|
|
| Edebi Mevzular Özgürlüktür edebiyat.. |
Kaptan Yemeğe Çıktı ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi - Charles BukowskiEdebi Mevzular içerisinde Kaptan Yemeğe Çıktı ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi - Charles Bukowski konusu: 03/11/91
00 : 48
Bugün hipodroma gitmedim. Bademciklerim şiş ve başımın üst kısmında bir ağn var, sağ tarafta. Yetmiş yaşındaysan her an ön camdan dışarı fırlayabilirsin. Hâlâ arada sırada kafa ...

06-12-2007, 00:29
|
|
.........
|
|
Üyelik Tarihi: 21-08-2007
Yaş: 44
Mesajlar: 4,001
|
|
|
03/11/91
00 : 48
Bugün hipodroma gitmedim. Bademciklerim şiş ve başımın üst kısmında bir ağn var, sağ tarafta. Yetmiş yaşındaysan her an ön camdan dışarı fırlayabilirsin. Hâlâ arada sırada kafa çekiyor ve çok fazla sigara içiyorum. Bu yüzden bedenim bana posta koyuyor; ama beyni de beslemek gerek. Ve ruhu. İçmek hem beynimi hem de ruhumu besler. Her neyse, bugün hipodroma gitmedim ve öğleye kadar uyudum.
İstirahat. Jakuziye girdim bir komprador gibi. Hava güneşliydi ve su köpürüp dönüyordu. Sıcak su. Bıraktım kendimi. Neden olmasın? Kendini daha iyi hissetmeye çalış. Dünya giderek yırtılan ve her an patlayabilecek bok dolu bir kesekağıdı. Ben kurtaramam dünyayı. Ama yazılarımın kıçlarını kurtarmalarına yardımcı olduğunu söyleyen mektuplar alıp duruyorum. Bu yüzden yazmadım ama; kendi kıçımı kurtarmak için yazdım. Hep dışardaydım, hiç ait olmadım. Okul bahçesinde keşfettim bunu. Bir de çok yavaş öğrendiğimi. Herkes her şeyi biliyordu; benimse hiçbir boktan haberim yoktu. Her şey üstüne badana çekilmiş ve kafa karıştırıcı bir ışıkla aydınlatılmış gibiydi. Salaktım. Ama salaklığımda bile tam bir salak olmadığımın farkındaydım. Koruduğum bir köşe vardı içimde. Önemi yok. Şimdi jakuzimdeyim ve hayatım kapanmak üzere. Üzüntü duymuyorum; sirki gördüm. Hem o karanlığa ya da her neyse oraya atılana dek yazacak şey çok. İşte bu yüzden kutsaldır söz; sürekli yürür, arar, cümlelere dönüşür, zevkten dört köşe olur. Söz içimden hâlâ akıyor ve hâlâ iyi. Talihliydim. Yaşlı yazar jakuzisinde düşüncelere dalmış. Güzel, güzel. Cehennem hep var ama; çözülmeyi bekliyor.
Yaşlı san kedim geldi ve bana baktı. Birbirimize baktık. İkimiz de her şeyi biliyorduk, hiçbir şey bilmiyorduk. Sonra gitti.
Gün ilerledi. Linda ile bir yerde öğle yemeği yedik, neresi olduğunu anımsamıyorum. Yemek iyi sayılmazdı, masalar cumartesi insanları ile doluydu. Canlıydılar ama değildiler. Masalara ve localara oturmuş bir yandan konuşuyor, bir yandan yiyorlardı. Durun, aklıma geldi, Tanrım. Geçen gün hipodroma gitmeden önce öğle yemeği için bir restorana gittim. Tezgah başına oturdum, kimsecikler yoktu. Siparişimi vermiş bekliyordum ki adamın teki içeri girdi ve yanımdaki tabureye oturdu. Yirmiye yakın tabure vardı ve hemen yanımdaki tabureye oturmuştu. Çok sevmem ben insanları. Ne kadar uzak olursam o kadar iyi. Adam siparişini verdi ve barmenle konuşmaya başladı. Profesyonel futbol. Ben de izlerim zaman zaman, ama bir restoranda sohbetini etmek? Bitmek bilmiyordu. Ayrıntılara girdi. En sevdiği oyuncu, bu sene kupayı kim alır, vs. Derken locada oturan biri de sohbete katıldı. Yanımdaki götle dirsek temasında olmasaydım o kadar da umursamazdım herhalde. İyi biri olduğu kesindi. Futbol aşığı. Güvenilir. Amerikalı. Yanımda. Boşversenize.
Evet, öğle yemeği yedik, Linda ve ben. Sonra da eve dönüp huzurlu bir şekilde geceye doğru ilerledik. Hava karardıktan hemen sonra Linda bir şey fark etti. İyidir fark etmekte. Arka bahçeden içeri doğru geldiğini gördüm. "Charley düşmüş, itfaiye geldi," dedi.
Ön bahçeden geçip sokağa çıktım. İtfaiye arabası ordaydı. Kapının önünde bir itfaiyeci duruyordu. "Ben Charley'nin komşusuyum. Yaşıyor mu?" diye sordum.
"Evet," dedi.
Ambulans bekleniyordu anlaşılan. İtfaiye önce gelmişti. Linda ile bekledik. Ambulans geldi. Tuhaftı. Ufak tefek iki adam indi am-bülansdan, bayağı ufak tefek. Yan yana durdular. İtfaiyeciler etraflarını sardı. İçlerinden biri ufak tefek adamlara bir şeyler anlattı. Ufak tefek adamlar dinleyip başlarını salladılar. Sonra bitti. Ambulansın arkasına gidip sedye ile döndüler. Basamakları çıkıp eve girdiler.
Uzun süre kaldılar içerde. Sonra çıktılar. Koca Charley'yi sedyeye bağlamışlardı. Ambulansa bindirilmeden hemen önce yanına gittik. "Dayan, Charley," dedim. "Dönmeni bekleyeceğiz," dedi Linda.
"Siz kimsiniz?" diye sordu Charley.
"Biz senin komşunuzuz," diye cevapladı Linda.
Sonra Charley'yi ambulansa yüklediler ve götürdüler. İçinde iki akrabasının bulunduğu kırmızı bir araba da ambulansı izledi.
Karşı komşum geldi yanımıza. El sıkıştık. Birkaç kez içmişliği-miz vardı. Charley'den söz ettik ona. Hepimiz kınadık akrabalarını onu bu kadar yalnız bıraktıkları için. Yapabileceğimiz fazla bir şey yoktu ama.
"Şelalemi görmelisiniz," dedi komşum.
"Pekala," dedim. "Gidip görelim."
Evine gittik, karısının ve çocuklarının yanından geçip arka kapıdan çıktık, havuzu katettik ve KOCA bir şelale vardı karşımızda. Arkadaki yüksek kayanın tepesinden dökülüyordu ve suyun bir kısmı bir ağacın gövdesinden çıkıyordu sanki. Devasaydı. Farklı renklerde iri ve harikulade taşlardan yapılmıştı. Mükemmel ışıklandırılmış kükreyen bir şelale. İnanılır gibi değildi. Arka tarafta hâlâ çalışan bir işçi vardı. Şelale bitmemişti henüz.
İşçinin elini sıktım.
"Bütün kitaplarını okumuş," dedi komşum.
