|
|
| Edebi Mevzular Özgürlüktür edebiyat.. |
Nazım Hikmet ÜstadEdebi Mevzular içerisinde Nazım Hikmet Üstad konusu: Vehbi ve Náfi Kardeşlerimin Acılarına:
Aldığım Bir Mektup (**)
1337 Mart Ankara
Dün gece mektup aldım bir felakete dair
Siyah satırlarında şöyle yazılı:
"Şair!
Bilmiyoruz nereden başlamalı biz söze
Kara ...

21-01-2008, 00:20
|
 |
Yitikmavi
|
|
Üyelik Tarihi: 18-10-2007
Mesajlar: 1,744
|
|
|
Vehbi ve Náfi Kardeşlerimin Acılarına:
Aldığım Bir Mektup (**)
1337 Mart Ankara
Dün gece mektup aldım bir felakete dair
Siyah satırlarında şöyle yazılı:
"Şair!
Bilmiyoruz nereden başlamalı biz söze
Kara bir hançer gibi zavallı gönlümüze
Saplanan son acıyı sen de duyuyor musun?
Yoksa hülyalarınla hálá uyuyor musun?
Boşluklara atılan ruhumuza bu bir sır:
Bilmiyoruz gönüller bu kadar yakın mıdır?
Dileriz derdimizi avutmasın seneler
Bize son vazifeni yapmış olursun eğer
Zavallı gönlümüzde bu derin mátemi sen
Rüba Beyin sesiyle ebedileştirirsen...
Ah bir hale düştük ki duysa káinat ağlar
Hem bir kardeş kaybettik, hem çok sevgili bir yár
Biz gurbette ağlarken o da gurbette öldü
Biz gurbete gömüldük, o toprağa gömüldü...
Şimdi o uzaklarda, çok uzaklarda bizden!
Hayaline ağlayan yorgun gözlerimizden
Yüzü rüyalardaki yüzler gibi kayboldu.
Zaten o bir çiçekti bir çiçek gibi soldu
Bir bahçeye gitti ki açılmaz çiçekleri
Kahpe felek kendini bildiği günden beri
Gökler zulümleriyle bu kadar alçalmadı.
Artık güzelliklere imanımız kalmadı.
Hiçbir ümidimiz yok hiçbir gayemiz de
Şair? Fani neşeyi artık arama bizde
Şimdi biz bir hayale ağlarız için için
Tesellisi olmayan gönüllerimiz için
Sade ona kavuşmak tesellidir diyoruz
Ona kavuşmak için ölümü bekliyoruz
Müstensihi (Aktaran)
Názım Hikmet
(**) Názım Hikmet (RAN), Aldığım Bir Mektup, Anadolu Duygusu, İkaz Matbaası, Ankara, 1337 (1921), Sayı: 7, s. 103.
Hürriyet / 20.01.2008
|

21-01-2008, 11:24
|
 |
Gözüm apla...
|
|
Üyelik Tarihi: 31-07-2007
Nerden: Ankara
Yaş: 33
Mesajlar: 3,878
|
|
Bir Ayrılış Hikayesi / Nazım Hikmet Ran
Erkek kadına dedi ki:
- Seni seviyorum,
ama nasıl?
avuçlarımda camdan bir parça gibi kalbimi sıkıp
parmaklarımı kanatarak
kırasıya,
çıldırasıya...
Erkek kadına dedi ki:
- Seni seviyorum,
ama nasıl?
kilometrelerce derin, kilometrelerce dümdüz,
yüzde yüz, yüzde bin beşyüz
yüzde hudutsuz kere yüz...
Kadın erkeğe dedi ki:
- Baktım
dudağımla, yüreğimle, kafamla;
severek, korkarak, eğilerek,
dudağına, yüreğine, kafana.
Şimdi ne söylüyorsam
karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana...
Ve artık
biliyorum:
Toprağın
Yüzü güneşli bir ana gibi
En son, en güzel çocuğunu emzirdiğini...
Fakat neyleyim
saçlarım dolanmış
ölmekte olanın parmaklarına
başımı kurtarmam kâbil
değil!
Sen
yürümelisin,
yeni doğan çocuğun
gözlerine bakarak...
Sen
yürümelisin,
beni bırakarak...
Kadın sustu.
SARILDILAR
Bir kitap düştü yere...
Kapandı bir pencere...
AYRILDILAR...
Ayrılığın rengi nedir ki..
Ağzımda Bal Gibi Tatlı Bir Türkü.
Bir İner Bir Çıkarım Bu Yokuşu
|

29-01-2008, 01:27
|
|
|
|
Nazım Hikmet Ran'ın Son Otobüs şiirinin İngilizce çevirisi...
THE LAST BUS
Midnight. The last bus.
The conductor cuts the ticket.
Neither a bad news is waiting for me at home,
nor a feast of raki.
For me, it's departure that waits.
I walk towards it without fear
and sadness.
The great dark comes very near by me.
I can look at the world
calmly and at ease, now.
