|
|
| Felsefe Felsefe Rusya gibidir. Bataklık çoktur ve sık sık Almanlar tarafından işgal edilir.. |
Jean Paul Sartre: Varlık Ve Hiç'liktenFelsefe içerisinde Jean Paul Sartre: Varlık Ve Hiç'likten konusu: (...)
"Kendi-için" varolmak, "kendi-içinde"yi hiçleştirmektir. Bu koşullarda, özgürlük bu hiçleştirmeden başka bir şey olamaz. Onun aracılığıyla "kendi-için" özünden olduğu gibi varlığından da kurtulur, onun aracılığıyla her zaman kendisinden söz edebilecek ...

18-07-2007, 16:47
|
|
...Dengesiz...
|
|
Üyelik Tarihi: 01-02-2007
Nerden: İstanbul
Yaş: 28
Mesajlar: 2,260
|
|
Jean Paul Sartre: Varlık Ve Hiç'likten
(...)
"Kendi-için" varolmak, "kendi-içinde"yi hiçleştirmektir. Bu koşullarda, özgürlük bu hiçleştirmeden başka bir şey olamaz. Onun aracılığıyla "kendi-için" özünden olduğu gibi varlığından da kurtulur, onun aracılığıyla her zaman kendisinden söz edebilecek şeyden farklıdır, çünkü en azından bu adlandırmadan kurtulan kişidir ve ona verilen addan, ona tanınan sahiplikten ötede olan kişidir.
"Kendi-için"in olduğu şey olmak olduğunu söylemek, olduğu şey olmayarak olduğunu söylemek, onda varoluşun özü, özün varoluşu öncelediğini ve koşullandırdığını söylemek ve Hegel'in formülüne göre "öz daha önce olmuş olandır" demek, tek ve aynı şeyi söylemektir.
Aslında, eylemimi canlandıran güdülerin bilincinde olduğum olgusuyla, bu güdüler çoktan bilincim için aşkınsal nesnelerdir, dışarıdadırlar; faydasızca onlara yapışmaya çalışacak mıyım; varoluşumla ondan kurtuluyorum. Her zaman özümün ötesinde, eylemimin nedenlerinin ve dürtülerinin ötesinde varolmaya mahkumum; özgür olmaya mahkumum. Bu, özgürlüğüme kendisinden başka sınırlar bulunamayacağını veya özgür olmaktan vazgeçmekte özgür olmadığımız anlamına gelir.
(...)
İnsan özgürdür çünkü kendi değildir, kendine karşı bulunmadır. Olduğu şey olan varlık özgür olamaz. Özgürlük tam da, insanın kalbinde olmuş olan ve insanın gerçeğini olmak yerine oluşmaya zorlayan hiçliktir. İnsan gerçeği için varolmak seçmektir: hiçbir şey, alabileceği veya kabul edebileceği, ne içeriden, ne de dışarıdan ona gelmemektedir. İnsan gerçeği, hiçbir türde hiçbir yardım olmadan, en küçük ayrıntıya kadar kendini oluşturmanın dayanılmaz zorunluluğuna tamamen terkedilmiştir. Böylece, özgürlük bir varlık değildir; insanın varlığıdır yani onun varolma hiçliğidir.
(...)
İnsan bazen özgür, bazen köle olamaz; insan, her zaman ya tam özgürdür, ya da değildir.
(...)
|

18-07-2007, 22:03
|
 |
Henüz arızalanmış
|
|
Üyelik Tarihi: 18-07-2007
Nerden: samsun
Yaş: 35
Mesajlar: 1
|
|
ben bugün,kendim için var olmak eylemini sergiliyorum ve bundandır tutsaklığım,atamadığım habis acıların,tutsağıyım..birazdan serbest bırakacağım ve özgürleştireceğim kendimi!her şey kendi-için var olmaksa eğer ve kendi-içimdeyi hiçleştirecekse,varlığımın anlamsızlığı,,ve bu kabus! anlamsız laf kalabalıkları...
kabul etmeseniz de;birazdan kurtulacağım bu esaretten,kendimi özgürleştireceğim..insan bazen özgür ve bazen köle olacak  e acıki ikisini aynı anda tadamayacak.
