Campanella - Güneş ülkesi 2
OSPİTALARİO
Çoğu zaman devletleri ortadan kaldıran, Atina ve Roma'da olduğu gibi, başa birtakım zorbaları getiren çekişmeleri, iç savaşları önleme bakımından böylesine töreler bana çok akıllıca, çok yerinde görünüyor.
C. KAPTAN
Savaş, tarım, hayvancılık gibi işler bütün yurttaşların ortak ve zorunlu uğraşıdır demiştim daha önce. Bu üç çeşit uğraş herkesçe pek büyük bir şeref sayılmaktadır. Onun için kim, ne kadar çok zanaat ve meslekte ustalık kazanırsa o kadar değerli sayılır ve bir zanaatta en usta olan kimse o zanaatın öğretmeni seçilir. Madencilik ve yapı işleri gibi en çetin uğraşlar öylesine üstün sayılmaktadır ki, kimse yorucudur diye kendini bu işe vermekten kaçınmaz. Çünkü, bu uğraşlara ayrılanların zaten eğilim ve yetileri daha önceden göz önünde tutulmuştur. Akıllıca ve ustaca bir iş bölümü, kişilerin yıpranmasını, güçten kuvvetten düşmesini önlediği gibi, daha da güçlendirir onları. En az yorucu uğraşlar kadınlara bırakılmıştır. Bütün Güneş Kentliler yüzme bilmek zorundadırlar. Bu amaçla, Kent'in duvarları içinde ve dışında birçok yüzme havuzları yapılmıştır. Bunlar sularını çeşmelerden alırlar.
Güneş Kentliler ticarete pek o kadar önem vermezler. Bununla beraber, çeşitli paraların değerini bilirler. Hattâ, elçilerin ve gezginlerin yabancı ülkelerde kullanmaları için yeterince para da basarlar. Dünyanın türlü memleketlerinden gelen tüccarları kabul ederler ve onlara ihtiyaçlarından arta kalan malları satarlar. Ama Güneş Kentliler para kabul etmezler. Mallarını, kendilerinde olmayan mallarla değiş tokuş ettikleri gibi, kimi zaman da bu malları parayla satın alırlar. Güneş Kent'te çocuklar, az bir para karşılığında kucak dolusu mal veren yabancı tüccarlara katıla katıla gülerler. Ama yaşlılar buna gülmezler. Güneş Kentliler, kölelerle yabancıların kötü alışkanlıklarıyla Kent'in ahlâkını bozmalarını önlemek için, her çeşit alışverişi Kent'in dışında yaparlar. Savaşta aldıkları tutsakları yine oralarda satarlar. Satamadıklarını da Kent'in dışında çukur kazmada, ya da çeşitli ağır işlerde kullanırlar.
Kent'in dört kapısından denize kadar geliş gidişi sağlayan dört yol uzanır. Dört bölük asker, sürekli olarak, tarlaları gözler ve orada çalışanları korur. Bu askerler, yabancıların rahatça gidip gelmelerine göz kulak olurlar.
Güneş Kentliler yabancılara karşı her zaman iyi ve nazik davranırlar. Yabancıları tam üç gün devlet hesabına ağırlarlar. Önce ayaklarını yıkar, sonra Kent'in dört bir yanını gezdirir, törelerim birer birer anlatır ve onları ortak sofralarına alırlar. Yabancılara göz kulak olmak ve onları ağırlamakla görevli kimseler bile vardır Güneş Ülkesi'nde. Bu yabancı konuklardan yurttaşlığa girmek isteyenler, bir ay köyde, bir ay da Kent'de çeşitli denemelerden geçirilirler. Bu denemelerden sonra yurttaşlığa alınıp alınmayacaklarına karar verirler. Güneş Kent'in yeni üyeleri birtakım törenlerden sonra and içer ve yurttaşlığa girerler.
Güneş Ülkeliler tarıma çok önem verirler. Bu Ülkede bir karış toprak yoktur ki ekilmemiş olsun. Güneş Kentliler tarla işlerinde rüzgârları ve yıldızları kollarlar. Çift sürme, tohum ekme, yaban otlarım ayıklama, hasat, meyva toplama bağ bozumu zamanı geldi mi (Kent'i korumak için kalan bir avuç insan dışında) bütün yurttaşlar, ellerinde bayraklar, çalgılar, türküler söyleyerek tarlalara akın ederler. Birkaç saat içinde, büyük bir titizlikle işlerini bitiriverirler.
Güneş Kentliler, yelkenli kocaman arabalar kullanırlar. Bunlar, içice dönen tekerleklerle, rüzgâra karşı da gidebilirler. Rüzgâr olmadığı zamanlarda, birtek at koskoca bir arabayı rahatça çekebilir. Doğrusu, güzel bir buluştur bu. Güneş Kentliler tarlalarda çalışırken, silâhlı biniciler durmadan, nöbetleşe dört bir yanı fır dönüp çalışanları korurlar.
Bu insanlar tarlalarda bostanlarda ne gübre kullanırlar, ne de pislik. Çünkü, onlara göre, bunlar toprak ürünlerini bozar, bu ürünleri yiyenler de güçsüz ve kısa ömürlü olur. Gübreyle beslenen toprağı, Güneş Kentliler, güzelleşmek için bedenlerini işletecek yerde düzgün süren ama dünyaya çelimsiz çocuklar getiren kadınlara benzetirler.
Onun için toprağı düzgünlemektense, bir güzel sürmek daha iyidir derler, nitekim sürerler de. Toprağa ektikleri bütün tohumların çarçabuk yeşermesi, bol ürün vermesi için birtakım sırları vardır Güneş Kentlilerin. Toprakların yalnız geçimlerini karşılayacak kadarım ekip biçerler; geri kalanını otlak olarak hayvanlara bırakırlar. Tarımla ilgili bütün bu bilgiler Georgia adlı bir kitapta yer almaktadır.
At, öküz, koyun, köpek ve bütün evcil hayvanların üretilip yetiştirilmesi onlarca soylu bir uğraştır. Aygırlarla kısrakları, ancak çiftleşme zamanı bir arada otlatırlar. Bu da Ok burcunun Merih ve Müşteri gezegenleriyle bir çizgide olduğu zamana rastlatılır. Öküzler için Öküz burcuna, koyunlar için Koç burcuna göre davranırlar. Kümes hayvanlarının çiftleşmesi Sevir burcuna göre ayarlanır. Kadınlar tavşanları ve kazları Kent dışındaki çayırlara götürür ve çitlerle çevrili yerlerde peynir, yağ ve başka sütlü besinler yaparlar. Oralarda tavuk horoz besler, meyva yetiştirirler. Bütün bunları Buccolica adlı kitaptan öğrenirler.
Güneş Ülkesi'nde her şey boldur. Çünkü, herkes kendi uğraşında başta gelmeye bakar, düzenli ve metotlu çalışır ve böylece işler hem çabuk biter, hem de verimli olur. Her iş grubunun başındaki kimseye «kral» denir. Ama bu ad işin ustalarına verilir. Kadın ve erkeklerin «krallar»ının ardı sıra, düzenli kümeler halinde işlerine bir gidişleri var ki, görseniz, içiniz saygıyla dolup taşar. Başlarındaki kimseye bir baba, bir ağabey gözüyle bakarlar, bizdeki gibi nefretle değil. Güneş Kent'in çevresinde yabani hayvanlarla dolu ormanlar vardır. Yurttaşlar oralarda avlanırlar.
Güneş Ülkesi'nde denizciliğe büyük önem verilir. Yelkensiz ve küreksiz, ustaca bir mekanizmayla yüzen gemileri, direkli kadırgaları olduğu gibi, yelkenli gemileri de vardır. Güneş Kentliler yıldızların yerini, durumunu, denizin ne zaman alçalıp ne zaman yükseleceğini iyiden iyiye bilirler. Çeşitli ülkelerin insanlarını görmek, her iklime özgü ürünleri incelemek amacıyla okyanuslar aşarlar. Hiç kimseye saldırmaz, zorlanmadıkça da dövüşmezler. Ama, hiç bir hakarete de gelemezler. Er geç bütün dünyanın kendi kurumlarını benimseyeceğine sarsılmaz inançları vardır. Ama, kendilerininkinden daha üstün bir toplum düzeni uygulayan başka bir ulus olup olmadığım aramaktan da geri kalmazlar. Hıristiyanlığa karşı hayranlık beslerler. Gerek kendileri, gerek bizim için havarilere yaraşır bir hayatın özlemi içindedirler. Çin, Siyam, Çinhindi ve Kalkütta gibi birçok ada ve kara memleketleriyle dostluk antlaşmaları yaparak, buraları gezip görme olanakları sağlamışlardır. Güneş Kentliler, gerek kara gerek deniz savaşlarında, başka ulusların bilmediği birçok yeni ateşli silâhlara ve sayısız savaş yollarına baş vurmaktadırlar. Onun için, her zaman savaştan düşmanlarını yenerek çıkarlar.