No longer surprises me a friend's treachery,
a knife stabbed in a handshake.
It's in vain, the enemy can't provoke me now.
I passed through the forest of idols
using my axe
how easily they all came down.
I tested the things I believe in, once more,
most of them turned out pure, I'm thankful.
I had never shone so brilliantly,
never been so free.
The great dark comes very near by me.
I can look at the world
calmly and at ease, now.
I raise my head from my work to look around,
suddenly comes from the past
a word
a smell
the gesture of a hand.
The word is friendly,
the smell beautiful,
the hand is waved by my love.
The call of memory no longer makes me sad.
I have no complaints of memories.
I don't complain of anything, in fact,
not even of my heart
aching nonstop like a big tooth.
The great dark comes very near by me.
Now neither the minister's pride nor the clerk's claptrap.
I'm pouring bowls of light over my head,
I can look at the sun without my eyes dazzling.
And perhaps, what a pity,
the most cunning lie
will no longer deceive me.
Words can't make me drunk anymore,
neither anyone else's, nor my own.
That's how it is, my rose,
death now is awfully close to me.
The world, is more beautiful than ever, the world.
The world, was my underwear, my clothes,
I started undressing.
I was the window of a train,
now I'm a station.
I was the inside of the house,
now I'm its door unlocked.
I love the guests twice as much.
And the heat is yellower than ever
the snow purer than ever.
Nazım Hikmet Ran
|

29-01-2008, 13:57
|
 |
Normale dönmüş
|
|
Üyelik Tarihi: 21-01-2008
Nerden: ankara
Yaş: 29
Mesajlar: 102
|
|
|
BÜYÜK İNSANLIK
Büyük insanlık gemide güverte yolcusu
tirende üçüncü mevki
şosede yayan
büyük insanlık.
Büyük insanlık sekizinde işe gider
yirmisinde evlenir
kırkında ölür
büyük insanlık.
Ekmek büyük insanlıktan başka herkese yeter
pirinç de öyle
şeker de öyle
kumaş da öyle
kitap da öyle
büyük insanlıktan başka herkese yeter.
Büyük insanlığın toprağında gölge yok
sokağında fener
penceresinde cam
ama umudu var büyük insanlığın
umutsuz yaşanmıyor.
7 Ekim, Taşkent, 1958
|

29-01-2008, 14:03
|
 |
her dem arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 23-01-2008
Nerden: ankara
Mesajlar: 253
|
|
|
Vapur
Yürek değil be,
çarıkmış bu,
manda gönünden,
teper ha babam teper
paralanmaz
teper taşlı yolları.
Bir vapur geçer Varna önünden,
uy Karadeniz'in gümüş telleri,
bir vapur geçer Boğaz'a dogru.
Nazım usullacık okşar vapuru,
yanar elleri...
Nazım Hikmet RAN
27 Mayis 1957, Varna.
** Bu şiirini çok severdim şimdi buraya eklemek için aradığımda doğum günümde yazılmış olduğunu farkettim..

** Gözlerinin benimle konuşabilmesi amacıyla; dudaklarını birleştirdiğinde bin yüzlü bir aynayla yakaladım bakışlarını. Ve gözleri benimle konuştu... Nietzsche
|

29-01-2008, 14:09
|
 |
Normale dönmüş
|
|
Üyelik Tarihi: 21-01-2008
Nerden: ankara
Yaş: 29
Mesajlar: 102
|
|
|
YAŞAMAYA DAİR
1
Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi meselâ,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani, bütün işin gücün yaşamak olacak.
Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani, o derecede, öylesine ki,
meselâ, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut, kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel, en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, meselâ, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak, yani ağır bastığından.
1947
YAŞAMAYA DAİR
2
Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
yani, beyaz masadan
bir daha kalkmamak ihtimali de var.
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
yahut da yine sabırsızlıkla bekleyeceğiz
en son ajans haberlerini.
Diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için,
diyelim ki, cephedeyiz.
Daha orda ilk hücumda, daha o gün
yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.
Diyelim ki, hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
Yine de dışarıyla beraber yaşayacağız,
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgârıyla
yani, duvarın arkasındaki dışarıyla.
Yani, nasıl ve nerde olursak olalım
hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...
1948
YAŞAMAYA DAİR
3
Bu dünya soğuyacak,
yıldızların arasında bir yıldız,
hem de en ufacıklarından,
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
yani, bu koskocaman dünyamız.
Bu dünya soğuyacak günün birinde,
hattâ bir buz yığını
yahut ölü bir bulut gibi de değil,
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.
Şimdiden çekilecek acısı bunun,
duyulacak mahzunluğu şimdiden.
Böylesine sevilecek bu dünya
"Yaşadım" diyebilmen için...
Şubat 1948
|

29-01-2008, 14:11
|
 |
her dem arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 23-01-2008
Nerden: ankara
Mesajlar: 253
|
|
edenis aynı siteye baktık galiba  ben bu üçünü gördüm ama Vapur şiirini görünce yine ona gitmişti elim, iyi oldu eklediğin..