"Vay canına," dedim.
İşçi bana gülümsedi.
Sonra eve girdik. "Bir bardak şaraba ne dersin?" diye sordu komşum.
"Sağol," dedim. Sonra bademciklerimden ve başımın ağrısından söz ettim.
Linda ile karşıya geçip evimize girdik. Günüm ve gecem böyle geçti aşağı yukarı.
|

07-12-2007, 00:21
|
|
.........
|
|
Üyelik Tarihi: 21-08-2007
Yaş: 44
Mesajlar: 4,001
|
|
|
22/11/91
00:26
71. yılım olağanüstü verimli bir yıl oldu. Bu yıl hayatımın hiçbir yılında yazmadığım kadar çok yazmış olabilirim. Her ne kadar yazar kendi çalışmasını tarafsız olarak değerlendiremese de, ben her zaman yazdığım kadar iyi yazdığıma inanıyorum -en iyi yazdığım zamanki kadar iyi demek istiyorum. 18 Ocak'ta kullanmaya başladığım bilgisayarın katkısı büyük. Sözcüklerin daha kolay dökülmelerini sağlıyor. Beyinden (ya da nerden geliyorlarsa ordan) parmaklara, parmaklardan da havada çaktıkları ekrana daha hızlı ulaşıyorlar - taze ve kıtır. Önemli olan hızın kendisi değil; akış. Sözün aktığı bir nehir ve söz iyiyse bırak aksın. Üstelik karbon kağıtlarına ve temize çekmeye paydos. Eskiden bir gece yazıyı yazar, bir gece de yaptığım hataları düzeltip temize çekerdim. İmla hatalarını, cümle bozukluklarını artık orijinal kopya üstünde düzeltebiliyorsunuz. Tekrar yazmaya, sağdan soldan oklar çekmeye paydos. Kimse gelişigüzel yazılmış bir kopya okumak istemez, yazar bile. Bütün bunlar fazlası ile titiz ve mızmızca bulunabilir; ama değil. Son derece hayırlı. Ve insan ruhunu böyle yitiriyorsa, ben varım.
Kötü anılar da var. Bir gece dört saat kadar yazdığımı anımsıyorum. Çok kısmetli bir gece geçirdiğimi düşünüyordum ki yanlış bir tuşa ya da tuşlara dokunmuş olmalıyım, ekranda mavi bir şimşek çaktı ve yazdığım sayfalar kayboldu. Geri getirmek için elimden geleni yaptım ama nafile. Kaybolmuşlardı. Evet, "Save-all"da çalışıyordum, yine de kaybolmuşlardı. Aynı şey birkaç kez daha başıma gelmişti ama zaiyat hiç o denli büyük olmamıştı. Size şu kadarını söyleyeyim, sayfaların birden yok olduklarını fark etmek korkunç bir duygu. Şimdi anımsadım, romanımın dört sayfası da yok olmuştu. Bütün bir bölüm. Oturup allahın cezası bölümü baştan yazmıştım. Ve bunu yaptığında bir şeyler eksilir, küçük pırıltılar geri gelmez. Ama bir şeyler de kazanırsın. Seni çok tatmin etmeyen şeyleri çıkarıp daha iyilerini eklersin. Öyleyse? Uzun bir gece oldu. Kuşlar uyanmış. Karın ve kedilerin aklını kaçırdığını düşünüyor olmalılar.
Şu "mavi şimşek"le ilgili olarak birkaç bilgisayar uzmanına danıştım, ama hiçbiri bir şey söyleyemedi. Çoğu bilgisayar uzmanının çok uzman olmadıklarını fark ettim. Kitaplarda yazılı olmayan garip şeyler oluyor. Şimdi bilgisayarlar hakkında daha çok şey biliyor ve sayfaları "mavi şimşek"ten geri getirmenin bir yolu vardır diye düşünüyorum.
En kötü gece bilgisayarın başına oturduğum ve aletin tamamen sapıttığı geceydi. Bombalar, tuhaf ve yüksek sesler, kararma anları, ölümcül karanlıklar; uğraştım, çabaladım, işe yaramadı. Sonra ekranda ve beynin yanındaki disket sokulan aralıkta pıhtılaşmış sıvıya benzer bir şey fark ettim. Kedilerimden biri makineye işemişti. Tamirciye götürmek zorunda kaldım. Teknisyen dışardaydı. Tezgahtarlardan biri beynin bir parçasını söktü, beyaz gömleğine sarı bir sıvı döküldü ve geri çekilip, "kedi sidiği," diye bağırdı. Zavallı adam. Zavallı adam. Neyse, bıraktım bilgisayarı. Beynin bütün parçalarını sökmek zorunda kaldılar. Bakımı sekiz gün sürdü. O süre boyunca daktiloya döndüm. Daktiloda yazmayı baştan öğrenmek zorunda kaldım. Akışı sağlayabilmek ancak kafayı iyice çektikten sonra mümkün oldu. Ve dediğim gibi; bir gece yazmak için, bir ge-
ce temize çekmek için. Ama iyi ki vardı daktilo. Birlikte elli yılımız geçmiş, çok güzel zamanlarımız olmuştu. Bilgisayar geri geldiğinde emektar daktiloyu köşesine koyarken hüzünlenmedim dersem yalan olur. Ama bilgisayarın başına oturdum ve sözcükler çılgın kuşlar gibi uçuştular. Mavi şimşekler çakmıyor, sayfalar kaybolmu-yordu artık. Düzelme bile söz konusuydu. Kedi sidiği bazı sorunları gidermişti. Tek fark artık bilgisayarın üstünü büyük bir plaj havlusu ile örtmem.
Evet, en verimli yılım. Şarap doğru yıllanmışsa güzelleşir.
Kimseyle yarışmıyorum ve ölümsüzlüğe dair düşüncelerim yok. Umurumda bile değil. Hayatta iken devinmek önemli olan. Gün ışığında kapılar açılır ve atlar ışığın içine fırlar ve cokeyler; parlak ipek giysilerinin içinde küçük şeytanlar, zorlayarak, sapına kadar. İhtişam devinimde ve hodri meydan diyebilmektedir. Ölümün canı cehenneme. Her şey bugün, bugün, bugün. Evet.
|

08-12-2007, 00:15
|
|
.........
|
|
Üyelik Tarihi: 21-08-2007
Yaş: 44
Mesajlar: 4,001
|
|
|
09/12/91
01:18
Med ve cezir. Beş dakikadır oturmuş masanın üstündeki raptiyeyi seyrediyorum. Dün hipodromdan dönerken otobanda hava kararmak üzereydi. Hafif sis vardı. Noel bir mızrak gibi yaklaşıyordu. Birden otobanda benden başka kimse olmadığını fark ettim. Sonra yolun ortasında kocaman bir tampon gördüm. Direksiyonu son anda kırıp kurtardım ve sağıma baktım. Birkaç araba birbirlerine girmişlerdi, dört ya da beş araba. Ama sessizlik hakimdi; ne hareket, ne insan, ne alev, ne duman, ne de far ışığı. Arabaların içinde insan olup olmadığını fark edemeyecek kadar hızlı gidiyordum. Birden gece oldu. Öyle olur bazen, uyarı yoktur. Her şey saniyenin içinde olup biter. Hayattasın. Ölmüşsün. Ve hayat sürer.