OSPİTALARİO
Şimdi de, Güneş Kentlilerin ne yiyip ne içtiklerini, nasıl ve ne kadar yaşadıklarını anlatırsanız, çok sevindirirsiniz beni.
C. KAPTAN
Güneş Ülkelilere göre, önce toplumun, sonra da tek tek insanların hayatını gözetmek gerekir.
Bu insanlar, et, peynir, tereyağı, bal, hurma ve çeşitli sebzelerle beslenirler. İlk zamanlar et yemezlermiş. Çünkü, hayvan öldürmeyi barbarlık sayarlarmış. Ama sonradan, kesip yedikleri sebzelerin de, bir bakıma canları, duyguları olduğunu düşünmüşler ve böylece haksızlık etmeyelim derken, açlıktan ölmek gibi bir duruma düşeceklerini, aşağı yaratıkların üstün yaratıkları beslemek için yaratılmış olduklarım anlamışlar ve o gün bugün, toprak ürünleriyle birlikte et yemeye de karar vermişler. Ne var ki, bugün de, at ve öküz gibi faydalı hayvanları kesip yemeye pek yanaşmıyorlar. Faydalı besinleri zararlılarından ayırt etmesini biliyor ve bu bakımdan tabiat bilimlerinden yararlanıyorlar.
Yemek bakımından, uydukları kural şudur: Bir gün et, bir gün balık, bir gün de sebze yerler. Dördüncü gün, mideleri yorulmasın ve organizma güçsüz düşmesin diye yeniden ete dönerler. Sindirimi en kolay besinleri yaşlılara ayırırlar. Bunlar, günde üç öğün, o da azar azar yemek yerler. Ama çoğunluk, günde iki öğün, çocuklarsa doktorun öğütleri gereğince dört öğün yerler. Güneş Ülkeliler, genel olarak, yüz yıl yaşarlar, iki yüz yıl yaşayanları da az değildir.
İçki bakımından, Güneş Ülkeliler çok ölçülü davranırlar. Doktorun izin verdiği haller dışında, on dokuz yaşından aşağı çocuklara şarap verilmez. Bu yaştan aşağı çocuklarla kadınlar şarabı su katarak içerler. Ama elli yaşındaki ve daha büyük erkekler, genel olarak, su katılmamış şarap içer, her mevsimde yetişen en özlü meyvaları yer ve bunda da doktorun sözünden çıkmazlar. Zaten Güneş Ülkelilere göre, zararlı hiç bir ürün yoktur. Yazın sıcağına dayanmak ve serinlemek için özellikle taze meyva ile beslenir; kışınsa kuru yemiş ve sebze yerler. Sonbaharda, gam dağıtmak için Tanrı'nın bol bol verdiği üzümleri yerler. Güzel kokular sürünmesini de sever Güneş Kentliler. Sabahlan, yataktan kalkar kalkmaz, saçlarını tarar, ellerini yüzlerini soğuk suyla yıkar, nane, maydanoz ve rezene çiğneyerek dişlerini temizler, ayni otlan ellerine de sürerler. Sonra, yüzlerini doğuya çevirir, kısa bir dua okurlar Tanrıya, İsa'nın bizlere armağan ettiği duaya benzer bir dua. Sonra, küme küme dışarı çıkarlar. Kimi yaşlıların hizmetine koşar, kimi toplantıya, kimi de görevine gider. Daha sonra derslere girer, tapınakta toplanır, beden eğitimine katılır, kısa bir dinlenmeden sonra da, ortak sofraya giderler.
Güneş Kentliler damla, romatizma, siyatik, nezle, karın ağrısı, bağırsak sancısı, nefes darlığı nedir bilmezler. Bu gibi hastalıklar doku sıvılarının salgısızlığından, şişkinlikten gelir ve Güneş Ülkeliler bu gibi rahatsızlıkları yiyeceklerine içeceklerine dikkat etmek ve bedenlerini işletmekle önlerler. Tükürme, kusma ayıp sayılır. Çünkü bu gibi haller, tembelliğin, aylaklığın, oburluğun, rezilce bir yaşayışın belirtileridir. Güneş Ülkelilerde en çok görülen hastalıklar, ateş ve kuru kaşınmadır. Bunu da bol ve sulu, sütlü besinlerle, ferahlatıcı banyolar, köyde kırda dinlenme ve hafif beden hareketleriyle önlerler.
Güneş Ülkesi'nde, firengi ve bel soğukluğu gibi hastalıklara pek rastlanmaz. Çünkü Güneş Kentliler sık sık şarapla yıkanır, kokulu yağlarla vücutlarını oğar, bir de bedenlerini işleterek bu gibi hastalıklardan kurtulurlar. Çünkü, çalışan beden terler, terse kanı ve iliği bozan zehirli buharları dışarıya atar. Güneş Ülkesi'nde verem pek az rastlanılan hastalıklardandır. Çünkü Güneş Kentlilerin ciğerleri zararlı doku sıvılarıyla zehirlenmez. Bazı doku sıvılarının kalınlaşmasından doğan nefes darlığına tutulan hemen hemen yok gibidir. Güneş Kentliler yüksek ateşi soğuk suyla düşürürler; hafif ateşleriyse, güzel kokular, koyu et ve sebze sularıyla, uyku, müzik ve eğlencelerle giderirler. Sıtma nöbetlerini kan alarak, müshil kullanarak, iç söktürücü otları kaynatıp içerek atlatırlar. Sara nöbetlerine gelince, hastayı ansızın korkutarak, ya da bazı otların suyunu içirerek önlerler. Bütün bu ilaçların sırrını bana bir bir açıkladılar. En çok korktukları sürekli ateştir. Ateşi düşürmek için yıldızlardan, çeşitli şifalı otlardan medet umar, Tanrıya yakarırlar. Her beş, altı, sekiz... günde bir tutan nöbetlere gelince, bunlara Güneş Kent'de hiç rastlanmaz. Çünkü, bu insanların doku sıvıları hiç bir zaman kalınlaşmaz.
Güneş Kentliler yıkanmayı çok severler. Bu ülkede, Romalılarda olduğu gibi, hamamlar ve kaplıcalar boldur.
Daha önce de söylediğim gibi, Güneş Ülkeliler bedenlerini yağlar, çeşitli kokularla oğarlar. Bizim memleketimizde bilmediğimiz bu kokular, sağlıklarını ve güçlerini arttırır. Bu sağlık kuralları, bu bakım ve özenler sayesinde, memleketimizde oldukça sık görülen bir hastalıkla, sarayla savaşabiliyorlar.
OSPİTALARİO
Bu hastalığa öyle her önüne gelen insan tutulmaz. Herakles, Scotus, Socrates, Kallimakhos Muhammed gibi dahiler saralıydılar.
C. KAPTAN
Güneş Kentliler bu hastalığı Tanrıya yakararak, ekşili uyarıcı nesneler ve mürverli koyu un çorbasıyla hastanın başını dinlendirmeye çalışarak iyileştirirler.
Bu ülkenin insanları aşçılık sanatında ustadırlar. Yemeklere biber, bal, yağ ve bir sürü kuvvetli ve güzel kokulu baharat koyarlar. Yemeklerin ağırlığını ekşilerle giderirler. Sularını ne, Napoliler gibi karla soğutur, ne de Çinliler gibi ısıtıp içerler. Çünkü, insanın normal sıcaklığını azaltmak ya da çoğaltmak istemezler. Kan dolaşımını sağlamak için yazın ve ağır havalarda sarımsak, nane, birer, fesleğen yer, sirke içerler. Güneş Ülkeliler yedi yılda bir, özel bir içkiyle hücrelerini tazelemek sırrını bulmuşlardır. Hiç bir tehlikesi olmayan bu içkinin güzel bir tadı ve gerçekten olağanüstü özelliği vardır.
