İnanmak, hele ki Tanrı'ya, o bitimsiz «ölümsüzlük arzusu». Yok olup gideceğini kabul etmek istemeyenlerin, varlığını -doğrusunu isterseniz hem acı hem gülünç- yüceltmesi. Kutsanmış bir korkaklık.
Bu tuhaf uğraş göğü delmek isteyen kilden kulenin suçu muydu ilk acaba?
"Çıktık baktık ki gök yüzünde yer yüzündekiler bile yok"
Yalnızca «hiçlik»...
Oysa yer hiçliği elle tutabileceğin kadar yalın ve basittir.
Kibirsiz kılar beşeri.
Gökler yerlerin kölesidir.
Tersi insan icadı.
Gökyüzünde bulmayı umut ettikleri cennet vadilerine erişmek için o görkemli Babil Kulesi'ni inşa edenler, gökyüzünden yere bir sarkaç yapsalardı ya...! Belki o vakit düşerdi cennet gökten yere, kimbilir. Tanrısız kalmak yerdeki cennete inanmaktır biraz da.
Yerdeki cennete inanmak suç ise, suçlandır beni.
Ve mucizelerini gönderme bana, inanmıyorum....!
"Mucize gerçekçi birinde hiç kaygı uyandırmaz. Gerçekçide inanç uyandıran mucize değildir. Gerçekçi, dinsizlik yolunu tutmuşsa bir mucize görse bile kendinde buna inanmamasını sağlayacak güç ve yeteneği bulur. Mucize inkâr edilemez halde bile olsa boyun eğmez; duygularına sırt çevirir. Kabule yanaştığı takdirde bunu mucize saymaz, şimdiye kadar bilmediği doğal olan biçiminde yorumlar. Gerçekçinin inancı mucizeden doğmaz; inanç mucizeyi doğurur." Dostoyevski