|

01-10-2007, 01:23
|
 |
...
|
|
Üyelik Tarihi: 27-08-2007
Nerden: izmir
Mesajlar: 1,088
|
|
Alıntı:
|
İnsan bazen özgür, bazen köle olamaz; insan, her zaman ya tam özgürdür, ya da değildir...
|
İnsanın bulunması gereken yer tayininde kuramsal ve yöntemsel bir fikir otaya atan Sartre, kendi hükümleriyle özgürlüğün gerçekleştirecek olanın beşer olduğunu düşünür, bu insanın özgürlüğüdür; farkındalık ve sorumluluk insanı özgür kılar, "tüm insanlık durumları için tüm insanlara karşı sorumluyuz" der sonrasında Dostoyevski...
Sartre insanı önceden tanımlanmış/tarif edilmiş bir varlık olarak görmez. Öz varlıktan önce değildir yani: insanın kendini var etmesi kendi kararlarıyla şekillendirmesidir, özünü ancak böylesi bir iradi eyleminden sonra var edebilecektir. Hegel ile çatıştıkları budur.
"Kendi özgürlüğüne mahkumdur insan", hümanist düşünceye göre "insan" her şeyden değerlidir...(Hoş Hume, Kant'ın saf akıl önermesine hep şüpheci yaklaşmış ve mümkün olmayacağını ileri sürmüştür)
"özgür olmaktan vazgeçmekte özgür olmadığımız" bunu Tolstoy "bildiğim bir şeyi bilmezden gelemem" şeklinde ifade etmiştir.
Sartre bilinci bireyin salt bilincinden çıkarıp, "ben"in; "biz" olduğu ve bizin ben olduğu bir ortak bilince, eyleşe inanır. Sartre'nin gerçek hayatında da eylem adamı olması ve "her insan her şey karşısında herkesten sorumludur" sözünü anıştırarak ortak bir "biz" olma yükümlülüğünü varoluş yolunda özgürlük olarak adletmesi de düşünce ve eyleminde tutarlılığını yansıtır. İnsan özgürlük içinde varoluşunu kendi inşa edecektir, farkındalık insanı özgürleştirecek ama "hiçliğini de" aynı zamanda anlayacaktır.
Peki böyle bir hiçlikle yaşam nasıl devam edecektir?
Sartre intihara karşıdır; intiharı anlamsız bulur, onun için gerçek özgürlük "yaşam"dır. Camus'ün Sisifos'undaki gibi...Tanrılar Sisifos'u cezalandırmış ve sonsuza kadar bir dağın eteğinden düşen taşı tekrar yukarıya çıkarma cezası kesmişlerdir. İşte Sartre'ye göre özgürlük, "taşın düşeceğini bilmektir" ama yine de anlamlı olan, taşı her seferinde dağın tepesine taşımaktır, ölüm anlamsızdır...
Hiçlikle yüzleşen kişi, kendi dışına çıkarak objektif bir gerçeklik oluşturacaktır. Yaşamı katlanılır kılan budur. Kendinde varlık gibi dışa kapalı sistemleri "şeyler" için öngören Sartre, insan için bunu kabullenmez. İnsan yine kendi içinde bir hiçse de/saçmaysa da kendi için özgür kalabilmek için dışa açık bir sistem şeklinde özgürleşmelidir. Varolduğunun bilincinde olan tek canlı insandır çünkü. İnsan dünyayı aştığı, uzaktan bakabildiği fikrine sahip olamaz Sartre'ye göre, işte "özgülüğe tutsaklık" budur. Sorumluluk başkalarının da sorumluluğunu yüklendikçe özgürleşen insandan bahseder; bunu katı bir ahlak olarak görmez Sartre, bu bilinçli bir tercih olduğu vakit özgürlüktür.
İnsan bir kapının deliğinden dışarıya baktığında yine kendini görecektir; Bunu bir şiirimde ;
"Dört kez çaldı kapı
Kim o diyemedim
İçeride ben
Dışarıda ben
Konuşamadık birbirimizle
Korktuk
Sustuk"
Şeklinde ifade etmiştim...İşte insan kendine hem dışarıdan hem de içeriden bakabildiği zaman gördüğü bu "hiçlik" karşısında irkilecek ama onu kavrayabildiği, kendini var edebildiği ölçüde de "özgürleşecektir"....
