Felsefe, Edebiyat, Sinema, Müzik, Tarih, Kültür  & Sanat ve Mizah  Forumu Ana Sayfa İletişim Site Haritası

Geri git   Felsefe, Edebiyat, Sinema, Müzik, Tarih, Kültür & Sanat ve Mizah Forumu > Kültür & Sanat > Felsefe

Felsefe Felsefe Rusya gibidir. Bataklık çoktur ve sık sık Almanlar tarafından işgal edilir..

Ahmet İnam

Felsefe içerisinde Ahmet İnam konusu: ODTU Felsefe Bl. Başkanı Prof. Dr. Ahmet Inam Yazar TurkFelsefesi 26 04 2007 Sevgili hocam, memleketin durumunu nasıl görüyorsunuz? Feci şekilde kokuşmuş bir şeyler var. Şimdi tabi bu lafı 1500 ...

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1 (permalink)  
Alt 19-12-2007, 00:39
seboistfilozof - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Normale dönmüş
 
Üyelik Tarihi: 15-12-2007
Nerden: bursa(mugla)
Yaş: 25
Mesajlar: 86
Standart Ahmet İnam

ODTU Felsefe Bl. Başkanı Prof. Dr. Ahmet Inam
Yazar TurkFelsefesi
26 04 2007
Sevgili hocam, memleketin durumunu nasıl görüyorsunuz?

Feci şekilde kokuşmuş bir şeyler var. Şimdi tabi bu lafı 1500 sene önce Platon da söylüyormuş, 500 sene önce Hamlet de söylüyordu, otuz yıldır da ben söylüyorum. Hayatımız kokuşuyor, güzel bir söz değil ama böyle. İnsanların seyrettiği televizyon dizileri kötü, okuduğu kitaplar kötü, ama benim şikayetim bunların kötü olduğunu söyleyen insanlardan. Sürekli şikayet edene entel diyoruz. Ne kadar çok şikayet ederseniz o kadar entelektüel oluyorsunuz. Oysa Entelektüel mutlu bir adamdır, burada mutlu demek memnun anlamında değil. Mutludur, yaşanan çirkinlikleri görür fakat bunları kabul etmez. Çirkinlikleri nasıl düzeltebileceğini düşünür, yolunu yordamını bulur. Kokuşmuşluk, önce kendimizle olan ilişkimizde başlıyor. Kendimizi çok fazla değerli gördüğümüzü sanmıyorum. İşin beteri kendimizi adam yerine de koymuyoruz. Yemek yemiyor artık çağımız insanı. Tıkınıyor. Yemeğin tıkınmaya döndüğü, sevişmenin düzüşmeye döndüğü bir çağda yaşıyoruz. Bütün bunlar yozlaşmış bir hayatı gösteriyor, çünkü ortada zevk yok. Zevkin hançerlendiği bir yaşam var.

- Kendimizi nasıl kurtarırız bu hançerden?

Hazların peşinden koşarak değil tabi. O da hayatımızı sürdürmek için, sabah sekiz akşam beş çalıştığımız işler kadar kokuşma belirtisi. Eğlenmek için yaptığımız şeyler de otomatikleşiyor. Çünkü şu film seyredilecek deniliyor, herkes o filmi seyrediyor, şu yazar okunacak diye emir geliyor, herkes o yazara çullanıyor. Fakat herkes o yazardan ne anlıyor? Madem ki farklıyız, herkes o farkı yaşamalı. Ama fark da bize giydirilen bir şeye dönüşüyor. Beymen'den giyinince farklı oluyorsun. Kendimizden kaynaklanmıyor. Yani diplomalar, nasıl yaşayacağımız, her şey bize dışarıdan giydiriliyor. Ama kim giydiriyor derseniz, kimse giydirmiyor aslında, birbirimize giydiriyoruz. Böyle olunca yaşama sevinci kayboluyor, bu çok büyük bir tehlike.

- Öğrencilerinizin yarısının anti-depresan kullandığı doğru mu?

Doğrudur. Bizim ODTÜ civarında hayat bir beladır diye algılanıyor herhalde. Sürekli şişiriliyor gençler, sen akıllısın diye. Ailelerin de beklentisi büyüyor. Ama küçük bir başarısızlıkla karşılaştıklarında hemen bunalıma giriyorlar. O kadar el bebek gül bebek yaşamaya alıştırılmışlar ki, acılara tahammülü olmayan insanlar yetişmeye başlıyor. Yaralar almaya başlayınca, bir çıkış noktası bulamayınca ya ilaçlarla tahammül etmeye çalışılıyor ya da savunma mekanizmaları aşırı gelişiyor.

- Bu durum başarıya koşullanmaktan mı kaynaklanıyor?

Başarılı olsan, başarının hiçbir ölçütü olmadığı için, nerede duracağını bilemiyorsun ve başarı dangalağı oluyorsun. Sürekli önüne havuç konmuş eşek gibi koş Allah koş. İşkolik oluyorsun. Başarısız olsan geride durmaya tahammül edemiyorsun. O yüzden başarı ve başarısızlığın dışında bir hayatı seçmiş olabilirsin, yani serseri olmak çok daha iyidir bence. Başarısızlık ve büyük beklentiler bir aradaysa o zaman anti- depresancı oluyorsunuz. Bunların dışında üçüncü bir yaşamın peşindeyseniz yaratıcı olmak zorundasınız. Yani dünyaya posta atmış, egemen değerlerin dışında bir insan olmak gerekir. Dünyaya posta atabilmeniz için de önce kendi değerlerinizin olması gerekir.

- Mutsuzluk bulaşıcı mı?

Pısırık, güvensiz insanların bu kokuşmuşluktan çıkma şansı yok. Mutsuz ve sinirliysen bol bol sigara içersin ve kısa bir süre sonra ölürsün. Mutsuzluk uzun sürmez. Trafikte kavga edersin, bir araba sopa yersin. Sevgilinle sevişemezsin, iktidarsız olursun. Onun için rahat olmak lazım. On derste rahat olma kitapları şimdi çok satıyor. Orada yazanların tam tersini yaparsan belki biraz rahatlarsın.