Pamuk ipliği ile bağlıyız hayata. Olasılıkların arasında talihimizle geçici olarak varız. Bu geçicilik unsuru işin en iyi ve en kötü kısmıdır. Elden de bir şey gelmez. Bir dağın zirvesine çıkıp on yıllarınızı meditasyon yaparak geçirseniz de bu gerçeği değiştiremezsiniz. Kabullenmeyi seçebilirsiniz ama bu da ne kadar sağlıklıdır bilemiyorum. Fazla düşünüyoruz belki de. Daha çok hisset, daha az düşün.
Kazaya karışan bütün araçlar griydiler sanki. Tuhaf.
Filozofların kendilerinden önce getirilmiş kavram ve teorileri çürütüş biçimlerini seviyorum. Yüz yıllardır sürüyor. Hayır, öyle değil, diye çıkarlar ortaya. Yol bu. Durmaksızın sürüyor ve bana sorarsanız bu ilerleyiş son derece makul. Filozoflar için asıl sorun daha anlaşılır bir dille yazmak. Bunu yapabildikleri ölçüde düşünceleri aydınlanır ve ilginçleşir. Sırrı, yalınlık.
Yazarken kaymalısın. Sözcükler pürüzlü ve bulanık olabilirler, ama keyifli bir şekilde kayıp gidiyorlarsa duyulan hazla ışıldarlar. Özenle yazmak ölümcüldür. Sözcüklerle kaya parçalan veya yenecek lokmalarmış gibi oynamakta Sherwood Anderson'un üstüne yoktu bence. Sözcükleri kağıda resmederdi. Ve öyle basittirler ki ışık patlamaları hissedersiniz; kapılar açılır, duvarlar kayar. Halıları, ayakkabıları, parmakları görürsünüz sayfada., sözün ustasıydı. Harikuladeydi. Ama Sherwood'un sözcükleri mermi gibidirler de. Onu okurken birden yere serilebilirsiniz. Uzun lafın kısası Sherwood işi biliyordu. Sezgileri güçlüydü. Hemingway yazıyı fazla ciddiye almıştı. Onu okurken ne kadar emek sarf ettiğini görebilirsiniz. Anderson ciddi bir şeyden söz ederken gülmeyi de bilirdi. Hemingway hiç bilmedi gülmeyi. Sabahın altısında ayakta yazan birinin mizah duygusu olamaz. Bir şeylerin üstesinden gelmeye çalışıyordun
Yorgunum bu gece. Allah kahretsin, yeterince uyuyamıyorum. Bana kalsa öğleye dek uyurum ama ilk koşu 12:38'de, yolu ve bahis hesapları için gerekli süreyi de ilave edersen saat 11:00'de evden çıkmak zorundayım; postacı gelmeden. Sabah ikiden önce yattığım enderdir. İki kez çişe kalkarım. Kedilerimden biri beni her sabah altıda uyandırıyor, saat gibi. Suyu kaynadı, bahçeye çıkaracağım. Bir de sabah ondan önce aramayı seven yalnız kalpler var. Ben açmam, tele-sekreter devreye girer. Uykumun .bölündüğünü anlatmaya çalışıyorum. Ama tek şikayetim buysa aslan gibiyim demektir.
Önümüzdeki iki gün atlar koşmuyor. Yarın öğleden önce kalkmayacak ve kendimi bir güç santralı gibi hissedeceğim, on yıl daha genç. Gel de gülme -on yıl daha genç beni 61 yapar, sevinilecek şey mi? Bırakın ağlayım, bırakın ağlayım. Saat 01:00. Neden kesip yatmıyorum?
|

11-12-2007, 00:22
|
|
.........
|
|
Üyelik Tarihi: 21-08-2007
Yaş: 44
Mesajlar: 4,001
|
|
|
18/01/92
23:59
Roman, şiir ve hipodrom arasında gidip geliyorum ve hâlâ hayattayım. Hipodromda yeni bir şey yok, insanlıkla yüzleşilen bir yer işte. Bir de yol var, gidiş ve dönüş. Karayolları insanların ne olduğu hakkında iyi bir fikir verir. Rekabetçi bir toplumuz. Yaradılışımızda var ve bu karayollarında iyice belirginleşiyor. Yavaş sürücüler seni engellemek, hızlı sürücüler ise sollamak isterler. Hızlı sürücüler beni pek rahatsız etmez. Yol verir kurtulurum. Ama yavaş sürücüler can sıkıcıdırlar, sol şeritte seksenle giderler. Ve bazen iki arabanın arasında sıkışıp kalırsın. Önündeki sürücünün başını durumunu okumaya yetecek kadar görürsün. Önündeki sürücünün ruhu uykudadır ve aynı zamanda hayata küs, bayağı, acımasız ve aptaldır.
Bir sesin bana, "Böyle düşündüğün için aptal olan sensin aslında," dediğini duyar gibi oluyorum.
Toplumdaki geri zekalıların geri zekalı olduklarını idrak edemeyip onları koruyacak birileri daima vardır. Bunu idrak edememelerinin nedeni kendilerinin de geri zekalı olmalarıdır. Geri zekalılar cennetinde yaşıyoruz; bu şekilde yaşayıp birbirlerine bu şekilde davranmalarının nedeni bu. Onların bileceği iş, beni ilgilendirmez. Ama ne var ki onlarla yaşamak zorundayım.
Bir keresinde birkaç kişi ile akşam yemeğine çıkmıştım. Yanımızdaki masada bir grup vardı. Yüksek sesle konuşup kahkaha ile gülüyorlardı. Sahte kahkahalar, zorlama. Kesintisiz.
Sonunda masamızdakilere, "Çekilir gibi değil, değil mi?" diye sordum.
İçlerinden biri bana döndü ve tatlı bir tebessümle, "insanları mutlu görmek beni de mutlu eder," dedi.
Cevap vermedim. İçimde kara bir delik oluşmuştu ama.
Karayollarında insanlar hakkında bilgi edinirsin. Yemek masalarında insanlar hakkında bilgi edinirsin. Televizyonda insanlar hakkında bilgi edinirsin. Süper marketlerde insanlar hakkında bilgi edinirsin. Listeyi uzatmak mümkün. Edindiğin bilgi hep aynı bilgi. Elden ne gelir? Kıçını kolla ve bardağını doldur. İnsanları mutlu görmek beni de mutlu eder. Ama nerede o mutlu insanlar? Ben göremiyorum.
Bugün hipodroma gidip yerime oturdum. Kepini ters giymiş biri vardı önümde. Hipodromun dağıttığı keplerden. Promosyon Günü. Adamın Yarış Bülteni ve armonikası vardı. Armonikayı çalmaya başladı. Bilmiyordu çalmayı. Üflüyordu sadece. Schoenberg'in 12 tonluk gamı filan da değildi. Bir süre sonra soluksuz kaldı ve Yarış Bülteni'ni açtı.