** Gözlerinin benimle konuşabilmesi amacıyla; dudaklarını birleştirdiğinde bin yüzlü bir aynayla yakaladım bakışlarını. Ve gözleri benimle konuştu... Nietzsche
|

29-01-2008, 14:16
|
 |
Normale dönmüş
|
|
Üyelik Tarihi: 21-01-2008
Nerden: ankara
Yaş: 29
Mesajlar: 102
|
|
ben uğramışken bulduğum bütün şiirlerini aldım.. Çok güzel bilgiler de var onları da aldım sömürdüm siteyi  evde okucam tekrar baya oldu okumayalı Nazım'ı..
nazimhikmetran.com
kapsamlı baya
|

31-01-2008, 23:01
|
 |
Taze Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 25-10-2007
Nerden: istanbul
Yaş: 29
Mesajlar: 122
|
|
|
VASİYET
Yoldaşlar, nasip olmazsa görmek o günü,
ölürsem kurtuluştan önce yani,
alıp götürün
Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni.
Hasan beyin vurdurduğu
ırgat Osman yatsın bir yanımda
ve çavdarın dibinde toprağa çocuklayıp
kırkı çıkmadan ölen şehit Ayşe öbür yanımda.
Traktörlerle türküler geçsin altbaşından mezarlığın,
seher aydınlığında taze insan, yanık benzin kokusu,
tarlalar orta malı, kanallarda su,
ne kuraklık, ne candarma korkusu.
Biz bu türküleri elbette işitecek değiliz,
toprağın altında yatar upuzun,
çürür kara dallar gibi ölüler,
toprağın altında sağır, kör, dilsiz.
Ama bu türküleri söylemişim ben
daha onlar düzülmeden,
duymuşum yanık benzin kokusunu
traktörlerin resmi bile çizilmeden.
Benim sessiz komşulara gelince,
şehit Ayşe'yle ırgat Osman
çektiler büyük hasreti sağlıklarında
belki de farkında bile olmadan.
Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani,
- öyle gibi de görünüyor -
Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni
ve de uyarına gelirse,
tepemde bir de çınar olursa
taş maş da istemez hani...
NAZIM HOCAM SENİ UNUTMADIK...
yüz çiçek açsın yüz fikir birbiriyle yarışsın.... mao zedong
|

31-01-2008, 23:48
|
 |
Taze Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 31-01-2008
Yaş: 45
Mesajlar: 38
|
|
|
Şeyh Bedrettin Destanı / Nazım Hikmet
1
Sedirde al yeşil, dal dal bursa ipeklisi,
duvarda mavi bir bahçe gibi Kütahyalı çiniler,
gümüş ibriklerde şarap,
bakır lengerlerde kızarmış kuzular nar idi.
Öz kardeşi Musa'yı ok kirişiyle boğup
yani bir altın leğende kardeş kanıyla abdest alarak
Çelebi Sultan Mehmet tahta çıkmış hünkar idi.
Çelebi hünkar idi amma
Al Osman ülkesinde esen
bir kısırlık çığlığı, bir ölüm türküsü rüzgar idi.
Köylünün göz nuru zeamet
alın teri timar idi.
Kırık testiler susuz
su başlarında bıyık buran sipahiler var idi.
Yolcu yollarda topraksız insanın
ve insansız toprağın feryadını duyar idi.
Ve yolların sonu kale kapısında kılıç şakırdar
köpüklü atlar kişner iken
çarşıda her lonca kesmiş kendi pirinden ümidi
tarümar idi
Velhasıl hünkar idi, timar idi, rüzgar idi
ahüzar idi.
2
Bu göl İznik gölüdür.
Durgundur.
Karanlıktır.
Derindir.
Bir kuyu suyu gibi
içindedir dağların.
Bizim burada göller
dumanlıdırlar.
Balıkların eti yavan olur,
sazlıklardan ısıtma gelir,
ve göl insanı
sakalına ak düşmeden ölür.
Bu göl İznik gölüdür.
Yanında İznik kasabası.
İznik kasabasında
kırık bir yürek gibidir demircinin örsü.
Çocuklar açtır.
Kurutulmuş balığa benzer kadınların memesi.
Ve delikanlılar türkü söylemez.
Bu kasaba İznik kasabası.
Bu ev esnaf mahallesinde bir ev.
Bu evde
bir ihtiyar vardır Bedreddin adında.
Boyu küçük
sakalı büyük
sakalı ak.
Çekik çocuk gözleri kurnaz
ve sarı parmakları saz gibi.
Bedreddin
ak bir koyun postu üstüne oturmuş.
Hatt-ı talik ile yazıyor
"Teshil"i.
Karşısında diz çökmüşler
ve karşıdan
bir dağa bakar gibi bakıyorlar ona.
Bakıyor:
Başı traşlı
kalın kaşlı
ince uzun boylu Börklüce Mustafa.
Bakıyor:
Kartal gagalı torlak Kemal..