OSPİTALARİO
Bana şimdiye kadar bilimlerden ve yöneticilerden söz etmediniz.
C. KAPTAN
Sahi. özür dilerim. Madem bu kadar merak ediyorsunuz, daha önce söylediklerime bir şeyler daha ekleyeyim. Her ayın başında ve ortasında, dinsel törenden sonra Büyük Kurultay toplanır. Yirmi bir yaşını dolduran her yurttaş Kurultay'a katılır ve herkes teker teker devlet işlerinde gördüğü eksiklikleri, yöneticilerin görevlerini yerine getirip getirmediklerini söylemek hakkına sahiptir.
Her sekiz günde bir, başta Hoh olmak üzere, 'Güç, Akıl ve Sevgi ile her birine doğrudan doğruya bağlı üçer yönetici bir araya gelip toplanırlar. Bunlar topu topu on üç kişidirler. Hoh'un üç büyük yardımcısının özel görevlerini biliyorsunuz; Savaş ve orduyla ilgili bütün işlerin yönetimiyle Güç görevlidir. Akıl, mesleklere, zanaatlara bilimlere; Sevgi de üretme ve eğitim, beslenme ve giyimle ilgili işlere bakar. Yukarıda saydığım on üç kişiye, on, elli ve yüz kişilik grupların kadın erkek başkanları da katılır ve böylece Kurultay halinde toplananların sayısı kırka çıkar. Bu kurultayda devleti ilgilendiren sorunlar görüşülür ve daha önce Büyük Kurultay'ın çeşitli görevlere aday gösterdiği kişilerin seçimine girişilir.
Ayrıca her gün, Hoh ile üç yardımcısı toplanıp günlük işleri görüşür, Büyük Kurultay'da alınan kararları - gerekirse - değiştirir, onaylar ve uygular, kısaca, Kent'in bütün ihtiyaçlarını karşılamaya çalışırlar. Bir konu üstünde karar vermekte şüpheye düşerlerse, kura usulüne baş vurulur. Hoh ve üç yüksek yardımcısı dışında, bütün yöneticiler halkın isteği ile değiştirilebilirler. Hoh ve yardımcıları ancak kendi aralarında görüşüp konuştuktan sonra, görevlerini ahlâk, bilgi bakımından üstün buldukları birisine bırakabilirler. Bunlar öylesine dürüst insanlardır, yurtlarım öylesine severler ki, yerlerini başkasına bırakmaktan ve başa geçen kimseye tamamen bağlanmaktan bir an bile kaçınmazlar. Şunu da söyleyeyim ki, bu türlü değişiklikler binde bir olur.
Yetkilerin bölüşümünde Metafizikçi'yi yani Hoh'u. ayrı tutmak gerek. Hoh yani Güneş tıpkı bir mimar gibi, Ülke'nin bütün işlerini yüksekten yönetir. İnsanoğlunun bilmek yetisinde olduğu ne varsa hepsini bilmemek şanına yakışmaz.
Hoh'un yardımcılarından Akıl'ın yönetimi altında şunlar vardır: Gramer, mantık ve fizik bilginleri, hekim, politikacı, ahlâkçı, iktisatçı, astrolog, kozmograf, geometrici, matematikçi, müzikçi, ozan, söz ustası, ressam, heykelci. Bunların her biri kendi bilim ve sanat kolunun başkanlarıdır.
Üreme, eğitim, giyim, tarım, hayvan yetiştirme gibi işlerle görevli kimseler Sevgz'ye bağlıdırlar. Savaş hileleri, silâh yapımı, para işleri, mimarlık, keşif işleri, piyade, süvari, topçu birliklerine , asker devşirme işleriyle uğraşan görevliler de Güç'ün buyruğu altındadırlar. Yargılama yetkisi olanlar da yine Güç 'e bağlıdırlar.
OSPİTALARİO
Yargıçlardan söz etmediniz henüz.
C. KAPTAN
Ben de şimdi onu düşünüyordum. Genel kural şu: Her yurttaş, doğrudan doğruya, işinin ya da zanaatının başındaki görevlinin yargı yetkisi altındadır. Böylece, her zanaat ve mesleğin başındaki kimse yönetimi altındakileri yargılama yetkisine sahiptir. Azarlama, ortak sofraya oturma, tapınağa girme, kadınla yatma yasağı, kamçılanma ve sürgün cezaları verebilir. Bir Güneş Kentli bile bile adam öldürürse, ölüm cezasına çarptırılır, ya da kısas yoluyla gözü gözle, dişi dişle, burnu burunla... öder. Eğer suç tasarlanmadan, rasgele işlenmişse, ceza hafifletilir. Ama, cezaları hafifletmek yargıçların elinde değildir. Bunu yalnız Hoh'un üç yardımcısı yapabilir. Ama cezanın değiştirilmesi değil de bağışlanması istenirse, o zaman Metafizikçi'ye baş vurulur. Hoh isterse cezayı bağışlar. Çünkü yalnız o bağışlama hakkına sahiptir. Düşmanların, baş kaldıranların kapatıldığı bir kuleden başka hapishane diye bir yer yoktur. Güneş Ülkesi'nde duruşmalar tutanaklara geçmez. Önce taraflarla tanıklar yargıcın önüne gelirler. Yargıç onları dinler, sonra sanık savunmasını yapar. Duruşmalarda üç büyüklerden Güç hazır bulunur. Karar bir oturumda verilir. Hükümlü karara karşı Güc'e baş vurursa, yeni karar ertesi gün verilir. Üçüncü gün, Metafizikçi hükümlüyü ya bağışlar, ya da kararı onaylar. Bağışlama halinde, hükümlü davacı ve tanıklarla kucaklaştırılarak barıştırılır.
Ölüm cezasını yalnız halk verir, suçluyu vurarak ya da taşlayarak öldürür. İlk taşı suçluyanlarla tanıklar atarlar. Güneş Ülkesi'nde cellât yoktur. Böylesi insanlarla bir arada bulunmaktan tiksinirler çünkü. Ölüm cezasına çarptırılan suçluya bazan kendi kendini öldürme hakkı verilir. O da, Tanrı öfkesinin yatışması için dua eder. Çünkü, Güneş Ülkeliler, adam öldüren kimseyi yok etmek zorunda kalmalarını Tanrı öfkesinin belirtisi sayarlar. Zaten, ölüm kararı ancak suçluya ölmesinin gerekli olduğu anlatıldıktan ve ölümünü ister duruma getirdikten sonra uygulanır. Ama, suç devletin özgürlüğüne, Tanrı'ya, ya da yüksek yöneticilere karşı işlenmişse, suçlu, hiç acınmadan, hemen öldürülür. Dinin bir gereği olarak, ölüm cezasına çarptırılan kimse halkın önüne getirilir ve kendini temize çıkaracak sözü varsa söylemesi, aynı suçu işleyip de meydana çıkmamış kimseler varsa onları da ele vermesi istenir: Ayrıca, vicdanı emrederse, yöneticileri de suçlayabilir, onların da kendisi gibi, ölmelerini istiyebilir. Sözleri haklı görülürse, ölüm cezası sürgüne çevrilir ve Güneş Ülkesi Tanrı'ya yakarıp af diler. Suçlunun ele verdiği kimseler sadece azarlanırlar. Güçsüzlük ya da bilgisizlik yüzünden suç işleyenler ceza görmez, azarlanır, adam olmaya, önem vermedikleri bilime ya da zanaata yeniden sarılmaya zorlanırlar.
Güneş Kentliler, aynı organizmanın örgenleri gibi, birbirlerine sıkı sıkıya bağlıdırlar. Her biri adetâ öbürünün hayatını yaşar. Şunu bilmenizi isterim ki, bir yurttaş bir suç işler de başkanına kendi suçunu açıklarsa, cezası hafifletilir.
