Felsefe, Edebiyat, Sinema, Müzik, Tarih, Kültür  & Sanat ve Mizah  Forumu Ana Sayfa İletişim Site Haritası

Geri git   Felsefe, Edebiyat, Sinema, Müzik, Tarih, Kültür & Sanat ve Mizah Forumu > Kültür & Sanat > Felsefe

Felsefe Felsefe Rusya gibidir. Bataklık çoktur ve sık sık Almanlar tarafından işgal edilir..

Ahmet İnam

Felsefe içerisinde Ahmet İnam konusu: KENDİMLE KONUŞMA ÜSTÜNE KENDİMLE BİR KONUŞMA -Senin bütün konuşmaların kendine konuşma olsa gerek! -Bunu nereden çıkardın? Kendime değil, sık olmasa da kendimle konuşuyorum ben. Öteki insanları duyar, onlara sözlerimi aktarırım. ...

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #11 (permalink)  
Alt 19-12-2007, 17:02
philosophiaperennis - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
fuzuli insan..!
 
Üyelik Tarihi: 17-12-2007
Nerden: muğla (sakarya)
Yaş: 24
Mesajlar: 108
KENDİMLE KONUŞMA ÜSTÜNE KENDİMLE BİR KONUŞMA




-Senin bütün konuşmaların kendine konuşma olsa gerek!

-Bunu nereden çıkardın? Kendime değil, sık olmasa da kendimle konuşuyorum ben. Öteki insanları duyar, onlara sözlerimi aktarırım.

-Atıyorsun! En azından iki açıdan: Öteki insanları duyduğun kuşkulu. Doğru dürüst dinlemeyi bilmezsin sen! Kafanda, insanları bir yerlere yerleştirir, onlardan duymak istediklerini duymaya çalışırsın! İkinci olarak da “Sözüm var, sözüm var” deyip duruyorsun! Söylediklerinin bayatlamamış, yeni, özgün düşünceler içerdiğini nerden biliyorsun?

-Kendime hapsolduğumu mu söylemek istiyorsun? İçimden çıkardığım, yaşadıklarımdan devşirip, söze kattıklarımın değersizliğini mi söylüyorsun?

-Bana öyle geliyor. Nereden bellemişsen, birkaç, tuhaf, mistik, karanlık düşüncenin ardına düşmüş, onları, geveleyip duruyorsun. Buna rağmen, şaşılacak bir şey, hayranların var, seni bir ‘matah’ sanıp, yazdıklarını okuyorlar.

-Burası Türkiye. Şeyhler ve hocalar ülkesi. Ne denir: “Her kör satıcının bir kör alıcısı bulunur.”

-Allah Allah, o söz öyle miydi?

-Kendine konuşma, bir tür söylenmedir. Kendinle konuşma ise, kendini, kendinleri karşısına alıp, bir çeşit yüzleşme, hesaplaşmadır.

-Demek sen kendinle yüzleşebiliyorsun. Yanlışlarının, zayıflıklarının farkındasın öyle mi?

-Elimden geldiğince. Unutma: Yanlışları, özürleri, eksiklikleri olan, bu olumsuz özelliklerine teslim olmamalıdır. Kendime güvenmezsem, nasıl üstesinden gelirim zaaflarımın?

-Hatırlarım: Güvenini yitirdiğin zamanlar, ne denli zavallı olduğunu! İntiharın eşiğine çok yaklaştığın günleri. Kendini yerden yere vurup, kahrettiğin zamanları. Demek bunca acı sana, kendine güvenmek gerektiğini öğretti.

-Kendime güvenmem gerektiğini pek de kendime güvenerek söylemiyorum. Dıştan görenler seni, sarsılmaz bir özgüvenin olduğunu söylerler sık sık.

-Bu konuda tiyatro eğitimi aldım. Özgüveni olan bir insan nasıl davranır, ayna önlerinde az talimini yapmadım!

-Neyse, işi hemen şaklabanlığa vuruyorsun. Sende cıvıtmaya karşı müthiş bir temayül var.

-Temayül?

-Eğilim.

