Kılıç Yarası Gibi*
Kütüphanemde uzundur beklettiğim popülist bir kimlik olmakla itham edilen, pek moda tabirle de “best-seller”laşmış bir romanın ilkini bugün bitirebildim. Antalya o kadar sıcak ki, adeta sigara içmek gibi bir bahanem olmasa, gündüzleri sahile dahi inmeyeceğim…En tenha “beach”te, buz gibi bir birayla, okumalarımı yapıyorum…
***
Ahmet Altan, “Kılıç Yarası Gibi”
***
“Bir ikileme olduğunu bildiğim serinin ikinci kitabından da aynı tadı alma umuduyla” diye not düşmüşüm orta sayfalardan birine…
Yazarın diğer kitaplarından alamadığım tadı, bu romanında alabilmiş olmam, bende, Altan’ın neo-klasik roman diliyle, ticarî kaygılar arasında bocaladığı hissini uyandırıyor, keşke yalnızca romanlar yazsa.
Altan ismine sıtmalı bir refleksle bakan büyük edebî otoritelerin, tıpkı Pamuk’taki gibi tek bir eserini dahi okumadan, derinliksiz ve böbürlenmeci yaklaşımlarıyla “romancılığına” haksızlık etmeleri, beni açıkçası üzüyor. Ûslup güzelliğine hayran kaldığım, tıpkı bir Dünya Klasiği Romanı okur gibi dilinin bana büyük keyif verdiği roman hakkında birkaç kelam etmek isterim…
***
Tüm karakterlerin çözümünü ve olay örgüsünü elbette burada yapmayı düşünmüyorum…Mehpare Hanım, Şeyh Efendi, Mehpare’nin ikinci eşi Hikmet Bey, Hikmet Bey’in babası saray doktoru Reşit Paşa ve nihayet Padişah ve dönemin İttihat Terakkicileri…Romanda beni tarihi olaylardan çok kişi çözümlemeleri ilgilendirdi; çünkü bir tarih kitabı okumuyordum, nihayetinde kurgusal bir metin okuyordum…
***
Bir din adamıyla evlenmek zorunda bırakılan ve düğün hazırlıklarının tasviriyle başlayan romanda, «ruhunu ve isteklerini kendine bile kapattığı» (s.27) bir kadının, Mehpare Hanım’ın; iffetsiz, hodbin ve analıktan uzak davranışlarının güçlü nedenlerini anlamak zor olmuyor kitabın ilerleyen sayfalarında… «Pornografiyle», cinsel estetizmi birbirine kasıtla karıştıranların sevişme sahnelerinde, karekterin iç dünyasındaki fırtınaları, romanda bilinç akışı yöntemiyle irdelemesindeki biçem güzelliğini fark edebilme şansları yok…Oysa Mehpare yalnızca «sevişmenin, masumiyetten uzaklaştıkça daha çok zevk veren, suçla zevk arasında inanılmaz bir ilişki olduğunu» (s. 105) keşfeden dişi, ilkel ve samimi bir karekter.
«Ailesi, eğitimi, terbiyesi ne olursa olsun her kadının başka kadınlara ‘erkekleri baştan çıkarmak isteyen hoppa’»(s. 226) olarak baktığını bildiğinden mi, bu kadınlara has istihbaratla diğer kadınların gözünde ahlaksızdır…? Oysa tıpkı ikinci kayınvalidesi ve baş düşmanı Mihrişah Sultan gibi o da «asaletin zorlayıcılı’ğına»(s. 258) inanarak, başkaldırmıştır…
Şeyh’in Dergahına evlendirilmek üzre gönderilen bu küçük avluların günahkar kadını, yine aynı bilge Şeyhi terk ettiğinde, Şeyhin acıdan kıvranacağını da biliyordu elbette kadın fettanlığıyla, tüm erkeklerini de bu “güzel kadınlara has” bir intikam hazzı için terk etmedi mi…?
Şeyh Efendinin karısı kaçtıktan sonraki ıstırabı da dindarlık ve bilgeliğin; aşka ve zaaflara yenik düşebileceğini göstermedi mi okura…?
“-Dünya bir imtihan yeridir Ragıp Bey, zamanla sen sınıfları geçtikçe, imtihan da zorlaşır; çektiğin acı, gördüğün dert artar, kaç kişi bu dünyada bütün imtihanları geçip okulu bitirebilir ki…Kuldan sakladığını Allah’tan saklayabilir misin, o her şeyi görür, o hep bizimle beraberdir, çırılçıplak durur ruhumuz onun karşısında, bu bize güven verir ama…
Durdu ve bir zaman elindeki güle baktı.
