Felsefe, Edebiyat, Sinema, Müzik, Tarih, Kültür  & Sanat ve Mizah  Forumu Ana Sayfa İletişim Site Haritası

Geri git   Felsefe, Edebiyat, Sinema, Müzik, Tarih, Kültür & Sanat ve Mizah Forumu > Kültür & Sanat > Felsefe

Felsefe Felsefe Rusya gibidir. Bataklık çoktur ve sık sık Almanlar tarafından işgal edilir..



BERTRAND RUSSELL İle Din Üzerine Söyleşi

Felsefe içerisinde BERTRAND RUSSELL İle Din Üzerine Söyleşi konusu: DİN WYATT---- Sizin hiç dini duygularınız oldumu Lord Russell ? RUSSELL-- Oldu, oldu. Ergenlik çağımda, eni konu dindardım. Belki matematik dışında, her şeyden çok dinle ilgilenmekteydim. Dinle ilgilenmem beni, ona ...

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1 (permalink)  
Alt 29-08-2008, 22:21
Enfeksiyon - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Hakkaten Arıza
 
Üyelik Tarihi: 12-06-2008
Nerden: İstanbul
Yaş: 45
Mesajlar: 399
Standart BERTRAND RUSSELL İle Din Üzerine Söyleşi


DİN


WYATT---- Sizin hiç dini duygularınız oldumu Lord Russell ?

RUSSELL-- Oldu, oldu. Ergenlik çağımda, eni konu dindardım. Belki matematik dışında, her şeyden çok dinle ilgilenmekteydim. Dinle ilgilenmem beni, ona inanmam için bir neden varmı sorusuna götürdü-ki dinle her ilgilenenin aynı sonuca vardığı pek söylenemez. Ben üç sorun üzerinde durdum. Öyle geldiki bana, tanrı ölümsüzlük ve özgür insan iradesi(cüzi irade) en önemli üç sorundu ve bunları ters yönden birer birer inceledim, özgür insan isteminden başladım, adım adım ilerleyerek, bunların hiç birine inanmak gerekmediği sonucuna vardım. Bunun beni çok sarsacağını sanmıştım, ama, tuhaf değilmi, hiç de öyle olmadı.

WYATT---- Bu üç şeyden hiçbirine inanmak gerekmediği düşüncesine nasıl vardınız ?

RUSSELL-- Özgür insan istemi konusunda ileri sürülenleri yeterli bulmadım ve hâlâ da bunların inandırıcı olmadığı kanısındayım. Ama düşündüm ki maddenin bütün devinimlerini dinamik yasalar yönettiği için, insanın konuşurken dudaklarının oynamasının önceden ayarlanması gerekir, o kadar ki söyleyeceği sözleri değiştirme gücü olamazdı. Bunun sağlam bir kanıt olduğunu sanmıyorum ama, o zaman bana inanılır gibi gelmişti.
Ölümsüzlüğe gelince , ha bakın, bedenle ruh arasındaki ilişki ne olursa olsun, bu ilişki herkesin sandığından daha da derindir. O kadar ki, beden çürümeye başladığı zaman, ruhun yaşamakta devam etmesi düşünülemez. Tanrıya gelince, onun varlığına inananların, ileri sürdükleri bir çok kanıtlar varsada, ben düşündüm ve hâlâ da öyle düşünüyorum ki, bunların hiçbiri geçerli değildir ve Tanrının varlığına inanmak isteği olmasa, kimse bu kanıtları kabul edemezdi.

WYATT---- Fizik yasaları "cüzi irade" diye bir şeyin olamayacağını ortaya koyar diyorsunuz. Ne demektir bu, anlamıyorum.

RUSSELL-- Evet delikanlılık çağımda böyle düşündüğümü söylemeliyim. O zamanki düşünceme göre, fizik yasaları gereği, ilk nebula halinden bu yana, maddenin bütün devinimleri önceden belirlenmiştir. Söylenen her söz de bu yasanın içine girer. Böyle olunca, diyorumki ilk nebula çağında, bay filanın, her durumda söyleyeceği söz fizik yasalarınca saptanmıştır. Bu demektirki, bay filan söyleyeceği hiç bir sözü özgür iradesi ile söyleyemez.

WYATT---- Sizce Tanrı diye bir şeyin olmadığı kesinmidir ? Yoksa,Tanrının varlığı ispatlanmışmı değildir sadece ?

RUSSELL-- Böyle bir şeyin olmadığı kesindir demiyorum, hayır. Diyorum ki, Olympos tanrıları veya Norveç tanrıları için durum neyse, Tanrı için de odur. Olympos ya da Valhalla tanrıları da var olabilir. Var olmadıklarını ispatlayamam ama, bence Hıristiyan Tanrısının var olması, öbürlerinin var olmasından daha olası değildir. Hepsinin varlığı bir olasılıktan öteye geçmiyor bence.

WYATT---- Sizce din, etkileri açısından yararlı mı, zararlımı ?

RUSSELL-- Etkilerinin çoğu, tarih boyunca zararlı olmuştur bence. Gerçi Mısır rahipleri takvimi bulmuşlar, ay ve güneş tutulmalarını önceden kestirebilecek kadar izlemişlerdir. Bunlar bence yararlı etkilerdir. Ama etkilerin çoğu kötü olmuştur kanımca. Kötü olmuştur çünki, dinin buyruğu ile insanlar, iyice kanıtlanmamış şeylere inanmak zorunda kalmışlar; ve bu, herkesin düşüncesini bozmuş, eğitim sistemini bozmuş ve bence, tam bir ahlak sapkınlığına yol açmıştır. Neyin doğru, neyin yanlış olduğu üzerinde durulmaksızın bazı şeylere inanmak doğru, bazı şeylere inanmakta yanlış sayılmıştır. Genel olarak, dinin büyük zararları olduğu kanısındayım. Din tutuculuğu ve eski alışkanlıklara bağlılığı Tanrı buyruğu haline getirmekle büyük ölçüde zararlı olmuştur; insanlar arasındaki hoşgörüsüzlüğü ve kinleri yüceltip, beslemekle dahada zararlı olmuştur. Özellikle avrupada, dinin doğurduğu hoşgörüsüzlük korkunç ölçülere varmıştır.

WYATT---- Özgür düşünceyi engelleyen bir çeşit düşünce sansürü olduğu kanısındamısınız ?

RUSSELL-- Evet, bu kanıdayım. Demek istiyorum ki, dünya yüzünde herhangi bir okulu, erkek yada kız okulunu alırsanız alın, göreceksiniz ki, hepsinde bir çeşit inanç aşılanmaktadır. Hıristiyan ülkelerde bir çeşit inanç, komünist ülkelerde bir çeşit inanç. Her ikisinde de bir şey öğretilmekte ve öğretilen şeyin doğruluğu tarafsızca incelenmemekte; bir yandaki çocuklar, öbür taraf üstüne düşüncesini, kendiliğinden bulmaya alıştırılmamaktadır.

WYATT---- Çağlar boyunca, insanlarda bir din gereksinmesi yaratan nedir ?

RUSSELL-- Her şeyden önce korkudur, sanıyorum. İnsan kendini güçsüz hisseder daha çok. Onu korkutan üç şey vardır. Biri Doğa'nın yapabileceği şey. Doğa onu yıldırımla çarpabilir ya da bir depremle yok edebilir. Öteki, başka insanların ona yapabilecekleri şey. Bir savaşta onu öldürebilirler. Üçüncüsü ki dinle pek ilgilidir, durgun bir zamanında yaptığına pişman olacağı şeyler. Bu yüzden, bir çok insan büyük bir korku içinde yaşar. Din de bu korkulara pek fazla kapılmasına yardım eder.

WYATT----Ama din kurucularının buyurdukları bu değildir her zaman.

RUSSELL-- Hayır ama, din kurucuları ile -dinlerin kurucuları demek istiyorum- artlarından gidenlerin öğrettikleri arasında pek az ilişkiler vardır, pek az gerçekte. Bir örnek verelim. Gördüğüme göre, asker kişiler Doğu devletleri(Doğu bloku) ile olan çatışmalarda Hıristiyan inancına pek önem veriyorlar. Onlara bakılırsa, Hıristiyan değilseniz savaşta güçlü olamazsınız. Ama ben, İsa'nın Dağdaki vaazını okudum ve içinde H.bombasını öğütleyen bir sözcük, tek bir sözcük bulamadım.