Güneş Ülkesi'nde kimsenin iftiraya uğramamasına çalışılır. Kara çalan kimse kısas cezasına, yani kara çaldığı kimseye verilecek cezaya çarptırılır. Güneş Kentliler her zaman bir arada yaşayıp kümeler halinde çalıştıklarından, bir kimseye suç yükleyebilmek için, sözleri birbirini tutan en az beş tanık bulmak gerekir. Tanıklar bu sayıdan az olursa, sanık suçsuz olduğuna and içince serbest bırakılır ve bir daha yargıç önüne gelmemeye dikkat etmesi kendisine tenbih edilir. Sanık bu tenbihlere aldırmaz, ikinci bir defa yargıç önüne bir suçlamayla çıkarsa, bu defa iki kat ceza yemesi için iki ya da üç tanık elverir.
Güneş Ülkesi'nde pek az sayıda yasa vardır. Kısa ve herkesin kolayca anlayabileceği bir dille bronz levhalara yazılmış olan yasalar tapınağın sütunlarında asılıdır. Bu sütunlarda ayrıca, Tanrı, Melekler, yıldızlar, dünya, insan ve kaderi, erdem vb. gibi kavramların özünü belirten yazılar da asılıdır. Bu yazılarda bütün erdemler teker teker tanımlanmıştır. Her erdem levhasının altında bu erdemi temsil eden yargıçlar oturur ve sanığa: «Evlâdım, sen yardımseverliğin, mertliğin (ya da başka erdemin) kutsallığına karşı suç işledin!» der, ve duruşma sonunda hakettiği cezayı verir. Ama bu cezalar ilerisi için bir uyarma, gerçek bir cezadan çok iyi yolu gösteren bir öğüt, bir sevgi belirtisidir.
OSPİTALARİO
Şimdi bana Güneş Ülkesi'nin rahiplerinden, Tanrı'ya sunduğu kurbanlardan, din ve inançlarından söz etsenize, ne olur?
C. KAPTAN
Baş yöneticilerin hepsi aynı zamanda rahiptirler. Hoh ise en yüksek rahiptir. Bunların görevi vicdanları bütün günahlardan temizlemektir. Rahip niteliği taşıyan yöneticiler, bizde olduğu gibi, yurttaşların günahlarını çıkarırlar ve bu arada halk arasında en yaygın kötülüklerle günahları öğrenmiş olurlar. Bu yöneticiler de, üç büyük yöneticiye içlerini açıp günahlarını söyler, aynı zamanda, isim vermeksizin, genel olarak, dinledikleri başka yurttaşların günahlarını bildirir, özellikle işlenen en ağır ve devletin güvenliği için en tehlikeli olan suçları belirtirler. Üç büyük yönetici de, Hoh'a aynı yoldan içlerini döker, dinlediklerini bir bir anlatırlar. Böylece Metafizikçi Güneş Ülkesi'nde baş gösteren suçları öğrenmiş olur ve onları önlemenin yollarını arar. Halkın günahlarını Tanrı'ya açıkladıktan sonra, Tapınakta, halkın önünde (kimsenin adını vermeksizin) işlenen günahları bağışlar, aynı suçları işlememelerini öğütler. Sonunda, kendisi de içini Tanrı'ya dökerek günahlarını söyler. Ona kurban keser ve Güneş Ülkesi'ni bağışlaması, koruması, ona yol göstermesi için dua eder.
Yılda bir defa Güneş Ülkesi'ne bağlı kentlerin yöneticileri gelip, temsil ettikleri halkların günahlarını Hoh'a söylerler. Böylece, Hoh eyaletlerin durumunu öğrenir ve dertlerine çare bulur.
Güneş Ülkesi'nde kurban töreni şöyle yapılır: Hoh, tapınakta toplanmış olanlar arasında kimin kendini bütün yurttaşlar adına Tanrı'ya kurban etmeye gönüllü olduğunu sorar. Yurttaşların en olgunu ileri atılır. Çeşitli dualardan ve törenlerden sonra, gönüllü tapınağın küçük kubbesine makaralı iplerle tutturulmuş dört köşe bir masanın üzerine çıkarılır ve bu adamı kurban olarak kabul etmesi için Tanrı'ya yalvarılır. Çünkü, Güneş Kentliler, paganların tersine, kurbanın hayvan değil insan olmasını isterler. Sonra, Hoh iplerin yukarı çekilmesini emreder ve gönüllü - kurban kubbenin ortasına çıkarılır. Bu kubbenin etrafındaki odacıklarda oturan rahipler, Kent'in günahları bağışlanıncaya kadar bu pencereden ona azar azar yiyecek verirler. Gönüllü - kurban, olduğu yerde Tanrı'ya dualar eder ve içten gelen fedakârlığını kabul etmesini diler. Yirmi ya da otuz gün sonra, Tanrı'nın öfkesi yatışınca, gönüllü ya rahip seçilir, ya da (ki bu binde bir olur) rahiplerin odalarından geçerek yurttaşların arasına döner. Yurdu uğruna hayatını Tanrı'ya bağışlamaktan çekinmediği için, bütün ömrü boyunca herkesten saygı ve sevgi görür. Ama Tanrı bu insanın hayatını kendine feda etmesini istemez.
Tapınağın üst kısmında oturan yirmi dört rahip bulundukları yerden, sabah, öğle, akşam ve gece, günde dört kez ilâhiler okurlar. Bunlar aynı zamanda, yıldızları gözlemek, usturlapla hareketlerini kaydetmek, yeryüzü olayları üzerindeki etkilerini incelemekle görevlidirler. Onun için bunlar, dünyanın hangi köşesinde ne gibi bir değişiklik olduğunu ya da olacağını bilirler. Bu tahminlerin doğru ya da yanlış olduğunu kontrol etmek için dört bir yana adamlar salarlar. Kadınla erkeğin birleşme zamanını, ekin, hasat, bağ bozumu zamanlarını da yine bu rahipler belirlerler. Kısaca, Tanrı'yla insanlar arasında elçilik, aracılık yaparlar. Metafizikçi, genel olarak bu rahipler arasından seçilir. Bu rahipler durmadan bilimsel araştırmalar yapar, bilgi yüklü kitaplar yazarlar. Yalnız yemek zamanları ortaya çıkar ve ancak sağlık nedenleri dolayısıyla, o da binde bir, kadınla ilişki kurarlar. Hoh her gün onları görmeye gider ve Güneş Kent'le bütün dünya uluslarına yararı dokunacak olan buluşları ve incelemeleri üzerinde onlarla konuşur.
Tapınağın içinde, sunağın önünde, her zaman bir Güneş Kentli dua eder. Her saat başında bir başkası onun yerini alır, tıpkı bizdeki kırk saatlik törenli dualarda olduğu gibi. Bu duaya «Bitmeyen dua» derler.
Her yemekten sonra, Tanrı'ya bir ilâhi ile şükür edilir. Sonra, din ve ulus ayrılığı gözetmeden, Hıristiyan, Pagan, Yahudi kahramanlarına mersiyeler okunur. Çünkü, bu mutlu ülke kıskançlık, çekememezlik nedir bilmez. Güneş Kentliler aynı zamanda sevgi, bilgelik ve çeşitli erdemlerle ilgili türküler de söylerler. Sonra da «kral»larının yönetimi gözetimi altında, her erkek bir kadın seçer ve sütunlu gezi yerlerinde sayısız çiftler halinde edepli edepli dans ederler.
Kadınlar saçlarını kesmez, tek topuz yapıp tepelerinde toplarlar. Erkeklerin saçları usturayla kazınır, yalnız tepelerinde bir tutam saç bırakılır. Genel olarak başlarına takke giyer, üstüne de yuvarlak bir kukulete geçirirler. Kırda, tarlada şapka; Kent'teyse, meslek ve görevlerine göre, beyaz, kırmızı ya da başka başka renkte bereler giyerler. Yöneticilerin şapkaları biraz daha süslü ve daha yüksektir.
Güneş Ülkeliler, dört dönemde, yani güneşin terazi, oğlak, yengeç ve koç burçlarına girdiği zamanlarda, büyük şenlikler yapar, öğretici, güzel, zevkli ve biraz da güldürücü oyunlar tertiplerler.