-Şakaya, oyun oynamaya, ironiye evet. Ruh kabızlığını, süslü tutarlılık budalalığını önler çünkü. Gerçekliği kafalarındaki dar kalıplara hapsedenler, bunu aşırı bir mantık içinde, tutarlılık içinde yapıyorlar. Bu anlamda mantık tutucudur! “Kabız” eder eskilerin deyimiyle, tutar bırakmaz! Oysa mantık, olguların şaşırtıcı zenginliği ile beslenmelidir. Mantık olgulara göre düzenlenmelidir kendini. Olguları da belli bir mantıkla düzenlediğimiz için, buradan dönen, sarmal bir biçimde dönen bir durum var. Olguları düzenleyen mantık, olgularca düzenlenmelidir. Burada mantığı, çok, pek çok geniş anlamıyla alıyorum: Anlam çerçeveleri olarak, düşüncelerimizi, algılarımızı, dünyayı kavrayışımızı düzenleyen. Olguları tam bir tutarlılıkla açık kılmaya çabalamak, bu çabamızın bizi hiç değişmeyecek çerçevelerle ulaştıracağını sanmak tam bir gaflettir! Şaka iş başında olmalıdır. Yıkılmayacak mantık yapılarının bulunması için, olgularla imtihanından başarıyla geçmemiş nice mantık yapılarını yıkmak gerekir.

-Yine bir çok şeyi birbirine karıştırdın.

-Sen öyle san. Kendimle konuşma, dünyayla, toplumla, konuşmadır. Herkesin içinde bir “öteki” vardır çünkü. İçimdekilerle konuşma, içimdeki yabancılarla konuşmadır. Yabancılar olduğunu fark ederek. Komşumun en azından iki “yeri” vardır: Dışımda, kapı komşum olarak. İçimde, düşündüğüm, tasarladığım, yargıladığım biri olarak. Kendimle konuşma içimdeki dış dünya ile konuşmaktır. Kendime giden yol, ötekiyle başlar, ötekiyle sürer.

-Levinas, ruha “içimdeki öteki” diyordu.

-O anlamda değil! Kendimi bir çok sosyal psikologun da belirttiği gibi, öteki insanlarla tanırım. Dünya, beni, bana yansıtan bir aynadır.

-Şimdi de tasavvuftan çalıntılara başladın.

-“Çalıntı” mı? Ne ilgisi var? Benim yolum dünyada başlayıp, dünyada bitiyor.

-Boğazına kadar dünyaya gömülmüşsün demek ki!

-Dünyadaki sonsuzluğu görüyorum ama.

-Uydur bakalım.

-Sonsuzluk, her sonluda bulunur. İşte, ötekini duymak böyle bir şey. Öteki hep öncedir. Hep bitimsizdir. Varlık bizim sandığımız şeylerle sınırlı olamaz. Varlık, hep bizim sandığımızdan farklı olacaktır. Onu bildikçe bilemeyeceğimizi göreceğiz. Öylesine bitimsizdir işte kendimize giden yol.

-Kendinle konuştukça “muamma” artacak mı demek istiyorsun?

-Hiç değilse kendine yolculuğa çıkmış olanlar için.

-Sen çıktın mı peki?

-Hayır. Hazırlığım var. Korkarım, çıkmadan öleceğim.

-Korkaksın da ondan. Fırla git. Kendine, kendinlere doğru!

-Daha çocuğum. Daha şakacılığım sürüyor. Daha dünya nimetleri gözlerimi kör ediyor. -Yine dalga geçiyorsun, aklın sıra. Sen demez miydin, kendine yürüyüş, hayatın içinden geçer, diyen. Dünya nimetlerinden neden korkuyorsun?

-Korkmuyorum. Neysem öyle yürüyorum. Yürümekteyim. Galiba yolculuk hâlindeyim. Seferîyim ben.

-Neden, saklıyorsun öyleyse?

-Seferîlik içten yaşanır, söylenmez. Kendine yolculuğun da bir terbiyesi, âdâbı vardır. -Nerden biliyorsun? Hangi ustadan öğrendin bunu?

-Hayat denen ustadan. Dostlarımdan, acılarımdan, yıkılmalarımdan, sevinçlerimden, hüznümden.