Bakmaktan bıkıp usanmayıp
bakmağa doymayarak
İznik sürgünü Bedreddine bakıyorlar..
3
Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır.
Ve gölde ipi kopmuş
boş bir balıkçı kayığı
bir kuş ölüsü gibi
suyun üstünde yüzüyor.
Gidiyor suyun götürdüğü yere,
gidiyor parçalanmak için karşı dağlara.
İznik gölünde akşam oldu.
Dağ başlarının kalın sesli sipahileri
güneşin boynunu vurup
kanını göle akıttılar.
Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır.
bir sazan balığı yüzünden
kaleye zincirlenen balıkçının kadını.
İznik gölünde akşam oldu.
Bedreddin eğildi suya
avuçlayıp doğruldu.
Ve sular
parmaklarından dökülüp
tekrar göle dönerken
dedi kendi kendine:
"- O ateş ki kalbimin içindedir
tutuşmuştur
günden güne artıyor.
Dövülmüş demir olsa dayanmaz buna
eriyecek yüreğim.
Ben gayri zuhur ve huruç edeceğim
Toprak adamları toprağı fethe gideceğiz.
Ve kuvvetli ilmi, sırrı tevhidi gerçeklendirip
biz mülletlerin ve mezheplerin kanunlarını
iptal edeceğiz...
*
Ertesi gün
gölde kayık parçalanır
kalede bir baş kesilir
kıyıda bir kadın ağlar
ve yazarken Simavnalı "Teshil"ini
Torlak Kemalle Mustafa
öptüler
şeyhlerinin elini.
Al atların kolanını sıktılar.
Ve İznik kapısından
dizlerinde çırıl çıplak bir kılıç
heybelerinde al yazma bir kitapla çıktilar...
Kitaplarının adı:
"Varidat"dı.
4
Börklüce Mustafa ile Torlak Kemal, Bedreddinin elini öpüp
atlarına binerek biri Aydın biri Manisa taraflarına gittikten
sonra ben de rehberimle konya ellerine doğru yola çıktım
ve bir gün Haymana ovasına ulaştığımızda
Duyduk ki Mustafa huruç eylemiş
Aydın elinde Karaburun'da.
Bedreddinin kelamını söylemiş
köylünün huzurunda.
Duyduk ki; "cümle derdinden kurtulup
piri pak olsun diye,
on beş yaşında bir civan teni gibi toprağın eti,
ağalar top yekun kılıçtan geçirilip
verilmiş ortaya hünkar beylerinin timarı zeameti."
Duyduk ki...
Bu işler duyulur da durmak olur mu?
Bir sabah erken
Haymana ovasında bir garip kuş öterken,
sıska bir söğüt altında zeytin danesi yedik.
"Varalım,
dedik.
Görelim
dedik.
"Yapışıp
sabanın
sapına
şol kardeş toprağını biz de bir yol
sürelim, dedik."
Düştük dağlara dağlara
aştık dağları dağları...
Dostlar,
ben yolculuk etmem bir başıma.
Bir ikindi vakti can yoldaşıma
dedim ki: geldik.
Dedim ki: bak
başladı karşımızda bir çocuk gibi gülmeğe
bir adım geride ağlayan toprak.
Bak ki, incirler iri zümrüt gibidir,
kütükler zor taşıyor kehribar salkımları.
Saz sepetlerde oynayan balıkları gör :
ıslak derileri pul pul, ışıl şışldır
ve körpe kuzu eti gibi aktır
yumuşaktır etleri.
Dedim ki bak,
burda insan toprak gibi, güneş gibi, deniz gibi
bereketli.
Burda insan gibi verimli deniz, güneş ve toprak..
5
Arkamızda hünkarın ve hünkar beylerinin timar ve zeametli
topraklarını bırakıp Börklücenin diyarına girdiğimizde bizi
ilk karşılayan üç delikanlı oldu. Üçü de yanımdaki rehberim gibi
yekpare ak libaslıydılar. Birisinin kıvırcık, abanoz gibi siyah
bir sakalı ve aynı renkte ihtiraslı gözleri, kemerli büyük bir burnu
vardı. Vaktiyle Musanın dinindenmiş. Şimdi Börklüce yiğitlerinden.
İkincisinin çenesi kıvrık ve burnu dümdüzdü. Sakızlı Rum bir
gemiciymiş. O da börklüce müritlerinden.
Üçüncüsü orta boylu, geniş omuzlu, şimdi düşünüyorum da, onu,
yolparacılar koğuşunda yatan ve o yayla türküsünü söyleyen
Hüseyine benzetiyorum. Yalnız Hüseyin Erzurumluydu, bu Aydınlıymuş.
İlk sözü söyleyen Aydınlı oldu:
- Dost musunuz düşman mı? dedi. Dost iseniz hoşgeldiniz. Düşman
iseniz boynunuz kıldan incedir.
- Dostuz, dedik.
Ve o zaman öğrendik ki, Sarohan valisi Sismanın ordusunu, yani
toprakları tekrar hünkar beylerine vermek isteyenleri, bizimkiler
Karaburunun dar, dağlık geçitlerinde tepelemişlerdir.
