|
|
 |
|

02-10-2007, 00:20
|
 |
M€M€ÑTØ MØRÍ
|
|
Üyelik Tarihi: 31-12-2006
Nerden: Asrub
Yaş: 27
Mesajlar: 2,064
|
|
Dogville
Tür : Gerilim / Dram
Gösterim Tarihi : 5 Aralık 2003
Yönetmen : Lars Von Trier...
"Beni tanıyan herkesin size söyleyeceği gibi, makbul biri değilim. Kötü adamı sevdim hep, kanunsuzu, hergeleyi. İyi işleri olan sinek kaydı traşlı, kravatlı tiplerden hoşlanmam. Ümitsiz adamları severim, dişleri kırık, usları kırık, yolları kırık adamları. İlgimi çekerler. Küçük sürpriz ve patlamalarla doludurlar. Adi kadınlardan da hoşlanırım; çorapları sarkmış, makyajları akmış, sarhoş ve küfürbaz kadınlardan. Azizlerden çok sapkınlar ilgilendiriyor beni. Serserilerin yanında rahatımdır, çünkü ben de serseriyim. Kanun sevmem, ahlak sevmem, din sevmem, kural sevmem. Toplumun beni şekillendirmesinden hoşlanmam."
|

07-11-2007, 20:25
|
 |
M€M€ÑTØ MØRÍ
|
|
Üyelik Tarihi: 31-12-2006
Nerden: Asrub
Yaş: 27
Mesajlar: 2,064
|
|
Haklısınız efendim zira üstteki yorumlarım pek reflekstif olmuştu
Büyük Engizisyoncu bir yandan insanlığın hiçbir etki altında kalmadan, özgür iradelerine güvenmenin yanlış olduğunu, inanmak için bir mucize ya da otoriter bir dayanak sunulmadığı takdirde o inancın sağlam kökleri olmayacağını savunurken, konu derinleştikçe İsa’nın kibirini eleştiriyor. Kızmayı bile küçüklük sayması, insani duygularından arınması (ya da bir insan olduğunu unutması) onu diğer insanlardan uzaklaştırdığı gibi bu alçak gönüllülüğün insanlığa verdiği zarar gözler önüne seriliyor. İnsanlara verilebilecek en büyük azap aslında çekici gibi görünen vicdan hürriyetidir diyor. Seçme hürlüğü insanların kaldıramayacağı kadar ağır bir yükümlülüktür ve bu hak onlara tanımamalıdır. Çünkü insanoğlu kaba, alçak, bayağı, zayıf ve kalabalık bir sürüdür. İsa ise gösterdiği alçak gönüllülükle kendini onlardan ayırmaktadır. İnsanlık için endişelenen İsa gibi görünse de hayır, asıl endişe duyan engizisyoncudur.
Pasaj için teşekkür ederiz sn maria. Sizce yine Dostoyevski’nin Budala romanındaki ütopik karakteri Prens Mişkin’i de bu bağlamda irdeleyemez miyiz acaba?
Filme dönersek; köylüler sıradan insanlardır. Her sıradan insanda olduğu gibi hayvani dürtüleri, zaafları, istekleri, egoları vardır. Basit hesaplar ile para ve zevk gibi maddi-manevi arayışlar içerisinde olabilirler. Grace’i ise onlardan ayıran bu düşüncelerin aksine hayatını erdemlerine sadık kalarak sürdürme çabasıdır. Bu onu normal insanlardan ayırır ve bu ayrım kendi seçimidir. O sadece kibirlidir. Yapılanları insanların hayatlarındaki olumsuzluklara yükleyerek onları sefilleştirirken kendisini yüceltir. Tabi biz izleyiciler de kendimizi kimi zaman Grace’de görürken kimi zaman da insani zaaflarımızla köylülerden biri oluruz. Burada film bizi de çatışmaya ve vicdani rahatsızlığa doğru sürüklerken bir anda önümüze intikam seçeneği koyulur. İşte bu noktada izleyici inanılmaz bir haz ve vicdani rahatlamayla kendine gelir. Çünkü artık Grace kibirinden kurtulmuş, insanlara hak ettiği dersi vermiş, onları insan yerine koymuştur. (Bu Dostoyevski romanlarında sıkça karşılaşılan bir durumdur. Kibir konusuna güzel bir örnektir. Karakterlerden biri karşısındakine şiddetli hakaretler ederken hedefteki kişi soğukkanlılığını koruyarak cevap vermemeyi, alçak gönüllülüğü seçer. Bu aslında verilecek en sert cevap, yapılabilecek en büyük hakarettir. Çünkü karşıdaki insan yerine dahi koyulmamıştır.)