-Arkadaş senin tıraşının üstüne yok. Yolculuğun falan da yalan. Oturmuşsun koltuğuna, uyuklaya uyuklaya kendinle konuşuyor, uyuklaya uyuklaya yolculuk yalanını söylüyorsun. Uyan artık bu uykudan, gerçekle düş arasındaki ayrımı gör! -Böyle bir ayırım var mı? Varsa da onun düş mü gerçek mi olduğunu nereden biliyorsun?

not: bu da beğendiğim yazılarından biri ):


Ben sana bir elma versem, sen bana bir elma versen
Bende bir elma, sende bir elma olur
Ben sana bir bilgi versem, sen bana bir bilgi versen,
Bende iki bilgi, sende iki bilgi olur
Konfüçyüs


bilim dediğin nedir ki ben felsefe yapmayı göze almışım..!
philosophiaperennis
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
  #12 (permalink)  
Alt 19-12-2007, 17:21
philosophiaperennis - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
fuzuli insan..!
 
Üyelik Tarihi: 17-12-2007
Nerden: muğla (sakarya)
Yaş: 24
Mesajlar: 108








ahmet İnam'ın kendi deyimine göre kedisiyle felsefe calısırken cekilmiş bir foto .


Ben sana bir elma versem, sen bana bir elma versen
Bende bir elma, sende bir elma olur
Ben sana bir bilgi versem, sen bana bir bilgi versen,
Bende iki bilgi, sende iki bilgi olur
Konfüçyüs


bilim dediğin nedir ki ben felsefe yapmayı göze almışım..!
philosophiaperennis
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
  #13 (permalink)  
Alt 19-12-2007, 17:38
nitimur in vetitum - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
arıza tespit edilemedi...
 
Üyelik Tarihi: 19-12-2007
Nerden: bursa
Yaş: 25
Mesajlar: 146
ulan ya kaynak göstermedik diyer engellendik iyi mi ? ne zaman düzelir acep bilen var mı? ben seboistfilozof
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
  #14 (permalink)  
Alt 19-12-2007, 18:22
desdamona - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Raporlu Arıza
 
Üyelik Tarihi: 14-10-2007
Nerden: kanserli kent
Mesajlar: 1,682
Blog Başlıkları: 5
ulan diye başlayan bir mesaj yazmanızı size yakıştıramadım
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
  #15 (permalink)  
Alt 19-12-2007, 23:39
nitimur in vetitum - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
arıza tespit edilemedi...
 
Üyelik Tarihi: 19-12-2007
Nerden: bursa
Yaş: 25
Mesajlar: 146
Alıntı:
desdamona´isimli arızadan alıntı Mesajı göster
ulan diye başlayan bir mesaj yazmanızı size yakıştıramadım
kusura bakma kaba anlamda yazmadıydım ciddi degildim yani yazarken..
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
  #16 (permalink)  
Alt 21-12-2007, 06:01
philosophiaperennis - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
fuzuli insan..!
 
Üyelik Tarihi: 17-12-2007
Nerden: muğla (sakarya)
Yaş: 24
Mesajlar: 108
BİR YOLCUDUR DOST