WYATT---- Evet ama, öyleyse siz dinin bugünde hala zararlı olduğunamı inanıyorsunuz ? Demek istiyorum ki, eleştirdiğiniz şeyler geçmişle ilgili. Bugün için ne diyorsunuz ?
RUSSELL-- Dün neyse, bugün de o. Verdiğim H. bombası örneği eski bir hikaye değil, keşke öyle olsaydı. Bence bugünkü din, kiliselerdeki durumuyla, dürüst düşünceyi köstekliyor aslında ve hiç de önemli olmayan şeylere önem veriyor. Onun önem ölçüsünün tümüyle yanlış olduğu söylenebilir.

WYATT---- Buna bir örnek verebilirmisiniz ?

RUSSELL-- Verebilirim elbette. Roma İmparatorluğu çökerken, kilise uluları buna hiçde aldırış etmiyorlardı. Başlıca kaygıları, bakireliği korumaktı. Onlarca önemli olan buydu.

WYATT---- Ne yaptılar, peki ?

RUSSELL-- Halka din öğütleri verdiler. Orduların sınırlara dayanması, vergi sistemlerinde reform yapılmaması onları ilgilendirmedi. Din kuralları onlarca, kendi İmparatorluklarının yaşamasından daha önemliydi. Onun için bugün de, insan soyunun çökebileceği bir sırada, görüyorum ki, kilise uluları suni döllenmeyi önlemeyi, hepimizi birden yok edecek olan bir dünya savaşını önlemekten daha önemli sayıyorlar. Bence, bu, önem ölçüsünde ne büyük bir aldanma olduğunu göstermeye yeter.

WYATT--- Evet ama, dinlerin eğitimi yaymada bazen bir hayli yararlı olduğunu kabul etmez misiniz? Örneğin, Birmanya gibi, başka hiç bir sisteminin kullanılmadığı yerlerde, Budist rahipleri yoksulları eğitmekte bir hali iş görmemişlermidir ?

RUSSELL-- Evet, olabilir. Benediktenler de bu yolda hayli yararlı olmuşlardır, ama zararlı olduktan sonra.Önce hayli kötülük etmişler,sonra da birazcık iyilik.

WYATT---- Kimi insanlar, inançsız, dinsiz olamayacaklarını, onsuz yaşamın zorluklarına karşı koyamayacaklarını sanıyorlar. Onlara ne dersiniz ?

RUSSELL-- Böyle düşünenler bir çeşit korkaklık gösteriyorlar, derim. Bu korkaklık başka alanlarda ayıp sayılır. Ama din alannda oldumu, korkaklık övülüyor. Bense, hangi alanda olursa olsun, korkaklığı övemem.

WYATT---- Peki ama, neden korkaklık diyorsunuz buna ?

RUSSELL-- Yaşamla, şunsuz ya da bunsuz savaşamazsınız demek korkaklıktır. Herkes yaşamın kendisine verdiği olanaklarla yaşam savaşına girmek zorundadır.Yüreklilik, bir bakıma budur.

WYATT---- Sizce insanların kendi sorunlarını Tanrı'ya, bir papaza ya da bir din kuruluşuna yüklemeleri, bu sorunlarla kendi başlarına savaşmamaları korkaklıkmıdır ?

RUSSELL-- Evet. Dünyanın içinde bulunduğu çık tehlikeli durumu ele alalım. Bana boyuna gelen mektuplarda hep "Tanrı dünyayı korur" diye yazıyorlar. Ama Tanrı geçmişte hiç korumadı, yarın ne diye koruyacakmış, anlamıyorum.

WYATT---- Ama din insana zararlı ise, insanlar neden hep bir dinlerinin olmasını istiyorlar ?

RUSSELL-- İnsanlar istemiyorki ! Kimi insanlar istiyor. Onlarda dinlerinin olmasına alışmış olanlardır. Örneğin, kimi memleketlerde halk sırık üstünde yürür ve sırıksız yürümekten hoşlanmaz. Din de tam böyle bir şeydir. Kimi memleketler alışmıştır buna. Ben Çin de bir yıl yaşadım ve gördümki, orta halli Çinlilerin herhangi bir dine inandıkları yok. Öyleyken Hıristiyanlar kadar mutlu olabiliyorlar. Hatta, kötü koşullar içinde oldukları düşünülürse, Hıristiyanlardan daha mutludurlar bence.

WYATT---- Ama bir Hıristiyana sorsanız, Çinliler Hıristiyan olsalar daha mutlu yaşarlar, der.

RUSSEL-- Bence bunun doğruluğu hiç de ispatlanmış değildir.

WTATT--- Ama, insan kendi dışında bir inanç nedeni aramazmı ? Kendinden büyük sandığı birine inanmak istemez mi ? Bu, sadece bir korkaklık ya da başkasına güvenme sorunu değil, onun uğrunda bir şeyler yapmak isteği de olabilir.

RUSSELL-- İnsanın kendinden büyük nice şeyler daha var. Herşeyden önce ailesi, sonra ulusu var, sonrada bütün insanlık. Bütün bunlar bir tek insanın kendinden büyük şeylerdir. İçimizde doğabilecek iyilik duygusunu doyurmamıza bunlarda yeter.

WYATT---- Din kurumlarının insanlığı hep pençesi altında tutacağınımı sanıyorsunuz ?

RUSSELL-- Bu bence, insanların kendi toplumsal sorunlarını çözümleyip çözümlememelerine bağlıdır. Büyük savaşlar ve büyük baskılar sürüp giderse, çoğu insanlar mutsuzluk içinde yaşarsa, din de sürüp gider herhalde. Çünkü, benim gördüğüm kadarıyla, Tanrının iyiliğine inanç, olan bitenlere ters düşmektedir. Tanrının iyiliğini gösteren hiç bir kanıt yokken ortada, halk inanıyor buna. Ama her şey yolunda gittiği zamansa, inanması gereken inanmıyor, Tanrının iyiliğine. Onun için diyorum ki, halk toplumsal sorunlarını çözerse, din ortadan kalkar. Ama çözümleyemezse, o zaman ortadan kalkacağını sanmam. Buna geçmişten örnekler bulabilirsiniz. 18. Yüzyılda, herşey yolundayken, okumuş yazmış insanların çoğu dine bağlı değildiler, serbest düşünceliydiler. Ama Fransız devrimi olunca, bazı İngiliz aristokratları serbest düşüncenin insanı giyotine götürdüğü kanısına vardılar. Serbest düşünceyi bir yana bırakıp, hepsi koyu dinci kesildi. Böylece, Victoria dönemi başladı. Aynı şey Rus devriminde de oldu. Rus Devrimi halkı ürkütü, malları mülkleri ellerinden gidecek sandılar ve Tanrıya inanır oldular.

WYATT---- Sizin ve benim, ölünce yok olup gideceğimize inanıyormusunuz ?

RUSSELL-- İnanıyorum elbette. Başka türlü olması için bir neden yok. Ölünce beden dağılıp gidiyor biliyoruz bunu. Beden dağıldıktan sonra, düşüncenin yaşamını sürdürmesi için bir neden göremiyorum.


NOT : Bu bölüm Bertrand Russell'ın 1950 Nobel edebiyat ödülünü aldıktan sonra televizyonda yaptığı konuşmalardan alınmıştır. Copy paste değildir, kitaptan aktarılmıştır. Hatalar için özür dilerim . ENFEKSİYON
Alıntı ile Cevapla
  #2 (permalink)  
Alt 30-08-2008, 00:07
sangre - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
_b/s/en s/b/enim *
Lost Your Marbles? Champion, Bloody Pingu Champion
 
Üyelik Tarihi: 16-10-2007
Nerden: Son
Yaş: 20
Mesajlar: 1,149

Gerçekten anlamlı bir söyleşi .. Paylaşım için teşekkür ediyorum kendi adıma.. Bu söyleşi üzerine bir değerlendirme vardı arşivimde.. Ateistforum'dan 'Dehri' nikli üyeye aitti sanırım.. Bende onu alıntıyım, herkesin okumasını şiddetle tavsiye ediyorum.

Bertrand Russell'ın Dine Bakışı

Russell, kendi pozisyonunun agnostisizmin ateist kanadında olduğunu belirtir.

Russell'ın göz önünde bulundurduğu dinin her şeyden önce Hristiyanlık dini olduğu, daha sonra görüşlerini genel olarak din kavramının tamamına yaydığı görülmektedir.

Russell, zihinsel bakımdan herhangi bir dinin doğru olduğunu kabul etmek için elimizde yeterli kanıtın olmadığını söyler. Ona göre insanların dini kabul etmelerinin gerçek sebebinin akılla hiçbir ilgisi yoktur. İnsanlar dini duygu yoluyla benimsemektedirler. Ancak, duygularımızın bize hiçbir şekilde doğruyu bulmamızda yardımcı olamayacağını ve dolayısıyla inanmada ortaya çıkan duygu ağırlığının da bu anlamda bizi gerçeklerle buluşturmasının olanaksızlığına dikkati çekmektedir.