- Hayvan dergisine verdiğiniz beyanatta: "Bilge dediğin fırlama olur demişsiniz. " Bu görüşünüzde ısrarlı mısınız?

Gayet ısrarlıyım, hatta bu görüşümü daha da ileri götürdüm, bilge dediğin hem fırlama olur, hem de puşt olur diyorum. Bilge, hayatın bütün hazlarının ardından koşar ama o hazların hiçbirinin dangalağı olmaz. Serserilerle konuşur, berduşlarla arkadaşlık eder, bir sürü dedikodunun farkındadır, magazinleri izler ama bulaşmaz. Günde on beş dakika televizyon izler ama sonra genellikle evleri iki katlı olduğundan yukarı çıkar, Mevlana'yı Farsça'sından okur, yatmadan önce iki bardak şarap içer. Bilge adamda hem sokakta süren hayatı yaşayabilme yeteneği ve gücü vardır hem de o hayatın dışına çıkabilme cesareti. Yani bilge insan, hayatın içindedir. Leman'ı, Penguen'i okuduğu zaman esprileri anlar, mel mel bakmaz. Yani ben bilgeyim, bu adamlar ne biçim espri yapıyor, çok ayıp demez. Son çıkan küfürleri bilir. Yeni küfürler üretir. Yaşamdan tat almayı bilir ama bunu hiçbir zaman ayağa düşürmez. Ayağıyla yaşadığı yaşamı, yukarı çeker. O küfür ettiği zaman, küfür onda besmele gibi bir şey olur. Bizde bilge, yerinden kalkmaz, ak sakallı, yemek yemez, çişi gelmez biri olarak bilinir. Oysa bilge dediğin doğal gaz kuyruğuna girer, sırasını kapan olursa kavga eder, gerekirse karakolluk olur. Bu tanıma göre bilgelik, akademisyenlikle pek örtüşmüyor. Akademisyenlik kötü bir iş. Bilgeliğe aykırı, otuz yıldır millete not veriyorum, kusturucu bir şey, bıktım anasını satayım, hepinize sıfır diyeceğim bir gün. Ya da hepinize yüz, ne fark eder. Bilgelikle akademisyenlik arasında bir ilişki olabilir, o da yaşı 18-20 olanlarla sürekli bir arada olmaktan kaynaklanan bir şey. Bu avantajı kullanırsanız, yeni kalabilirsiniz.

- Biraz da aşktan konuşalım mı?

Aşkta benim teorim şu; aşk doğuştan hormonlarla ilgilidir ama aynı zamanda kazanılması, edinilmesi gereken de bir şeydir. Emek ister. Hormonu iyi salgılayan aşık olduğunu sanabilir, çıldırabilir, azabilir ama aşk ayrı bir şey. Bir sanat, bir güzellik yaratmaktır aşk. Hıyarların, hamhalat heriflerin işi değildir. Diyelim ki kızın birini görüyorum, içime bir ateş düşüyor ve aşık oluyorum. Yok öyle yağma, böyle beleş bir şey olabilir mi? Ateş düştükten sonra ne halt yediğine bağlı olarak aşk olur ya da olmaz. Ateş düştükten sonra o ateşi düşüren kişiye gidip onu söndüreyim hemen diyorsan, orada aşk yoktur. Ama aşk düştüğünde; kendimizi, hayatı, yaşadığımız kültürü anlamaya ve dönüştürmeye çalışıyorsak, işte aşk odur. Bize insan olduğumuzu hatırlatır ve büyük bir sorumluluk yükler. Aşık olduğum zaman aklıma şu gelmeli, aşığım, demek ki yapacak çok iş var. Yani sevgilimle pastanede buluşacağım veya bir arkadaşın evine gidip yiyişeceğiz... Bu da yapılmalı tabi de yalnız bunu yapıyorsanız aşk falan yoktur. Yani burada, arkadaşın evine gittik, yiyiştik. Aşka giriş bile yok burada yiyiş var. Yani aşk, o yemekten aldığımız enerjiyle bir yere bir ağaç dikebiliyorsak, bir insana yardım edebiliyorsak, farklı kitaplar okuyabiliyorsak, gereğini yerine getirdiğimiz şeydir. Aşk eşittir sevgili değil, iki kişilik de değil çok kişiliktir aşk. Bütün dünyayı düşman belleyip Leyla'yı sevmek değildir. Leyla'da bütün insanlığı sevmektir.

- Bir entelektüel olarak mutlu musunuz?

Yalnız kaldığım zaman, genellikle gece ikiyle dört arasında mutlu olurum. Televizyonu açarım ama seyretmem. Sesini dinlerim, duvarlara bakıp öyle düşünürüm, belki yazasım gelir bir şeyler karalarım. Uykum gelince, bu dünya düzelmez arkadaş deyip yatarım. Bugün de kurtaramadık dünyayı ne yapalım derim. Hesabi duruş, mutluluğu öldüren şeydir. Örneğin Nıetzsche, adam hayatı boyunca bunu anlattı. Ama Nietzsche'yi okuyup karamsar olan adamlar var, onlara sopayla girişmek istiyorum bazen. Adam demiş ki, ben bir enerji kaynağıyım. Benim insan gibi insan olabilmem, içimdekilerin olabildiğince bastırılmadan ortaya çıkabilmesidir. Oysa yaşam buna izin vermiyor, birbirimizi maskelemek zorunda kalıyoruz. Gerçi Freud medeniyetin temelinin bu olduğunu söylemiş. Biz de içimizdeki hayvanlığı bastıracağız diye, içimizdeki insanlığı da bastırmışız. Hala içimizdeki erotik enerjiyle ilişkimizde sakatlık var. Erotik yanımız ortaya çıktıktan sonra ayıp bir şey yaptığımızı düşünüyoruz. Onun için vatan millet sakarya, ilim aşkı, sanki hiç eros yokmuş gibi davranıyoruz, dava adamı kalıbına sığınıyoruz.