Tam önümde iki haftadan beri gelen aynı üç adam oturuyordu. Biri sürekli kahverengi giysi ve şapka giyiyordu ve altmış yaşların-daydı. Yanındaki daha yaşlı görünüyordu, altmış beş civarında. Saçı pamuk gibi beyaz, boynu eğri, omuzlan yuvarlaktı. Üçüncüsü Çinli'ydi ve durmadan sigara içiyordu. Her koşudan önce oynayacakları atları tartışıyorlardı. İnanılmaz bahisçilerdi bunlar, daha önce anlattığım CAZGIR misali. Nedenini söyliyeyim. İki haftadır arkalarında oturuyorum ve içlerinden biri bile bir kez olsun birinci gelecek atı bulamadı. Üstelik favori atlara da oynuyorlar. 45 koşuda yapılmış üçlü seçimden söz ediyoruz burda. Tek bir at bile bulamadan yapılmış 135 seçim. Bu gerçekten şaşırtıcı bir istatistik. Bir düşünün. İçlerinden biri 1 ya da 3 numara gibi bir numara seçip hep o numaraya oynasaydı bir at bulması kaçınılmazdı. Ama beyinlerini ve bilgilerini kullanarak her seferinde farklı bir seçim yapmış ve bütün koşuları ıskalamışlardı. Neden vazgeçmezler hipodroma gelmekten? Beceriksizliklerinden utanç duymazlar mı? Hayır, bir sonraki yarış var hep. Bir gün kazanacaklar. Hem de büyük.
Hipodromdan çıkıp eve döndüğümde neden bu kadar mutlu olduğunu anlıyorsunuzdur her halde? Sözcüklerin dizileceği temiz bir ekran. Bu dünyanın dahileri karım ve dokuz kedim olmalı. Öyleler.
|

12-12-2007, 00:14
|
|
.........
|
|
Üyelik Tarihi: 21-08-2007
Yaş: 44
Mesajlar: 4,001
|
|
|
08/02/92
01:16
Yazarlar yazmadıklarında ne yaparlar? Ben hipodroma giderim. Eski günlerde ya açlık çeker ya da boktan işlerde çalışırdım.
Yazarlardan uzak duruyorum artık -veya kendilerine yazar diyenlerden. Ama aynı yerde yaşamaya ve yazmaya ya da ölmeye karar verdiğim 1970'den 1975'e kadar pek çok yazar uğradı evime; hepsi şair. ŞAİRLER. Ve çok tuhaf bir şey keşfettim: hiçbirinin görünür bir geçim kaynağı yoktu. Kitapları basıldığında satmazdı. Ve şiir dinletilerinde izleyici sayısı çok az olurdu, 4 ya da 14 başka şair. Ama hepsi güzel evlerde yaşar, sofamda oturup biramı içmeye bol zaman bulurlardı. Deliliğimle şehirde ünlenmeye başlamıştım; gizli tutulan şeylerin yapıldığı, çılgın kadınların dans edip şişe kırdıkları partiler veriyordum. Ya da birilerini balkondan aşağı atıyordum, ya da polis geliyordu, ya da... ya da. Çoğu doğruydu. Ama kira ve içki parasını denkleştirmek için sözü kağıda döküp yayıncıya ve dergilere yollamak zorunda olan da bendim; bu da düzyazı demekti. Ama bu... şairler... sadece şiir yazarlardı. Şiirlerini ince ve yapay bulurdum... yazmaktan vazgeçmezlerdi ama; iyi giyinir, iyi beslenir, sofamda uzun uzun oturup biramı içerlerdi. Sürekli şiirlerinden ve kendilerinden söz ederlerdi. Bir çok kez, "Yahu, söylesene, nerden geçiniyorsun?" diye sordum. Öylece oturup gülümse-mekle yetindiler, biramı içtiler ve çılgın kadınlarımdan birinin gelmesini beklediler bir şekilde sebeplenmeyi umarak -seks, hayranlık, macera ya da ne olursa.
Bu bebelerden kurtulma zamanının geldiğini düşünmeye başlamıştım. Ve yavaş yavaş sırlarını çözdüm; tek tek. Genellikle arka planda ANNE vardı. Anneleri bakıyordu bu dahilere; kirayı ödüyor, mutfaklarını dolduruyor ve giydiriyordu.
Bir gece ender ziyaretlerimden birinde bu ŞAİR'in dairesinde oturduğumu anımsıyorum. Hayli sıkıcı bir geceydi, içki yoktu. ŞAİR karşımda oturmuş daha geniş bir zümre tarafından tanınmaması-nın ne denli büyük bir haksızlık olduğunu anlatıyordu. Editörler ona karşıydı, herkes ona komplo kuruyordu. Parmağını bana doğrulttu: "Sen de," dedi. "Martin'e beni yayınlamamasını söyledin!" Doğru değildi. Farklı şeylerden de şikayet edip sızlandı. Sonra telefon çaldı. Ahizeyi kaldırıp son derece temkinli ve alçak bir sesle konuştu. Sonra kapattı ve bana döndü.
"Annem. Buraya geliyor. Gitmek zorundasın."
"Gelsin canım. Anneni tanımak isterim."
"Olmaz! Olmaz! Korkunçtur annem! Gitmen gerek! Hemen! Çabuk!"
Asansöre binip aşağı indim ve şairi defterimden sildim.
Bir başkası vardı. Annesi yemek, araba, sigorta ve kira masraflarını karşılamakla kalmayıp zaman zaman şiirlerini de yazıyordu. Ve on yıllardır sürüyordu bu.
Bir başka tip vardı, her zaman son derece sakin ve besili görünürdü. Her Pazar öğleden sonra kilisenin birindeki şiir atölyesinde ders verirdi. Şık bir dairesi vardı. Komünist partiye kayıtlıydı. Adı Fred olsun. Bir keresinde şiir atölyesinde verdiği derslere devam eden ve ona hayranlık besleyen geçkince bir hanıma, "Baksana, Fred geçimini nasıl sağlıyor!" diye sordum. "Oo," dedi, "Fred bilinmesini istemiyor, hayatını gizli tutmaktan hoşlanır, ama geçimini seyyar büfeleri yıkayarak sağlıyor."
"Seyyar büfe de ne?"
"İş yerlerine gidip öğle paydoslarında kahve ve sandöviç servisi yapan şu vagon kamyonlar var ya, Fred geçimini onları yıkayarak sağlıyor."
İki yıl geçti ve Fred'in aynı zamanda iki apartman sahibi olduğu ve daha çok kira geliri ile geçindiği ortaya çıktı. Bunu öğrendiğimde kafayı çekip arabama atladım ve Fred'in evine sürdüm. Küçük bir tiyatronun üstünde oturuyordu. Buram buram sanat kokardı bina. Arabamdan fırlayıp zilini çaldım. Açmadı kapıyı. Evde olduğunu biliyordum. Perdenin arkasında gölgesini görmüştüm. Arabama bindim, kornaya bastım ve "Hey, Fred, aşağı in!" diye bağırmaya başladım. Pencerenin camına bir bira şişesi fırlattım. Cama çarpıp camı kırmadan aşağı düştü. İşe yaramıştı ama. Fred küçük balkonuna çıkıp aşağı baktı. "Bukowski, git burdan!"
"Fred, aşağı in de sıçayım ağzına! Seni komünist toprak ağası seni!"
İçeri koştu. Orda oturup aşağı inmesini bekledim. Boşuna. Sonra polisi aradığı hissine kapıldım. Polislere doymuştum. Arabama binip eve döndüm.