Evet, her ikisinde de kibirin fazla iyilikle kendini gösteren bir olgu olduğu şiddetli bir şekilde vurgulanıyor. Hatta filmde tüm bu bayağılığın, açgözlülüğün ve kinin kaynağının kibir olduğu beynimize matkap gibi kazınıyor ve evet merhamet her zaman en doğrusu değildir denirken alçak gönüllülüğün de kibir olduğunun altı çiziliyor. İyi güzel de gerek filmdeki gerekse Dostoyevski'nin kitabındaki Büyük Engizisyoncu bölümüne dikkatli baktığımızda sizce de kibire vurgu yapılırken totaliter bir baskı ya da faşizm meşrulaştırılmış mı acaba?
__________________
"Beni tanıyan herkesin size söyleyeceği gibi, makbul biri değilim. Kötü adamı sevdim hep, kanunsuzu, hergeleyi. İyi işleri olan sinek kaydı traşlı, kravatlı tiplerden hoşlanmam. Ümitsiz adamları severim, dişleri kırık, usları kırık, yolları kırık adamları. İlgimi çekerler. Küçük sürpriz ve patlamalarla doludurlar. Adi kadınlardan da hoşlanırım; çorapları sarkmış, makyajları akmış, sarhoş ve küfürbaz kadınlardan. Azizlerden çok sapkınlar ilgilendiriyor beni. Serserilerin yanında rahatımdır, çünkü ben de serseriyim. Kanun sevmem, ahlak sevmem, din sevmem, kural sevmem. Toplumun beni şekillendirmesinden hoşlanmam."
|

08-11-2007, 07:56
|
 |
...
|
|
Üyelik Tarihi: 27-08-2007
Nerden: izmir
Mesajlar: 1,088
|
|
Alıntı:
ESHQUIA´isimli arızadan alıntı
Sizce yine Dostoyevski’nin Budala romanındaki ütopik karakteri Prens Mişkin’i de bu bağlamda irdeleyemez miyiz acaba?
|
Bu bağıntınızı biraz açmanız gerekecek... Velakin Budala'yı okuyalı belki 15 yıldan fazla oldu, ne 15 yıl önceki bendeki Budala şimdime uyar, ne de belleği bu kadar güçlü biriyim.
Yanlış anladıysam düzeltiniz lütfen.
Prens Mişkin, son derece saf, sevgi dolu, olgun; adeta üst-insandı hatırımda kalan; tüm kötülüklere o dinmez sabrıyla ve iyi yüreğiyle karşılık verirdi ve ona göre en fena suçları işleyen caniler bile aslında saf ve iyi insanlardı (sevdiği kadını öldüren adamı dahi teselli ettiğini anımsıyorum). Bu anlamda da Budala'yı -Mişkin'i- İsa ile mi özdeşleştirdiniz...?
Eğer öyleyse Grace'de de Prens Mişkin'i aramamız gerekebilir mi...?
Trier'in Dostoyevski'nin birçok karekterinden etkilendiğini düşünüyorum.