Her ayın başına ve ortasına, bir de, Güneş Kent'in kuruluşuna ve kazandığı büyük zaferlere rastlayan günler bayram ve tatil günleridir. Bayram törenleri, kadınların bir ağızdan söyledikleri türküler ve top sesleriyle başlar. Ozanlar en ünlü savaşçıları ve zaferleri dile getiren şiirler okurlar. Övgülerinde yabancı bir kahramanı kötüleyerek bile olsa, gerçeği değiştirip bozanlar cezaya çarptırılırlar. Güneş Kentlilerce yalan insanlara uğursuzluk getirir. Çünkü, yalan, çoğu zaman, erdemli insanın gölgede kalmasına; ahlâksız ve berbat insanların, gerek korku, gerek yaranma, gerek açgözlülük yüzünden, övülüp yüceltilmesine yol açar.
Güneş Kentliler kimseye sağlığında heykel dikmezler. Ama, sanat ya da bilim alanına yeni buluşlar getiren, barış ya da savaş günlerinde devlete büyük yararı dokunan kimselerin adları, sağlıklarında kahramanlar defterine geçer.
Güneş Kentliler, vebadan korktukları için, ölülerini gömecek yerde, ateşte yakarlar. Çünkü, onlarca Güneş'ten gelen kutsal ve soylu bir nesne olan ateş yine Güneş'e dönmüş olur. Bunu bir de, ölülere tapılmasını önlemek için yaparlar. Bununla beraber, kahramanların resim ve heykellerini duvarlara asarlar. Bunun nedeni daha önceden de söylediğim gibi, çocuk yapması kararlaştırılan güzel kadınların onlara bakarak döllenmelerini sağlamaktır.
Bu ülkenin insanları dua ederken, gözlerini sırasıyla dört ana yöne çevirirler: Sabahları önce doğuya, sonra sırasıyla batıya, güneye ve kuzeye; akşamlan da, önce batıya, sonra sırasıyla doğuya, kuzeye ve güneye. Güneş Kentliler her zaman aynı duayı tekrarlarlar: Tanrıdan beden ve ruh sağlığı, gerek kendileri, gerek bütün dünya halkları için mutluluk dilerler ve dualarını Tanrı'nın yüce varlığına şükrederek bitirirler. Bir arada ve başları göğe kalkık olarak yaptıkları dua daha uzun sürer. Tapınağın orta yerindeki yuvarlak sunak, haç biçiminde, dört geçide bölünmüştür. Hoh, başı gökyüzüne çevrik, dua ede ede, bu geçitlerden sırayla geçer. Büyük rahibin giysileri görülmemiş bir parıltı içindedir. Giysinin her parçası, tıpkı Aaron'un giysileri gibi, bir sembol niteliği taşır. Bu töreni Güneş Kentliler büyük bir sır sayarlar.
Güneşliler, zamanı yıldızların seyrine göre değil, Güneş'in dolaşımına göre parçalara bölmekte ve her yıl birinin öbürünü ne kadar geçtiğini hesaplarlar. Onlara göre, Güneş her yıl yeryüzüne daha yaklaşmakta ve gitgide daralan çemberi Tropiklere ve Ekvator'a yanaşmaktadır. Ayları Ay'ın, yılları da Güneş'in dolaşımına göre hesaplarlar. Onun için, iki hesap arasında şaşmaz bir uygunluk vardır. Bu uygunluk her ondokuzyılda bir Ejderha başının (80 yıldız kümesinin başı) dolaşımını tamamladığı zamana rastlar. Bu, onları yeni bir astronomi kurmaya zorlamıştır. Güneş Kentliler Batlamyos'u yüceltir, Aristarkhos'la Philolaus'u daha üstün tutmakla birlikte, Copernicus'a hayranlık duyarlar. Astronomiye büyük önem verirler. Dünyanın yapısını, nasıl yaratıldığını, yok olup olmayacağını, olacaksa ne zaman olacağını ancak bu bilimle öğrenebileceklerine inanırlar. Kıyametin, İsa'nın haber verdiği gibi, Güneş'te, Ay'da ve yıldızlarda birtakım lekelerin belirmesiyle kopacağına inanırlar. Onlara göre, dünyadan haberi olmayan birçok avanak, bunu masal sanmaktadır. Ama, kıyamet, günün birinde, onları gece yarısı, tıpkı eve giren bir hırsız gibi, apansızın avlayacaktır. Onun için, Güneş Kentliler dünyanın nasıl değişip yenileşeceğini bekliyorlarsa, sonunu da bekliyorlar. Dünyamızın nasıl yaratıldığını, bir hiçten, bir Kaos'tan mı, yoksa başka dünyaların yıkıntılarından mı meydana geldiğini kesin olarak bilmediklerini, bütün bu sorunların kendileri için karanlık olduğunu söylerler. Bu varsayımların hangisi doğrudur? Güneş Ülkeliler, dünyanın yaratıldığını, ezelden beri var olmadığını doğru buluyor, hattâ şaşmaz bir gerçek belliyorlar bunu. Onun için Aristoteles'in düşüncelerini kabul etmiyor, onu filozof değil, daha çok bir mantıkçı sayıyorlar.
Göksel olaylardaki anormalliklerden, dünyanın sonsuzluğu düşüncesine karşı birçok kanıtlar çıkarıyorlar. Güneşe ve yıldızlara, canlı varlıklar, Tanrı'nın canlı birer mihrabı gözüyle bakıyor, ama onlara tapmıyor, sadece saygı besliyorlar. Güneş'e karşı içten bir saygı duymakla birlikte, Tanrı'dan başkasına tapmayı yersiz buluyorlar. Çünkü, Tanrı katına yükseltecekleri bir kimsenin onları boyunduruk altına sokup yoksul bırakmasından korkuyorlar. Güneş yüce Tanrı'nın bir görüntüsüdür onlarca, Yaradan'ın yüzü, canlı heykeli. Çünkü, odur veren ışığı, sıcaklığı, hayatı. Bütün dünya ürünlerinin kaynağıdır o. Bütün nimetleri o döker kucağımıza. Onun için Güneşliler, Tanrı sunağını Güneş biçiminde yapmışlar. Rahipler Güneş'te, Tanrı'ya taparlar. Gökyüzü onlarca Tanrı'nın tapınağı, yıldızlar da sunaklarıdır. Güneşliler yıldızlarda yaşayan iyi meleklere yalvarır, Tanrı katında onlardan şefaat beklerler. Tanrı gökyüzüne, özellikle de Güneş'e bütün zenginliğini, parlaklığını ve güzelliğini saçıp dökmüştür. Batlamyos'la Copernicus'un merkezkaç ve merkezgel kuramlarını kabul etmezler. Güneş Kentlilere göre, birtek gök vardır, gezegenler Güneş'e yaklaştıkları ve onunla birleştikleri zaman kendiliklerinden devinir ve yükselirler. Gezegenlerin Güneş etrafındaki devinimlerinin yavaş olmasının nedeni, daha büyük bir çember çizmek zorunda olmalarıdır. Bundan başka, Güneş Kentliler, bizce bilinen kavramların tam karşıtı bir sürü astronomi kavramlarını bilmektedirler.
Güneş Kentlilere göre, aşağı yaratıkları meydana getiren iki fiziksel öğe vardır: Biri erkek öğe: Güneş; öbürü de dişi öğe: Dünya. Hava, gökyüzünün saf olmayan kısmıdır. Ateş Güneş'ten gelmiştir. Deniz dünyanın teri, ya da bağrındaki nesnelerin yanıp erimesinden meydana gelen bir sıvıdır. Su, ayrıca, havayla toprağı birleştirir, tıpkı bedenle ruhu birleştiren kan gibi. Dünya kocaman bir hayvandır: İnsan onun bağrında yaşar, tıpkı biz insanların karnında yaşayan kurtlar gibi. Böylece kaderimiz Tanrı'nın elindedir; yıldızlara, Dünya'ya ya da Güneş'e değil, yalnız ve yalnız Tanrı'ya bağlıdır. Gezegenlere kıyasla, bizim dünya yüzüne gelişimiz ve hayatımız rasgeledir ve bizler onların dirimsel güçlerinin sadece ilinekli birer ürünüyüzdür. Tanrıya kıyasla da, gezegenler onun bilgeliğinin birer aracıdırlar. Tanrı bizleri bir büyük amaç için, geleceği kapsayan bilgisiyle hazırladığı bir plâna göre yaratmıştır. Demek, varlığımızı yalnız ona borçluyuz, bir evlâdın varlığını babasına borçlu olması gibi.
