor. Sonunda bir gün son aşamayı, suda yürümeyi de başarıyor ve ustasına “Bak usta! Suda yürüyebiliyorum! Şimdi ne diyeceksin?” diye sesleniyor. Ustası sakin sakin gülüp “Peki şimdi bundan vazgeçebilecek misin?” diyor...
İşte benim seninle hikayem de bu oldu sanki... Sonunda sevmeyi, gerçekte olduğum gibi, olduğum kadar ve olduğum için sevebilmeyi öğrendim. Sen de bana “Peki şimdi bundan vazgeçebilecek misin?” deyip, misyonunu bitirip gittin. Şimdi, suda yürümeden de hayatımdan, kendimden memnun olabilmeyi öğrenmeliyim herhalde...
Ne asilce bir sona bağladım, değil mi? Belki gerçeklik payı da vardır, şu an bilemezsin. Ya da ben, sadece inandığım için gelecekte bunu gerçek kılabilirim. Nihayetinde herkes kendi aşkını kurgulamıyor mu? Senin öykünde ben iradesiz, zavallı bir sürüngene dönüşüyorum, benimkinde sen bana ne öğrettiğinin farkında bile olmayan sarsak, Çinli bir ihtiyara... Aynı ilişkiyi yaşamış olmamıza rağmen, kendin için sen oluşun başka, benim için “sen” oluşun bambaşka... Aslında kimiz, neyin nesiyiz, hiç önemi yok. Nasılsa her aynaya farklı yansıyacağız ve daima kendi irademize göre değil, ihtiyaca göre şekil alacağız.
Güneş doğdu, bu saatten sonra yatmam artık. Bir çay daha demler, sabahın keyfini çıkartırım. Kış tamamen bitti, hava da açık, balkonu bugünden mi temizlemeli yoksa? Öğleden sonra ortalık iyice ısınır, minderleri de atar balkonda şu okuduğum kitabı bitiririm hem.
Bel bağladığımız iyilik, herkesin içinde bir yerlerde saklı olmalı. Senin bile...
Ne oldu biliyor musun? Geçmişten, yıllar öncesinden tanıdığım ve izlerini kaybettiğim insanlar, sözleşmiş gibi peş peşe hayatıma geri dönmeye başladılar bu sıra... Hatta bir mucize oldu ve o bile, nihayet saklandığı delikten çıktı. Onu hatırlarsın... Kadim olanım, beraber şekil aldığım... Hani paçoz sevgilisinin kıskançlığını bahane edip gitmeye karar veren adam. Çok kilo almış, ama gayet iyi görünüyor. Haftaya bir gün evi ziyarete bile gelecek, evimi ziyarete...
Sanki vaktiyle yaptığım tüm aptalca sözleşmeleri teker teker iptal edip, gittikçe daha fazla serbest kalıyormuş gibi hissediyorum kendimi. Sanki ölümüm yaklaşıyormuş, yuvama dönüyormuşum gibi... Hayatla ilgili bir mührü daha kırmışım gibi...
Ne komik, nasıl da hüzünlü, seni hiç özlemiyorum, hatta tanımıyorum bile... “Sen”i özlüyorum hala, o da yeni bir “sen” bulana kadar sürer, sonra şekil değiştirir büyük olasılıkla. Biz bu senleri niye bir türlü tanıyamıyoruz acaba? Benleri de tanıtamıyoruz ki zaten, laf...
Herkes kendine yaşam olsun diye bir senaryo belirlemiş, önüne kim çıkarsa, uydu uymadı demeden gerekli rolü giydiriveriyor sanki. Hatta gizli bir anlaşma var, biz de üstümüzde nasıl durduğuna aldırmadan, bize önerilen kişi olmayı kabul ediyoruz... Böyle geyikten kozmik bir körebe oyununun “bütün oyuncular ebe” versiyonu deneniyor, buna da “hayat” diyoruz belki. Halbuki gerçeklik sandığımız her şey, elimizdeki uyduruk senaryolardan ibaret birer kurmaca... Hepimiz her an, rol icabı algılanıyoruz.
Ve bu yüzden, suda yürümekten vazgeçebilmek gerekiyor. Çünkü bu aptal oyunu bozabilmenin, bu gereksiz kısır döngüyü kırabilmenin tek yolu, ebelikten kurtulmak için tek seçimmiş gibi görünen, “bir başka ebe bulma” kaygısından vazgeçebilmek... Gözlerin bağlı da olsa karanlıktan korkmadan, ebe olmayı kabullenmek... Belirsizliğe tasalanıp bir şeyleri tanımlamak yerine, belirlenmişleri dahi azad edebilmek...
İşte o zaman berbat bir oyuncu olduğun ve kuralları bozduğun için, seni oyundan atmalarına hak kazanabilirsin. O zaman, hayattaki tüm görevlerin sona erer, evrene ve hiçliğe; kimliksiz, kibirsiz ve bir olana, yuvana dönersin. Ya da belki sadece benim senaryom böyle bitiyordur... Veya inadı bırakıp, birkaç saat de olsa, biraz uyumalıyım...
Bugün Cumartesi, henüz kalkmamışsındır. Keşke hep yaz gelse, ve hepimiz daima asıl gücümüzün farkında olsak...
Seda Tezoler
|