Alıntı:
ESHQUIA´isimli arızadan alıntı
(Bu Dostoyevski romanlarında sıkça karşılaşılan bir durumdur. Kibir konusuna güzel bir örnektir. Karakterlerden biri karşısındakine şiddetli hakaretler ederken hedefteki kişi soğukkanlılığını koruyarak cevap vermemeyi, alçak gönüllülüğü seçer. Bu aslında verilecek en sert cevap, yapılabilecek en büyük hakarettir. Çünkü karşıdaki insan yerine dahi koyulmamıştır.)
|
Bize bahşedilen en büyük ödül, empati yapma yeteneğinden yoksunluğumuzdur olsa olsa. Ve bu ödül bizi "insan" yapar; insan-üstü bir varlık olmaya soyunmamız da ancak bizi yaratıkımsı bir zafiyete düşürür; inanınız ki bu insan-üstü varlık olma çabamızın altında da en kaba, en tatminsiz ve evet kibir -o anahtar kelime!-; küflü paslı bir kibir yatar. Hiçbir kutsanası, saygı duyulası, özenilesi yanı da yoktur bu "yaratıkımsı" halin.
Ve sanıyorum sizinle temelde anlaştığımız nokta; "cevap vermeme" alçakgönüllülüğünün aslında gerçek bir alçakgönüllülük değil, hakiki bir hakaret ve aşağılama şekli olduğuna dair olsa da, anlaşamadığımız husus kimsenin kimseyi insan yerine koymamak gibi keskin bir hakaret içeren yüksek haddi kendinde bulmaması gerektiğine dair düşüncem.
Aslında Grace'in defalarca tecavüze uğradığı o yatağa zincirli hallerinde de bir nevi suskunluğunun "intikamından" geldiğini düşünecek kadar beşerin alçakgönüllü kıvamındaki alçaklığını hissetmiştim filmde: salt filmin sonundaki öldürme ve yakma sahneleri değildi bencesi "intikam" diye adlandırılacak olan. O pek meşhur anlatıcı sesin Grace'in iç sesini dillendirdiğinde; sessiz intikamı başlamıştı, ilk taşı atan en günahsızına olan umudu yitmeye başladığında, hani Grace'e "aşık" olan sarışın çocuk da köylülerden yana olmaya başladığında.
Büyük Engizisyoncu bölümü aslında Hristiyanlık adına verilmiş bir yanıttır. Bölümde 15 yy. sonra dünyaya tekrar dönen İsa'nın, 15 bin yıldır insanların vicdanlarını rahatlatan o esir inanışları, günahlarının affedilebileceğine dair iştahlı kabullenişleri, ve nihayet bu iki yüzlü sistemin insanlara sağladığı o ferahlığı; elbette ki özünü ıslah etmekle ödevlendirilen insanı daha da arsızlaştıran bir keyfiyeti adeta onaylamaktadır... Bu totaliter bir zihniyet olabilir mi?
İşte burada yine Dostoyevski'nin iki karekteri belki de aynı kişide vucut bulduğu zaman "ideal" olana yaklaşma şansımız vardır. İyiliği temsil eden Prens Mişkin ve kötülüğü temsil eden Baba Kramazof...
Alıntı:
|
"Sen seçtiklerinle övünebilirsin ama topu topu bir tek sınıfa sahip olduğunu unutma." Dostoyevski
|
Diyordu Büyük Engizisyoncu. Ya da onbinleri kurtarırken, milyonları ne yapacaksın diye sorguluyordu İsa'yı. Evet bir nevi küçük bir "doğru-imanlı-saf-üst" insan tabakası ayrı tutulurken tüm bu "guruhtan", tek elde toplanmış mutlak doğru kavramı da milyonlara dayatılmaya çalışılıyordu; bu da bütüncül bir baskının vurgusudur olsa olsa.
Yani bir yandan insanların "kibre" düşmemeleri için insanî tüm zaaflarına sarılmaları salık verilirken, bir yandan da mistik anarşizmin kapıları ardına kadar açıldığı için bir tür "baskı" meşru ve affedilir kıvama getirilmektedir.
Affedici olmak da bazen affedilmezdir.