Ahmet İNAM

- Dost yok değil mi Hocam?
- "Dost yok değil mi dostum" deseydin Aristoteles'ten Derrida'ya değin süren bir felsefe tartışmasına sokardın beni. Girmeyeceğim bu konuya. Yalnızca felsefe konuşabildiğim dostlarıma içim ısınmadı hiç. "Kitap gibi" konuşurlar. İçlerinde, kırk kilit vurulmuş kapılarla dolaşırlar. Hani içleri "kitap gibi" olsa neyse. Okudukça açabilirsin belki kapıları. Bunların kilitleridir kitaplar. Okudukça kilitlenirler. Neden? Hangi hırsızlardan kaçırırlar içlerini? Kimlerden korkarlar?
- Özür dilerim hocam, "kitabî"lerle neden uğraşıyorsunuz?Tanıdığım kadarıyla Siz de en yoğunundan bir "kitabî" değil misiniz? Siz de inanılmaz bir "yansıtma" mekanizması çalışıyor. Kendinizde gördüğünüz eksik ve özürleri hep öbür insanlarda arayıp duruyorsunuz. Sanki sizin binbir kapılı kilitleriniz yok! Bundan dolayı da, bence sizin hiç dostunuz yok! Sevenleriniz olabilir ama dostunuz yok! İzin vermiyorsunuz çünkü.
- Doğru yahu! Girilmez işaretini koymuşum bir kez ruhumun kapılarına. Belki farkım şu: Bunu tartışabiliyorum.
- Tartışıyor gibi yapıyorsunuz. İçtenmişsiniz gibi görünüyorsunuz. Ruhunuzdaki sıcaklığı yaşıyormuşsunuz gibi. Yayamadığınız için, içinizin ısısı dünyanızı cehenneme çevirmiş! Bunu siz anlatmıştınız. Yazmışsınızdır da! Korkmazsınız çünkü! Ben "hıyarım" diye dolaşır durursunuz. Kimse size "hıyar" demesin diye. Biraz da, özür dilerim, bunun için hıyarsınız.
- Bu sözleri, bu biçimiyle olmasa da, söylemiştim sana, daha önce.
- Söyleyerek kaçamazsınız! Ben çirkinim diyerek güzelleşemezsiniz!
- Başlayabilirim belki, ne dersin? Bak, karşıma çıkan insanların çoğu ne yapıyor biliyor musun? Çirkinliklerini "politize" ediyorlar, "medikalize" ediyorlar. "Rasyonalize" ediyorlar.
- Siz de, hadi sizin tuhaf Türkçe'nizle söyleyeyim, "filozofize" etmeye çabalıyorsunuz. Kimi kandırmayı düşünüyorsunuz?
- Kimseyi, önce siyasallaştıranlardan başlayalım. Politikacı, gazeteci nice insan gördüm: "Ne olacak bu dünyanın hâli?" diye sorarlar. Siyasal savaşım içindeki insanları suçlarlar. Siyasal, toplumsal, ekonomik çözümlemeler yaparlar. Kendileri bu dünyada "özne" değilmiş gibi yaşarlar: Doğrusu, kendi özne oluşlarını "toplum" düzeyinde, toplumlar arası düzeyde yaşamaya çabalarlar. Elbette insanın siyasal, toplumsal, ekonomik boyutları var. Yaşamını büyük ölçüde belirliyor bunlar. İnsanın meydan olan yüzü bu. Açık olan, kamusal yüzü, Almanların deyimiyle bir "öffenlichkeit" olan yüzü. Ama insanın tek yüzü yok ki!
- Hah, işte, kendiniz ele verdiniz! İnsanı dış-iç deyip parçalıyorsunuz! Böylece kendi sıkıntılarınıza bir yanıt bulmaya çabalıyorsunuz! Daha doğrusu, bir kaçış arıyorsunuz! Kimisi kendini siyasal alanda görür, kimisi sıkıntılarını bedenin de, tıpta karşılar. Kimisi toplum içinde. Siz herkesi "iç dünya" dediğiniz ne idüğü belirsiz karanlık bir yere çekmek istiyorsunuz. Çok az kimse gelir oraya hocam. Gelenler de çoğu kez ruhsal sorunları olanlardır! Çağımın insanı sizden çok, ama çok akıllı! Siz onu nedense aptal, bilinçsiz, hasta bir varlık gibi görmek istiyorsunuz.
- Bu da bir yansıtma olacağına göre, demek ki aptal, bilinçsiz, hasta olan benim.
- Estağfurullah hocam! Yalnızca kendinize bir konuşma alanı açmak istiyorsunuz! Gördüğüm kadarıyla, toplumsal, siyasal, ekonomik çözümlemeler yapamadığınız işi "içe" vuruyorsunuz'
- Doğru galiba! Kilitlerimi kötü kırıyorsun delikanlı!
- Siz değil miydiniz, felsefeci "kilit kırandır" diyen!
- Öyle mi demişim? Maymuncukla açsan olmuyor mu?
- Akademik çalışmalarımda onu yapıyorum. Tahammülünüze sığınarak, kapılarınızı omuzlayarak kırmayı düşünüyorum.
- Peki kır, öyleyse! Kırıp da ne yapacaksın?
- İçinizden geçeceğim hocam!
- Ne demek o?
- Bir yolcu gibi. Dost, içimizden geçen yolcu değil midir? Bir konuşmanızda söylemiştiniz! Geçerken nice kapılardan içeri girecek. Hanlarımızda eğlenecek. Oturacak. Yaşayacak
- Sonunda, bizi geçip gidecek öyle mi?
- Bulursa içimizde bir yer, örneğin bir "kovuk", bir köşk; yayılır oturur.
- "Yayılmak" ne oluyor?
- Elbette, edebinle. Otururuz birlikte.
- O bizim içimizden geçerken, biz de onun içinden geçmez miyiz? Karşılıklı bir geçiş değil midir dostluk?
- Hocam, şu "karşılıklılık" merakınıza bayılıyorum doğrusu!
- O, geçecek biz de onun geçişine bakıp duracak mıyız?
- Yaralarımızı kurcalarsa, "acıyor, fazla elleme" diyebiliriz. Kimi odalarımıza girmesine izin verir kimilerine izin vermeyiz.
- Tak, tak! "Dostunum! Ruhunun çalıyorum kapısını, buyur et beni" diyeceğiz, o da kapılarını açacak öyle mi?
- Edebimizle geçeceğiz dostun ruhundan. İzler bırakarak! Güller, armağanlar!
- Şimdi, sıra ben de. Senin kapılarını bu sözlerine dayanarak kırayım da gör!
- Kapılarım kurban olsun size hocam!
- Hadi ordan maskara!