Güneş Kentliler ruhun ölmezliğine inanırlar. Onlara göre, ölümden sonra, ruhlar hayatta yaptıkları işlere göre, iyi ya da kötü meleklerle birleşirler ve az çok onlara benzerler. Çünkü birbirine benzeyen şeyler, her zaman birbirini bulur. Şaşmaz bir yasadır bu.
Günah işleyenlerle işlemeyenlerin gidecekleri yerler üstüne Güneş Kentlilerin düşünceleri az çok bizimkilere benzer. Bizim dünyamızdan başka dünyalar olup olmadığını kesin olarak bilmiyorlar ama olmadığını söylemeyi de delilik sayıyorlar. Onlara göre, Yokluk ne bu dünyada ne de dünyanın dışında olabilir ve sonsuz bir varlık olan Tanrı Yoklukla bağdaşamaz.
Güneş Kentliler iki metafizik ilke kabul ediyorlar: Biri Varlık, yani Tanrı, bütün varlıkların ilki, öbürü Yokluk, yani hiçlik. Bütün fizik olaylar bu sonuncudan meydana gelir, çünkü daha önce var olan yeniden başlamaz, yeniden başlayansa önce yoktu demektir. Sonlunun fizik özü Yokluk'tan ve Varlık'tan gelir. Kötülük ve günah yokluğa yönelişten başka bir şey değildir. Demek ki, günahın ve kötülüğün özünde olumluluk değil, olumsuzluk vardır. Olumluluktan anladıkları ise, güç, bilgi ve istem yokluğudur. Günahı doğuran irade yokluğudur. Çünkü, iyilik yapmasını bilen ve yapabilen kimsenin bunu istemesi gerekir. Güneş Kentlilere göre, istem güçten ve bilgiden doğar, yoksa güç ve bilgi iradeden, istemden değil. İşin tuhafı, Güneş Kentliler de, tıpkı bizim gibi, Üçlü Tanrı'ya taparlar. Onlara göre Tanrı en yüce güçtür, en yüksek bilgi ondan gelir, güç ve bilgidense her ikisinin karışımı olan Sevgi doğar. Çünkü doğan şeyin, kendini doğuran iki öze katılmaması mümkün değildir.
Bununla beraber, Tanrı'da üç ayrı varlık tanımamakla Hıristiyan'lardan ayrılıyorlar. Çünkü onlara «vahiy» inmemiştir. Tanrı'da cisimleşme ve bir kendi kendine dönme olduğunu bilirler. Bütün varlıklar, metafizik özlerini güçten, bilgiden ve sevgiden alırlar. Yoksa bu özün kaynağı ne güçsüzlük olabilir, ne bilgisizlik, ne de sevgisizlik. Varlıklar bu üç nitelikle (güç, bilgi ve sevgi) değerli olabilirler; bu üç niteliğin ya da sadece üçüncünün yokluğuyla da değersiz olur, farkına varmadan günah işleyebilirler. Çünkü, insan, gerek güçsüzlük, gerek bilgisizlik, gerek bu iki kusura eklenen yıldızların sistemi ile, gerekse sadece başlı başına istemle günah işleyebilir. Zaten, bütün bunları Tanrı öngörmüş ve düzenlemiştir, o Tanrı ki yoklukla bağdaşmaz ve, en üstün derecede, güçlü, bilen ve seven bir varlıktır. Onun için Tanrı'da kusurlu hiç bir şey yoktur; O'nun dışındaysa her şey günah, her şey kusurludur. Tanrı'dan Tanrı'ya benzer olarak değil, kendimize benzer olarak çıkabiliriz ancak: Çünkü insan görece bir varlıktır, Tanrı ise mutlak bir varlık. Günah madem ki vardır, öyleyse (mantık gereği) onu da Tanrı yaratmıştır. Ama özüne bakacak olursak bu günah yokluğun ve olumsuzluğun belirtisidir ve düzensizlik yoluyla yokluğa yönelen bizlerden doğar.
OSPlTALARİO
Ne incelikler, ne incelikler!
C. KAPTAN
Ah keşke her şeyi hatırlayabilseydim, acelem de olmasaydı, size daha ne şaşırtıcı şeyler anlatırım bilseniz. Ama acele etmeliyim, yoksa gemiyi kaçıracağım.
OSPİTALARİO
Peki, öyle olsun. Ama, bırakın da son bir şey daha sorayım. Adem babamızın işlediği günah için ne düşünüyor Güneş Kentliler?
C. KAPTAN
Onlar da, bizim gibi, şuna inanıyorlar: Dünyayı korkunç bir ahlâk bozukluğu sarmış, insanlar tabiat yasalarına, aklın gereklerine sırt çevirmişler; kötüler iyileri tedirgin etmekte, onları boyunduruk altında inletmektedir. Ama, yine bizim gibi, kötülerin mutlu bir hayat sürdüklerine de pek akılları yatmıyor. Çünkü, onlara göre, bir anlamda kendi kendilerini yok etme zorunda kalma, olduğundan başka görünme hiç de mutluluk sayılmaz. Birçok sahte kralların, sahte kahramanların, sahte bilgelerin yaptığı da budur. Bunlar tasarladıkları bir kişiliği sürdürmek için durmadan kendi kişiliklerini yok saymak zorundadırlar.
Güneş Ülkeliler, bütün bunlara bakıp, dünyanın büyük bir düzensizlik içinde bocaladığı sonucunu çıkarıyorlar. Ama, bunun nereden geldiğini de bilmiyorlar. Önceleri, Platon'a uyarak, şöyle düşünmeye kalkmışlar: Güya, eskiden, batı dediğimiz noktadan doğu denilen noktaya doğru seyreden yıldızlar dünyası, birden dolaşımım değiştirmiştir. Tanrı'nın dünya işlerini bir ast Tanrı'nın yönetimine bırakmış olabileceğini de düşünmüşler bir ara. Sonra, bunun yanlış olduğunu anlamışlar. Zühal yıldızının insanları büyük bir bilgelikle yönettiğini, Müşteri yıldızının bu yönetimi değiştirdiğini, öbür gezegenlerin, sırayla, kötü etkilerde bulunduklarını ileri sürmenin daha da saçma olduğunu söylüyorlar. Onlara göre, dünyanın yaşadığı çağlar, gezegenlerin etkisine göre birbirini kovalamıştır. Bin ya da bin altı yüz yılda bir, gezegenlerdeki değişmeler yüzünden değişiklikler olacaktır. Çağımızın Utarit gezegeninin etkisi altında olduğunu sanıyorlarsa da, bu etki sık sık kavuşumlarla engellenmekte, düzensizlikler, uğursuzluklar getirmektedir. Büyük değişmeyi Adem babamızın işlediği günaha yormakla yetinen Hıristiyanları mutlu sayıyor, kıskanıyorlar onları. Onlara göre, babalardan çocuklara miras olarak günahları değil, günahlarının cezası kalıyor. Oysa, asıl çocukların günahının cezasını, üreme kurallarına uymayan ve çocuklarının eğitimine önem vermeyen babaların çekmesi gerekir. Onun için değil mi ki, Güneş Ülkesi'nde, üremeyle eğitime büyük önem verilmektedir. Çünkü, devlet bu iki görevi yerine getirmezse, babaların ve çocukların işledikleri suçların cezasını kendisi çeker.