Grace'in filmin sonunda "kötülüğe kötülükle" yanıt vermesinin ne kadar kötülüğe dahil edilebileceğini sorgulamamız yanında filmin başından beri "iyiliğinin" ne kadarının iyilik olabileceği de aynı analize dahil edibiliriz.
Alçakgönüllüğün kibirle ilintisini kabul ettiğimize göre, intikamın da "iyilikle" ilintisini sorgulayabiliriz. Ne mutlak iyi ne de mutlak kötü yoktur'un sıkı bir eleştirisini de getirir film, felsefenin o bilindik binlerce yıllık sorgusuna iliştirerek.
Filmin adı Dogville; köpek kasabası gibi bir çeviri yaparsak; film boyunca köpeğin sesi duyuluyor ama filmin sonunda maket bir köpekle karşılaşıyoruz; Grace yalnızca onu vurmuyor; sizce Trier ne demek istemiş olabilir..?
Not: Yorgun usumdan dökülenler, düzeltmeksizin olduğu gibi basıyorum ve güne dönüyorum...
|

11-11-2007, 22:47
|
 |
M€M€ÑTØ MØRÍ
|
|
Üyelik Tarihi: 31-12-2006
Nerden: Asrub
Yaş: 27
Mesajlar: 2,064
|
|
Filmi izlemeyenlerin okumamasını önererek;
İrdelemekten bahsederken diyorum ki Prens Mişkin, İsa ve Grace kıyaslaması yapalım. Burada “Affetmek büyüklüktür” kavramının aiırısına kibir diyoruz. Peki ya Prens Mişkin tüm saflığına rağmen bu aşırı affediciliğiyle filmde de eleştirildiği gibi kendini diğer insanlar önünde yüceltmiş olmuyor mu?
Grace’in eline bir intikam fırsatı geçiyor ve O bunu tüm acımasızlığıyla kullanıyor ancak aynı fırsatı Mişkin’in asla bu şekilde kullanmayacağını biliyoruz(ya da ben öyle düşünüyorum). Acaba eline fırsat verilse onbeş bin yıl sonra dönen İsa da Grace gibi intikam alır mıydı? Ya da Grace'nin yaptığına intikamdan ziyade dünyayı daha iyi bir yer haline getirme çabası diyebilir miyiz?
Bence diyemeyiz. Gerçi İsa için onlar cezalarını cehenneme giderek çekecekler ancak bunu intikam olarak görmemekteyim.
Diğer konumuz olan totaliter bir baskının meşru kılınma algılamamın nedeni belki benim yanlış anlamamdır bilmiyorum. “İnsanlık denen sürüye özgürlük tanıyarak onları mutlu edeceğinizi mi sanıyorsunuz? Özgürlük olsa olsa onların omuzlarına yükleyeceğimiz bir yüktür, bir ıstıraptır. Onlar için kararları, iyi ya da kötünün seçimini biz yaparsak bu yükü insanların omuzlarından alır, onları bu karmaşadan kurtararak mutluluğa ulaştırırız. “ Diyor engizisyoncu. Hatta pasajdaki şekli ile:
“İnsanlar hür kaldıkça dünyanın bütün bilgilerini ekmek sağlamaz onlara. Sonunda hürlüğü ayaklarımızın dibine sererek, "Köleliğe razıyız, tek doyurun bizi!" diyecekler. Hürlükle doyasıya dünya nimetinin bir arada olamayacağını anlayacaklar ve bunu aralarında paylaşmaya asla yanaşmayacaklar. Ondan başka ahlaksız, değersiz isyancı oldukları içi asla hür olamayacaklarına kanaat getirecekler. Sen onlara gökteki nimeti vaat etmiştin, ama tekrar söylüyorum, zayıf, içi daima bozuk, ezelden asaletten yoksun insanoğulları gökteki nimetleri yeryüzündekine üstün tutar mı hiç? Binlerce, on binlerce kişi göğün ekmeği uğruna Senin ardından gitse bile, ölümlü dünyanın nimetlerinden geçemeyen milyonlarca, milyonlarca insan ne olacak? Yoksa Sence ancak büyük güçlü olan on binlerin değeri var da denizde kum misali çok aciz ama gene de Seni sevenleri, ötekilere malzeme olarak mı bırakırsın? Yo, biz zayıf ve acizlerin değerini biliriz! Kusurludur, isyancıdırlar ama sonunda onlarda yola gelir. Bize hayran olacaklar, başlarına geçip onları ürküten hürlükten kurtarmaya razı olduğumuz için bize Tanrı gözüyle bakacaklardır; hür kalmaktan bu derece korkar bunlar! Biz de Senin sözünle, Senin adına hüküm sürdüğümüzü söyleyeceğiz. Yani tekrar aldatacağız onları, çünkü Seni bir daha yanımıza yaklaştırmayacağız. Yalan söylemek zorunda olduğumuz için ıstırap duyacağız.