Aralık 2005, Karaköy
ahmet inam'ın online makalelerinden biridir.


Ben sana bir elma versem, sen bana bir elma versen
Bende bir elma, sende bir elma olur
Ben sana bir bilgi versem, sen bana bir bilgi versen,
Bende iki bilgi, sende iki bilgi olur
Konfüçyüs


bilim dediğin nedir ki ben felsefe yapmayı göze almışım..!
philosophiaperennis
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
  #17 (permalink)  
Alt 21-12-2007, 22:45
philosophiaperennis - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
fuzuli insan..!
 
Üyelik Tarihi: 17-12-2007
Nerden: muğla (sakarya)
Yaş: 24
Mesajlar: 108
TÜRKÜDEN FELSEFEYE


Ahmet İNAM


Batı düşüncesinin iki bin beş yüz yıllık serüveni, bugün felsefe adıyla bilinen etkinliğin içinde çok önemli yer tutuyor. Felsefe tarihi elbette yalnızca Batı Kültürüyle beslenmiyor; Yunan Düşüncesinde "Doğu"nun, Uzak Doğunun, Mezopotamya'nın, Mısır'ın, Anadolu'nun etkileri görülmüyor değil. Felsefe, Batı Düşüncesinin aktığı ana ırmağa dökülen farklı yan ırmaklara da sahip. Felsefe ırmağı, tüm kültürlere açık. Onunla birleşen derelerle, ırmaklarla, çıktığı o, insanlığın binlerce yıllık yaşam birikiminin kavramlaştırıldığı karlı dağlardan akıp, zenginleşerek, insanın bu gezegendeki başarılarının, kültürünün oluşturduğu engin denize karışıyor. Bu, tüm kültürlerin akabileceği felsefe ırmağına bizim kültürümüzden karışan dereler, çaylar ya da ırmaklar var mı?

Bizde elbette felsefe ırmağı var. Üniversitelerimizde felsefe bölümleri, dergilerimiz, kitaplarımız, etkinliklerimiz var. Bu ırmak o ana felsefe ırmağına kavuşuyor mu? Çok ama çok cılız sızmalar var belki, ırmağımızdan, o ana ırmağa. Ana ırmağa su taşıyan Türkiyeli Türk felsefecilerimiz var ama, onların çok ama çok azı kendi kültürümüzden çıkan ırmakla beraber akabiliyor ana ırmağa.