Sahilde oturan bir başka şair anımsıyorum. Süper bir ev. Ömründe çalışmamış. Bırakmadım peşini, "Geçimini nasıl sağlıyorsun? Geçimini nasıl sağlıyorsun?" Sonunda pes etti. "Ailemin birkaç gayri menkulü var, kiraları ben topluyorum, bana maaş ödüyorlar." İyi bir maaşı vardı tahmin ederim. Neyse, o söylemişti hiç olmazsa.
Bazıları hayatta söylemez. Vardı öyle biri. İyi şairdi ama çok az yazardı. Çok hoş bir dairede oturuyordu. Sürekli seyahat ederdi; Hawaii filan. İçlerinde en rahat olan oydu. Üst baş her zaman pırıl pırıl, ayakkabılar yeni, sinekkaydı traşlı, saçı bakımlı, dişler bembeyaz. "Hadi güzelim, söyle, değirmenin suyu nerden?" Tek kelime etmezdi. Gülümsemezdi bile. Yüzüme bakardı sadece.
Bir de sadaka ile yaşayan şair tipi vardır. Bir tanesi için bir şiir yazdım ama hiçbir zaman yayınlatmadım çünkü sonunda ona acı-mıştım.
Şairler hakkında yazmaktan yoruldum. Ama kendilerine bir iş bulup çalışacaklarına şairlikte ısrar ederek kendilerine zarar verdiklerini eklemeden edemeyeceğim. Ben elli yaşıma kadar berbat işlerde çalıştım. Bir kez bile şairlik iddiasında bulunmadım. Kalabalığın içine sıkışıp kalmıştım. İnsanın yaşayabilmek için çalışmak zorunda olması iyi bir şeydir, demiyorum. Korkunçtur genellikle. Sık sık iğrenç bir işi kaybetmemek için savaşmak zorunda kalırsın, çünkü arkanda işine talip yirmi beş kişi beklemektedir. Anlamsızdır elbette, insanı dümdüz eder. Ama o kalabalığın içinde olmak yazarken palavradan uzak durmayı öğretti bana. İnsanın burnu biraz sürtme-li bence, hapis nedir, hastane nedir bilmeli. Dört beş gün aç kalmak nedir bilmeli. Kaçık bir kadınla yaşamak da bel kemiğini güçlendirir. Mengeneden kurtulduktan sonra coşkuyla, özgürlük duygusu ile yazılır, diye düşünüyorum. Böyle düşünmemin nedeni tanıdığım bütün şairlerin lapacı ve asalak olmaları. O bencil dayanıksızlıklarından başka yazacak şeyleri yok.
Evet, uzak duruyorum ŞAİR'lerden. Haksız mıyım?
|

14-12-2007, 02:07
|
|
.........
|
|
Üyelik Tarihi: 21-08-2007
Yaş: 44
Mesajlar: 4,001
|
|
|
16/03/92
00:53
Nereden kaynaklandığı hakkında hiçbir fikrim yok. Bir şekilde oluşmuş: geçmişteki yazarlara dair bir his. Hissettiklerimin gerçekle ilgisi yok. Bana ait, tamamen uydurulmuş. Sherwood Anderson'ı ufak tefek, omuzlan çökük biri olarak tahayyül ediyorum örneğin. Uzun boylu ve dimdik biriydi muhtemelen. Olsun. Ben onu öyle canlandırıyorum kafamda. (Fotoğrafını görmüşlüğüm yok.) Dosto-yevski'yi koyu yeşil gözleri için için yanan, sakallı ve şişman biri olarak tahayyül ediyorum. Önce çok şişman, sonra çok zayıf, sonra yine şişman. Zırvalıyorum şüphesiz, ama kendi zırvalamalarımı severim. Doostoyevski'nin küçük kızlara düşkün biri olduğunu bile düşünüyorum. Faulkner'i hayli loş bir ışıkta, nefesi iğrenç kokan biri olarak görüyorum. Gorki, gizli bir ayyaş. Tolstoy sebepsiz yere müthiş öfkeleniyor. Hemingway kapalı kapılar ardında bale egzersizleri yapılıyor. Celine'in uyku sorunu var. e.e.Cummings usta bir bilardo oyuncusu. Çok uzatabilirim.
Yarı deli, uyumsuz ve aç bir yazar olduğum günlerde kapıldığım hayaller bunlar. Yemeğim az, ama vaktim boldu. Her kim olurlarsa olsunlar, benim için sihirli insanlardı yazarlar. Kapıları farklı açıyorlardı. Sabah kalktıklarında güne sert bir içki ile başlıyorlardı. Hayat onlar için katlanılması güç bir şeydi. Her gün, ıslak betonda yürümekten farksızdı. Kahramanlarım yaptım onları. Beslendim onlardan. Onlara dair kurduğum hayaller bana hiçliğimde destek oldular. Onları düşünmek, onları okumaktan daha güzeldi. D.H.Lawrence örneğin. Ne şeytansı bir adamdı. O kadar çok şey biliyordu ki kafası sürekli bozuktu. Harikulade. Harikulade. Ve Aldous Huxley... beyin gücü fazlalığı vardı adamın. O kadar çok şey biliyordu ki sürekli başı ağrıyordu.
Açlık yatağıma uzanır ve bu adamları düşünürdüm.
Edebiyat öyle... Romantik'ti ki. Evet.
Besteciler ve ressamlar da iyiydi ama; çıldırırlar, intihar ederler, tuhaf ve uygunsuz davranışlar sergilerlerdi. İntihar çok iyi fikirdi. Ben bile birkaç kez denedim. Gerçi çuvalladım ama epey yaklaşmıştım; kararlı denemeler. Şimdi yetmiş iki yaşındayım. Kahramanlarım geçmişte kaldılar ve yenileri ile yaşamak zorundayım. Yeni yaratıcılarla, yeni ünlülerle. Beni kesmiyorlar. Onlara bakıyorum, dinliyorum ve hepsi bu mu, diye sormadan edemiyorum. Demek istediğim, çok rahatlar... şikayet ediyorlar... ama RAHATLAR. Delilik yok. Delilik belirtilerine sadece başarılı olamayıp nedenlerim dış güçlere bağlayanlarda rastlanıyor. Ve kötü yaratıyorlar; korkunç.
Kendime örnek alabileceğim kimse kalmadı. Kendimi bile kendime örnek alamıyorum artık. Hapse girer çıkardım eskiden. Kapı kırardım, pencere kırardım, ayın 29 günü içerdim. Şimdi şu bilgisayarın başına oturup radyo dinliyorum; klasik müzik. İçki bile içmiyorum bu gece. Karaciğerimi dinlendiriyorum. Ne için? Seksen ya da doksan yaşıma kadar yaşamak istiyor muyum? Ölmenin sakıncası yok benim için... ama bu yıl değil, tamam mı?
Bilmiyorum, farklıydı eskiden. Yazarlar daha bir... yazardılar. Bir şeyler gerçekleşirdi. Black Sun Press. Crosby'ler. Ben de bir ara kendimi o çağda bulmadıysam allah belamı versin. Caresse Croby bir öykümü Portfolio dergisinde, yanılmıyorsam Sartre, Henry Miller ve galiba Camus ile birlikte basmıştı. Dergi artık bende değil. İnsanlar benden çalarlar. Benimle içmeye gelip kitaplarımı araklarlar. Giderek yalnızlığı seçmem bu yüzden. Neyse, Kükreyen 20'leri, Gertrude Stein'ı ve Picasso'yu başkaları da özlüyordur mutlaka... James Joyce'u, Lawrence'i ve diğerlerini.