İnsan hürlüğünü ele geçirecek yerde arttırdın, insanların iç alemine sonsuzluğa kadar sürecek çeşitli ıstıraplar kattın. Hiçbir baskının etkisinde kalmamış insan sevgisini arzuluyordun, Seni içten severek çekici kuvvetine bağlanarak, kendiliklerinden, peşinden gelmelerini istedin. Eski, sert kanunlardan insan artık hürlükle, gözlerinde yalnız Senin hayalinle kendi başına karar verecekti. Fakat seçme hürlüğü gibi ağır bir yük altında ezilenlerin, Senin hayalini de verdiğin gerçeği de iteleyip, hatta Seni bile inkara varacaklarını düşünmedin mi hiç?
Görüyorsun ya, insanların bugünkü kaderi sadece huzursuzluk, endişe ve bedbahtlıktan örülmüş. Hem de bunlar, hürriyetleri uğruna Senin çektiklerinden sonra oluyor!
Sen seçtiklerinle övünebilirsin ama topu topu bir tek sınıfa sahip olduğunu unutma! Oysaki biz herkesin derdine deva bulacağız. Öte yandan seçtiğin, seçilmeye layık, güçlü kimselerden çoğu beklemekten yoruldular; ruhlarının, kalplerinin bütün güç ve ateşini başka alanlara verdiler. Sonunda Sana isyan bayrağı açacakları yüzde yüz… Bu bayrağı onlara Sen kendi elinle verdin. Oysaki bizde herkes mutlu olacak, bağışladığın hürlük havasında her yerde yaptıkları gibi ne isyan edecek ne birbirlerine kıyacaklar. Evet, ancak hürlüklerini ellerimize teslim ederek gösterdiğimiz yoldan gidince tam manasıyla hür olacaklarına inandıracağız onları.
Peki, haklı mıyız yoksa yalan mı söylüyoruz? Verdiğin hürlüğün onları nasıl bir köleliğe, şaşkınlığa götürdüğünü hatırlayınca haklı olduğumuza inanacaklar. Hürlük, fikir serbestliği ve ilim onları öyle içinden çıkılmaz bir hale sokacak, öyle akıl ermez sırlarla karşı karşıya kalacaklardı ki, isyancı ve haşin olanlar kendi kendilerini yok edecek; gene asi ama güçsüz olan başkaları birbirlerine kıyacaklardı. Sağ kalan üçüncüler, aciz ve bahtsızlar, ayağımıza gelip " Evet, haklısınız; diyecekler. O'nun sırrı yalnız sizin elinizde; size döndük, bizi kendimizden koruyun!
Sonunda gerçeğin Sende olmadığını söyleyeceklerdir; böyle olmasa çeşitli kaygılar ve çözümsüz problemler bırakarak onların endişelenip üzülmesine sebep olmazdın. Böylece Sen kendin krallığının temelini sarstın, bunda hiç kimseye suç bulma. Halbuki Sana teklif edilen bu muydu? Sana baş kaldıran güçsüz isyancıların vicdanlarını, hem de kendi mutlulukları için ebediyen bağlayan, etki altında tutan üç kuvvet var: mucize, sır ve otorite.