Nasıl olur, bir kültürden beslenerek ana felsefe ırmağına akan dereler, ırmaklar oluşturmak? O kültürün yaşama dünyasından, dil bahçesinden, düşünce mimarisinden, sanat çiçeklerinden, inanç müziğinden, bilim ağacından, yaşam toprağından beslenen bir ırmak olarak ana damara kavuşmak demek.

Kültürün yaşama dünyasını keşfetmek gerek. Yaşama dünyası, düşüncenin beslendiği, kavramların köklerini kendisinden oluştuğu dünya. Bu dünyanın olanaklarıyla ortaya çıkan dil bahçesi o kültürün, o yaşam biçiminin ortaya koyduğu dil bahçesidir. Dil bahçesinden geçebilen bir felsefe ırmağı o bahçenin toprağı, bitkileri, kokularıyla akar, ana ırmağa. Bahçeyi taşır içinde. Dil bahçesine uğramamış ırmağın, o kültürden devşirebilecekleri çok azdır, o kültüre dışarıdan, uzaktan bakan konumdadır, o kültürden, o kültürle, o kültürü taşıyarak ana ırmağa akması zordur. Her kültürün düşünce mimarisi vardır: Bu mimari, folklordan, törelerden, sanat yapıtlarından, edebiyat ürünlerinden oluşabilir. Felsefi düşünmeye kaynaklık edebilecek, onu besleyecek bir felsefe öncesi yapıdır. Bu yapıyı işleyip, bu hammaddeden, ana ırmağa dökülebilecek felsefe ırmakları oluşturabilmek, o kültürün felsefecilerinin, filozoflarının bir başarısı olacaktır. Sanat çiçeklerine de konabilir felsefe arısı; o kültürün inanç düzenlerinden, efsanelerinden, inançlarını yaşayış biçimlerinden, inanç müziğinden nameler taşıyabilir, o kültürden felsefeye karışacak ırmağa. Dil bahçesindeki bilim ağaçları, o yaşama dünyasının evrensel bilime katkısıdır, felsefe ırmağı o ağaçların köklerinden geçerek ulaşır ana ırmağa; o kültürü diliyle, sanatıyla, inancıyla, bilimiyle işleyerek felsefeye katabilir.

Örneğin Amerika Birleşik Devletleri kendi yaşam dünyasından beslenen Pragmacı Felsefeyi oluşturabilirdi. Rorty gibi düşünürleriyle bu oluşumun serüvenini hala yaşayabiliyor.

Bizde yapılıp edilenleri, sorunumuz açısından kabaca sınıflandırırsak karşımıza şöyle bir görünüm çıkabilir: Akademik felsefeyi gerçekleştirenler ve "cıvık" felsefeye yapanlar (Elbette bu ayrımın dışında kalanlar olabilir, ilk elde, sıkıntımı vurgulamak amacıyla bu bölümlemeyi yapıyorum). Akademik felsefe, büyük çoğunluk, üniversitelerde, akademisyenlerce gerçekleştiriliyor. Bir bölümü, Batıda yapılanı taklit ediyor, bunu Türkçe'de ve Batı Dillerinde yapıyor. Taklit, felsefeyi tanıtmak, kültürümüzle tanıştırmak açısından yararlı yanlar taşısa da, felsefeye ve kültürümüze kalıcı katkılarda bulunamıyor. Batıda yapılana, çoğunlukla Batı dilleriyle yapılan katkılarsa, akademik felsefenin değerli bir öbeğini oluşturuyor. Bir de bu iki öbeğin dışında kalanlar var ki, onlar papağanlardır, ne Batıyı ne bizi doğru dürüst bilmeden, nasılsa öğrendikleri kalıp düşünceleri yineleyip duruyorlar.

"Cıvık felsefe" diyebileceğim sözde felsefe çalışanları ise, günün sorunlarının etkisinde, çağrışımlarla yürütülen sığ bir düşünce işleyişi içinde, titizliği olmayan "gazete makaleleri" (sözümüz titiz "gazeteci" arkadaşlara değildir!) biçimindedir. Zaman zaman (belki de çoğu zaman) benim yazılarım da böyle bir izlenim vermiyor değildir. Elbette bu tür ürünlerin değeri yoktur.