Yine o yolparacılar koğuşunda yatan Hüseyine benzeyeni dedi ki:
- Buradan ta Karaburunun dibindeki denize dek uzayan kardeş
soframızda bu yıl incirler böyle ballı, başaklar böyle ağır
ve zeytinler böyle yağlı iseler, biz onları sırma cepken giyen
haramilerin kanıyla suladık da ondandır.
Müjde büyüktü. Rehberim:
- Öyleyse tez dönelim. Haberi Bedreddine iletelim, dedi.
Yanımıza Sakızlı Rum gemici Anastası da alıp ve ancak eşiğine
bastığımız kar deş toprağını bırakarak tekrar Al Osman oğullarının
karanlığına daldık.
Bedreddini İznikte, göl kıyısında bulduk. Vakit sabahtı. Hava
ıslak ve kederliydi.
Bedreddin:
- Nöbet bizimdir. Rumeline geçek, dedi.
Gece İznikten çıktık. Peşimizi atlılar kovalıyordu. Karanlık onlarla
aramızda duvar gibiydi. Ve bu duvarın arkasından nal seslerini
duyuyorduk. Rehberim önden gidiyor. Bedreddinin atı benim al atımla
Anastasınki arasındaydı. Biz üç anaydık. Bedreddin çocuğumuz. Ona bir
kötülük edecekler diye içimiz titriyordu. Biz üç çocuktuk. Bedreddin
babamız. Karanlığın duvarı ardındaki nal sesleri yaklaşır gibi oldukça
Bedreddine sokuluyorduk.
6
Bir gece bir denizde yalniz yildizlar
ve bir yelkenli vardi.
Bir gece bir denizde bir yelkenli
yapyalnizdi yildizlarla.
Yildizlar sayisizdi.
Yildizlar sonuktu.
Su karanlikti
ve goz alabildigine dumduzdu.
Sari Anastasla Adali Bekir
hamladaydilar.
Koc Salihle ben
pruvada.
Ve Bedreddin
parmaklari sakalina gomulu
dinliyordu kureklerin sipirtisini.
Ben:
- Ya! Bedreddin! dedim,
uyuklayan yelkenlerin tepesinde
yildizlardan baska bir sey goremiyoruz.
Fisiltilar dolasmiyor havalarda.
Ve denizin icinden
gurultuler duymuyoruz.
Sade bir dilsiz, karanlik su,
sade onun uykusu.
Ak sakali boyundan buyuk kucuk ihtiyar
guldu,
dedi:
- Sen bakma havanin durgunluguna
Derya dedigin uyur uyur uyanir.
Bir gece bir denizde yanliz yildizlar
ve bir yelkenli vardi.
Bir gece bir yelkenli gecip Karadenizi
gidiyordu Deliormana
Agac denizine...
7
Bu orman ki deliormandir gelip durmusuz
demen Agacdenizinde cadir kurmusuz.
"Malum nicin geldik,
malum derdi derunumuz" diye
her daldan her koye bir sahin ucurmusuz.
Her sahin pesine yuz aslan takip gelmis.
Koylu, bey ekinini, cirak carsiyi yakip
reaya zinciri birakip gelmis.
Yani Rumelinde bizden ne varsa tekmil
kol kol Agac denizine akip gelmis...
Bir kizilca kiyamet!
Karismis birbirine
at, insan, mizrak, demir, yaprak, deri,
gurgenlerin dallari, meselerin kokleri.
Ne boyle bir alem gormuslugu vardir,
ne boyle bir ugultu duymuslugu var
Deliormak deli olali beri...
8
Anastasi Deliormanda Bedreddinin ordugahina birakip ben ve rehberim
geliboluya indik. Bizden once buradan denizi yuzerek gecen olmus. Galiba
bir dildade yuzunden. Biz de denizi yuzerek karsi kiyiya vardik. Lakin
bizi bir balik gibi cevik yapan sey bir kadin yuzunu ay isiginda seyretmek
ihtirasi degil, Izmir yoluyla Karaburuna, bu sefer seyhinden Mustafaya
haber ulastirmak isiydi.
Izmire yakin bir kervansaraya vardigimizda, padisahin on iki yasindaki
oglunun elinden tutan Bayezit Pasanin Anadolu askerlerini topladigini
duyduk.
Izmirde cok oyalanmadik. Sehirden cikip Aydin yolunu tutmustuk ki bir bag
icinde bir ceviz agaci altinda, bir kuyuya serinlesin diye karpuz
salmis dinlenen ve sohbet eden dort celebiye rastladik. Her birinin ustunde
baska cesit libas vardi. Ucu kavukluydu, birisi fesli. Selam verdiler.
Selam aldik. Kavuklulardan birisi Nesri imis. Dedi ki:
- Halki ibahet mezhebine davet eden Borklucenin uzerine Sultan Mehemmed
Bayezit Pasayi gonderir.