"İnananların, inanmayanlara nazaran genellikle daha mutlu veya daha mutsuz olduğunu görmedim. Yani inanmak insanları daha mutlu kılmıyor. Aynı şekilde inanmamak da insanları mutsuz kılmıyor. Bana göre, esas ve önemli erdemler, iyi kalplilik ve zekadır. İnanç vs. değildir. Böyle olmasına rağmen zeka, her türlü inançla engellenir; iyi kalplilik ise günah ve ceza duygusuyla körleşir."

Russell'a göre, dinin bir olumsuz yönü de, onun mantıkla olan ilgisini kuramamış olmasıdır. Ona göre, din ve dolayısıyla inanma, mantığa uygun düşmelidir.

Russell'a göre, Tanrı'nın varlığının kanıtlanması noktasında öne sürülen delillerin arka planında genellikle insanların inançlarını rasyonelleştirme çabaları yatmaktadır. O, Tanrı'nın varlığına inanma isteğinin birtakım deliller ortaya konulmasını sağladığını, böyle bir istek olmasa kanıtların ortaya konulamayacağı görüşündedir.

Russell'a göre, insanları Tanrı'ya inanmaya götüren şey, hiç de bir zihin muhakemesi değildir. Çoğu insanın Tanrı'ya inanması küçük yaştan öyle yetiştirildikleri içindir.

Tanrı'nın "ilk neden" olması hakkındaki görüşü: Her şeyin bir nedeni olması gerekiyorsa, Tanrı'nın da bir nedeni olması gerekir. Nedensiz herhangi bir şey olabilirse, dünya Tanrı'nın kendi de olabilir, böylece bu delilin geçerli bir yönü kalmaz. Russell'a göre, bu, Hinduların görüşüne benzer; onlara göre dünya, bir fil üstünde durmaktadır, filse bir kaplumbağanın. "Peki, ya kaplumbağa?" diye sorulunca, Hintli, "konuyu değiştirsek nasıl olur?" diye cevap vermiştir.


Bertrand Russell'ın "SORGULAYAN DENEMELER"inden:

* Düşünce özgürlüğü lehindeki temel sav, bütün inançlarımızın kuşku götürür olmasıdır.

* İnançların kanıtlara dayanma oranı onlara inananların sandıklarından çok daha düşüktür.

* Ateşli bir şekilde savunulan görüşler asla iyi bir temele dayanmayan görüşlerdir; gerçekten de şiddetli duygusallık, görüş sahibinin rasyonel kanıtlardan yoksun olduğunun bir göstergesidir. Politika ve din konularındaki görüşler hemen hemen tümüyle aşırı duygusallık ile bağıntılı olan türdendir.

* Çok kimse aklın tek işlevinin kişinin kendi özlem ve gereksinimlerinin doyumunu kolaylaştırmak olduğunu söylemektedir.

* Eskiden mantık, çıkarım yapma sanatıydı. Şimdi ise, doğal olarak, yapma alışkanlığımızda olduğumuz çıkarımların ender olarak doğru olduğu anlaşıldığından, mantık da bir çıkarım yapmaktan sakınma sanatı olmuştur.

* Rasyonelliğin kuramsal yanı, olgulara ilişkin kanılarımızı özlemlere, önyargılara, geleneklere değil, kanıtlara dayandırmaktan ibarettir. Rasyonel bir kimse, konuya bağlı olarak, bir hukukçudan ya da bir bilimciden farksızdır.

* Rasyonel bir kişi kesinliğin olanaklı olmadığı durumlarda olasılığı en kuvvetli olan görüşe en büyük ağırlığı verir, yabana atılamayacak ölçüde olasılığı olanları da varsayım olarak aklında tutar; çünkü bunların tercihini gerektiren bazı kanıtlar sonradan ortaya çıkabilir.

* İrrasyonalizm, yani nesnel hakikati yadsımak, hemen her zaman, hiçbir kanıtı olmayan bir şeyde ısrar etmek; ya da çok sağlam kanıtları olan bir şeyi yadsımak arzusundan kaynaklanır.

* Bazı fikirleri benimsemek veya onlara karşı olmak; ya da bazı konularda birşeye inandığımızı veya inanmadığımızı dile getirmek ceza yaptırımlarına yol açıyorsa düşünce "özgür" değildir.

* William James "inanma arzusu" konusunda öğütler vermiştir. Ben şahsen "kuşku duyma arzusu"nu öğütlemek isterdim. İnançlarımızın hiçbiri tam olarak doğru sayılmaz; hepsinde en azından bir belirsizlik, bir hata gölgesi mevcuttur.

* Kendi kuşkuculuğumuz hakkında bile kuşkucu olmalıyız.

* Gerçek bilgiye en yakın şeylerin yalnız bilim alanında bulunabilmesine rağmen, bilimcilerin tutumu kuşku doludur ve zamanla değişebilir.

* Bilimde bir gözlemci, sonuçları "olası hata" değerleri ile birlikte ifade eder. Bir ilahiyatçı veya politikacının dogmalarındaki olası hata payını belirttiğini, ya da onlarda herhangi bir hatanın var olabileceğini kabul ettiğini duyan var mıdır?


Bertrand Russell'a Göre Din ve Korku

Russell, dini, insandaki korku duygusuyla temellendirmektedir.

"Dinin her şeyden önce ve genellikle korku üzerine kurulmuş olduğunu sanıyorum. Bu kısmen bilinmeyenin korkusudur, kısmen de... başınıza gelecek güçlüklerde ve itişmelerinizde yanıbaşınızda duracak bir ağabeyin olmasını size isteten korkudur. Bütün dinin kökü korkudur. Bilinmeyenin, yenilmenin ve ölümün saldığı korku."

Russell, yaşamın her alanında dine gereksinim duymanın yersiz olduğunu ve böyle davranmak isteyenlerin de korkak olduğunu belirterek bu noktada şunları söylemektedir:

"Bu insanlar, bir çeşit korkaklık gösteriyorlar. Başka bir alanda olsaydı onların bu davranışları küçümsemeyle karşılanırdı. Fakat olaylar din alanında geçtiğine göre bu iş hayranlık verici sayılmaktadır. Hangi alanda olursa olsun korkaklığa hayranlık duymam ben."

Russell'a göre, insanların üç çeşit korkusu vardır:

1. Doğanın kendisine yapabileceği şeyler: Yani tabiat onu yıldırımla çarpabilir, ya da depremle yutup yok edebilir.

2. Başka insanların kendisine yapabileceği şeyler: Örneğin onu savaşta öldürmek gibi.

3. İnsanların üzülüp pişmanlık duyabilecekleri şeyler.

Din insanların üzüntü ve korkularından en az etkilenmelerine yardımcı olmaktadır. Bir başka deyişle insanların korkularının üstesinden gelebilmeleri için dine gereksinim duyulmaktadır.

Kaynak; Bertrand Russell'ın Dine Bakışı


Bin gölge, bin ağaçtan, bir güneşin gölgesidir.. _/ *

_gölge'li/ *

Konu sangre tarafından (30-08-2008 Saat 00:10 ) değiştirilmiştir..
Alıntı ile Cevapla
  #3 (permalink)  
Alt 30-08-2008, 01:59
Arıza
 
Üyelik Tarihi: 27-06-2008
Nerden: kendimde
Mesajlar: 256

1-WYATT---- Peki ama, neden korkaklık diyorsunuz buna ?

RUSSELL-- Yaşamla, şunsuz ya da bunsuz savaşamazsınız demek korkaklıktır. Herkes yaşamın kendisine verdiği olanaklarla yaşam savaşına girmek zorundadır.Yüreklilik, bir bakıma budur.


‘’Yaşam savaşı.’’
-Bu kavram,evrensel bir gerçeklik midir?

-Russell yaşama savaş gözüyle bakıyor diye,Yaşama, yaşam savaşı demezsem ya da bir Hindu,Yaşam; paylaşmaktır derse,yaşam savaşına katılmadığımız için yürekli olmaz mıyız?

-Yaşama savaş demediğimiz için,bir dine inanan insan olmak zorunda kalır mıyız?

-Bu arada yaşam niye savaş? Savaş olduğu için mi savaş,yoksa sonradan savaşı ben mi icat ettim? Tanrıyı ben icat ettiysem,yaşam savaşını da ben icat etmiş olabilir miyim? İcat ettiğim Tanrı fikri yanlışsa,yaşam savaştır fikri neden doğru? Yoksa yaşam savaştır sözü,doğaya/tabiata, düşman/alt edilmesi gereken varlık olarak bakanların doğrusu mu? Onların doğrusunu benim doğrumdan üstün kılan ne?