Surda oturmuş sigara içiyor, müzik dinliyorum. Sağlığım iyi ve eskisi kadar ya da daha iyi yazdığımı umuyorum. Ama ne zaman elime bir kitap alıp okumaya kalkışsam o kadar... çalışılmış... buluyorum ki, iyi özümsenmiş hir tarz gibi. Çok ve çok uzun zamandır okudum belki de. Bir de elli yıldır yazan biri olarak (ve kamyon yükü ile yazdım) başka bir yazan okurken nerde numara yaptığını hemen hissettiğime inanıyorum. Yalanlar göze batıyor, cila gıcırdıyor. İyi öğrendikleri bir işi yapıyorlar; damlayan musluğun contasını değiştirmek gibi.
Başkalarında büyüklük hayal ettiğim eski günler daha iyiydi benim için, büyüklük her zaman orda olmasa da.
Gorki'yi bir Rus sefilhanesinde yanındaki adamdan tütün isterken canlandırırdım gözümde. Robinson Jeffers'ı bir atla konuşurken. Faulkner'ı şişenin dibindeki son yuduma bakarken. Biliyorum, biliyorum, budalaca. Gençlik budalalıktır, yaşlı ise budala.
Uyum sağlamak zorunda kaldım. Ama hepimiz için, şu an bile, bir sonraki cümle var ve o cümle belki de nihayet söylemek istediğimizi söyleyen cümledir. Kısır günlerde o cümleyi düşünüp, yarın ola hayır ola, deyip uykuya dalarız.
Biz bugün o eski puştlar kadar iyiyiz muhtemelen. Ve bazı gençler beni benim o eski tüfekleri gördüğüm gibi görüyorlar. Bunu biliyorum, çünkü mektuplar alıyorum. Okuyup çöpe atıyorum. Heybetli 90'lar bunlar. Bir sonraki cümle var. Ve ondan sonraki. Son cümleye dek.
Evet. Bir sigara daha. Sonra banyo yapıp yatacağım.
|

18-12-2007, 00:04
|
|
.........
|
|
Üyelik Tarihi: 21-08-2007
Yaş: 44
Mesajlar: 4,001
|
|
|
16/04/92
00:39
Hipodromda kötü bir gün. Yol boyunca sürekli hangi sistemi kullanacağıma karar vermeye çalışırım. Altı-yedi farklı sistemim var. Ve bugün kesinlikle yanlış sistemi seçtim. Olsun, bahislerde kıçımı ya da aklımı kaçırmam olanaksız. Büyük oynamam. Yıllarca yoksulluk çekmek beni temkinli kıldı. Kazandığım zaman da çok kazanmam. Yine de haklı çıkmak haksız çıkmaya yeğlenir, hele hayatından saatler feda ediyorsan. İnsan orda saatlerin katlini hissedebiliyor. Bugün ikinci koşu için starta doğru ilerliyorlardı. Koşunun başlamasına üç dakika vardı ve cokeyler atları ile ağır ağır yürüyorlardı. Her nedense bana ıstırap verici bir süre gibi geldi. Yetmişin-deysen birilerinin saatlerine işemesi insanın daha da ağırına gidiyor. Elbette, biliyorum; kendimi bu konuma ben soktum.
Eskiden Arizona'da geceleri koşulan köpek yarışlarına giderdim. Orda biliyorlar ne yaptıklarım. Bir içki almak için sırtını dönersin ve yeni bir koşu başlamıştır. Yarım saatlik beklemeler yoktur orda. Koşunun biri biter biri başlar. Ferahlatıcıydı. Gece serin olurdu ve sürekli hareket vardı. İki koşu arasında birilerinin taşaklarınızı patlatmaya çalıştığı hissine kapılmaz, koşular bittiğinde bitap düşmezdiniz. Sabaha kadar kafa çekip sevgilinizle kavga edebilirdiniz.
At yarışları cehennemdir oysa. Herkesten uzak dururum. Kimse ile konuşmam. Yararı olur. Gişeciler kim olduğumu bilirler ama. Gişelere gidip bahis yatırmak, sesimi kullanmak zorundayım. Zamanla seni tanırlar. Ve iyi insandır çoğu. Yıllardır insanlıkla yüz yüze geldikleri için bazı temel gerçekleri iyi kavramışlardır. İnsanlığın nerdeyse tamamının kalın bir bok parçası olduğu gerçeğini örneğin. Ama ben onlardan da uzak durmayı yeğlerim. İnsanlardan uzak durarak kendime avantaj sağladığımı düşünüyorum. Bunu evde oturarak da yapabilirini. Ama her nedense dışarı çıkıp insanlığın nerdeyse tamamının hâlâ kalın bir bok parçası olduğundan emin olmaya ihtiyacım var. Sanki değişebilirlermiş gibi! Aklımı kaçırmış olmalıyım. Yine de bir şey var orda; ölümü düşünmem mesela. İnsan orda öyle bir aptallaşır ki, düşünemez. İki koşu arasında bir şeyler yazarım düşüncesi ile yanıma defter aldığım olmuştur. Mümkün değil. Hava öyle düz ve ağırdır ki, temerküz kampının gönüllü üyeleriyiz-dir sanki. Ölümü eve döndüğümde düşünebilirim. Biraz ama. Çok değil. Ölüm endişesi içinde değilim, öleceğim için üzülmüyorum. Yapmak zorunda olduğumuz boktan bir iş işte. Ne zaman? Önümüzdeki Çarşamba gecesi mi? Uykuda mı? Direksiyonda mı? Ve inançsız gidiyorum. Böylesi daha iyi, kafadan dalacağım. Sabah kalktığınızda ayakkabı giymek gibi ölüm de hayatın bir parçasıdır. Yazmayı özleyeceğim ama. Yazmak içmekten de iyidir. İçerek yaz-maksa duvarları hoplatır. Bir cehennem var belki de, ne dersiniz? Şayet varsa ben kesin ordayım. Ve ne olacak biliyor musunuz? Bütün şairler sıra ile şiirlerini okuyacaklar ve ben hepsini dinlemek zorunda olacağım. Memnuniyetlerinde ve dışarı taşan gururlarında boğulacağım. Cehennem varsa benim cehennemim bu olur: şairler aralıksız şiir okuyor, biri bitiyor, öteki başlıyor ve ben hepsini dinlemek zorundayım.
Neyse, kötü bir gün. Genellikle çalışan sistemim bu kez çalışmadı. Desteyi tanrılar karıştırır. Zamanın harcanır ve kendini aptal gibi hissedersin. Zaman harcanmak içindir ama. Elden ne gelir? Sürekli tam gaz gidemezsin. Yavaşlarsın, hızlanırsın. Doruğa çıkarırsın, ardından kara bir çukura düşersin. Kediniz var mı? Ya da kedileriniz? Uyurlar. Günde yirmi saat uyurlar ve harikulade görünürler. Hoplayıp zıplamak için bir neden olmadığını bilirler. Bir sonraki öğündür mesele. Ve arada sırada yakalanacak bir av. Ben güçlerin altında ezildiğimi hissettiğimde kedimi ya da kedilerimi seyrederim. Dokuz kedim var. Kedimi ya da kedilerimin birkaçını uyurken seyretmek beni gevşetir. Yazmak da kedilerimden biridir. Hayatla yüzleşme gücü verir bana. Serinletir. En azından bir süre için. Sonra sigortalarım atar ve baştan başlamak zorunda kalırım. Yazmayı bırakmaya karar veren yazarları anlayamıyorum. Yerini ne tutar.