İlk idrak'taki işte tüm bunların farkındalığı içindeki Sartre'nin yine de kendine söylettiği bir bölümle bitireyim;
"Sanıyordum ki" dedi Jacques, "özgürlük insanın kendi isteğiyle kendisini içine attığı durumlara karşıdan bakmasından ve bütün sorumlulukları kabul etmesinden ibaretttir. Ama şüphesiz aynı fikirde değilsindir: Kapitalist toplumu mâhkum edersin bununla birlikte bu toplumda memursun, komünistlere karşı bir prensip sempatisi gösterirsin ama yine de kendini bağlamaktan kaçarsın; hiç oy kullanmadın, partili olmadın, direnişlerine katılmadın. Burjuva sınıfını kötülersin oysa burjuvalardan farkın yok, burjuvasın; burjuva oğlu ve kardeşi ve burjuva gibi yaşarsın...!
Mathieu bir işaret yaptı ama Jacques sözünü kesmesine izin vermedi:
"Ve artık uyanış çağındasın...!"
Elbette Sartre'nin felsefesinde eksik ve eleştirilesi yanlar vardır. Ben Sartre'yi felsefeciden çok, aşkın bir romancı olarak görüyorum; yine de yirminci yüzyılın başatlarından olduğu da şüphe götürmez gerçektir...
ö.n.a
Konu maria tarafından (01-10-2007 Saat 03:04 ) değiştirilmiştir..
|

01-10-2007, 01:59
|
|
|
Sartre üzerine
Sartre insanı önceden tanımlanmış/tarif edilmiş bir varlık olarak görmez. Öz varlıktan önce değildir yani: insanın kendini var etmesi kendi kararlarıyla şekillendirmesidir, özünü ancak böylesi bir iradi eyleminden sonra var edebilecektir. Hegel ile çatıştıkları budur.
Burada belki Sartre konusunda benden daha bilgilisinizdir diye soruyorum. Örneğin Sartre mantığı, içgüdüleri neden a priori en azından bir gizillik olarak görmüyor sizce? Ve "Varoluşçuluk bir Humanizma'dır" da hatırladığım insan dışı diğer tüm varlıkları (kedileri, taşları...) öz'ün varoluştan önce geldiği varlıklar olarak görüyor... İnsan doğduğunda özü tam bir belirlenimsizlik içinde mi? Toplumsal özsellikleri de alabiliriz burada bir memurun, bir burjuvanın çocuğu olarak doğması gibi. Yani yine "belirli varlıklar" içinde doğmuş olmuyor mu? Böylesine iyi donanımlı bir felsefecinin -bence- böyle trajik bir hata yapabilmesini aklım hiç almamıştır.
Peki böyle bir hiçlikle yaşam nasıl devam edecektir?
Hiçlikle yüzleşen kişi, kendi dışına çıkarak objektif bir gerçeklik oluşturacaktır. Yaşamı katlanılır kılan budur. Kendinde varlık gibi dışa kapalı sistemleri "şeyler" için öngören Sartre, insan için bunu kabullenmez. İnsan yine kendi içinde bir hiçse de/saçmaysa da kendi için özgür kalabilmek için dışa açık bir sistem şeklinde özgürleşmelidir. Varolduğunun bilincinde olan tek canlı insandır çünkü. İnsan dünyayı aştığı, uzaktan bakabildiği fikrine sahip olamaz Sartre'ye göre, işte "özgülüğe tutsaklık" budur. Sorumluluk başkalarının da sorumluluğunu yüklendikçe özgürleşen insandan bahseder; bunu katı bir ahlak olarak görmez Sartre, bu bilinçli bir tercih olduğu vakit özgürlüktür.