-Koyun yıldırımdan korkmuyor da ben neden korkuyorum? Koyun kadar yüreğim yok mu? ya da beynim? Devasa bir gürültüyle patlayan gökgürültüsü otlaklarda gezen geyik sürüsünü darmadağın ederken ,neden beni bir araya getirip Zeus’a ibadete/kurban vermeye itiyor? Hangi beyinsizlik(yoksa, fazlaca beyinlilik!) seviyem geyiğinkinden daha düşük? (İnsan buraya/dünyaya ait değildir sözüne sonuna kadar inanırım,aksi takdirde yıldırımdan korkmayan koyundan daha korkak olacağım sözü hiç mi hiç hoşuma gitmiyor)

2-Russell'ın göz önünde bulundurduğu dinin her şeyden önce Hristiyanlık dini olduğu, daha sonra görüşlerini genel olarak din kavramının tamamına yaydığı görülmektedir.

-Russell’ın,Hristiyanlık dininden yola çıkıp daha sonra ‘’Din’’kavramının geneline eleştiri sunması ne derece bilimsel veya eleştirel?

-Russell, Aborjin inancını da irdelemiş mi?Onlardaki insanın doğa ile barışık olunmalı ilkesi,doğadan korkmaktan mı geliyor yoksa saygıdan mı?Bunu da araştırmış mı?(Sanki ben araştırdım)


Gerçek;kendi kanatlarıyla sonsuza uçan Hürr'lerindir,başkalarının malzemesiyle baraka yapan asalakların değil.

Konu Şey'ler tarafından (30-08-2008 Saat 02:10 ) değiştirilmiştir..
Alıntı ile Cevapla
  #4 (permalink)  
Alt 30-08-2008, 03:30
sangre - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
_b/s/en s/b/enim *
Lost Your Marbles? Champion, Bloody Pingu Champion
 
Üyelik Tarihi: 16-10-2007
Nerden: Son
Yaş: 20
Mesajlar: 1,149

Alıntı:
‘’Yaşam savaşı.’’
-Bu kavram,evrensel bir gerçeklik midir?
Aslına bakarsanız, evrensel gerçeklik diye bir şey yoktur.. Ama bu kavram, -yani yaşam savaşı- bilimsel olarak doğrudur.. Bizim de güvenilir bilgiye ulaşma yolunda, sadece bilimsel yöntemlere inanmamız gerektiğinden, bir anlamda doğru kabul etmemiz gerekmektedir.. Zaten hayata, hayatın dışından baktığımız zaman, ‘’yaşam savaşı’’ kavramını görebiliriz.. Yaşamın içinden baktığımız zaman ise, iliklerimize kadar hissedebiliriz.

Alıntı:
-Russell yaşama savaş gözüyle bakıyor diye,Yaşama, yaşam savaşı demezsem ya da bir Hindu,Yaşam; paylaşmaktır derse,yaşam savaşına katılmadığımız için yürekli olmaz mıyız?
Öncelikle Russell, ‘’Yaşam savaştır’’ demiyor, bu yüzden Hindu’nun ‘’Yaşam paylaşmaktır’’ önermesi, kendi çapında doğruluk payı taşıyabilir.. ‘’Yaşam Savaşı’’ apayrı bir kavramdır ve ilk canlılıktan günümüze kadar süregelmiştir.. Yaşamın amacı (Genler için), hayatın ve türünün devamını sağlamaktır.. Evrimde doğal seleksiyon diye bir kavram vardır.. Bu kavrama göre, hayatta güçlü olan yaşam mücadelesinden başarıyla ayrılacaktır.. Zayıf olanlar ise, doğal bir elenme yöntemiyle, eleneceklerdir.. Örnekler verebilirim, ama gerek yok sanırım.. Evrim konusunda doğal seleksiyon kavramını bildiğinizi düşünüyorum.. Bu arada yaşam savaşına katılmamak diye bir şey söz konusu olamaz.. Eğer bilinç sahibi bir canlı, ben yaşam savaşına katılmayı reddediyorum derse, 3 gün sonra ölüsünü buluruz (Bilinçli diyorum çünkü bilinci olmayan bir canlının seçme gibi bir özelliği yoktur)

Alıntı:
-Bu arada yaşam niye savaş? Savaş olduğu için mi savaş,yoksa sonradan savaşı ben mi icat ettim? Tanrıyı ben icat ettiysem,yaşam savaşını da ben icat etmiş olabilir miyim? İcat ettiğim Tanrı fikri yanlışsa,yaşam savaştır fikri neden doğru? Yoksa yaşam savaştır sözü,doğaya/tabiata, düşman/alt edilmesi gereken varlık olarak bakanların doğrusu mu? Onların doğrusunu benim doğrumdan üstün kılan ne?
Yaşam savaşı fikrini biz icat etmedik .. Doğaya baktığımızda gördüğümüz şeyi adlandırdık, ve yaşam savaşı dedik.. Siz başka bir şey de diyebilirsiniz fark yapmaz.. Tanrıyı ise deney ve gözleme tabii tutamadığımızdan dolayı, tanrı var veya yok gibi iddialarda bulunmaz bilim.. Çünkü bilim deney ve gözlem ile işler.. Yaşam savaşı, doğa/tabiat ile ayrı tutulmaz.. Bizlerde doğanın birer parçalarıyız.. Ve doğanın işleyişine, yani fizik kurallarına karşı gelemeyiz.. Bu duruma karşı gelmek amacıyla olmasa da, karşı gelen felsefi ve dini akımlar mevcuttur.. ‘’Yaşam paylaşmaktır’’ diyen Hinduizm gibi.. Bu sözle değil elbette, ama nefs terbiye etme konusunda, büyük sıkıntıları vardır ve bu dini akımlarında, ne kadar başarılı olduğu tartışma konusudur(!)

Alıntı:
-Koyun yıldırımdan korkmuyor da ben neden korkuyorum? Koyun kadar yüreğim yok mu? ya da beynim? Devasa bir gürültüyle patlayan gökgürültüsü otlaklarda gezen geyik sürüsünü darmadağın ederken ,neden beni bir araya getirip Zeus’a ibadete/kurban vermeye itiyor? Hangi beyinsizlik(yoksa, fazlaca beyinlilik!) seviyem geyiğinkinden daha düşük? (İnsan buraya/dünyaya ait değildir sözüne sonuna kadar inanırım,aksi takdirde yıldırımdan korkmayan koyundan daha korkak olacağım sözü hiç mi hiç hoşuma gitmiyor)
Koyun yıldırımdan korkmuyor muymuş .. Ben arasıra köye giderim, ama yıldırımdan veya yüksek sesli bir gürültüden korkmayan bir koyun görmedim şu ana kadar.. Varsa bilelim hangi koyunmuş o.. İnsanı geyik sürülerinden ayıran ve korku durumunda ibadete yönelmesini sağlayan şey, beynidir.. Gelişmiş beynidir.. Çünkü bu gelişmiş beyin, sorunlar arasında düşünme ve çözme yeteneğine sahiptir.. Hiçbir deney ve gözlemin olmadığı zamanlarda ise, neyin düşen yıldırıma sebep olduğunu bilmek imkansıza yakındır.. Ama insanın binlerce yıldır çözmesi gereken bir sorun vardır.. Yıldırımların düşme sebebi nedir?? .. Kendinden, etrafındaki nesnelerden vs örneklemeler alarak bir sonuca varmıştır.. Aslında tanrı fikri pat diye ortaya çıkan bir şey değildir.. Düşen yıldırımlar, gökyüzünde her şeyi kontrol eden bir tanrı fikrine itmemiştir insanları.. İlk önce kendine zarar veren ve kendine yarar sağlayan güçler olarak ikiye ayırmıştır.. Ve kendine yarar sağlayan güçlere övgü dolu sözler ederken, kendine zarar verenlere ise, bir daha zarar vermemesi karşılığında sahip olduğu bazı şeyleri verme yoluna gitmiştir.. Adak vs kavramları bu şekilde ortaya çıkmış olmalı.. Şu anda bile düşününce gerçekten kendimizi o durumda görmemek için hiçbir sebep yok .. Sarhoş bir tinerci ile karşılaşmışsak, o tinercinin bizden hiçbir şey istemediği bir durum bile olsa.. Elinizde ne varsa verip kurtulmak isteriz.. Ne alırsan al ama bize zarar verme deriz.. Bu durum, ilk insanlarda ki duruma güzel bir örnek olabilir sanırım.

Alıntı:
-Russell’ın,Hristiyanlık dininden yola çıkıp daha sonra ‘’Din’’kavramının geneline eleştiri sunması ne derece bilimsel veya eleştirel?
Özelden genele eleştiri yapılabilir.. Genelden özele de yapılabilir.. Mantıklı argümanlar sunuldukça bilimsel bir eleştiri olabilir.