Evet, hipodrom sıkıcı ve ölümcüldü bugün. Ama şimdi evdeyim ve yarın yine gideceğimden eminim. Nasıl beceriyorum bunu?
Hipodroma gitmemin nedenlerinden biri alışkanlığın gücü; hepimiz bu gücün etkisi altındayızdır. Gidecek bir yer, yapacak bir şey. Erken eğitilmişiz bu konuda. Kımılda, katıl. Dışarda ilginç şeyler oluyor belki? Kaçırma. Ne kadar boş bir düş. Barlarda hatun tavlamaya çalıştığım günleri hatırlatıyor bana. Aradığım kadın belki budur ümidi. Bir başka rutin. Düzüşürken bile içimden; bu da başka bir rutin, yapmam gerekeni yapıyorum, diye geçirirdim. Kendimi gülünç hisseder, yine de devam ederdim. Başka ne yapabilirdim ki? Durmalıydım. Hatunun üstünden inip, "Bak güzelim, saçmalıyoruz. Doğanın oyuncaklarıyız," demeliydim. "Nasıl yani?"
"Yani, güzelim, iki sineğin düzüşmesini izledin mi hiç?" "SAPIKSIN SEN! BEN BURDAN ÇIKIYORUM!" İnsan kendini çok derin tahlil etmemeli, yoksa hiçbir şey yapmaz, yaşam durur. Bir kaya parçasının üstünde hiç kımıldamadan oturan bilgelere döneriz. Bu da ne kadar bilgecedir bilemiyorum. Aşikar olanı silerler ama bir şey sildirir onlara. Tek bir sineğin kendiyle düzüşmesi gibidirler bir anlamda. Kaçış yok, etki yok, etkisizlik yok. Kendimizi zarar hanesine yazmaktan başka çare yok: oynayabileceğimiz bir hamlemiz kalmamış. Mat olmuşuz.
Gördüğünüz gibi hipodromda günüm çok kötü geçti. Ruhumun ağzında kötü bir tat var. Yarın yine gideceğim ama. Korkarım gitmemeye. Çünkü döndüğümde bilgisayar ekranında akan sözcükler bezgin kıçımı gerçekten büyülüyor. Hipodroma gitmemin nedeni söze dönmek. Elbette, elbette. Tastamam. Değil mi?
|

19-12-2007, 00:04
|
|
.........
|
|
Üyelik Tarihi: 21-08-2007
Yaş: 44
Mesajlar: 4,001
|
|
|
23/06/92
00:34
Son iki yılda hayatımın hiçbir döneminde yazmadığım kadar çok ve iyi yazdım muhtemelen. Elli yıllık deneyim söz konusu. Yine de bir bezginlik hissediyorum son iki aydır. Daha çok bedensel, ama bir parça da ruhsal. İnişe geçme zamanı geldi belki de. Korkunç bir düşünce elbette. İdeal olan çıkışı son ana kadar sürdürmek. İnişe geçmemek en azından. 1989 yılında veremi yendim. Bu yıl, hâlâ çok başarılı olduğunu söyleyemeyeceğim bir göz ameliyatı geçirdim. Sağ bacağım, dizim ve ayağım ağrıyor ayrıca. Küçük şeyler. Biraz da deri kanseri. Ölüm topuklarımı kemiriyor, burdayım diyor. Yaşlı osuruğun tekiyim, hepsi bu. İçkiyle de öldüremem artık kendimi. Yaklaştım, ama olmadı. Şimdi artan malzeme ile yaşamaya müstehakım.
Üç gecedir yazmıyorum, ne olmuş? Çıldırmak mı gerek? En kötü zamanlarımda bile sözcüklerin içimde kıpraştıklarını, hazırlandıklarını hissederim. Kimseyle yarışmıyorum. Ne ün peşinde koştum, ne de para. Tek istediğim sözü istediğim gibi yazmaktı. Ya yazacak ya da ölümden de kötü bir şeye yenik düşecektim. Sözcükler değerli değil de gerekli şeylermiş gibi yazdım.
Yazma yeteneğimden kuşku duyduğum zaman bir başka yazar okur ve endişe etmek için hiçbir neden olmadığından emin olurum. Tek rakibim kendimim: doğru, güçlü, tesirli, zevk alarak, kumar oynayarak yazmak. Yoksa, unut gitsin.
İnsanlardan uzak durma akıllılığını gösterdim. Bu eve ender olarak ziyaretçi gelir. Biri geldiğinde 9 kedim deli gibi koşuşturmaya başlarlar. Karım da giderek bana benziyor. Bundan hoşnut değilim. Benim için doğal. Ama Linda için; hayır. Arabayı alıp bir yere gittiği zaman mutlu oluyorum. Hem benim allanın cezası hipodromum var. Tükenmez bir konudur benim için hipodrom. Hiçliğin büyük ve boş çukuru. Kendimi feda etmek için giderim hipodroma; saatlerimi doğramak, katletmek için. Saatler katledilmelidir. Bekleyerek. Mükemmel saatler bu makinenin başında geçenler. Mükemmel saatler yaşayabilmek için kusurlu saatleri yaşamak gerek. İki mükemmel saati yaşatabilmek için on saat öldürmek gerekir. Asıl korkulması gereken BÜTÜN saatleri öldürmemektir, BÜTÜN yılları.
Sözü besleyen, hayattayken ölmeye karşı seni koruyan içgüdüsel şeyleri yaparak yazar olursun. Herkes için farklıdır ve herkes için değişir. Bir zamanlar içmekti benim için, delilik derecesinde içmek. Dünyayı sivriltir, belirginleştirirdi. Tehlikeyi severdim; kendimi tehlikeli durumlara sokmayı. Erkeklerle. Kadınlarla. Arabalarla. Kumarla. Açlıkla. Her şeyle. Sözü besliyordu. Otuz yıl sürdü. Şimdi değişti. Daha ince, daha görünmez bir şey şimdi aradığım. Havadaki bir his. Sarfedilmiş sözler, duyulmuş sözler. Gözlemlenmiş şeyler. Birkaç kadehe ihtiyaç duyuyorum hâlâ. Ama nüanslar ve gölgeler ilgilendiriyor artık beni. Söz, tam da bilincinde olmadığım bir yerden besleniyor. Bu iyi bir şey. Farklı tür bir bok yazıyorum şimdi. Farkına varanlar var.
"Kabuğunu kırdın," gibi sözlerle ifade ediyorlar daha çok.
Ne demek istediklerini biliyorum. Ben de hissediyorum bunu. Sözcükler daha yalın ama daha sıcak, daha koyu. Yeni kaynaklardan besleniyorum. Ölüme yakın olmak enerji veriyor. Bütün avantajlara sahibim. Kendini gençlerden gizleyen şeyleri görebiliyor ve hissedebiliyorum. Gençliğin kudretinden yaşlılığın kudretine geçtim. İniş yok. Hayır. Şimdi izninizle yatağa gideceğim, saat bire geliyor. Yeterince gevezelik ettim. Vaktin varken tadını çıkar.
|

24-12-2007, 00:01
|
|
.........
|
|
Üyelik Tarihi: 21-08-2007
Yaş: 44
Mesajlar: 4,001
|
|
|
24/08/92
00:28
8 gün 8 gece önce 72 yaşıma bastım ve bunu bir daha söyleyemeyeceğim.