Bugün devletler çeşitli belâlar içindedir. Bununla beraber, gerçek mutluluğun ne olduğunu bilmedikleri ve dünyayı yalnız birtakım rastlantıların yönettiğini sandıkları için, bugünkü düzensizliğe banş ve mutluluk adını veriyorlar. Ne var ki, Metafizikçi gibi, evrenin genel yapısını, hayvanların ve bitkilerin, hattâ insanın (çünkü ölüm cezasına çarptırılanların cesetleri açımlamada kullanılmaktadır) anatomisini incelemiş olan bir kimse Tanrı'nın bilgeliğini ve esirgeyiciliğini yüksek sesle herkese söylemek zorundadır. Onun için, insan kendini dine adamalı ve Yaradan'ına tapmalıdır. Bunun da, Tanrı'nın eserlerini incelemek ve anlamak, buyruklarına doğrulukla uymak ve şu ahlâk kurallarını uygulamakla yapabilir ancak: «Sana yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma ve sana yapmalarını istediğin şeyi de onlara yap!» Çocuklarımızın ve benzerlerimizin bize saygı göstermelerini istediğimize ve yaptığımız az buçuk iyiliğe iyilikle karşılık vermelerini beklediğimize göre, bizi biz yapan, bizlere bütün nimetleri veren, bizi yaşatan Tanrı'ya neler vermemiz gerek, bir düşünün. Tükenmez zaman boyunca hamdolsun Tanrı'ya.
OSPİTALARİO
Anlattıklarına bakılırsa, yalnız tabiat yasasını yakından bilen bu insanlar (bu yasaya vaftiz, şaraplı ekmek, günah çıkarma ve evlenme töreni gibi dinsel eylemlerden başka bir şey eklememiş olan ve bu yoldan bizleri bu yasaya uymaya zorlayan) Hıristiyanlığı sezmiş, nerdeyse yaklaşmışlardır ona. Bu söyledikleriniz Hıristiyanlıktan yana sağlam bir kanıt veriyor bana. O Hıristiyanlık ki, bazı aşırılıklarından temizlendi mi, bütün ünlü din adamlarının umdukları gibi, bütün dünyada egemen olacaktır ve bütün dinlerin en gerçeğidir.
Bilginlerin dediklerine bakılırsa, bütün insanları aynı yasa altında toplamak amacıyla Tanrı Yeni Dünya'yı İspanyollara keşfettirdi. İspanyollar diyorum ama, aslında bildiğiniz gibi, bu şerefi, sizin gibi bir Cenovalı olan Colombo'ya borçluyuz. Demek, gerçeğe tanıklık etsinler diye Tanrı sizin Güneş Kentli filozofları seçmiş!
Bütün bunlardan çıkardığım sonuç şu benim: Bizler ne yaptığını bilmeyen, gözleri bağlı yürüyen insanlarız ve Tanrı'nın elinde birer araç durumundayız sadece. Kimimiz yeni toprakların, kıtaların keşfine koşuyoruz. Altın bulmak, zengin olmak tutkusudur onları buna iten. Oysa Tanrı'nın amaçları çok daha yüksektir. Güneş dünyayı yakar; ne bitki yaratır, ne insan. Ama Tanrı varlıklara can vermek için, öğeler arasındaki savaştan faydalanır. Hamdolsun, şükürler olsun Tanrı'ya!
C. KAPTAN
Güneş Ülkelilerin yıldızları inceleyerek, peygamberleri okuyarak gelecek üstüne neler öğrenmiş olduklarını bilseniz şaşardınız. Onlara göre yalnız günümüzde, dört bin yıldan beri görülmedik keşifler, buluşlar olmuştur ve sadece yüz yıl içinde, beş bin yılda çıkan kitaplardan daha çok kitap basılmıştır. Güneş Kentliler, basımın, pusulanın ve barutun bulunuşunu övüp göklere çıkarıyorlar. Bu şaşırtıcı buluşlar, onlara göre, bütün insanların aynı ocakta birleşeceğini müjdeleyen belirtilerdir. Gemiciliği, silâhları ve yeni bir kıtanın keşfini Merih ve Ay'ın etkisine bağlı bu büyük buluşlara borçluyuz.
Gökte başka gezegen kavuşumlarıyla birlikte yeni belirtiler olduğu, Utarit abside'i oğlak burcuna, Zühal'inki kavis burcuna, Merih'inki de Sünbüle burcuna girdiği zaman, yeni bir devlet doğacak, sanatlarda ve yasalarda büyük yenilikler olacak, yeni peygamberler ortaya çıkacak ve böylece baştan başa yenileşen bir dünya her çeşit nimetlerle dolup taşacak. Ama, önce her şeyi kökünden söküp atmak, sonra yeniden kurmak gerek... Şimdi beni bırakın da gideyim artık, yapacak bin bir işim var.
Yalnız şunu söyleyeyim ki, Güneş Kentliler havada uçma sanatını da buldular. Bilmedikleri tek sanat buydu. Çok geçmeden, yeni ve çok güçlü dürbünler, kulaklıklar da bulacaklarını umuyorlar. Dürbünlerle bilinmeyen gezegenleri görebilecek, kulaklıklarla da göklerin müziğini dinleyebilecekler. Hamdolsun, şükürler olsun ulu Tanrı'ya!
OSPİTALARİO
Bütün bunlar çok güzel, çok yaman şeyler. Ama, bu insanlar astronomiyi biraz fazla kaçırıyorlar gibi geliyor bana. Gezegenler nasıl oluyor da bu kadar şeyi haber verebiliyor? Ben şunu bilir şunu söylerim: Bu dünyada her şey Tanrı'nın isteğiyle ve istediği zamanda olur.
C. KAPTAN
Onlar da böyle düşünüyorlar zaten. Onlarca Tanrı her şeyin evrensel ve doğrudan doğruya nedenidir; Tanrı sonlu bir neden olarak değil, mutlak bir güç, bir ilk neden olarak davranır. Çünkü, Pietro yemek yediği, su içtiği, aptes ettiği, ya da başkasının malını çaldığı zaman, bütün bu işleri yapma yetisini Tanrı vermiş olmakla birlikte, Pietro'nun aracılığıyla bu işleri gören Tanrı değildir. Burada Pietro dilediğini doğrudan doğruya yapabilme durumundadır ve özgürlüğünü kullanarak tanrısal eylemin sınırsız genişliğini de değiştirmektedir.
OSPİTALARİO
Ne güzel düşünüyorlar! Bizim iskolastik bilginlerimiz, özellikle Aquino'lu ermiş Tommaso, karşıt düşünceyi savunan islâm filozoflarına bu yolda cevap veriyorlar.
C. KAPTAN
Güneşlilere göre, Tanrı her olayı evrensel ve özel nedenlere bağlamıştır. Bu özel nedenler olmadan birincilerin etkisi yoktur: Örneğin, bir bitki güneş ışınlarıyla kaynaşmadıkça çiçek açabilir mi? Zaman, evrensel nedenlerin, yani göksel nedenlerin etkisi altındadır. Ama özgün nedenler, dış dünyaya etki yapmada zamanı kendi hesaplarına kullanırlar: Böylece, insan yapma bir ısıyla ağaçları çiçeklendirmekte, güneş olmadığı zaman evini lâmbayla aydınlatabilmektedir. Öte yandan, doğal nedenler etkilerini zamanın içinde yaparlar, öyle ki, çeşitli olaylar, şaşmadan, saati saatine meydana gelir, kimileri gündüz, kimileri gece, kimileri yazın, kimileri sonbaharda, kışın, ilkbaharda kimileri bu yüzyılda, kimileri gelecek yüzyılda, Özgür nedeni nasıl hiç bir şeyi, gece olunca uyumaya, gün ağarınca kalkmaya zorlamıyorsa ve bu neden zamanın akışını kendi yararına kullanabiliyorsa; Koç ya da Yengeç burçları ağır basınca da hiç bir şey pusulayı, basımcılık sanatını ya da filân kıtayı keşfetmeye zorlamaz onu.