Kaynak: BİRGÜN gazetesinde 5 Şubat 2005 tarihinde yayınlanan konuşmadır
Prof. Dr. Ahmet İNAM'ın Kişisel Sayfası

Yorumlar


begendigim bi yazı sizlerle paylaşmak istedim.

Konu non serviam tarafından (19-12-2007 Saat 12:12 ) değiştirilmiştir.. Sebep: Kaynak
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
  #2 (permalink)  
Alt 19-12-2007, 00:44
philosophiaperennis - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
fuzuli insan..!
 
Üyelik Tarihi: 17-12-2007
Nerden: muğla (sakarya)
Yaş: 24
Mesajlar: 108
HER MEKTUP BİR YOKLUĞU SÖYLER



Sayın Ahmet İnam,

Size Emirgân’da bir çay bahçesinden yazıyorum. Masamda çayım ve kâğıt helvam. Dışarıda yağmur yağıyor. Yaz geldi. Yazı seviyorum. Güzel bir kadınım ben. (Bunu yazmaktan çekinmiyorum!) Çevremdeki masalardan bedenime uzanan bakışlardan bunu seziyorum.

Size, sizi neden okumam gerektiğini bana anlatmanızı söylemek için yazıyorum. Neden siz? Okuduğum, okumakta olduğum onca yazarın arasına sizi neden katayım ki?

(Bana yanıt vereceğinizi umuyorum. Bıyıklı Türk Yazarlarının güzel hanım okurlara olan zayıflıklarını bilirim. Size sorduğum soruyu birçok ünlü yazarımıza mektupla sordum. Bazılarıyla tanıştım. İlişkilerimi yatağa götürdüklerim oldu. Bunları bir gün yazacağım. Çok ilginç deneyimlerim kazandım!)

Çok okuyan biriyim ben. Nedeni açık: Yazar olmak istiyorum da ondan. Denemelerim var. Bâzı dergi ve gazetelerde yazı ve şiirlerim yayınlandı. Birkaç örneği mektubumla birlikte gönderiyorum. Bana düşüncelerinizi yazarsanız sevinirim.

Neden mi okuyorum, yazar olmak istiyorum? Doğayla, insanla, kendimle dalga geçmek için! Anlamadınız değil mi? İntikam almak için. Kızdıklarımdan.

Ailemin durumu iyidir. Geçim sorunum yok. Bir kız arkadaşımla birlikte Levent’te büyük bir evde yaşıyorum. (Adresimi mektubumun sonuna iliştireceğim!) Özgür bir kadınım. Değişik nedenlerden dolayı iyi bir eğitim alamadım. Yüksek öğrenimimi yarıda kesmek zorunda kaldım. (Umutsuz bir gönül macerası idi. Sonra anlatırım.) Buna karşın, çok çalıştım, yurt dışına çıkıp, yabancı diller öğrendim. Çevremdeki arkadaşların da yardımıyla, neleri, kimleri okuyacağımı kavradım. Evime gelirseniz göreceksiniz, çok müthiş bir kitaplığım oldu! (On bin kitaptan fazla!)

Yaşımı saklamam: Otuzlu yıllarımın sonuna geldim. Yaşadım. Gördüm ve düşündüm. Yazmaya karar verdim. Yazıda beni çivilerimden söken bir şey var. Duydum. Yaşadığım dünyanın anlamsızlığını anladıkça yazmaya ilgim arttı.

Hayatın hiçbir şeyi beni doyurmuyor. Para, eğlence, seks. Eksikliğimi biliyorum. Çevremde entelektüel insanlar olsun,onlarla sabahtan akşama, edebiyat, sanat, bilim, felsefe konuşalım istiyorum.

Yazık ki böyle bir çevre bulamadım. Çevre erkeklerin elinde. Ben hep cinsel bir nesne olarak görüyorlar. Buna isyan ediyorum. Beni “çekici bir dişi” yapan doğa ve toplumdan alacağım intikamım çok kötü olacak. Akıllı bir insanım ben. Dünyası olan biri. Yazık ki bunu size mektubumda anlatamıyorum.

Her mektup bir bulunmayışı söyler. Şu anda (beni okuduğunuz anda) ben yanınızda değilim, yokum. Geçmişte yazdıklarımı okuyorsunuz. Sizinle mekân ve zaman olarak ayrı yerdeyiz. Ben bu satırları yazarken, siz geleceğimdeydiniz. Yazımdan sonra okuyacaktınız beni. Benden ayrı bir yerde okuyacaktınız. (Teorimi nasıl buldunuz? Kimden aldım dersiniz?) İşte yazma bu bakımdan beni dünyadan uzaklaştırıyor. Okur, benim yokluğumda okuyor beni. Bana dokunamıyor.

İntikamımı gördünüz mü? Okuru kendimin mekân ve zaman olarak uzağında tutarak, intikamımı alıyorum. Dünya ulaşamıyor bana. Çirkinliğini yüzüne vuruyorum. Şimdi bu mektubu yazarken beni rahatsız eden bakışlardan, onları size yazarak öcümü alıyorum. Siz bu mektubu okurken o bakışlar yok olacak.

Bu yaşıma dek neden ünlü bir yazar olamadım? Yazılarımı okuyun. Lütfen düşüncelerinizi yazın. Ne eksikler var bende? Kimleri okuyup, büyük yazar olabilirim?