Son iki ay kötü geçti. Bezgin. Ruhen ve bedenen. Ölüm hiç. Ama kıçını sürüyerek dolanmak, makinenin başına oturduğunda sözün akmadığını fark etmek çok bok.
Alt dudağımda ve dudağımın altında bir şişlik var. Enerjim yok. Hipodroma gitmedim bugün. Yataktan çıkmadım. Yorgunum. Yorgunum. Hipodrom Pazar günleri çekilir gibi değildir, însan yüzü ile sorunlarım var. Bakmakta zorlanıyorum. İnsanların yüzlerinde hayatlarının yekûnu yazılıdır ve genellikle korkunç bir görüntüdür. Bir günde binlerce yüz görmek insanın her hücresini yorar. Pazarları çok kalabalıktır. Amatörler günü. Bağırırlar, çağırırlar, küfrederler. Hiddetlenirler. Sonra omuzlan sarkar ve meteliksiz dönerler evlerine. Başka ne beklerler ki?
Birkaç ay önce sağ gözümden katarakt ameliyatı oldum. Göz ameliyatı olduklarını iddia edenlerin dediği gibi basit bir ameliyat, hiç değil. Karımın annesi ile yaptığı bir telefon konuşmasına kulak misafiri olmuştum. "İki dakika mı sürdü. Sonra da arabana binip eve sürdün, öyle mi?" Bir başka yaşlı kişi, "Büyütülecek bir şey değil. Göz açıp kapayana kadar bitiyor ve hayatına dönüyorsun," demişti. Başkaları da buna benzer şeyler söylemişlerdi. Parkta bir gezintiden farksızdı. Ben bu insanların hiçbirinden ameliyat hakkında bilgi istememiştim, gönüllü olmuşlardı. Ve bir süre sonra söylenenlere inanmaya başladım. Yine de, göz gibi hassas bir organdan ayak tırnağı kesmekten söz eder gibi söz etmelerini anlamakta güçlük çekiyordum.
İlk ziyaretimde doktor gözümü muayene etti ve ameliyat, dedi.
"Pekala," dedim. "Hemen yapın."
"Ne?" dedi.
"Yapalım, bitsin. Rock and roll!"
"Bekle," dedi. "Önce hastaneden gün almalıyız. Başka hazırlıklar da yapmamız gerek. Ameliyatla ilgili bir film izleyeceksin. Sadece on beş dakika sürüyor."
"Ameliyat mı?"
"Hayır. Film."
Yaptıkları, gözün merceğini kesip yerine yapay mercek yerleştirmek. Yapay mercek göze dikiliyor ve gözün iyileşip uyum sağlaması zaman alıyor. Ameliyattan üç hafta sonra dikişler sökülüyor. Parkta bir gezinti filan değil, ameliyat da "iki dakika "dan fazla sürüyor.
Her şey olup bittikten sonra karımın annesi o telefon konuşmasında muhtemelen ameliyat sonrası yapılan bir muayeneden söz ettiğini iddia etti. Ya o yaşlı kişiye ne demeli? "Ameliyattan sonra görüşünüzün geri gelmesi ne kadar sürdü?" diye sordum. "Ameliyat olduğumdan emin değilim," dedi.
Kedinin su kabından su içtiğim için şişti dudağım belki.
Bu gece kendimi biraz daha iyi hissediyorum. Haftanın altı günü hipodroma gitmek herkesi bitirir. Deneyin. Sonra da romanınıza devam etmeye çalışın.
Ölüm bana bazı işaretler yolluyor belki de?
Bensiz bir dünya tasavvur etmeye çalıştım geçen gün. Hayat her zamanki gibi sürüyor ve ben içinde değilim. Ne tuhaf, çöp kamyonu gelip çöpü alıyor ve ben orda değilim. Gazete kapının önünde yerde duruyor ve ben eğilip almıyorum çünkü yokum. Olacak iş değil. Daha da kötüsü, ölümümden bir süre sonra gerçekten keşfediliyorum. Sağlığımda benden korkan ya da nefret edenler beni bağırlarına basıyorlar. Sözlerime her yerde rastlanıyor. Fan kulüpler kuruluyor. Hayatım film oluyor. Olduğumdan daha cesur ve yetenekli biri olarak gösteriliyorum. Çok daha cesur ve yetenekli. Tanrıları kusturmaya yetecek kadar. İnsan ırkı herşeyi abartır; kahramanlarını, düşmanlarını, kendi önemini.
Götler. İşte, kendimi daha iyi hissediyorum. Allahın cezası insan ırkı! Oh be, çok iyi geldi.
Geceler serinlemeye başladı. Doğal gaz faturasını öderim belki. Los Angeles'in güneyinde bir yerde yaşayan Love adlı bir kadını gaz faturası yüzünden vurduklarını hatırlıyorum. Şirketten gazı kesmek için adam gelmiş, kadın karşı koymuştu. Neyle karşı koyduğunu unuttum. Kürek olabilir. Polis çağırmışlardı. Olayların nasıl geliştiğini hatırlamıyorum. Kadın elini önlüğünün cebine atmıştı galiba. Vurmuşlardı kadım.
Pekala, pekala. Ödeyeceğim gaz faturasını.
Roman biraz canımı sıkıyor. Bir dedektif romanı. Adamı içinden çıkılmaz durumlara sokuyorum, sonra da çıkarmak için anam ağlıyor. Çıkarmanın bir yolunu düşünüyorum bazen hipodromda. Editör ve yayıncımın merakla beklediğini biliyorum. Romanın edebi olmayacağını düşünüyor belki. Yazdığım herşey edebidir, derim. Öyle olmasını istemesem bile. Bunca yıldan sonra bana güvenmesi gerekir. Hem istemezse başkasına veririm. En az diğer kitaplarım kadar satacaktır. Onlardan daha iyi olduğu için değil, onlar kadar iyi olduğu için. Kaçık okurlarım böyle bir kitaba hazır oldukları için.
Bu gece iyi bir uyku çekersem yarın sabah uyandığımda dudağımın şişi inmiş olur belki. Bu şiş dudakla gişeciye doğru eğilip, "6 numaraya 20 ganyan," dediğimi düşünebiliyor musunuz? Elbette. Biliyorum. Farkına bile varmayacak. Karım bana, "senin dudağın hep şiş değil miydi?" diye sordu.
Tanrım.
Kedilerin günde 20 saat uyuduklarını biliyor muydunuz? Benden daha iyi görünmelerine şaşmamak lazım.
|

26-12-2007, 20:16
|
|
.........
|
|
Üyelik Tarihi: 21-08-2007
Yaş: 44
Mesajlar: 4,001
|
|
|
Devamını okumak için lütfen bandrollü kitabını alınız.
|
|
Konuyu toplam 1 kişi okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
|
|
|
| Seçenekler |
|
|
| Stil |
Normal
|
Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 12:57 .
Powered by vBulletin® Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO ©2009, Crawlability, Inc.
Copyright ©2007 - 2008 khAos.info
|
|
|
|