Kuvvet korkusundan ezilmiş kölelerin yaltaklanıcı hayranlığını değil, hür, içten gelme sevgiyi bekliyordun Sen.
Ama bunda bile insanlara hak ettiklerinden daha büyük değer vermiştin:
yaratılıştan isyancı oldukları halde sadece köledir onlar.” diye devam ediyor.
Dogville’e gelirsek; katharsisin doruklarında ahlak kavramına derin bir irdeleme yapıyoruz. Grace adalet için infaz sistemini gereksiz görüyor, insanın iyi olmasının(kendi ahlak kavramında) yeterli olacağı görüşünde ve bu düşünceler içerisinde film boyunca baskılara maruz kalıyor. Filmin sonunda ise kibir üzerine bir konuşmanın ardından babası Grace’den kendisiyle gelip katillerle dolu çetesine katılmasını istiyor ve ekliyor: “Güç o kadar da kötü bir şey değildir. Eminim sen de o gücü kullanmak için kendince bir yol bulabilirsin.”
Grace arabadan iner, her adımını izleyen camların ardındaki korku dolu yüzlere bakar ve bu korkuyu yaratan nedenlerden biri olduğu için utanç duyar. Zaafları yüzünden kendisine böyle davranan insanları nasıl suçlayabilir ki? Büyük olasılıkla bu tür şeyleri daha önce yapmamışlardı. O evlerden birinde yaşasaydı O da aynı şeyleri yapardı herhalde… O da Chuck, Vera, Ben, Bayan Henson gibi yapmaz mıydı? Ve Tom, ve kendisini izlemekte olan bütün bu insanların… Ama hayır! Onlar gibi davransaydı kendi yaptıklarını asla savunamazdı ve onları yeteri kadar ağır bir cezaya çarptıramazdı diyor film. Olayları düzeltecek gücü varsa bunu kullanmalıydı. Diğer kasabalar adına, insanlık adına. Hiç değilse bir insan olan kendisi adına… Bu konuda babasının önerisi köpeği duvara çivilemek olur ancak Grace’e göre bu ancak bu kasabalıları daha fazla korkutur, burayı daha iyi bir yer yapmaz ve olaylar tekrarlanabilir. Buradan geçen herhangi biri bu insanların zaaflarını tekrar açığa çıkartabilir. Hayır köpeği vurmak dünyayı daha iyi bir yer haline getirmez. Kasabanın kendisini ortadan kaldırmalı! Bu düşünceler içerisinde tam da seyircinin istediği gibi Grace içselleştirilmiş faşizmini yaşamaya başlar ve izleyici tatmin olur…
Alıntı:
|
Filmin adı Dogville; köpek kasabası gibi bir çeviri yaparsak; film boyunca köpeğin sesi duyuluyor ama filmin sonunda maket bir köpekle karşılaşıyoruz; Grace yalnızca onu vurmuyor; sizce Trier ne demek istemiş olabilir..?
|
Bu konu üzerine etraflıca düşünmek aklıma gelmemişti ya da gözümden kaçmıştı. Yüzeysel olarak bakarsak Grace köpeğin kemiğini çalmıştı. Uygulanan infaz sisteminde cezalandırılması gereken köpek değil Grace olurdu herhalde diyerek şimdilik müsadenizi istiyorum.
__________________
"Beni tanıyan herkesin size söyleyeceği gibi, makbul biri değilim. Kötü adamı sevdim hep, kanunsuzu, hergeleyi. İyi işleri olan sinek kaydı traşlı, kravatlı tiplerden hoşlanmam. Ümitsiz adamları severim, dişleri kırık, usları kırık, yolları kırık adamları. İlgimi çekerler. Küçük sürpriz ve patlamalarla doludurlar. Adi kadınlardan da hoşlanırım; çorapları sarkmış, makyajları akmış, sarhoş ve küfürbaz kadınlardan. Azizlerden çok sapkınlar ilgilendiriyor beni. Serserilerin yanında rahatımdır, çünkü ben de serseriyim. Kanun sevmem, ahlak sevmem, din sevmem, kural sevmem. Toplumun beni şekillendirmesinden hoşlanmam."
|

20-11-2007, 02:50
|
 |
...
|
|
Üyelik Tarihi: 27-08-2007
Nerden: izmir
Mesajlar: 1,088
|
|
Şimdi biraz daha garip bir yerden okumaya çalışacağım filmi ama uçarsam uyarınız.