Kavuklulardan ikincisi Sekerullah bin Sehabeddin imis. Dedi ki:
- Bu sofinin basina pek cok kimseler toplandi. Ve bunlarin dahi ser'i
Muhammediye muhalif nice isleri asikar oldu.
Kavuklulardan ucuncusu Asikpasazade imis. Dedi ki:
- Sual: Ahir Borkluce paralanirsa imanla mi gidecek imansiz mi?
- Cevap : Allah bilir anincunkim biz anin mevti halini bilmezuz..
Fesli olan celebi Ilahiyat Fakultesi Tarih-i Kelam muderrisiydi. Yuzume
bakti. Gozlerini kirpistirarak kurnaz kurnaz gulumsedi. Bir sey demedi.
Biz hemen atlarimizi mahmuzladik. Ve bir bag icinde bir ceviz agaci altinda,
bir kuyuya saldiklari karpuzlari serinletip sohbet edenleri nallarimizin
tozlari arkasinda birakarak Aydina, Karaburuna Borklucenin yanina vardik.
9
Sicakti.
Sicak.
Sapi kanli, demiri kor bir bicakti
sicak.
Sicakti.
Bulutlar doluydular,
Bulutlar bosanacak
bosanacakti.
O, kimildamadan bakti,
kayalardan
iki gozu iki kartal gibi indi ovaya.
Orda en yumusak, en sert,
en tutumlu, en comert,
en
seven,
en buyuk, en guzel kadin:
TOPRAK
nerdeyse doguracak
doguracakti.
Sicakti.
Bakti Karaburun daglarindan O
bakti bu topragin sonundaki ufka
catarak kaslarini:
Kirlarda cocuk baslarini
Kanli gelincikler gibi koparip
cirilciplak cigliklari surukleyip pesinde
bes tuglu bir yangin geliyordu karsidan ufku sarip.
Bu gelen
Sehzade Muratti.
Hukmu humayun sadir olmustu ki Sehzade Muradin ismine
Aydin eline varip
Bedreddin halifesi mulhid Mustafanin basina ine.
Sicakti.
Bedreddin halifesi mulhid mustafa bakti,
bakti koylu Mustafa.
Bakti korkmadan
kizmadan
gulmeden.
Bakti dimdik
dosdogru.
Bakti O.
En tumusak , en sert,
en tutumlu, en comert,
en
seven,
en buyuk, en guzel kadin:
TOPRAK
neredeyse doguracak
doguracakti.
Bakti.
Bedreddin yigitleri kayalardan ufka baktilar.
Git gide yaklasiyordu bu topragin sonu
fermanli bir olum kusunun kanatlariyla.
Oysaki onlar bu topragi,
bu kayalardan bakanlar, onu,
uzumu, inciri, nari,
tuyleri baldan sari,
sutleri baldan koyu davarlari,
ince belli aslan yeleli atlariyla
duvarsiz ve sinirsiz
bir kardes sofrasi gibi acmistilar.
Sicakti.
Bakti.
Bedreddin yigitleri baktilar ufka..
*
En tumusak , en sert,
en tutumlu, en comert,
en
seven,
en buyuk, en guzel kadin:
TOPRAK
neredeyse doguracak
doguracakti.
Sicakti,
Bulutlar doluydular.
Neredeyse tatli bir soz gibi ilk damla dusecekti yere-
Birden-
-bire
kayalardan dokulur
gokten yagar
yerden biter gibi,
bu topragin verdigi en son eser gibi
Bedreddin yigitleri sehzade ordusunun karsisina
ciktilar.
Dikissiz ak libasli
bas acik
yalnayak ve yalin kilictilar.
Mubalaga cenk olundu.
Aydinin turk koyluleri,
Sakizli Rum gemiciler,
Yahudi esnaflari,
on bin mulhid yoldasi Borkluce Mustafanin
dusman ormanina on bin balta gibi daldi.
Bayraklari al, yesil,
kalkanlari kakma, tulgasi tunc
saflar
pare pare edildi ama,
bosanan yagmur icinde gun inerken aksama
on binler iki bin kaldi.
Hep bir agizdan turku soyleyip
hep beraber sulardan cekmek agi,
demiri oya gibi isleyip hep beraber,
hep beraber surebilmek topragi,
balli incirleri hep beraber yiyebilmek,
yarin yanagindan gayri her seyde
her yerde
hep beraber!
diyebilmek
icin
on binler verdi sekiz binini..
Yenildiler.
Yenenler, yenilenlerin
dikissiz ak gomlegine sildiler
kiliclarinin kanini.
Ve hep beraber soylenen bir turku gibi
hep beraber kardes elleriyle islenen toprak
Edirne sarayinda damizlanmis atlarin
esildi nallariyla.
Tarihsel, sosyal, ekonomik sartlarin
zaruri neticesi bu!
deme, bilirim!
O dedigin nesnenin onunde kafamla egilirim.
Ama bu yurek
o, bu dilden anlamaz pek.
O, "hey gidi kambur felek,
hey gidi kahpe devran hey",
der.