Kendi özümüzden beslenen felsefeye ulaşmanın bir çok yolu olduğunu düşünüyorum.

Kültürümüze yakışan bir yolun da "türküleme" yolu olduğunu ileri süreceğim. Türküleme bir metafordur! Felsefeyi besleyen yaşama dünyamızı keşfetmek için, bu dünyayı görmemizi engelleyen dil kalıplarının, düşünce kalıplarının kırılmasıdır. Dilin üzerimizdeki basıncını hafifletip, kendimiz olanı keşfetme yollarından biridir türküleme. Günlük dilin, sokakta konuştuğumuz, gazetelerde, televizyonlarda kullanılan dilin yozlaştırıcı etkisinden sıyrılmayı hedefleyerek akademik dilin belli çerçevelere sokularak sıkıştırılmış havasından kopup, gelenekten gelen dilin, bize öğretilme yollarından, küresel dilin, siyasal, ekonomik, kültürel egemenlik kurma amacıyla ortaya konan dünyanın konuştuğu belli bir dilin mengenesinden kurtulmak için gereklidir, türküleme.

Felsefe aklımızla gerçekleştirilir. Aklımız, bedenimiz, duygularımız, çevremizle bir bütündür. Bu topraklardan çıkacak felsefe pınarını keşfetmek, oluşturmak, aklımızla yaşantımız arasında kuracağımız sağlıklı etkileşimlerle, iletişimlerle olanaklıdır. Bu pınarı görmemizi engelleyen örtülerden, duvarlardan kurtulabilmek, bu pınardan beslenen dilimizi dinleyip, yorumlayabilmekle gerçekleşir. Dile karşı uygun bir duruşla, tavırla sağlanır. Bu duruş, günlük, akademik, geleneksel ve kültürel dillerin bizi sıkıştırdığı düşünme dehlizlerden çıkma için çabalamaya yardımcı olur. Türküleme duruşu, yaşama dünyasından beslenen arık dilimizi örten "pılı pırtıların", günlük akademik, geleneksel, kültürel yaşayış biçimlerinin çökeltilerini temizlemeye yöneliktir. Kültürümüzün kaynağından akacak felsefe ırmağının yaşama dünyasına karışabilmesi, dil kalıplarının kırılmasına bağlıdır. Kısaca dilin kırılması diyebileceğim bu başarıya ( Leistung) türküleme ile ulaşabiliyoruz (Nietzsche'nin Zerdüşt'ü alışılagelmiş söyleyiş kalıplarını kırmak için sık sık türkü söyler!).

Dilin kırılmasını gerçekleştirecek türküleme nasıl sağlanır? Neden bu felsefece duruşa türküleme diyorum?

Türkülemeye uygun bir duyarlılık ve dönüşüm içinde olmalıyız öncelikle. Dilin önünde uygun bir duruş (einstellung) gerçekleştirmeden dili dinleyemezsiniz. Dili dinleyemezseniz ondaki türküyü işitemezsiniz. Bunun için türkünün sesini engelleyen gürültülerin uzağında kalmaya çalışarak dile kendimizi bırakmak (Gelassenheit) gerekiyor. Buradaki temel kabulümüz şudur: Her dilin bir türkü katmanı vardır (Sağolsun, bu eğitim sistemimizle hangi bilim dilinin türküsünü duyabiliriz, türkü katmanına erişebiliriz?). Günlük dildeki türkü, sıkıştırıldığımız yaşama cenderesiyle, basma kalıp düşünce ile duyulabilir mi? Eski metinlerdeki, örneğin, divan şiirindeki türkü, uzmanların dar kafalılığı yüzünden işitilemez olmuyor mu? Medyayla pazarlanan, siyasal güç oluşturan küresel dilin "özgürlük" , "demokrasi", "insan hakları", "insan sevgisi" gibi deyişlerinin sakız haline gelmesiyle, bu kavramların insana özgü türkü katmanları duyulamıyor. Türkçenin türkü katmanını basma kalıp dilbilimsel, dilbilgisel çözümlemelerle duymak biraz zor. Her dilin türkü katmanı olduğu gibi, her insanın da bir türkü katmanı vardır. Oraya ulaştığımızda özgürleşirsiniz. Yorum zenginliği gelir bakışınıza. Bir metindeki, bir insandaki türkü katmanına varmak, onlarla sıcak, içten ilişkilerin başladığının işaretidir. Yüzyıllarca önce, Sokrates, Phaidros diyaloğunda Lüsias'ın metniyle böyle bir türküleme ilişkisine girebiliyordu. Dildeki kırılmayla girişilen anlam kazısıyla varılan katmanlarından duyulan türkü sesi, o dildeki yorum zenginliğine götürür bizi (Okur, özellikle Husserl Fenomenolojisi ve Heidegger'le akrabalığıma dikkat etmelidir!). Anlam farklılığına ulaşırız. Dilin üzerimizdeki basıncı hafiflemiştir. Önümüzdeki metnin "benzerlerini", içeriğindeki savlara zıt birçok metinler olarak üretme aşamasına gelebilmişiz demektir (Yapıbozum olanağı!). Böylece, kültürümüzün türkü katmanına vardığımızda, kültürümüzdeki türküyü duyarız (Buradaki "türkü" sözünü, felsefe yapmayıp da, onun yerine "şarkı-türkü söyleyeceğimiz" anlamında anlayan değerli felsefecilerimizin kulaklarına yeniden söylüyorum!).