Size neden yazdığımı bir başka açıdan anlatayım. Siz de bana benzer bir yan buldum. (Çok yazınızı okumadım. Kitapçılarda kitaplarınızı bulamıyorum. Hangi dergilerde yazdığınızı bilemiyorum!) Ne dersiniz Ahmet Bey, şu okurlardan birlikte intikam alalım mı? Yok olalım mı? Onlara bir mektup yazıp yok olalım. Okuyup bizi var sansınlar. Ben Emirgân’da, siz okulda odanızda olun. Aslında orada da olmayalım. Neyse yine karıştırdım. Akşam arkadaşlar beni barda beklerler. Bitireyim.

Saygılarımla

Sevgi Mum



Sayın Mum,

Yazar, yazarak yok olmasını başarabilendir. Çoğu, yazarak varolabileceklerini sanarlar. Bunun intikamla falan bir ilgisi yok. Siz, bana öyle geliyor ki, varolmayı deneyenlerdensiniz.Yolunuz açık olsun. Cinselliğin yazmaya etkileri ayrı bir konu.Sizin yazının dinginliğine yolculuk etmeniz gerek.

Yok olmaya hazır olmaya. Önce insan olmaya. Küçük, küçücük yazar olmaya. Edebiyatımız büyük yazardan geçilmez oldu, küçük, çok küçük, yok yazarlar, edebiyatımızı var kılacak büyütecektir. İyi bir okur olmadan da yazar olunamıyor. İyi bir okur değilsiniz. Yazdıklarınız da çok kötü.

Yolunuz açık olsun.

bu da benden olsun ..


Ben sana bir elma versem, sen bana bir elma versen
Bende bir elma, sende bir elma olur
Ben sana bir bilgi versem, sen bana bir bilgi versen,
Bende iki bilgi, sende iki bilgi olur
Konfüçyüs


bilim dediğin nedir ki ben felsefe yapmayı göze almışım..!
philosophiaperennis
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
  #3 (permalink)  
Alt 19-12-2007, 00:47
philosophiaperennis - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
fuzuli insan..!
 
Üyelik Tarihi: 17-12-2007
Nerden: muğla (sakarya)
Yaş: 24
Mesajlar: 108
ahmet inamın üslübünu alışılmışın dışında buluyorum yazılarını okumaktan büyük zevk alıyorum ...

turk felsefesinin onun gibi özgün düşün insanlrına ihtiyacı var..!


Ben sana bir elma versem, sen bana bir elma versen
Bende bir elma, sende bir elma olur
Ben sana bir bilgi versem, sen bana bir bilgi versen,
Bende iki bilgi, sende iki bilgi olur
Konfüçyüs


bilim dediğin nedir ki ben felsefe yapmayı göze almışım..!
philosophiaperennis
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
  #4 (permalink)  
Alt 19-12-2007, 00:52
seboistfilozof - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Normale dönmüş
 
Üyelik Tarihi: 15-12-2007
Nerden: bursa(mugla)
Yaş: 25
Mesajlar: 86
tam kafa adam ya...
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
  #5 (permalink)  
Alt 19-12-2007, 00:52
philosophiaperennis - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
fuzuli insan..!
 
Üyelik Tarihi: 17-12-2007
Nerden: muğla (sakarya)
Yaş: 24
Mesajlar: 108
dur bir tane daha geliyor bu beni etkileyen ilk yazısıydı yeri ferklı yani


Ben sana bir elma versem, sen bana bir elma versen
Bende bir elma, sende bir elma olur
Ben sana bir bilgi versem, sen bana bir bilgi versen,
Bende iki bilgi, sende iki bilgi olur
Konfüçyüs


bilim dediğin nedir ki ben felsefe yapmayı göze almışım..!
philosophiaperennis
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
  #6 (permalink)  
Alt 19-12-2007, 00:55
philosophiaperennis - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
fuzuli insan..!
 
Üyelik Tarihi: 17-12-2007
Nerden: muğla (sakarya)
Yaş: 24
Mesajlar: 108
EN KABAK KAFALI, BASTI BACAK, ŞİŞ GÖBEK BİR YAZAR OLMASAYDIM…


Elbette sırım gibi bir dansçı olmak isterdim. Kabak kafalı, bastı bacak, şiş göbek bir yazar olmasaydım; yediği abur cuburun etkisiyle koltuğuna iyice gömülmüş, düşüncelerinin ağırlığıyla kımıldamakta zorluk çeken. ("Düşüncelerinin ağırlığı" sözünden rahatsız olacakları mutlu etmek için: "Düşüncelerinin hafifliğinin bile gömüldüğü yerden onu hareket ettiremediği" gibi bir ifade ile anlatım değişikliği yapabilir…) Gün geçtikçe, zaten kısa olan boyunun, giderek küre hâline gelen bedeni içinde yitip gittiği bir yazar olmasaydım, yazdıkça, şişmanlayıp, şişmanlayıp patlamaya hazır olmasaydım… Her ritme ayak uyduran, müzikle kaslarının bütünleştiği bir dansçı olarak, ruhunu bedenine katmak isterdim. Ritmi bile bedenin dönüşleriyle değiştiren. O denli hafif, o denli göğe yakın, uçarı, dur durak bilmez bir enerji odağı; kırlara çıkar, ormanlarda fırdolayı döner dururdu. Rüzgarlara bırakıp kendimi uçmayı denerdim. Yağmurda, karda çırılçıplak dağ bayır koşmak koşmak, koşarak düşüncelerime yetişmek olurdu amacım.

Bedenimin düşüncelerimi geçmesi ne güzel olurdu, amansız yarışında ruhumla tenimin! Cevval, haşarı, acar, yerinde duramaz bir beden ve onun ardından, ona yetişmeye çabalayan ruhum…(Şimdi ise, şişmiş bir silindir gibi, onca ağırlığıyla eziyor bedenim ruhumu! Sıkıyor boğazını ruhumun, neredeyse boğdu boğacak…) Yerleşik düşünce hapishanelerini aşıp, sınıfların, dershanelerin, okulların, toplantı salonlarının, matbaaların duvarları üstünden, temiz havaya, serin yaylalara, sarp dağların yamaçlarına sokularak, evrenden gelen müziğin bitimsiz ritmiyle dansetmek… Bedenimin bilgeliğine güven duyardım. O, egemen dans tekniklerini bilir, kendini bu teknik bilgilerin üstesinden gelecek denli iyi yetiştirirdi. Bir balet gibi dans edebilirdi örneğin; diskoların en haşarı figürlerini yapabilir, perende atıp, tek eli üstünde dönerek, dakikalarca çok farklı biçimlere sokup kendini, dinlediği müziğe kaslarıyla yol gösterebilirdi. İstese sahnelerde akrobatik danslarla insanların yüreğini ağzına getirebilirdi; her türlü folklor oyununu bilir, bedenini bu oyunlarla türküleyebilirdi.