İnsan bir kapının deliğinden dışarıya baktığında yine kendini görecektir; Bunu bir şiirimde ;
"Dört kez çaldı kapı
Kim o diyemedim
İçeride ben
Dışarıda ben
Konuşamadık birbirimizle
Korktuk
Sustuk"
Şeklinde ifade etmiştim...İşte insan kendine hem dışarıdan hem de içeriden bakabildiği zaman gördüğü bu "hiçlik" karşısında irkilecek ama onu kavrayabildiği, kendini var edebildiği ölçüde de "özgürleşecektir"....
Peki hiçlikle yüzleşen kişi için tam bir özgürlük, hatta şöyle ifade edeyim, bir olumsallık durumunda kalmaz mı, özgürleşebileceği gibi her olanaklı şeyi de yapabilir. Sartre'ın buna itiraz edeceğini sanmam. O halde Sartre'ın ahlak felsefesi nereye götürür? Her yere! Bence yanıt budur. "İş işten geçti" de bir ölü soruyordu: Şimdi nereye gideyim? "Nereye isterseniz?" yanıtını alıyordu. Yani bir Sartre'cı Marxizm'i de seçebileceği gibi Faşizm'i de seçebilir; istediğine bağlanabilir.
Son olarak Bulantı'da bir sahne vardır. Kitabın başkahramanı deniz kıyısından bir taş eline alır ve onun kendine yabancılığını hisseder/De Beauvoir'de de bu tip şeyler görmüştüm. Bu bir tür algılamda fenomenleri örten bilinçleri aşarsak belirli gerçek varoluşsal algılara kavuşabiliriz'dir bence.
Neler düşünüyorsunuz Maria? Bildiklerinizi ve fikirlerinizi duymak isterim.
ö.n.a[/QUOTE]
|

01-10-2007, 03:03
|
 |
...
|
|
Üyelik Tarihi: 27-08-2007
Nerden: izmir
Mesajlar: 1,088
|
|
Sartre, ilk elden Freudun "bilinç altı" öğretisini reddeder.
O'nun için deneyle kanıtlanamayacak olgular, algı yoluyla tarif edilecek "şeyler" varlıktan öncedir...Bunlar bir bütün halinde dünyada vardır ama bu bütünlüğü "anlamlı" hale getirecek ya da var edecek yine insan'dır. Mesela dağdaki kül örneğinden yola çıkarsak, daha önce orada ateş yakıldığını bilen insan bunu var edecektir... Ontolojik açıdan algıyı, duyumu ya da güdüyü varlıktan önceye koyar Sartre, hiçtir; onları manalı hale varlık sokacaktır. Hume'nin "boş levhası"na benzer bir varlık-özlük hiyerarşisini burada ben kabul etmiyorum, insan doğduğunda da kalıtsal olarak bir bilgi birikimiyle doğar, içdürtüler bunu açıklamakta -bencesi- sağır kalır...Bilincin şeffaflığından doğan tanıtlayamadığı aksaklıklardan biridir bu kanımca.
Alıntı:
possible_outside´isimli arızadan alıntı
İnsan doğduğunda özü tam bir belirlenimsizlik içinde mi?
|
Değil, elbette. Ama İlk İdrak'ta da verdiğim örnekteki gibi, burjuva ya da memur ve yahut komünist olmayı insan "seçer". Sartre bu seçimlerimizin özgürleştirdiği insanlarız der. Burada benim de katılmadığım husus; seçimlerin içe kapalı bir sistemle işlemesidir. Sartre bilinci nesnelere karşı aktif bir infilak olarak görüyor oysa ben öznenin de "şey"lerden etkilendiğini, ve insanın özünü -salt- kendinin oluşturamayacağını düşünüyorum. Aynı hakikat belki de sonsuz binomla ifade edilebilir. Ama Sartre'nin idealizme düşmeksizin varlığını insanın kendi belirlediği iddiası da sanıyorum Nietzsche'nin üst insanını tartışmamıza kadar varacaktır; farkındalığı yüksek insan ancak böylesi bir "özgürlük" alanı açabilmiştir kendisine...Trajik bir hata değilse de, edebiyatçı olmasından kaynaklı idealist bir hata, eksikliktir demek daha doğru olur. Lakin son söyleşisinde de belirttiği gibi Sartre'nin tek emeli gelecektekilerin onun fikirlerini geliştirmesi ve ilerletmesiydi.