ışte, özümüzden kaynaklanan felsefe ırmağının ana felsefe ırmağına dökülebilmesi, bu türkü metaforuyla ulaştığımız, dilimizin, dillerimizin anlam katmanıyla gerçekleşir. Bu katmanlardan, yorum zenginlikleriyle işitilecek yaşama dünyasının sesini duyarız. Katmandan, katmanlardan türkü sesini duyamadığımızda, kazmayı sürdürürüz. İşittiğimiz yaşama dünyasından gelen sesi, metafizik, şiirsel, edebi... dillerde anlatabiliriz. Sonra bu dil, giderek yoğrularak, ana felsefe ırmağına katılacak hale getirilir. ıki bin beşyüz yıllık felsefe geleneği içinde, bu geleneğin kavramları, filozoflarının diliyle karşılaştırılıp, hesaplaşmalara girişilir (Türkünün aklı olmayacağını sananların, aklın türküsünü duyamayan işitme özürlü olduklarını görebilirsiniz!).

Demek ki, türküleme tutumunun, dinleme aşamasının ardından, söyleme aşaması da vardır. Söyleme aşaması da kendi içinde ara aşamalar oluşturur. Türkü dili, aklın diline dönüştürülür. Başarıldığında felsefe, çağrılan bir felsefe olur. Tıpkı türkü çağırmak gibi. Felsefe çağırmak, felsefeyi çağırmak demektir bu topraklara. Bu topraklardan tüm dünyaya.

ilginç bir ahmet İnam yazısı daha


Ben sana bir elma versem, sen bana bir elma versen
Bende bir elma, sende bir elma olur
Ben sana bir bilgi versem, sen bana bir bilgi versen,
Bende iki bilgi, sende iki bilgi olur
Konfüçyüs


bilim dediğin nedir ki ben felsefe yapmayı göze almışım..!
philosophiaperennis
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
  #18 (permalink)  
Alt 30-12-2007, 13:53
napolyon - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
is god and unhappy
 
Üyelik Tarihi: 07-11-2007
Nerden: istanbul
Mesajlar: 342
cinsellikle ilgili daha pornografik konusmasını beklerdim ama iyi ki var ahmet inam.


her ne kadar inanmasam da,bir tanrının varolduğunu kabullenmek gerekir
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiketler
ahmet, inam


Konuyu toplam 1 kişi okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
Ahmet Kaya fenasi Biyografiler 51 31-03-2012 07:16
Ahmet Altan detays Medresetul Lugat 33 31-01-2011 03:36
Ahmet TELLİ gordion Şiirler 15 23-03-2010 00:27
Ahmet Telli fenasi Biyografiler 5 16-10-2007 16:24


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 06:35 .
Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO ©2009, Crawlability, Inc.

Copyright ©2007 - 2008 khAos.info