Elbette bunların hiçbirini, onlara ait bilinmesi gerekenleri bildiği halde yapmazdı. Çok iyi bir dansçı olup çıkardı bedenim, bir bilge dansçı. İçindeki müziğin ritmiyle bir alev olup yanardı raksı. Tenhadâ. Gösterişsiz. Ruhların merak ettiği bir beden. Ruhlara özgürlük yollarını işâret eden bir beden. Aristoteles'i hop oturtup hop kaldıracak filozof bir beden.
Nasıl bilge olabilirdi bir beden, hem de bir dansçı olarak? Bilge beden, ruhuyla ilişkiye geçme yollarının en önemlisi olan müziği duyardı. Müziği duyan beden, müziğe yanıt vermeliydi. Yanıtı danstı. Dans, bedenin kendi olanaklarını keşfetme yolunda çok önemli bir adımdı. Dansta beden ruhuyla konuşur. Ruh, bedeni duyar. Dansta, beden kendini açar, kendini duyurur. Ruha yol açar. Ruha kapı açar; ruh, bedenle ilişkiye geçmeye hazırsa.

Elbette bedenin özgürlüğü, ruhun özgürlüğü ile olanaklıdır. Bedeni bilge, ruhu ham halat bir insan olamaz. Alışılagelen bakışta, ruh bedenin arzularından arındıkça özgürleşir, anlayışı vardır. Beden denetlenmeli, azgın arzularından arındırılmalıdır! Beden kuduruktur, akıl dışı arzularla doludur. Ruh, aklın gücüyle bedeni dize getirip, onu aklın buyruğuna sokmalıdır!

Bedeni tutsak etmeye yönelik, beden zulmü, ruhları yönetmeye yönelik siyasal güçlerin işine gelebilir. Beden üzerine konulan yasaklar bedenin ezilmesine yol açar. Bedeni ezerek, ruhu denetim altına alabilirsiniz. ( Örneğin, işkence; örneğin, bedenin şeytanın elinde olduğunu söyleyip, insanlar üzerine egemenlik kurmaya kalkan dinsel kurumlar!)

Bedeni özgürleştirmek, bedeniyle iletişime geçebilen ruhların başarabileceği bir çabadır. Doğrusu, bedenle ruhu birbirinden çok ayrı varlıklarmış gibi almak elbette çok yanlıştır. Yine de, bedenimizle ilişkimizde gelenekten gelen bu iki kavram arasındaki ayırıma kulak vermek gerekebilir. Bedenle ruhu muhabbete sokabilmek, bedeni dansa, türküye açabilecek özgür ruhların işidir. Özgür ruh, özgür bedenle sağlanabilir. Öyleyse, ruh-beden ilişkisi, birbirini destekleyen etkileşimlerle yürüyor. Ruh bedeni, beden ruhu ezmemeli. Beden dansçı, beden bilge, beden özgür ise, ruh da kalıplarını kırmış, sınırlarının, olanaklarının ayırdında, düşüncelerle dans edebilen, sorumluluk sahibi bir bilge olmaya çabalayandır.

Bedenin bir iç bilgisi var. Ustalaşan bir piyanist örneğin, parmaklarına emanet edebilir kendini; bisiklete binen biri, bir sürelik alıştırmadan sonra bedenine bırakabilir bisikleti. Bilir beden; ayaklar, siz unutsanız da, kimi zaman sizi gideceğiniz yere götürebilir. Bedenin yapabileceğine, bedenin bilgi ve gücüne emanet edebilmeliyiz kendimizi. Bedenimize güvenerek. Beden özürlü birinin ruhu elbette özürlü değildir. Burada sorun, beden-ruh diyalogunu kurup, bedenin kendi olanaklarıyla ruha nasıl ulaşacağı sorunudur.

Evet, bedeni kof, ruhu kof biri olmasaydım, bedeni özgür bir dansçı olmayı dilerdim. Bedenin özgürlüğü, ruhun zincirlerini çözen bir dansçı. (Yoksa beden budalası, ruhu budanmış, vasat zekâda, memur zihniyetli bir dansçı değil!)
Oturduğum sandalye, bedenimin ağırlığıyla eziliyor, ruhumun da bedenimin ağırlığı altında canı çıkıyor.

Yine de, gece üçlerde, gizlice yatağımdan kalkıp, bahçeye çıkıyorum. Çam ağaçlarından gelen rüzgarın uğultusunu duya duya, bahçenin bir yerlerinde saklanarak beni hafif alaycı seyrettiklerini düşündüğüm kedilerin gözü önünde koca göbeğimle dansımsı tuhaf, o derece de gülünç hareketler yapıyorum. Sonunda anlıyorum ki, ben kabak kafalı, bastı bacak, şiş göbek bir yazar olmasaydım, yine kabak kafalı, bastı bacak, şiş göbek bir yazar olurdum.

işte bahsettiğim yazı bu..!


Ben sana bir elma versem, sen bana bir elma versen
Bende bir elma, sende bir elma olur
Ben sana bir bilgi versem, sen bana bir bilgi versen,
Bende iki bilgi, sende iki bilgi olur
Konfüçyüs


bilim dediğin nedir ki ben felsefe yapmayı göze almışım..!
philosophiaperennis
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
  #7 (permalink)  
Alt 19-12-2007, 01:29
philosophiaperennis - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
fuzuli insan..!
 