Ve teker teker,
bir an icinde,
omuzlarinda dilim dilim kirbac izleri,
yuzleri kan icinde
gecer ciplak ayaklariyla yuregime basarak
gecer Aydin ellerinden Karaburun magluplari..
10
Karanlikta durdular.
Sozu O aldi, dedi :
"- Ayaslug sehrinde pazar kurdular.
Yine kimin dostlar
yine kimin boynun vurdular?"
Yagmur
yagiyordu boyuna.
Sozu onlar alip
dediler ona :
"- Daha pazar
kurulmadi
kurulacak.
Esen ruzgar
durulmadi
durulacak.
Boynu daha
vurulmadi
vurulacak!"
Karanlik islanirken perde perde
belirdim onlarin oldugu yerde
sozu ben aldim, dedim:
"- Ayaslug sehrinin kapisi nerde?
Goster geceyim!
Kalesi var mi?
Soyle yikayim.
Bac alirlar mi?
De ki vermeyim!"
Sozu O aldi, dedi:
"- Ayaslug sehrinin kapisi dardir.
Girip cikilmaz.
Kalesi vardir,
kolay yikilmaz.
Var git al atli yigit
var git isine!.."
Dedim : "- Girip cikarim!"
Dedim : "- Yakip yikarim!"
Dedi : "- Yagis kesildi
gun agariyor.
Cellat Ali,
Mustafayi
cagiriyor!
Var git al atli yigit
var git isine!.."
Dedim : "- Dostlar
birakin beni
birakin beni.
Dostlar
goreyim onu
goreyim onu!
Sanmayiniz
dayanamam.
Sanmayiniz
yandigimi
el aleme belli etmeden yanamam!
Dostlar
"Olmaz!" demeyin,
"Olmaz!" demeyişn bosuna.
Sapindan kopacak armut degil bu
armut degil bu,
yarali olsa da dusmez dalindan;
bu yurek
bu yurek benzemez serce kusuna
serce kusuna!
Dostlar
biliyorum!
Dostlar
biliyorum nerde ne haldedir O!
Biliyorum
gitti gelmez bir daha!
Biliyorum
bir deve horgucunde
kanayan bir carmiha
cirilciplak bedeni
mihlidir kollarindan.
Dostlar
birakin beni.
birakin beni.
Dostlar
bir varayim goreyim
goreyim
Bedreddin kullarindan
Borkluce Mustafayi
Mustafayi.
*
Boynu vurulacak iki bin adam,
Mustafa ve carmihi
cellat, kutuk ve satir
har sey hazir
her sey tamam.
Kizil sirma islemeli bir hasa
altin uzengiler
kir bir at.
Atin ustunde kalin kasli bir cocuk
Amasya padisahi sehzade sultan Murat,
Ve yaninda onun
bilmem kacinci tuguna ettigim Bayezid pasa!
Satiri caldi cellat.
Caiplak boyunlar yarildi nar gibi,
yesil bir daldan dusen almalar gibi
birbiri ardinca dustu baslar.
Ve her bas duserken yere
carmihindan Mustafa
bakti son defa.
Ve her yere dusen basin
kili depremedi :
- Iris
dede sultanim iris!
dedi bir,
baska bir soz demedi..
11
Bayezid pasa Manisaya gelmis, Torlak Kemali anda bulup ani dahi anda asmis,
on vilayet reftis edilerek giderilecekler giderilmis ve on vilayet betekrar
bey kullarina timar verilmisti.
Rehberimle ben bu on vilayetten gectik. Tepemizde akbabalar dolasiyor ve
zaman zaman acaip cigliklar atarak karanlik derelerin icine suzuluyorlar,
henuz kanlari kurumamis korpe kadin ve cocuk olulerinin ustune iniyorlardi.
Yollarda gunesin altinda, genc, ihtiyar erkek cesetleri serili oldugu
halde, kuslarin yalniz kadin ve cocuk etini tercih etmeleri karinlarinin
ne kadar tok oldugunu gosteriyordu.
Yollarda hunkar beylerinin alaylarina rastliyorduk.
Hunkar bey kullari; curumus bir bag havasi gibi agir ve buyuk bir guclukle
kimildanabilen ruzgarlarin icinden ve parcalanmis topragin ustunden
gecerek, rengarenk tuglari, davullariyla ve cengu cigane ile timarlarina
donup yerlesirlerken biz on vilayeti biraktik. Gelibolu karsidan gorundu.
Rehberime:
- Takatim kalmadi gayri, dedim, denizi yuzerek gecmem mumkun degil.
Bir kayik bulduk.
Deniz dalgaliydi. Kayikciya baktim. Bir almanca kitabin ic kapagindan
koparip kogusta bas ucuma astigim resme benziyor. Kaln biyigi abanoz
gibi siyah, sakali genis ve bembeyaz. Omrumde boyle acik, boyle
konusan bir alin gormemisimdir.