Alıntı:
-Russell, Aborjin inancını da irdelemiş mi?Onlardaki insanın doğa ile barışık olunmalı ilkesi,doğadan korkmaktan mı geliyor yoksa saygıdan mı?Bunu da araştırmış mı?(Sanki ben araştırdım)
Russell’ın Aborjinleri inceleyip incelemediğini bilmiyorum.. Ama ‘’insanı’’ incelediği kesin.. Yaşam savaşı kavramı doğayla barışık olmadığımızı göstermez.. Burada ki savaş kavramını elimizde sopa ve savaş olarak algılamamak gerekiyor.. Bazı canlılar hayatlarına devam eder ve türlerini devam ettirir.. Bazıları ise buna fırsat bulamaz, olarak algılamalıyız.. Başaran ve başaramayan, yenen ve yenilen iki taraf olduğu için, yaşam savaşı demişler.. Bu arada doğada saygı diye bir kavram yoktur.. Ama saygının altını bazı evrimsel kavramlarla doldurursak, anlam kazanabilir.


Bin gölge, bin ağaçtan, bir güneşin gölgesidir.. _/ *

_gölge'li/ *

Konu sangre tarafından (30-08-2008 Saat 03:35 ) değiştirilmiştir..
Alıntı ile Cevapla
  #5 (permalink)  
Alt 30-08-2008, 05:12
Arıza
 
Üyelik Tarihi: 27-06-2008
Nerden: kendimde
Mesajlar: 256

Aslına bakarsanız, evrensel gerçeklik diye bir şey yoktur.. Ama bu kavram, -yani yaşam savaşı- bilimsel olarak doğrudur.
Hadi ya, bilimsel veriler mi yaşamın savaş olduğunu ispatlıyor yoksa sen, bilimsel metodlarla elde ettiğin bilgiyi tanımlayıp/ad verip ortaya çıkan duruma mı savaş diyorsun.
Bilmiyor musun, bilimin ürettiği/elde ettiği bilgiler nötrdür, sadece bilgidir,onlara anlamı senin sahip olduğun dinsel inanç ya da felsefi görüş verir.Lütfen, bilim adamı her şeyinden soyutlanarak bilgi üretir deme.O illüzyon,buna inanmamız için üretilen, bilgiye kendi çıkarları için anlam yükleyenler tarafından dayatıldı bize.

Yaşam savaşı fikrini biz icat etmedik .. Doğaya baktığımızda gördüğümüz şeyi adlandırdık, ve yaşam savaşı dedik..
Teşekkür ederim sorduğum sorunun cevabını daha önceden verdiğin için.Sadece bir anlığına sıyrıl doğrularından ve tekrardan bak.Doğru dediğin şeylerin ne kadarı doğru ne kadarı sen ona doğru dediğin için doğru(bir an olsun bile sıyrılamayacağını biliyorum doğrularına doğru demeye devam ettiğin sürece)

Koyun yıldırımdan korkmuyor muymuş .. Ben arasıra köye giderim, ama yıldırımdan veya yüksek sesli bir gürültüden korkmayan bir koyun görmedim şu ana kadar.. Varsa bilelim hangi koyunmuş o..
Koyunun korkmamasını geyiklerin darmadağın olmasıyla bağdaştır sonra koyunun korkma çeşidini tapınma yapmaması ile anlamlandır zihninde.O zaman koyunların gerçekten insanlar gibi korkmadığını!gözlemlersin.

İnsanı geyik sürülerinden ayıran ve korku durumunda ibadete yönelmesini sağlayan şey, beynidir.. Gelişmiş beynidir.. Çünkü bu gelişmiş beyin, sorunlar arasında düşünme ve çözme yeteneğine sahiptir..
Bunda ciddisin değil mi?Gelişmiş beynim geyik beyni kadar işlemiyor ve ben şartlar kötü gittiği için geyik beyinli! geyikler gibi göç edip daha yaşanılır alanlar bulmuyorum onun yerine tanrı icat edip ona adaklar sunarak onu kandırıyorum.Neolitik öncesi ya da sırasında insan sayısı da hani binlerle ifade edilmezken, geyikle birlikte göç etmiyor, pratik çözümü tanrılar üretmekle buluyorum muhteşem beynimle.Kim beyinsiz,geyikler mı insanlar mı?Hala insanlar ha.

Özelden genele eleştiri yapılabilir.. Genelden özele de yapılabilir.. Mantıklı argümanlar sunuldukça bilimsel bir eleştiri olabilir.
Bilginin bilimselliği için hangi kriteri kullanıyorsun da elde ettiğin birkaç veri ışığında yapının tamamını tanımlıyorsun?Bilimsel doğrulama yöntemi ile sınanan bilginin bilimsel olduğunu kabul eden pozitivizmin anlayışından başka, yanlışlama yöntemlerinden habersizsin anlaşılan.

Russell’ın Aborjinleri inceleyip incelemediğini bilmiyorum.. Ama ‘’insanı’’ incelediği kesin..

Russell’ın incelediği insan hangisi,neandertal mi,sapiens mi,java adamı mı?Mahallesindeki kilisenin düzenbaz papazı mı,ilk yıldırımda ödü patlayan İngiliz Protestan esnafı mı?Freud’un söylediği insanı mı?İslamın söylediği insanı mı?Bu arada ne zamandan beri dünyanın her yerinde ortak bir insan tanımı vardı da,Russell bu insan tipine bakarak dünyada yaşayan milyarlarca insanı aynı kefeye koydu?
Sahi yeri gelmişken sorayım (Russell’ın incelediği olmasına gerek yok) İNSAN nedir,elinde bir tanım var mı?

Bu arada doğada saygı diye bir kavram yoktur.. Ama saygının altını bazı evrimsel kavramlarla doldurursak, anlam kazanabilir.

Doğada saygı var denmedi zaten,doğaya saygı ile yaklaşılması dendi.Saygı, geyikten beyinsizce! davranan insanın ürettiğidir ve üretilen, üretenin kendi insiyatifi ile tanımlanır/anlamlandırılır,tıpkı şu anda dünyada doğru diye dayatılan her doğru çeşidinin yaptığı gibi.Egemen söylem, tabiata düşman gözüyle bakan batılı dünya algılayışının ürettiği bilimsel anlayış değil de ,Aborjin yaşam tarzı olsaydı, bu defa, doğa ile insan savaşmaz,karşılıklı birbirlerini etkilerler denirdi.O zaman da kavramların içeriği ve altı illaki evrimsel açıklamalarla doldurulma ihtiyacı duyulmazdı.Burjuva biliminin ürettiği ile dünyayı tanımlarsan doğa elbetteki sana düşman gözükür.


Gerçek;kendi kanatlarıyla sonsuza uçan Hürr'lerindir,başkalarının malzemesiyle baraka yapan asalakların değil.

Konu Şey'ler tarafından (30-08-2008 Saat 05:23 ) değiştirilmiştir..
Alıntı ile Cevapla
  #6 (permalink)  
Alt 30-08-2008, 13:54
sangre - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
_b/s/en s/b/enim *
Lost Your Marbles? Champion, Bloody Pingu Champion
 