Üyelik Tarihi: 17-12-2007
Nerden: muğla (sakarya)
Yaş: 24
Mesajlar: 108
Çok güzel bir yazısı daha!

EBEDİYÂTINI YİTİRMİŞ EDEBİYÂT:EDEBİYÂTIN EDEBİ YATIK MI ?

Ahmet İnam

Edebiyâtın çağdaş dünyadaki, ülkemizdeki genel durumunun değerlendirmesi, içinde büyük zorluklar taşıyan bir çaba. Edebiyât, içinde şiirden günlüğe dek zengin bir çeşitlilik içeren, yoğun bir geçmiş mirasıyla yüklü bir kavram. Ortaya çıktığı dilin, kültürün olanca derinliğini, gizemini barındırıyor bağrında. Üstelik, kültürün, sanat, bilim, düşünce gibi alanlarıyla yoğun ilgisi, ekonomik, toplumsal, siyasal, ahlâk yaşamıyla olan karmaşık bağları, edebiyâtın değerlendirilmesinde göz önüne alınması gerekli noktaların çokluğunu gösterdiği, bu çokluğun ve karmaşıklığın sağlıklı değerlendirme çabalarında zorlukları yarattığı açık.

Bu çalışma, edebiyât ürünlerinin nasıl olması gerektiği üstünde değil de, edebiyâtın değerlendirilmesi, edebiyâtın yaşanması ile ilgili çağımız insanının içine düştüğü durumun ele alınması üstünde duruyor. Edebiyâtı yaşayışımızdaki sorun nedir? Temel sorum bu. Edebiyâtın yaşanması, yaşantılanması (tecrübe edilmesi, anlaşılması, yorumlanması...), edebiyâtın yaşamımızdaki yeriyle ilgili sıkıntılarımızın olduğunu düşünüyorum.

Belki de bu sıkıntı, yaşayışımızın kendisinden gelen bir sıkıntıdır. Çağdaş kültürün sıkıştığı dar alanlar, yaşadığı sorunlar yalnızca edebiyâttan ibâret değil ki! Bilimde, sanatın değişik dallarında, felsefede sıkıntılar yok mu? Her çağda yok muydu? Çağımızda, özellikle ülkemizde, edebiyât sıkıntısının, edebiyâta özgü sorunların kaynağı nedir? Sorun bu gezegendeki yaşananın anlamlandırılması sorunudur. Edebiyâtta, edebiyâtla, görülen insanın anlamı sorunudur. Yeni bir yüzyılın başında yaşamakta olduğumuz yaşamın, edebiyât yorumlarından görülen derin anlam dertleridir. Yaşadığımız hayatın anlamından gelen, kültürün diğer alanlarında farklı biçimlerinde kendini ortaya çıkaran dert, edebiyâtın yorum alanında kendini nasıl gösteriyor? Anlam sorunu bu yazının doğrudan konusu değilse de, insanın yaşamına anlam vermekte hep zorlukları olan bir varlık olduğunu söylemeliyim yalnızca; çağımın edebiyâtıyla ilgili nicedir duyduğum sıkıntının köklerinde yaşayışımızdaki anlam yoksulluğu duruyor.


Ben sana bir elma versem, sen bana bir elma versen
Bende bir elma, sende bir elma olur
Ben sana bir bilgi versem, sen bana bir bilgi versen,
Bende iki bilgi, sende iki bilgi olur
Konfüçyüs


bilim dediğin nedir ki ben felsefe yapmayı göze almışım..!
philosophiaperennis
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
  #8 (permalink)  
Alt 19-12-2007, 07:46
.........
 
Üyelik Tarihi: 21-08-2007
Yaş: 44
Mesajlar: 4,001
Blog Başlıkları: 1
Teşekkür ederim Ahmet İnamı paylaştığınız için...

Tezleri kadar antitezleride ilginçtir...

Onda hep Cumhuriyet kuşağının ruhunu bulmuşumdur ama gayrıciddi olanını
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
  #9 (permalink)  
Alt 19-12-2007, 17:00
philosophiaperennis - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
fuzuli insan..!
 
Üyelik Tarihi: 17-12-2007
Nerden: muğla (sakarya)
Yaş: 24
Mesajlar: 108
EDEBİYÂTIN EDEBİYÂTLIĞI

Nedir edebiyât? Nasıl oluştu? Kültürün neresinde duruyordu? Farklı kültürlerde, tarih boyunca aynı kültürde, edebiyâtın yeri ne olmuştur? Bu soruların yanıtları için yazılmış yazıların, kitapların anlamı nedir, peki? Ne söyler edebiyât bana? Hayatımda yeri nedir? Ne olmalı? Sıradan bir edebiyât okuru olarak ne verir edebiyât bana? Edebiyâtla ilişkim nedir? Ne bulurum edebiyâtta? Neden okurum? Neden yazarım? Benimle ilişkisi bir yana, nedir içinden çıktığı kültürle, toplumla, ekonomik düzenle, siyasal yapıyla ilgisi edebiyâtın? Nedir sebeb-i hikmeti edebiyâtın? Ne arar hayatımızda? Olmasa nasıl olurdu hayatımız? İnsan, edebiyât yapan hayvan mıdır? Dili nasıl kullanırsak edebiyât olur? Dil, edebiyâta nasıl olanak sağlar? İnsan ruhuyla ne ilgisi var, dilin ve edebiyâtın? Edebiyât sıkıntısı, üstüme böyle sorularla geliyor. “Nedir şu edebiyât denilen ?” diyorum kendi kendime. Yıllardır içinde yaşadığım, ürünler verdiğim, vermekte olduğum alana bunca yabancılaşmamın ardında ne var? Sanki edebiyât üstüne ilk kez düşünüyormuşum gibi geliyor bana. Başımı ağrıttığını, canımı sıktığını görüyorum.