Filmdeki köpeği son derece önemsiyorum ben bu okumada.
Grace'i Dişi İsa ilan etmiştik anımsarsanız Büyük Engizisyoncu metniyle. Aslında köpeğin adını anımsayabilseydiniz Eshq, simgenin tam olarak ne anlama geldiğini de sanıyorum hemen anlayacaktınız: Musa.
Musevilikte de Hristiyanlıkta da Musa aynı anlama gelmektedir.
Tanrının yeryüzündeki krallığının bekçisi filmde Musa'dır. Tıpkı da (Hz) Musa'nın Firevunun ordusundan halkını korumak için Tanrı'nın yardımıyla (ki Hristiyanlıkta Tanrı oğludur İsa) mucize'yi gerçekleştirip, denizi ikiye bölen ve insanlarını kurtaran Musa gibi. Grace'in filmin sonunda; "köpekler (kasabadaki insanlar) sahiplerine itaat ederler" demesi üzerine babasının "köpekleri doğaya bırakırsan onlar yine özlerine döner ve saldırganlaşırlar" türü bir yanıtından sonra, intikam'ın emsal kasabalar için de aslında bir nevi "kurtarılma" olduğunu imliyor.
Musa'nın filmin başında yiyeceğini alan Grace, kasabada karşılık vermeksizin aldığı tek "canlıyı" bu mucizeye tanıklık etmesi için bırakıyor. Film boyunca sesi duyulan tebeşirle çizilmiş mevhum köpek, ayaklanıp gidiyor filmin sonunda, yani Grace ona aldığına karşılık canlanma/yaşama mükafatı da vermiş oluyor.
Aslında Dogville'de kibir ve affetmenin affedilmezliğini çokca konuştuk ama, bir diğer dikkat edilesi mevzu da; "kurban" mevhumudur sanıyorum.
Genel olarak tüm dogmatik görüşlerde kurban edilen hayvanlardır. Dogvillede de hiçbir kurum yok iken, hatta dekor dahi yokken, her şeye rağmen bir çan ve kilise vardır. Yani dogma kasabadadır.
Kasabada da kurban edilen Grace'dir başlarda, onu yarı hayvan kılığına boynuna taktıkları tasma ile sokmuştur kasabalı. Niçin hareket edip yine hizmetlerini yapabileceği ayağına halhal ve ağırlık bağlama -normalde bizim hapishanelerde gördüğümüz klasik mahkum- vaziyetinde zincirlenmemiştir de, boynuna tasma takılmıştır filmde?
Nihayet Grace de intikam almaya başladığında tüm kasabalıyı kurban etmiş ama köpeğe dokunmamıştır, çünkü kendisi gibi sadece verip almayan köpekle aynı kaderi paylaşmış, köpeği de kendi kurbanlığıyla özdeşleştirmiştir.
Bibloları kıran kadına ve mitolojik karetterlerle adlandırılmış yedi çocuğuna gelelim mi?
Yoksa daha fazla filmi deşifre etmeyip, gerisini izleyecek olanlara bırakıp, ben de mi müsade istesem...?
Konu maria tarafından (20-11-2007 Saat 02:52 ) değiştirilmiştir..
|
|
Konuyu toplam 1 kişi okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 misafir)
|
|
|
| Konu Araçları |
|
|
| Stil |
Normal
|
Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 10:44 .
Powered by vBulletin® Copyright ©2000 - 2009, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO ©2009, Crawlability, Inc.

Copyright ©2007 - 2008 Khaos.info
|
|
|
|