Üyelik Tarihi: 16-10-2007
Nerden: Son
Yaş: 20
Mesajlar: 1,149

Alıntı:
Hadi ya, bilimsel veriler mi yaşamın savaş olduğunu ispatlıyor yoksa sen, bilimsel metodlarla elde ettiğin bilgiyi tanımlayıp/ad verip ortaya çıkan duruma mı savaş diyorsun.
Bilmiyor musun, bilimin ürettiği/elde ettiği bilgiler nötrdür, sadece bilgidir,onlara anlamı senin sahip olduğun dinsel inanç ya da felsefi görüş verir.Lütfen, bilim adamı her şeyinden soyutlanarak bilgi üretir deme.O illüzyon,buna inanmamız için üretilen, bilgiye kendi çıkarları için anlam yükleyenler tarafından dayatıldı bize.
Teşekkür ederim sorduğum sorunun cevabını daha önceden verdiğin için.Sadece bir anlığına sıyrıl doğrularından ve tekrardan bak.Doğru dediğin şeylerin ne kadarı doğru ne kadarı sen ona doğru dediğin için doğru(bir an olsun bile sıyrılamayacağını biliyorum doğrularına doğru demeye devam ettiğin sürece)
Bakın, bunu defalarca yazdım bir üstteki iletimde, ama görüyorum ki hala anlaşılmamış.. Konu daha iyi kavransın diye, tek yerde değil en az 3 yerde birden yazdım.. Bilim tabii ki yaşam savaşı diye bir şey olduğunu söylemiyor(!), ancak bizim bazı bilimsel yöntemlerle elde ettiğimiz veriler var.. Örneğin daha yaşamın ilk başında, milyonlarca sperm hücresi bir yarış içerisinde.. Milyon tane spermden, sadece bir tanesi, en hızlı, en güçlü, en delici ve en iyi yön bulucu tek bir sperm hedefine ulaşıyor ve diğer milyon tane sperm hücresi yok oluyor.. Ormandaki bir geyik sürüsünü ele aldığımızda, olası bir aslan saldırısında, bacakları en zayıf olan geyik yok oluyor, diğer güçlü geyikler hayatta kalıyor ve kendi genlerini bir sonraki nesle aktarabiliyor.. Aynı şekilde, aslanlarda da bu durum aynı.. En iyi avcı aslan karnını doyurabilirken, onun kadar iyi olmayan diğer aslan açlıktan yok olabiliyor.. Veriler bundan ibaret ve çoğaltabiliriz de.. Bilim adamları, tek hücreli canlılardan tutun, insan gibi komplex canlılara kadar olan bu duruma bir ad koyma gereksinimi hissetmişler.. Ve yaşam savaşı adını koymuşlar.. Veya yaşam mücadelesi.. Siz isterseniz tüm bu verileri değerlendirdikten sonra, farklı bir ad koyun önemi yok.. Önemli olan ‘yaşam savaşı’ denildiğinde ne anlamak gerektiğidir.

Bunlar sadece benim doğrularım değil.. Söylediğim gibi ben bilimsel bilgiye inanan biriyim.. Bilimsel bilgiye inanma sebebim ise, tüm bu olan biteni, verilerin değerlendirmesinden çıkan sonuçları hayatımın her köşesinde görüyor olmamdır.. Bilimsel bilgi tek yönlü de değildir, nerdeyse her kuramın bir alternatif kuramı vardır.. Ama doğru kabul edilen kuram, en çok delil ve veriye dayanan kuramdır.. Kuram hatalı olabilir, değiştirilme gereği hissedilebilir, biz bu seferde değiştirilen verilere inanmalıyız.. Çünkü bilimsel bilgiler ne dogmadır ne de biz körü körüne inanıyoruz.. Bir kuramı çürüten kişiyi alkışlarız ve yeni oluşturulan kuramı geliştirmeye çalışırız.. Gelişmiş ülkelerin neden bu kadar geliştiği de, bu şekilde anlaşılabilir.

Demişsiniz ki, bilgiye kendi çıkarı için anlam yükleyenler vardır.. Elbette vardır, Türkiye’de de faaliyetini sürdüren Adnan Hoca, bunun en büyük kanıtıdır.. Ama bu insanın yazdığı zırvalıkların(!) neler olduğunu da çok iyi biliyorum.. Defalarca sahtekarlıklarına, hatalı çevirilerine denk geldim.. Bu yüzden ben bu insanlara bilim adamı bile demiyorum.. Gerçek bilim adamları, bilgiyi kendi çıkarı doğrultusunda aktarmaz.. Veriler ne ise, onu aktarır.

Alıntı:
Koyunun korkmamasını geyiklerin darmadağın olmasıyla bağdaştır sonra koyunun korkma çeşidini tapınma yapmaması ile anlamlandır zihninde.O zaman koyunların gerçekten insanlar gibi korkmadığını!gözlemlersin.
Koyunlar tabii ki de insanlar gibi korkmazlar.. Bunun nedeni de söyledim, görece gelişmiş beyindir.. Her üç canlıda, doğal ortamlarında var olan sesten, çok farklı bir ses duymuşlardır.. Ve ister istemez, metabolizmaları etkiye tepki vermiştir.. Ama insanda bir fark olan gelişmiş beyinleri, insanları daha farklı bir ritüel yapmaya zorlamıştır.. Kendine zarar veren bu güçlere karşı bir ritüel yapmak, evrimsel süreç içerisinde neredeyse bir zorunluluktur.. Kısa bir alıntı yapmak istiyorum okuduğum bir kitaptan.. Dilerseniz bilgilenmek için okuyabilirsiniz.. Eğer sorun hala anlaşılmadığıysa tekrar sorabilirsiniz.

‘’Bir XVIII. yüzyıl düşünürü, Volney (Constantin François, Comte de Chasseboeuf, 1757 1820), gök ölçüsünün hikayesini kendi açısından; şöyle anlatıyor: İlk insanların hiçbir düşünceleri yoktu. Önce kollarını, bacaklarını kullanmasını öğrendiler. Gittikçe; babalarının deneylerinden yararlanarak geliştiler. Yaşama araçlarını sağlama bağladıkça zekaları, ilkel gereksemeler (ihtiyaçlar) zincirinden kurtularak dolayısıyla anlamalara; sonuç çıkarmalara (istidlallere) yöneldi. İnsan zekası, giderek, soyut bilgileri kavramak gücünü de kazandı. Yeryüzünde kendilerinden başka birçok varlıklar kaynaşıyordu, bu varlıkların çoğu karşı gelinmez nitelikte güçlüydüler. Ateş yakıyor, gök gürlemesi ürkütüyor, su boğuyor, yel sürüklüyordu. Uzun yıllar bu etkilerin nedenlerini düşünmeden katlandılar. Bütün bunların neden böyle olduklarını anlamak isteyen ilk insan şaşkına döndü. Sonra, şöyle düşünmeye başladı:

1. Onlar kendisinden güçlü, kendisine üstündüler. Tanrı düşüncesinin temeli budur. Kimileri acı, kimileri tatlı etkiler uyandırmaktadırlar. Acıyla etkileyenlerden korkuyor, onlardan uzaklaşmak istiyordu. Tatlıyla etkileyenlere umut bağlıyor, onlara yaklaşmak istiyordu. İşte korku ve umut, gök ölçüsünün bu ilkeleri, böylece doğdular. Kendisi nasıl bir başkasını itmek isteyince itebiliyorsa onlar da yakmak isteyince yakabiliyorlardı. Şu halde onlarda da kendisininki gibi bir irade, bir zeka olmalıydı. İşte Tanrılık irade, Tanrılık zeka düşüncesi böyle başladı. Kendisine kötülük etmek isteyen bir soydaşının önünde nasıl alçalıyor, ona nasıl yalvarıyorsa, ötekilerinin önünde de alçalabilir, onlara da yalvarabilirdi. İşte ilk yere kapanış, ilk dua. Yoluna engel olan dağa yer değiştirmesi için yalvarırken onu düşüncesinde varlıklaştırdığının, ilk düşünce varlıklarını yaratmaya başladığının farkında bile değildi. Kendisinden güçlü, kendisine üstün olan bu düşünce varlıkları pek çoktular, şu halde evren, sayısız Tanrılarla doluydu (politeisme). Bunların kimisi iyilik ediyordu, kimici kötülük. İyilikle kötülük, iyilikçi ruhlarla kötülükçü Tanrılar böylece doğdular. İşte ilk insanların dini böyle başladı (İlk sistem: Fizik güçlere tapmak).’’

Düşünce Tarihi – Orhan Hançerlioğlu

Alıntı:
Bunda ciddisin değil mi?Gelişmiş beynim geyik beyni kadar işlemiyor ve ben şartlar kötü gittiği için geyik beyinli! geyikler gibi göç edip daha yaşanılır alanlar bulmuyorum onun yerine tanrı icat edip ona adaklar sunarak onu kandırıyorum.Neolitik öncesi ya da sırasında insan sayısı da hani binlerle ifade edilmezken, geyikle birlikte göç etmiyor, pratik çözümü tanrılar üretmekle buluyorum muhteşem beynimle.Kim beyinsiz,geyikler mı insanlar mı?Hala insanlar ha.
Sizin gibi düşünen bir insanın, nasıl bu kadar düz mantık olabileceğini aklım almıyor.. Ben ilk yazımda neler yazdım, siz bana neler yazıyorsunuz.. Tanrı fikrinin sizin söylediğiniz gibi pat diye ortaya çıkmadığına önemle vurgu yaptım.. Tabii ki insanlarda, ilk önce göç etme yolunu seçmişlerdir.. Çünkü bulundukları ortama adapte olamamışlardır.. Ve geçen bunca zaman süresince neden gök gürüldediğini ve neden yıldırımların düştüğünü düşünmüşlerdir.. Ve tekrar söylüyorum, bu durum pat diye tanrı fikrini ortaya atmamıştır.. Kendisine zarar veren ve kendine yarar sağlayan güçler olarak ikiye ayırmasını sağlamıştır.. Aslına bakarsanız tanrı fikri bile evrimsel süreç içerisinde insana yarar sağlayan bir icattır.. İnsana, geleceğe umut ile bakmasını sağlamıştır, belli konularda extra güç sağlamıştır ve görüş ayrılıkları nedeniyle oluşan dinler de ise, insanlar aynı görüşten olmak üzere bir arada yaşamayı ve bir sinerji ortamı elde etmeyi öğrenmişlerdir.. Neyse konu bu değil zaten, ama tanrının icadının insana kısa vadede ne kadar yarar sağladığını araştırabilirsiniz.. Bu konuda Richard Dawkins’in ortaya attığı ‘’Mim Teorisi’’ vardır.. Netten kısa bir araştırma yapıp öğrenebilirsiniz.. İnsanın çözüm bulma yeteneği ile geçirdiği milyonlarca yıllık bir dönemden bahsediyoruz.. Lütfen bu kadar üstünkörü düşünmeden önce, konu hakkında bir şeyler okuyun.