Söz. Edebiyât bu mu? Logos’un dille estetik alanında kendini göstermesi? Sözlerden ibaret değil edebiyât. Sözle görünüyor, sözle gösteriyor kendini. Alışılagelen çağrışımlardan ürktüğüm için Logos ve Kelâmla anlamaya çalışıyorum edebiyâtı. (Elbette böyle de anlaşılabilir. Ben o yolu seçmiyorum!) Nasıl ortaya çıktığı, içinde yer aldığı kültürlerde nasıl bir işlevi olduğu sorusundan yola çıkarak arıyorum yanıtı.

Edebiyât, insanın kendindeki sonsuzluğu aramasının gerçekleştirmeye çabalamasının yollarından biri. Edebiyât, deyim yerindeyse bir ebedîliğin yolculuğu, bir ebedîyât. Sonsuzluğun ardındaki insan, bunu dinle, sanatla, bilimle, felsefeyle, düşüncenin kıvılcımları ardından koşmaya, yürümeye çalışarak başarmayı umuyor. Ebedîyât tarihi, edebiyât tarihinden daha eski insanın. Ebedîliğini arıyor, bilinç taşıyalı, dil kullanalı, kavramlarla düşüneli beri. Geceleri gökyüzüne attığı çığlıklarla, mağara duvarlarına işlediği resimlerle sonsuzluğu aradı. İnsan sonlu, bitimli, fâni bir varlık. Sonlu-sonsuz bir varlık. Sonluluğunun içinde aradığı sonsuzlukla. Konuştuğu dilin sağladığı olanaklarla da bu sonsuzluğa tutunmaya, bu sonsuz seyire, yolculuğa çıkmaya çabalıyor. Ebediyâtını, edebiyâtla gerçekleştirmeye uğraşıyor. Öyleyse, edebiyâtın edebiyâtlığında, iki olmazsa olmaz temel öğe var. 1. Sonsuzluk 2. Dil. Nasıl bir dil? Sonsuzluğu taşıyabilen, taşımaya hazırlanmış bir dil. Sonsuzluğu taşımaya hazır bir dil. Sonsuzluğu taşımaya hazır dille meydana getirilmiş ürünlerden oluşmuyor yalnızca edebiyât. Edebiyât bir etkinlik. Sonsuzluk açısından dile bir yönelme, bir tavır alma, bir duruşla gerçekleşiyor. Buna edeb diyoruz! Edebiyât, öyleyse, ebediyâtı, dili ve edebi içine alıyor en azından.

Edeb, kültürümüzde çok derin anlamları olan bir sözcük. Tahirül Mevlevî (Edebiyât Lûgatı,yayına hazırlayan Kemal Edib Kürkçüoğlu,Enderun Kitapevi, 1973, s. 39), Divânû lûgât-i- Türk’te edeb karşılığının “erdem olarak” verildiğini söylüyor *; “öd”le ilgili olduğunu da biraz tereddütle belirtiyor. Edeb, ona göre, hem terbiye hem edebiyât demektir. Edebin kültürümüzdeki özellikle tasavvufi anlamlarına girmeden, edebiyâttaki edebin sonsuzluk karşısında dille takındığımız bir tavır olduğunu söyleyebilirim. Sonsuzluğa dilimizle gönderdiğimiz bir selâmdır, bir saygıdır, bir yönelmedir, edeb. Edebin geleneksel yorumlarına ters düşmeyecek yeni yorumlara açık olduğunu düşünüyorum. Edeb, dünyayı, evreni edebiyâtlama tavrıdır. Sonsuzun ardında, dilden geçirerek, dilden süzerek. Sonsuz olan insan, sonsuz olan evren, sonsuz olan insanın inançları, düşünceleri, düşleri, dili, umutları, beklentileri, yorumlarıdır... Hayatımızı çepeçevre kuşatan (Jaspers!) sonsuza uğramamış, ufku içinde sonsuzu göremeyen, sonsuza çıkamayan, onunla yüzleşemeyen, hesaplaşamayan, onunla korkup titremeyen, ondan bunalmayan, ondan dolayı acı çekmeyen ya da yaşama sevinci duymayan edebiyâtın edebinden kuşku duyuyorum. Sonsuz, çok küçük esnelerde, örneğin bir bardak suda, bir kelebeğin kanadında, bir ağacın kırık dalında, sevgilimizin titreyen sesinde görülebileceği gibi, gözlerini üzerimde hissettiğim insan yüzünün (Levinas!) derinliğinde de vardır. Sonsuzu dilde, dilden yansıyan dünyadan, insandan yaşantılığımda çıkar önüme edebiyât olarak edebiyât. Orada sıradanlığın içinde kendimi, kendimdeki insanı, insandaki sonsuzu görürüm. Sonsuzun önünde durmayı bilebildiğim, sonsuzun edebine sahip olduğum için edebiyâtla görünürüm. Sonsuz benim kalemimde gösterir kendini, sonsuz kalemimde tecelli eder. Kalemimin edebi, dilimin edebiyle sonsuza yönelir. Yaşadıklarımı edebiyâtlama çabam başlamıştır.

Edebiyâtın olmazsa olmaz bir diğer öğesini anmadım şimdiye dek: Güzel. Edebiyât, sonsuzluğun yaşandığı bir alan olarak güzele, edeble, dili kullanarak yürüme yoludur. Güzel, güzel olan, bir duygu değildir yalnızca; güzel, sonsuzun kendini gösterdiği bir alandır, bir boyutudur yaşayışımızın. Bir benzetmeyle anlatırsa, bir ülkedir sanki güzel, öyle bir ülke ki, oradan bakıldığında, yaşadığımız dünyanın içindeyken göremediğimiz boyutları, incelikleri, yüzleri ortaya çıkar. Bizdeki “estetik” sözcüğünün kökeni olan Eski Yunanca’daki Aisthesis sözcüğünden yola çıkarak Aisthesia ya da Türkçe okunuşuyla Ayistesya diyorum, güzel ülkesine. (“Güzellik” sözünü kullanmaktan kaçınıyorum. Sıfat olan güzeli bir ad olarak kullanıyorum. Platoncu çağrışımları önlemek için belki. – Boşuna bir çaba mı dersiniz?- ).