Bogazin orta yerine gelmistik, deniz durmamacasina akiyor, kursun boyali
havanin icinde sular kopuklenerek kayigimizin altindan kayiyordu ki
kogustaki resme benzeyen kayikcimiz:
- Serbest insan ve esir, patrici ve plep, derebeyi ve toprak kolesi,
usta ve cirak, bir kelime ile ezenler ve ezilenler, nihayet bulmaz
bir ziddiyetle birbirine karsi gogus gererek bazen al altindan bazen
aciktan aciga fasilasiz bir mucadeleyi devam ettirdiler; dedi.
12
Rumeline ayak bastigimizda Celebi Sultan Mehemmedin Selanik kalesindeki
muhasarayi kaldirarak Sereze geldigini duyduk. Bir an once Deliormana
ulasmak icin gece gunduz yol almaya basladik.
Bir gece yol kenarinda oturmus dinleniyorduk ki, karsidan Deliorman
taraflarindan gelip Serez sehrine dogru giden uc atli, dolu dizgin
onumuzden gecti. Atlilardan birinin terkisinde insana benzer bir
karalti gormustum. Tuylerim diken diken oldu. Rehberime dedim ki:
Ben tanirim bu nal seslerini.
Bu kopukleri kanli simsiyah atlar
karanlik yolun ustunden dortnala gecip
hep boyle terkilerinde bagli esirler goturduler.
Ben tanirim bu nal seslerini.
Onlar
bir sabah
cadirlarimiza bir dost turkusu gibi gelmislerdir.
Bolusmusuzdur ekmegimizi onlarla.
Hava oyle guzeldir,
yurek oyle umutlu,
goz cocuklasmis
ve hakim dostumuz SUPHE uykuda...
Ben tanirim bu nal seslerini.
Onlar
bir gece
cadirlarimizdan dolu dizgin uzaklasirlar.
Nobetciyi sirtindan bicaklamislardir
ve terkilerinde
en degerlimizin
arkadan baglanmis kollari vardir.
Ben tanirim bu nal seslerini
onlari Deliorman da tanir..
Filhakika bu nal seslerini Deliormanin da tanidigini cok gecmeddn ogrendik.
Cunku ormanimizin eteklerine ilk adimimizi atmistik ki, Beyezid pasanin
diger tedbirati saibe ile ormana adamlar biraktigini, bunlarin karargaha
kadar sokulup Bedreddinin murudligine dahil olduklarini ve bir gece
seyhimizi cadirinda uykuda bastirip kacirdiklarini duyduk. Yani yol
kenarinda rastladigimiz uc atli Osmanli tarihindeki provokatorlerin
agababasi idiler ve terkilerinde goturdukleri esir de Bedreddindi.
13
Rumeli, Serez
ve bir eski terkibi izafi:
HUZURU HUMAYUN.
Ortada
yere sapli bir kilic gibi dimdik
bizim ihtiyar.
Karsida hunkar.
Bakistilar.
Hunkar istedi ki:
bu musahhas kufru yere sermeden once,
son sozu ipe vermeden once,
biraz da seriat eylesin abrazi huner
adabu erkaniyle halledilsin is.
Hazir bilmeclis
Mevlana Hayder derler
mulku acemden henuz gelmis
bir ulu danismend kisi
kinali sakalini ilhami ilahiye egip,
"Mali haramdir amma bunun
kani helaldir" deyip
halletti isi...
Donuldu Bedreddine
Denildi : "Sen de konus."
Denildi : "Ver hesabini ilhadinin."
Bedreddin
bakti kemerlerden disari.
Disarda gunes var.
Yesermis avluda bir agacin dallari,
ve bir akar suyla oyulmaktadir taslar.
Bedreddin gulumsedi.
Aydinlandi ici gozlerinin,
dedi:
- Madem ki bu kerre maglubuz
netsek, neylesek zaid.
Gayri uzatman sozu.
Mademki fetva bize aid
verin ki basak bagrina muhrumuzu..
14
Yagmur ciseliyor,
korkarak
yavas sesle
bir ihanet konusmasi gibi.
Yagmur ciseliyor,
beyaz ve ciplak murted ayaklarinin
islak ve karanlik topragin ustunde kosmasi gibi.
Yagmur ciseliyor.
Serezin esnaf carsisinda,
bir bakirci dukkaninin karsisinda
Bedreddinim bir agaca asili.
Yagmur ciseliyor.
Gecenin gec ve yildizsiz bir saatidir.
Ve yagmurda islanan
yapraksiz bir dalda sallanan seyhimin
cirilciplak etidir.
Yagmur ciseliyor.
Serez carsisi dilsiz,
Serez carsisi kor.
Havada konusmamanin, gormemenin kahrolasi huznu
Ve Serez carsisi kapatmis elleriyle yuzunu.
Yagmur ciseliyor.
|
|
Konuyu toplam 1 kişi okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
|
|
|
| Seçenekler |
|
|
| Stil |
Normal
|
Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 10:25 .
Powered by vBulletin® Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO ©2009, Crawlability, Inc.
Copyright ©2007 - 2008 khAos.info
|
|
|
|