Alıntı:
Bilginin bilimselliği için hangi kriteri kullanıyorsun da elde ettiğin birkaç veri ışığında yapının tamamını tanımlıyorsun?Bilimsel doğrulama yöntemi ile sınanan bilginin bilimsel olduğunu kabul eden pozitivizmin anlayışından başka, yanlışlama yöntemlerinden habersizsin anlaşılan.
Burada benim bahsettiğim durum yanlış anlaşılmış sanırım.. Özelden genele olan değerlendirmelere, tümevarım, genelden özele olan değerlendirmelere ise tümdengelim diyoruz bildiğiniz gibi.. Russell’ın sadece hristiyanlığı araştırıp da, dinler şöyledir böyledir diye yorum yapması tabii ki de yanlıştır.. Ama bir takım dinleri değerlendirdikten sonra, din kavramı üzerine eleştiri yapmasını ben haklı buluyorum.. Kendi röportajında da okuduğumuz gibi, bir çok tanrı ve dinden bahsediyor.. Ve araştırma yaptığını da bu şekilde anlayabiliyoruz.. Benimde bir çok din üzerine araştırmalarım var ve böylece din üzerine bir değerlendirme yapma hakkına sahip olabiliyorum.. Zaten dünyada var olan dinler çok fazla çeşitlilik göstermez.. Semavi sayılan dinler ve ruhani oluşumlu dinler olarak ikiye ayrılır, din dediğimiz kavram.. İki ana başlıkta, bir çok dini incelediğimizde, hepsinin ritüeller hariç, birbirinin aynısı olduğunu görürüz..

Bana bu sitede ikidir pozitivist yakıştırması yapılıyor.. Ben pozitivist değilim, ilk önce bunda anlaşalım.. Benim düşünce yöntemimin, hangi kısmında sorun olduğunu bir takım mantıklı argümanlar sunarak söylersen, kendimi değiştirir ve sana da teşekkür ederim.. Ama sen pozitivistsin, hatalısın şusun busun diyerek kimse kimsenin fikirlerini çürütmüyor burada.

Alıntı:
Russell’ın incelediği insan hangisi,neandertal mi,sapiens mi,java adamı mı?Mahallesindeki kilisenin düzenbaz papazı mı,ilk yıldırımda ödü patlayan İngiliz Protestan esnafı mı?Freud’un söylediği insanı mı?İslamın söylediği insanı mı?Bu arada ne zamandan beri dünyanın her yerinde ortak bir insan tanımı vardı da,Russell bu insan tipine bakarak dünyada yaşayan milyarlarca insanı aynı kefeye koydu?
Sahi yeri gelmişken sorayım (Russell’ın incelediği olmasına gerek yok) İNSAN nedir,elinde bir tanım var mı?
Ben 1988 yılında doğdum ve bu yıldan itibaren 50-60 yıl yaşarım sanıyorum.. Benim insanı incelemem ve değerlendirmem, ne java adamı ne neandertal ne de başka bir şeydir.. Ben yaşadığım yıllar boyunca çevremde gördüğüm insanı değerlendiririm.. Ve siz bir şey söyliyim, tüm insanlar aynıdır.. Küçük küçük farklılıklar hepimizde vardır tabii ki.. Ama evrimsel süreç içerisinde, genlerimize kısmen kodlanmış bir durum söz konusudur.. Ve insan genleri nedeniyle birbirine aşırı derecede benzemektedir.. Siz Nietsche okumuş bir insansınız ve bana göre Nietsche, insanı en iyi tanımlayan edebiyatçılardan biridir.. Tek bir şey söylemek gerekirse, ‘gen bencildir’ (Bu söz aynı zamanda Richard Dawkins’in bir kitabının ismidir ve şiddetle tavsiye edilir) .. Ve genlerimizden dolayı insan da bencildir.. Bazı insanların ilgi alanları farklıdır, ve yukarıda söylediğim genelleme onlar için pek doğru değildir.. Ben java adamını bilmem ama(!) bu konu hakkında araştırma yapan bilim adamları mevcuttur, java adamını onun yazdıklarıyla öğrenirim.. Ben neandertal adamını bilmem ama(!) bu konu hakkında araştırma yapan bilim adamları mevcuttur.. O insanın kitabını okurum ve bilgilenirim.. Bu yüzdendir ki, hurafeye olan inanç ile bilime olan inanç arasındaki farkı artık ayırt etmemiz gerekiyor.. Size bilimin gerçekleri söylemeyeceğini, yıllarca aşılamaya çalıştılar.. Kim tarafından?? .. Yürekten veya başka bi yerden inanmak gerektiğini savunan şarlatanlar tarafından.. Ve şimdi dünyayı o şarlatanlar yönetiyor, ne kadar ironik öyle değil mi?? .. Umarım söylediklerimiz, biraz da olsa fikrinizi değiştirebilir.

Alıntı:
Doğada saygı var denmedi zaten,doğaya saygı ile yaklaşılması dendi.Saygı, geyikten beyinsizce! davranan insanın ürettiğidir ve üretilen, üretenin kendi insiyatifi ile tanımlanır/anlamlandırılır,tıpkı şu anda dünyada doğru diye dayatılan her doğru çeşidinin yaptığı gibi.Egemen söylem, tabiata düşman gözüyle bakan batılı dünya algılayışının ürettiği bilimsel anlayış değil de ,Aborjin yaşam tarzı olsaydı, bu defa, doğa ile insan savaşmaz,karşılıklı birbirlerini etkilerler denirdi.O zaman da kavramların içeriği ve altı illaki evrimsel açıklamalarla doldurulma ihtiyacı duyulmazdı.Burjuva biliminin ürettiği ile dünyayı tanımlarsan doğa elbetteki sana düşman gözükür.
Burjuva bilimi, batı dünya anlayışı, egemen söylem.. Bir de ortodoxin bilim anlayışı deyin tam olsun, ister misiniz?? .. Öncelikle bilmediğiniz konularda yorum yapıyorsunuz.. Evrimin en büyük savunucularından biri, Marx’tır.. Ve Marx’ın, neden evrimi savunduğu ile ilgili bilgi edinin.. Doğa ile insan savaşmaz(!), doğa bana veya başkasına düşman gözükmüyor (!) .. Sapla samanı karıştırmışsınız siz.. Ben, bazı insanlar zayıf insanlardır ve öldürmek gerekli veya buna benzer şeyler söylediğimi hatırlamıyorum.. Kimseye karşı her hangi bir düşmanlığım vs de yok.. Ayrıca insan saygıyı vs üretmez.. Saygının fizyolojik bir temeli vardır.. Ve savunma iç güdüsünden kaynaklanır.. Kapitalist sistem ve sömürü, evrimsel sürece taban tabana zıttır.. Evrimsel sürece uygun olan şey, bir arada ve paylaşarak yaşamaktır.. Bireysel haz veren durumlardan çok, grup halinde çalışmak ve bir sinerji ortamıyla hep birlikte karlı çıkmaktır.. Ama asıl önemli olan ‘’bireysel kardır’’ .. Bireysel kar ise, ancak toplumsal karı maximize ederek elde edilir.. Komünizm gibi bir ekonomik sistem ve yaşam biçimi, evrime paralellik oluşturur.. Asıl egemen sistem, bahsettiğim bu dünya görüşünün tam karşısında duran bir sistemdir.. Sömürgeciliktir.. Lütfen söylediklerimi biraz özümsemeye çalışın.. Çünkü altı doldurulmamış her yorum, mantıklı argümanlar ile desteklenmiş diğer yorumlar karşısında yok olmaya mahkümdur.