Alıntı:
possible_outside´isimli arızadan alıntı
Burada belki Sartre konusunda benden daha bilgilisinizdir diye soruyorum.
|
Hayır, ben yalnızca meraklıyım diyebilirim ve yazıyla kendini ifade etmek aslında daha uzun derinlikli çalışma gerektirir, acelemiz yok...
Not: Sisifos Söylencesi Camus'undur, düzeltiyorum..
|

01-10-2007, 03:25
|
|
|
Benim için Sartre'da önemli olan
İlk idrak'taki işte tüm bunların farkındalığı içindeki Sartre'nin yine de kendine söylettiği bir bölümle bitireyim;
"Sanıyordum ki" dedi Jacques, "özgürlük insanın kendi isteğiyle kendisini içine attığı durumlara karşıdan bakmasından ve bütün sorumlulukları kabul etmesinden ibaretttir. Ama şüphesiz aynı fikirde değilsindir: Kapitalist toplumu mâhkum edersin bununla birlikte bu toplumda memursun, komünistlere karşı bir prensip sempatisi gösterirsin ama yine de kendini bağlamaktan kaçarsın; hiç oy kullanmadın, partili olmadın, direnişlerine katılmadın. Burjuva sınıfını kötülersin oysa burjuvalardan farkın yok, burjuvasın; burjuva oğlu ve kardeşi ve burjuva gibi yaşarsın...!
Mathieu bir işaret yaptı ama Jacques sözünü kesmesine izin vermedi:
"Ve artık uyanış çağındasın...!"
Öncelikle sorularıma iyi yanıtlar getirmişsiniz. Freud hakkındaki düşüncesini biliyordum ama Sartre için bizim algımız öncesi varolan şeylerin "hiç" bulunup bizim algılamamız, belki daha doğrusu üzerine bilinç geliştirmemiz sonrası anlamlandırmamız hem şeylerin doğasını görmezden gelmek bir ölçüde hem de özgürlüğümüzü abartmak. Ama işte Filozof tam da burada benim için önemli. Hangi felsefi duruş noktasından çıkarsak çıkalım ve özgürlük kavramı bizim için neyi ifade ederse etsin yukarıdaki, sizin alıntınızdaki durum içinde insan özgürlüğüyle kendini bağlamıştır insandır (özgür olmaya mahkum kalmıştır, eylemsizliği bile bağlanmak, seçmemesi dahi seçmektir) Ben Sartre'da bu özgürlük vurgusunun çok sık yapıldığını ve insanın şu ya da bu koşulu bahane ederek özgürlüğünden kaçmasının kötü niyetliliğinden bahsedilmesini sever ve eşdeğer ölçüde de rahatsız da olurum -ama bu rahatsızlık da iyi bir şeydir/iyimserlik sağlayabilecek bir potansiyeli içerir en azından.
|

01-10-2007, 11:08
|
 |
...
|
|
Üyelik Tarihi: 27-08-2007
Nerden: izmir
Mesajlar: 1,088
|
|
|
Sevgili possible_outside,
Sartre'nin "yalan" hususundaki yaklaşımını anıştırdı yazdıklarınız...Sartre'nin tanımladığı "özgürlük" kavramından içte ve dışta sorumluluk demek en kaba tahlille mümkün.
Yalan insanın kendine söyleyemeyeceği bir şey...Sartre özellikle romanlarında, kahramanlarının iç tahlilleri edebi dehasıyla sunmakta ve aslında "hiçleşen" bireyin kendine nasıl da bahaneler düzdüğünü anlatmakta...
Bir insan bilmediği bir konuda kendine yalan söyleyemez, ancak sözleriyle hayır'lar, içinde tasdik etmiştir ama.