-Bazen insan Allah’tan bile saklanmak ister…Bunun günah olduğunu bile bile…İşte imtihanı böyle zamanlarda kaybederiz.” (s. 99)
***
Osmanlı Saray’ını hiç bu kadar yakından düşleyememiştim. Romancıya uzun uzun Padişah’ın gücünü anlatmak yerine, insanî yanını da anlattığı için müteşekkirim…Padişah’ın «korkulacak bir şey olmadığı zaman korkan, korkulacak olaylar karşısında ise cesur davranan tuhaf tabiatlı» (s. 154) halini yüksek ökçeler giymesindeki insanî zaafını, Reşit Paşa’nın, Padişah’a korkuyla karışık şu metnindeki acıma duygusundan çıkarabiliyorum…
“-Şimdi ben niye ayakkabılarımı yüksek ökçeli yaptırırım, çünkü biliyorsun benim romatizmam var; bir adamın sağlığı için ayaklarını sağlam tutması gerekir. Ökçeler yüksek olunca ayağının altından hava geçer, hava cereyanı olan yerde rutübet olmaz Doktor, onun için yüksek ökçe romatizma tedavisinde birebirdir.
Reşit Paşa bu açıklamayı dikkatle dinlemişti ama asıl düşüncesini elbette Padişah’a söylememiş, Osman’a anlatmıştı: “Bence kısa boylu olduğu için yüksek topuklu ayakkabılar giyiyor, uzun boylu gözükmek istiyordu; koskaca bir imparatorluğu vardı ama üç santim daha uzun boy istiyordu, Allah’ın ona vermediğini, ayakkabıcı veriyordu” (s. 286)
«Kimse hayatın efendisi değildir» (s.279) hastalıklı bir güçle merkeze yerleşme eyleşimiz de sıklıkla hüsranla biter, Padişah’ın bile gücü sevgiden değil korkudandı, tüm erklerin gücü gibi, ama o da tüm erkler gibi insan olarak sadece ortak yazgımızda «yalnızdı»…
***
Ragıp Bey ve Şeyh Efendi arasındaki hasbıhalin hoşluğunu okuyacakların tadına bırakıyorum; «toplumun onlara biçtiği esvaplardan» (s. 323) sıyrılıp da, biri eli kanlı aranan bir asker, diğeri de İmparatorluğun çok saygın bir din adamı olması, nihayetinde ikisinin de yalnızca “insan” ve “bigane” olduklarını değiştirmiyor dostluklarında…
***
Nihayet romanda sözü geçen tarihin tüm karekterleri «ateşte ısınan üşümüş yolcular gibi aynı hayalin etrafında» (s. 129) bir yalıda birleşiyorlardı…Osman’ın; Mehpare’nin ikinci kocası Hikmet Bey’den olma torununun; anlatıcının…
***
«Hakiki aşk kılıç yarası gibidir, yara kapansa da mutlaka izi kalır» (s. 235)
***
Kitabın üç yüz kırk dördüncü sayfasına –yani sonuna- şöyle bir not düşmüşüm;
“Düşlediğim dünya; üzerinde keyifle gezebileceğim bir kö
prü; beşerin kendine has kıyıcıklarını muhafaza edebileceği kıyılar arası bir insanîlik toplamı…
İnsan-insana bu iki kıyıcığı bağlayan kö
prülerden taşıp, diğer kıyıcığı zapturapt altına alma mülkiyetçiliğimiz –ancak- tüm kö
prüleri yıkıp; ya yok oluşa ya da teslimiyete sürükler bizleri. Bunun ötesi muhtemeldir ki zorbalıktır.
Zorbalıktan kaçacağız diye de her kö
prüye kuşkuyla bakar, kıyıcıklarımızdaki kozalarımıza saklanırsak; Liliput ülkesinde tek bir çürük ip gibi bağsızlaşır, yabanileşiriz Gülliver misali.
Bana üzerinde buluşabileceğimiz, kıyıcıklarımızı fethe kalkışmayacağımız kö
prüler kurar mısın ey İnsan…!”
2003 / Antalya / Anılar Odasından
*Kılıç Yarası Gibi
Ahmet Altan
Can Yayınları, 3. Basım, 1998