A'nin AĞri'si OluŞ AĞrisi
A'nın Ağrı'sı Oluş Ağrısı
Eylül 2000 - Öykü
Yazar Nuri Sağlam
- I -
Soru basitti basit olmasına da, taşıdığı anlam... kekeliyorum birden: Ben buraya ne zaman geldim yav!? Son günlerde öyle dalgınım ki, geçtiğim yerin farkına varamıyor, içinde bulunduğum mekânı onca ayrıntısına rağmen kırıntı halinde de olsa algılayamıyorum. Ne doğru dürüst mekânın içinde bulunma duygusu, ne de tadını çıkararak yer değiştirme isteği... Havanın soğuk oluşu hafifletici bir bahane belki. Kuyruk sallayıp kaçmak istemem ama, düpedüz ruh gibiyim, ruh. Bütün mesele burada. Rüzgâr bir esmesin, ağırlıksız sanki, savrulup duruyorum ortalıklarda. Her yanım donmuş, dokunsan ağrıyacak, kırılacak... kırılıyor. Evden çıktığımı hatırlıyorum bir, sonrası muamma! Bu arada yapmış olmam gereken alışveriş, içine girip çıktığım şehrin o koskoca merkezi, uğramış olmam gereken dükkânlar... ne zaman oralardaydım, geride bırakmıştım oraları? Elimdeki çantalar kanıtı! Vardı da yok muydu nedir? Hangi vasıtaları değiştirmiştim. Ya tramvay, onu... Kopuyordu bağlar ve ben görüntüleri birbirine bağlayamıyordum. O birbirinden güzel sokaklar arasında mekik dokurken hiç mi açık değilmiş gözlerim. Ellerim neredeydi? Çıldıracağım! Ne aptal bir yokoluş ve bunu nerdeyse "bu böyle" deyip salakça geçiştirmek isteyişim. Ben hem yalın, tutarlı, kendine göre bir yaşamı ister ve elde etmeye sabah akşam didinirken, bu türde mavallarla oyalanamazdım. Çevremde olup biteni kendimle yüz bin türlü ilişkilendirerek, bir o kadar da etkileyici unsuru benden yana atağa kaldırarak yaşama katılmalıyım derken, bunu derken, o ben şimdiki ben miydi acaba? Güldürme beni. Böyle uyuşuk, kayıp, miskin, kendi çaresizliğinde, etliye sütlüye karışmadan...
Mide Ağrısı
- II -
Konuşmak istediğimi söylüyorum. Ses çıkmayınca bekliyorum. Bir saat. Abartmıyorum. Bu sefer kelimelerin üzerine daha bir basarak tekrarlıyorum: "Konuşmak istiyordum!" Aynı vurdum duymazlık! Dakikalarca yüzüne bakıyorum. Duyup duymadığını soruyorum. Sinirli belli. Gözleri yalnızca irileşmiyor, bir de deli deli fırdönüyor. Sıyırıp yırtarmış bakışları, umurumdu sanki! Yine de heyecanımı bastırmam zor! Yüzüme iyice bakmasını ve lütfen yani, benimle yakışır şekilde doğru dürüst konuşmasını istiyorum. İki kişi arasında ara sıra uyumsuzluk çıkması normaldi tabiî ki, ama... Tam açılacağım, sözümü kesiyor. Katı, kararlı: Tabiî ki biliyor, biliyor; o kadar tekrarlamışım ki, artık ezberlemiş: "...çözüm bulunması, problemin üzerine gidilmesi... "Ağzını nasıl da yamultuyor. Peki "her zaman çözüm bulunamaz, bulunmamalı" yaklaşımına ne dermişim, hımm?! Sorar sormaz da patlıyor. Anlayışsızlıkla, kaba olmakla suçluyor beni. Öyle kendinden emin ki, öyle salağım ki, kaşla göz arasında sürüklediği yöne giriyorum. Sıkışıyorum. Tabiî ki kendisini anlamaya çalıştığımı, hattâ az biraz anladığımı, kaygılarından haberim olduğunu, fakat konuşarak bazı şeylerin rayına oturtulabileceğini... Altta kalmamaya çalışıyorum ama, kaldığım nasıl da belli, kekeliyorum. Nefesimdeki daralmalar bir el, sıkıyor... Terletişi de cabası. Yine aynı tokat sıyırtısı ters bakışlarıyla tarıyor. Baştan aşağı donacağım nerdeyse. Kollarından tutup çeviriyorum. Bu sefer daha kararlı, daha sert bir hareketle kurtulmayı deniyor (o bir zamanlar arasına kendini bırakmaktan bıkmadığı kollarım ne kadar uzak, benim mi bunlar?). Bırakmıyorum. "Anlasana dayanamıyorum. Ne dramatik yapış yapış kilitlenmelerle kendi içinde boğulan bir ilişki senden istediğim; ne de başıboş bırakarak, herkesin kendi ıssızlığında kaderi sandığı bitmek bilmeyen gözü yaşlı sahnelerle dolu bir oyun. Ben içimizi devindiren şeyler üzerine konuşalım diyorum. Boş çünkü. Hayatımızı dolduran şeylere baksana. Kusacağım. Kusmayışına şaşıyorum. Yılışık bakışlarım da dahil! Yoksa keselim artık. İstemiyorum." Bırakıyorum. Ses çıkarmıyor. Yalnızca puflayarak yapmakta olduğu işine dönüyor, bıraktığı yerde miyim diye dönüp bakıyor. Nasıl bu kadar soğuk, mesafeli olabilir insan. Derisinin altındaki kim? Ciddî ciddî, konuşmaksızın anlaşılabileceğine inanıyor. Duyarak, susarak, içine çekilerek, bakarak... Duruyorum. İçime doğru. Bir şeyler sızıyor duvarlarımdan. Konuşulanlar kendi içlerinde parçalanıp dağıldıkça uzayıp giden bir gevezeliğe dönüşüyor her şey. Sessizce içlenilecek şeylerin büyüsü bozuluyor. Kendine güvenip yan yanalığı her zaman bir başka kaynaktan beslemek, alışılmış biçimleri sıkı eleklere tutmak işin serüven kısmı. Bazen. Belki. Sakin, birbirini sırtlayan bir ilişki için denemem gerekenlerin sınırlarında ortaya çıkan belirsizliklere, tedirginliklere... kendini tanımanın açıp saldığı enerjiyle, güya merakla, gitmeliyim. Hiç yapmadığım bir şeyi yapmaya çalışmanın acemi gelen duyguları herbir yanımdan sarkıyor, taşıyor. Kendime toslamamalıyım bu sefer. Ona hiç. Gidip özür mü dilesem. Korkak mıyım?
|