Oysa "kendini yanıltmak" kendine söylediği yalandır; doğruyu ötekinden değil bizzat özvarlığından gizler bahanelerle...Gerçekte eylemlerimizle dünyayı dönüştürdüğümüzü sanırız, hedeflerimize belirli "yol"larla rasyonalize ederek varırız; bu eyleşi bizzat bizim yaptığımız bir şey gibi görürüz sonra ve bu yaratıklandırdığımız dünyayı absürd olarak gördüğümüz, hiçleştirdiğimiz oranda da farkındalığımızın arttığını savunuruz, Sartre de kişileri aracılığıyla bazen bunun ne beyhude bir "aldatma" olduğunu çarpar yüzümüze...
Hayatımızı nizam, ahlak ve doğruluk üzerine kurgulamaya çalışırken aslında gayet gösterişsiz başkaldırma, isyan ve anarşi zevklerini araç ediniriz...
Görkemle döşediğimiz zahmetli hayatımızın aslında ne basit, ne boş bir ayaklanma olduğunu gördüğümüzde belki bir esir kampında bile olsak özgürleşeceğizdir...
|

01-10-2007, 12:39
|
|
|
Alıntı:
maria´isimli arızadan alıntı
Hayatımızı nizam, ahlak ve doğruluk üzerine kurgulamaya çalışırken aslında gayet gösterişsiz başkaldırma, isyan ve anarşi zevklerini araç ediniriz...
Görkemle döşediğimiz zahmetli hayatımızın aslında ne basit, ne boş bir ayaklanma olduğunu gördüğümüzde belki bir esir kampında bile olsak özgürleşeceğizdir...
|
Bu yazınızda Sartre felsefesine bağlı kalırken yine de Sartre'dan uzaklaşarak sanki izlenimlerinizden belli yargılar çıkardığınızı gördüm. Ben şunu iyi bir eleştiri olarak anlamaya karar verdim -böylece kendime bir yarar umuyorum: Hayatımızı nizam, ahlak ve doğruluk üzerine kurgulamaya çalışırken aslında gayet gösterişsiz başkaldırma, isyan ve anarşi zevklerini araç ediniriz...
Ama altındaki ikinci cümlede görkemle döşediğimiz hayatımızın boş bir ayaklanma olması... hayır, size katılmıyorum. Örneğin bu tip bir hayat maddi başarılar getirmiyorsa boş bir ayaklanma değildir/maddi güce, somut verili bir güce dönüşmeyebilir. Kişi Kafka gibi hukukçu, sigorta memuru olup gelir evine yazılarını yazar; ama tam da bu evinde yaptığı şey onu çağdaş batı edebiyatının en büyük yazarlarından biri yapabilir (Örneğin şunu düşünün Maria: "Kafka olmasaydı çağdaş batı edebiyatı olmazdı" diye yazmıştı Sartre. Az bir şey abartı ile katıldığım bir söz) Dahası yazarın kendisi de kendini bazen eleştirirerek söylediğinizin benzeri bir şeyi o da kendine diyebilir. Gerçekten de başarısının boyutlarını, erimini, açılımlarını görememiş bir yazar olarak öz-eleştirisinde çok da haklı olduğunu görebilir. Ayrıca esir kampında dahi olsak özgürleşebileceğimiz bana çok bilinç açısından soyut bakmak gibi de geldi/Ama belki de bu "idealizme düşüşünüze" saygı duyduğumu ama bunun tek yanlı, stoik felsefeyi hatırlatan bir özgürlük olduğunu söyleyebilirim. Bununla birlikte insanın hayatının bir aşamasında hayatındaki "ayaklanma"ya bakarak basit, boş bir ayaklanma olarak görmesi, böyle sert, radikal bir eleştiriyi, bir tür kendi hayatında yaptığı onca düşüncesini, inancını, yaşantılarını, içsel-yaşantılarını... tüm bir bütüne verdiği anlamları böyle reddebilmesi de -eğer bu öz-eleştiride samimiyse- herhalde bilincine (ama esir kampında olduğu için sadece bilincine) yeni bir özgürlük alanı, yeni, boş, tertemiz bir özgürlük alanı açacaktır -her ne kadar bunu yapan kişinin ne kadar çok, ne kadar kapsamlı bir eski bilinç nesnelerini yokettiğini, korkunç bir haksızlık yaptığını düşünsem de... ama yazınıza dönersek yine bir de şöyle bir şey çıkarabilirim: Siz de somut olanın, örneğin gündelik yaşamınızın, yaşantılarınızın içinde "aslında basit" "aslında boş" ayaklanmalar deneyimlemiş veya deneyimlediğinizi sanmış gibisiniz -keşke örnekler verseydiniz, daha da yararlı olurdu.
|

01-10-2007, 13:26
|
 |
...
|
|
Üyelik Tarihi: 27-08-2007
Nerden: izmir
Mesajlar: 1,088
|
|
|
Sartre'den hem çıktık hem çıkmadık Sevgili possible_outside...