Bin gölge, bin ağaçtan, bir güneşin gölgesidir.. _/ *

_gölge'li/ *

Konu sangre tarafından (30-08-2008 Saat 14:02 ) değiştirilmiştir..
Alıntı ile Cevapla
  #7 (permalink)  
Alt 30-08-2008, 18:18
Enfeksiyon - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Hakkaten Arıza
 
Üyelik Tarihi: 12-06-2008
Nerden: İstanbul
Yaş: 45
Mesajlar: 399

Öncelikle şey'lere teşekkürler, sorduğu sorularla sangre yi cevaplamak zorunda bıraktığı için...Ama esas teşekkür sangre ye... Konuya bu kadar hakim olup, bizlerle paylaştığı için... Konu dinden açılmış olsa da yaşamın her iki açıdan da sorgulanmasına kadar varmış. Koyunlardan, geyiklere kadar örneklemeler yapılsa da kesinlikle geyik muhabbetine dönmemiş... Aslında doğruyu söylemem gerekirse koyun ve geyik örneklemelerinin din ve insanın yaşam macerası(savaş demiyorum, bu da benim tanımlamam) içinde ne aradığını anlamış değilim. Hem din, hem de bilimsel açıdan hayvan ve insan tepkilerini karşılaştırmak ne kadar doğru ? Konu o kadar uzamış ki(olumlu anlamda) yorumlamam için tekrar tekrar okumam ve bölüm bölüm değerlendirmem lazım sanırım. Aslında sangrenin dediklerine ekleyecek pek bir şeyimde olduğunu sanmıyorum. O yüzden belkide yorumlamam...
Alıntı ile Cevapla
  #8 (permalink)  
Alt 31-08-2008, 00:05
Arıza
 
Üyelik Tarihi: 27-06-2008
Nerden: kendimde
Mesajlar: 256

Enfeksiyon,
Hem din, hem de bilimsel açıdan hayvan ve insan tepkilerini karşılaştırmak ne kadar doğru ?
Yazışmalarımızın içinden insan ve hayvan davranışlarının din açıdan yorumlanmasını mı algıladın?Amaç bu değildi ama,varsa gösterir misin?Çünkü davranışları din ile açıklamaya çalışmadık.Olur ya kastettiğimizi yanlış yöne sürükleyen açıklamalar olmuştur.


Gerçek;kendi kanatlarıyla sonsuza uçan Hürr'lerindir,başkalarının malzemesiyle baraka yapan asalakların değil.
Alıntı ile Cevapla
  #9 (permalink)  
Alt 31-08-2008, 01:19
Arıza
 
Üyelik Tarihi: 27-06-2008
Nerden: kendimde
Mesajlar: 256

1-Tuhaf değil mi,benim seni bir türlü anlayamam hem de üç defa yazmana rağmen?Bilimin yaşama savaş demediğini, bilimsel veriler sonucu senin ona yaşam savaşı adı verdiğini,sen söylüyorsun ama ben ısrarla bunu anlamıyorum.Hımmm…Belli ki ben,yaşama savaş adı ve içeriği verenlerin başkası olduğunu sanıyor(muş)umdur.


2-Dawkins. Burjuva biliminin ürettikleri ve adlandırılanları ile konuşursan, elbette ki, yaşama savaş gözüyle bakarsın demiştim.Sen hala bana burjuva biliminin ürettiklerini!ve mim(mem,memes)teorisini öneriyorsun.Seni desteklemek adına diyorum ki,burjuva biliminin verileri ile konuştuğun sürece Dawkins ya da diğerleri sana haklı görünecektir.Sendeki, bu,(bilginin bilimselliği/geçerliliği, kabul edilen dünya görüşü ile doğrudan bağlantılandırılmış bu dünyada) hangi bilginin bilimsel olduğunu kabul etme kolaycılığı neden bu kadar kolay?

3-Bilim ile hayatı düzenlemeye ve etrafı/eşyayı/olayı tanımlamaya çalışıyorsun,bilimin onaylamadığını kabul etmiyorsun,bilimin reddettiği verileri yanlış olarak değerlendiriyorsun(yazılarından yanlış anlamadıysam,pardon diyeceğim).Neden reddiye yazmak gereği duyuyorsun?Hayatı(bu kavramın içine her şeyi kat evrene dair) bilim ile açıklamanın ve bilime de bu şekilde yaklaşmanın felsefi düzlemdeki adı pozitivizm’dir.Hayata pozitivist yaklaşıp sonra da ben pozitivist değilim demenin sebebi nedir?Pozitivizmi bilmiyor olmak mı?Bilmediğini kabul etmek istemiyorum.

4-Kapitalist sisteme reddiyen olmasına çok sevindim, iyi de,sangre senin bilim dediğin verilerin tamamına yakını kapitalist/burjuva sisteminin ürettiği veriler ya.Bunu görmek çok mu zor?Egemen/kapitalist/burjuva söyleminin ürettiği bilim ile hayatı tanımlıyoruz. Farz et ki ben sapla samanı karıştıran biriyim,sen söyle bana(benim bilgim olmasın), Markist söylemin önerdiğin Dawkins’e eleştirleri nelerdir ve nedendir?

5-Adnan hoca.Bak, bu olmadı,gerçekten de olmadı.Sorgulayan bir zihnin(sangre),üretilen bilgiye,kendi çıkarı doğrultusunda anlam yükleyen için en büyük kanıt olarak malum hocayı veriyorsa,orada dur derim,orada dur ve,sadece, 19. yy. Antropoloji ve Oryantalizm bilimlerine bak derim hem de ‘’mutlaka’’ bak derim.Bilgiyi kendi çıkarı için nasıl değiştirip yozlaştırdıklarına dair en büyük kanıt tanımlamalarını bir kez daha gözden geçireceğini umarım bu şekilde.


6-Bilimle ilgili yıllarca değil, yüzyıllarca üretilen söylemlerin hepsinin farkında olduğumu söylemeli ama yine de bana hatırlattığın için sana teşekkür etmeliyim.Fikirleri(mi)n değişmesine yönelik ummana iştirak ediyorum senin için.

7-Nietzsche’nin insanı. Benim kabul ettiğim(olmasını istediğim ama olmadığını da gördüğüm) insan, yazının sonunda belirttiğin şekilde davranan, bir arada ve paylaşarak yaşamayı amaç edinmiş İnsan’dır.Bu insan tanımlamam da, evrimsel sürece uygun olduğu için değil ben öyle olmasını umduğum içindir.

8- …Ben, bazı insanlar zayıf insanlardır ve öldürmek gerekli veya buna benzer şeyler söylediğimi hatırlamıyorum.. Kimseye karşı her hangi bir düşmanlığım vs de yok…
Alıntı yapmamayı düşünmüştüm ama bu yazdığının bu sayfanın içeriği ile alakası yok değil mi?(Varsa üzüleceğimi belirtmekte samimi olduğumu söylemeliyim)


Gerçek;kendi kanatlarıyla sonsuza uçan Hürr'lerindir,başkalarının malzemesiyle baraka yapan asalakların değil.

Konu Şey'ler tarafından (31-08-2008 Saat 01:32 ) değiştirilmiştir..
Alıntı ile Cevapla
  #10 (permalink)  
Alt 31-08-2008, 08:29
Enfeksiyon - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Hakkaten Arıza
 
Üyelik Tarihi: 12-06-2008
Nerden: İstanbul
Yaş: 45
Mesajlar: 399

Alıntı:
Şey'ler´isimli arızadan alıntı Mesajı göster
Enfeksiyon,
Hem din, hem de bilimsel açıdan hayvan ve insan tepkilerini karşılaştırmak ne kadar doğru ?
Yazışmalarımızın içinden insan ve hayvan davranışlarının din açıdan yorumlanmasını mı algıladın?Amaç bu değildi ama,varsa gösterir misin?Çünkü davranışları din ile açıklamaya çalışmadık.Olur ya kastettiğimizi yanlış yöne sürükleyen açıklamalar olmuştur.
Bir koyunun tepkisiyle bir insanın tepkisini karşılaştırmayı hiç bir açıdan değerlendiremedim, belki ondandır şaşkınlığım. Bu bir örnekti sadece verilen cevapları yeterli bulmasaydım, başka sorularınıza da değinirdim.Mesela Russell'ın aborjinleri tanıyıp tanımaması, yorumlarını hangi insan türü üzerinden yaptığı gibi...
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiketler
lbertrand, russell, söyleşi, üzerine


Konuyu toplam 1 kişi okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
Din'in Sosyolojik, Psikolojik ve Felsefi Gelişimi sangre Sosyoloji & Psikoloji 3 30-08-2008 10:14
Siborg Manifestosu kurtulush Köşe Yazıları 2 06-07-2008 21:11


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 12:35 .
Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2009, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO ©2009, Crawlability, Inc.

Copyright ©2007 - 2008 Khaos.info