Güzelden görülen: Edebiyâttan görülen. Güzelden görülen insan, güzelden görülen çirkin, iğrenç. Güzelde yaşar edebiyât sonsuzluğu. Bu güzelde varlığın görülebilen tüm yüzleri vardır: Elbette çirkin de. Bu çirkin, güzelde görülen çirkindir. Örneğin, güzelde görülen insan iki yüzlülüğü, yalancılığı, sahteciliği, sığlığı...

Edebiyâtımızda ebediyât olmalı ki güzel olsun. Sonsuzla çıkar güzel. Güzele varmak, yoğrulmuş, işlenmiş, dokunmuş, dilin uçan halısında edeble oturmayı bilerek başarılabilir. Peki soralım, hayatımızdaki edebiyâtta sonsuz var mı? Güzel? Edeb? Edeble, güzel tezgâhında dokunmuş dil var mı edebiyâtımızda? Hangi edebiyâtta var? Sorular böyle sorulunca edebiyât sıkıntısı başlıyor. İyi ki başlıyor. Edebiyât sıkıntısı edebiyâtın edebiyâtlığını sorgulamaya götürüyor bizi. Sonra da “nasıl yaşanır edebiyât? diyorum. Sahi, “nasıl yaşanır edebiyât?”


Ben sana bir elma versem, sen bana bir elma versen
Bende bir elma, sende bir elma olur
Ben sana bir bilgi versem, sen bana bir bilgi versen,
Bende iki bilgi, sende iki bilgi olur
Konfüçyüs


bilim dediğin nedir ki ben felsefe yapmayı göze almışım..!
philosophiaperennis
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
  #10 (permalink)  
Alt 19-12-2007, 17:01
philosophiaperennis - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
fuzuli insan..!
 
Üyelik Tarihi: 17-12-2007
Nerden: muğla (sakarya)
Yaş: 24
Mesajlar: 108
EDEBİYÂT VE PAZAR

Edebiyât metâ olunca, ona sanki kendisi olmayan, kendisi olarak ortaya çıkmasını engelleyen bir deli gömleği giydirilmiş oluyor. Sözlerimin aşırılığının farkındayım, ama haddimi bilmeye çalışıyorum: “Pazarı olmayınca yapıt, okura nasıl ulaşacak?” diyeceksiniz. “Yazarla okur arasında kapitalist düzenin kurduğu köprü olmaksızın, senin edebiyât dediğin nasıl edebiyâtlayacak?” diyeceksiniz. Haklısınız. Yazar, yapıtı ve okuru. Okur, yapıtı ve yazarı, Edebiyât nerede nasıl edebiyâtlayacak? Yazar, yapıt ve okur, edebiyâtın onlarla, onlarda kendini var ettiği edebiyât damarları, aralarındaki iletişimi pazarsız kurabilir mi? Yapıt yazarsız, yazar okursuz olmayacağına göre. (Elbette bu nokta da tartışılmıştır, tartışılmaktadır, edebiyât metni de kendi başına, okursuz ve yazarsız kendini var edebilir mi? Deyim yerindeyse, “metin metinler mi?”, “yapıt yapıtlar mı?” Onları yaşayacak, yaşatacak insanlar olmaksızın?). İnsansız edebiyât olmayacağına göre, insanla, insanda edebiyâtın ortaya çıkması, bu toplumsal, siyasal, ekonomik düzenin sınırları içinde pazarla gerçekleşeceğine göre, bu düzende edebiyât pazarsız edebiyâtlayamayacak.

Keşke pazarda edebiyât edebiyâtlayabilse! Pazar, edebiyâtı denetim altına alıyor. Pazar, edebiyâtın pazarı değil. Edebiyât, pazarın edebiyâtı! Edebiyât kullanılıyor burada; bir marka olarak. Burada edeb, edebin yöneldiği sonsuzluk yok. Burada edebiyâtçılık oynanıyor. Pazar, edebiyâtın pazarı olduğunda, olabildiğinde edebin pazar içinde bile olsa sonsuzu bulabileceğini düşünüyorum. Pazar köprü olacaktır yalnızca. Oysa pazar edebiyâta değil, edebiyâtı kullanarak kendine çalışmaktadır. Edebiyâtın kendini gerçekleştirmesine neden izin verilmiyor? Pazarla edebiyât neden çatışma halindeler? Pazar neden edebiyâta karşı olsun ki? Pazarda edebiyâta düşman olan ne var?

Pazarın edebiyâtı kullanmasının ardında, edebiyât düşmanlığı yok. Edebiyât pazarının, pazarın edebiyâtı haline gelmesinde pazarı kuşatan toplumsal yapı, bu yapı içinde yaşanan değerlerin etkisi var.


Ben sana bir elma versem, sen bana bir elma versen
Bende bir elma, sende bir elma olur
Ben sana bir bilgi versem, sen bana bir bilgi versen,
Bende iki bilgi, sende iki bilgi olur
Konfüçyüs


bilim dediğin nedir ki ben felsefe yapmayı göze almışım..!
philosophiaperennis
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiketler
ahmet, inam


Konuyu toplam 1 kişi okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
Ahmet Kaya fenasi Biyografiler 51 31-03-2012 07:16
Ahmet Altan detays Medresetul Lugat 33 31-01-2011 03:36
Ahmet TELLİ gordion Şiirler 15 23-03-2010 00:27
Ahmet Telli fenasi Biyografiler 5 16-10-2007 16:24


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 06:34 .
Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO ©2009, Crawlability, Inc.

Copyright ©2007 - 2008 khAos.info