Öncelikle cümlemin -belki imgesel dile daha yakın olmuşluğumdandır- size geçmediğini söylemek isterim, yani cümle kendini açıklayamamış, ûslupsal sorundur diyelim...Özellikle "zevk aracı" tamlamasını ve "görkem" kelimesini seçerek kullanmaya çalıştım ama demek ki başka düşünlere sevk etti sizi...Campela'nın yazılarını eklediniz,
«Dünyanın bütün kitapları doyuramaz kafamın açlığını. Neler neler okumadım! Ama yine de kafamın açlığından ölüyorum... Anlayışım arttıkça, bilgim eksiliyor...»
...
«Öğrenmediğin şeyi nasıl bilebilirsin? Şeytan mı var senin emrinde?» diye sordular. Ben de: «Bildiklerimi öğrenmek için, sizin içtiğiniz şarapların on misli kandil yağı harcadım» diye karşılık verdim.»
Okudukça gözleri bağlı bir insanın yavaş yavaş bağının çözülmesi ve dokunduğu filin ne kadar büyük olduğunu görmesi ya da bilgi edindikçe ummanın nasıl da sınırsızlığını görüp daha da açlaşması, gözlerini fal taşı gibi açması açması ama yine de tüm evrene dokunamayacağını bilip de azap çekmesi...Bu çile elbetteki boş bir çaba olamaz...Campanella da, Sartre de devlerdendir; Newton olmalı "devlerin omuzlarından daha ileriye" bakabileceğimizi söyleyen; bu çaba ne diye boş olsun ki biz "cüceler" için bile olsa...Campanella da nice işkenceler çekmiş hatta en insanlık dışı işkence uygulanırken bile bir filozofa yakışmayacak sözler ağzından çıkmasın diye dişlerini sıkmış ama Güneş Ülkesi'ni yazabilecek kadar da yüreğini bilgelikle doldurmuş...
Oysa yukarıda Sartre iki kahramanını konuşturuyordu; biri burjuva tüccar bir ağabey, diğeri üniversitede idealist bir akedemisyen ve bu kahramanlardan biri gerçekten de Fransa'nın Cezayir işgaline katılarak "özgürleşiyor"...Jacques hangisi sizce...?
Sorunuzun yanıtını verdim sanıyorum...
|

01-10-2007, 16:53
|
|
kim bilir
|
|
Üyelik Tarihi: 23-09-2007
Nerden: Rize
Mesajlar: 69
|
|
Felsefe… Bir felsefi ekol’u nasıl bir ‘yaşam felsefesi’ yapabilir insan?
Veya, felsefi bakış açısından nasıl tanıyabiliriz kişiliklerimizi?..
Böyle anlıyorum buradaki felsefe paylaşımını, doğru mu anlıyorum?
Kanımca, bir felsefe yolunu, yaşam yolumuz olarak seçersek; (yaşam felsefesi) kendimizi o yol’a uydurmaktan çok o yolu kendimize uydurmamız kaçınılmaz olur.
-Biliyorum, ama yapamıyorum!..
Burada varoluş’un sesini duydum ve yanaştım hemencik.
Sesimi kattım, var olsun diye!..

sıyırdı yüzünü dünya / gördüm kimse ben değil
|
|
Konuyu toplam 1 kişi okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
|
|
|
| Seçenekler |
|
|
| Stil |
Normal
|
Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 08:22 .
Powered by vBulletin® Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO ©2009, Crawlability, Inc.

Copyright ©2007 - 2008 khAos.info
|
|
|
|