Güneş Kentliler Papanın Hıristiyanlara astrolojiyi yasak edebileceğine de hiç inanmıyorlar. Onlarca, böyle bir yasak olsa olsa, «cüzi irade» belirtilerini ve tabiat-üstü olayları kavramak bahanesiyle astrolojiyi kötüye kullananlara karşı olabilir. Astroloji bu gibi şeyleri açıklayamaz. Çünkü, doğa olaylarının evrensel nedenleri olan gezegenler, doğal nedenlerin belirtilerinden başka bir şey değildirler ve özgür etkenler karşısında, ancak insanı çeken, çağıran bir fırsat, birer güçtür bunlar. Gerçekte, Güneş doğarken bizi yatağımızdan kalkmaya zorlamaz, yalnız kalkmaya çağırır, gece karanlığının bizi uykuya çağırışı gibi. Demek, doğa olaylarının özgürlüğümüz üstünde ancak anlık, dolaylı bir etkisi vardır: Böylece, ruh kendini kimi zaman sevginin, kimi zaman nefretin, kimi zaman öfkenin ve çeşitli tutkuların itilerine kaptırırsa da, insan yine de bu tutkuların kölesi olmak ya da onlara kafa tutmak yetisinden yoksun değildir. Bütün sapkınlıklar, kıtlıklar, savaşlar sık sık insan topluluklarını belâlara sokuyorsa, bunun nedeni, insanların cinsel güdülerini dizginleyecek, aklın gösterdiği yoldan gidecek yerde, akla aykırı davranmalarıdır. Bununla beraber, şunu da kabul etmek gerekir ki, insanın kendini haklı bir savaşa sürükleyecek kadar haklı bir öfkeye kaptırdığı haller de yoktur denemez.
OSPİTALARİO
Aquino'lu ermiş Tommaso ile Papa bu noktada başka başka düşünüyorlar. Tıbbın, tarihin ya da denizciliğin ilerlemesini desteklediği sürece astroloji bilgilerine ve deneylerine izin veriyorlar. Ama, insanların kötülük eğilimi, kimi zaman onları astrolojide tehlikeli aşırılıklara ve gelecek üstünde yanıltıcı birtakım tahminlere götürdüğü için yasaklıyorlar onu. Nitekim bu gibi tahminleri aşırıya vardıran hükümdarlar uyruklarını birtakım düşüncesiz işlere sürüklemişlerdir. Arbace, Drusus, Agathokles, Arkhelaius; son zamanlarda da Ticon'un yıldızlara bakıp önceden verdiği haberlerle uğursuz bir yanılgıya düşen Filandiyalıların başkanı buna açık birer örnektirler. Birtakım kalleşlerin kandırdığı ve astrolojik varsayımlara olan körü körüne güvenleri, hükümdarlarımızı papalığa karşı saygısızlığa sürüklemiştir.
C. KAPTAN
Güneş Kentlilere göre, genel olarak, yanlış ve tehlikeli olan her şey, puta taparlığı diriltebilecek, özgürlüğü yok edebilecek ya da politik düzenin altını üstüne getirecek her şey sıkı sıkıya yasak edilmelidir. Hem, Güneş Ülkeliler, yıldızlardan insanlara gelebilecek kötü etkileri önlemenin yolunu da bulmuşlar. Çünkü, Tanrı bütün bilgileri insanların mutluluğunu sağlamak için vermiştir: Örneğin, bir kuyruklu yıldız, ya da Ay tutulmasının kötü etkisinde olan bir kimseyi, duvarları beyaz taşlarla örülü güzel kokulu bir eve kaparlar. Evin etrafında güzel kokulu yedi kandil yakar, neşeli türküler söyler, çalgılar çalar, gülüşe oynaşa konuşur ve böylece gökyüzünden gelen uğursuzluk gazlarını dağıtırlar.
OSPlTALARİO
Doğrusu çok akıllıca devalar bunlar. Gökyüzü insan bedenini etkilemektedir. Yapılacak şey, bu etkiyi insan bedeninin karşı etkisiyle önlemektir. Ama, kandil sayısının yedi olması bana biraz tuhaf geldi. Sayıların iyileştirici bir niteliği mi var ki? Bir kör inanç olmasın bu?
C. KAPTAN
Evet, Güneş Kentliler sayılara önem verirler. Bu konuda biraz Pythagoras'ın felsefesine dayanıyorlar. Bu da doğru mu değil mi, bilemem. Ama Güneş Kentliler yalnız sayıların gücüne değil, sayılarla desteklenen hekimliğe inanırlar daha çok. Ama kör inanç sayılmaz bu.
OSPİTALARİO
Bunda bir kör inanç gördüğüm yok benim de. Ne kutsal kitaplar, ne din kuralları, ne de Kilise sayıların gücüne karşı gelmezler. Hekimler de zaten yalnız hastalık nöbetlerinde sayılardan faydalanırlar, hem de yerinde olarak. Hem Tanrı her şeyi sayıyla, ölçü ve dengeyle tasarlamıştır diye yazmaz mı kitaplar? Tanrı dünyayı yedi günde yaratmadı mı? O'nun şanını yüceltmek için yedi boru öttüren meleklerin sayısı yedi değil mi? Yedi gök gürültüsü, yedi şamdan, yedi çanak... yok mu? Ayrıca, ermiş Agustinus, ermiş Hilarius, Origenus sayıların değeri, özellikle, altı ve yedi sayıları üzerinde uzun uzun durmamışlar mı? Onun için, hekimliği tanrısal örneklere dayatıyorlar, «cüzi irade»ye inanıyorlar diye Güneş Kentlileri kınayacak değilim. Musa gök kubbedeki yedi gezegeni nasıl yedi kandille temsil etmişse, Güneş Kentliler de yedi meşale ile ediyorlar. Roma bile sayılarda bir güç olduğunu kabul eder, yoksa sayılı, numaralı şeylerde değil. Buysa bir kör inanç sayılamaz.
C. KAPTAN
Güneş Kentlilere göre, kadınlar yönettikleri bölgelere bolluk getirirler. Çağımızda kadın egemenliğinin ağır basması bunu göstermiyor mu? Nubya ile Mezopotamya arasında yeni amazonlar türemedi mi? Avrupa'da, örneğin Türkiye'de Safiye Sultan, Polonya'da Bonne, Macaristan'da Maria, İngiltere'de Elisabeth, İskoçya'da Mary, Toscana'da Bianca, Belçika'da Marguerite, ve İspanya'da -Yeni Dünya'nın keşfine yardım eden- İsabella buna örnek gösterilemez mi? Çağımızın büyük bir ozanı1, destanını şöyle başlatır:
Kadınlar, şövalyeler, silahlar ve sevdalar...
Merih üçgeninin ağzı kara ve sapkın ozanları, Utarit'in o yüce evinde ve Zühre ile Ay'ın etkisinde açık saçık şeylerden söz ediyor, insanda tutkular uyandırıyorlar sadece. Erkeklerse davranışlarında ve seslerinde git gide kadmlaşıyorlar. Yengeç ve Akrep burçlarının etkisinde olan Afrika'da Amazondan başka, Fas'ta ve Tunus'ta, erkek genelevleri ve iklimin zorlamadığı sadece özendirdiği daha başka rezilliklere rastlanmaktadır.
Ah ne yazık ki zamanım ölçülü. Onun için Güneş (İlkelilerin astroloji ve genel doktrinleri üstünde tam olarak duramayacağım. Onlara göre, Tanrı'nın yarattığı düzende her şey iyidir, dengelidir. Bu düzen günün birinde bozulursa, bunun suçu yalnız biz insanlarındır. Çünkü, yer, gök ve ruh dünyaları arasında akıllara sığmaz bir denge vardır.
Güneş Kentliler Hıristiyanlığın Yeni Dünya'ya yayılacağına, ispanya'da ve İtalya'da üstün geleceğine, ama Kuzey Almanya, İngiltere, İsveç ve Pomeranya'daysa sarsıntılara uğrayacağına inanıyorlar. Ama bunların üstünde durmayacağım. Bu konuda daha fazla konuşmayı yasak eden Papa'nın hışmına uğrayabilirim çünkü.
Bununla beraber şunu da söyleyeyim ki, havada uçma sanatının (ki bundan daha önce söz etmiştim) dışında, Güneş Ülkeliler yıldız kümelerinin iyi etkileri altında en özgün buluşlara varmışlardır.
Beni daha fazla alıkoymayın, ne olur. Biliyorsunuz yapacak çok işim var. Yalnız şunu söyleyeyim ki, Güneş Kentliler «cüzi irade» sistemini ortadan kaldıracak yerde daha da güçlendiriyorlar onu. Bu konuda, çok saydıkları büyük bir filozofun başına geleni örnek veriyorlar2. Dediklerine göre, düşmanın konuşturmak istediği bu büyük filozofun ağzından birtek kelime bile alamamışlar, kırk saat durmadan işkence yaptıkları halde. Çünkü, filozof içinden susmaya karar vermiş. Demek oluyor ki, gökyüzünün tâ derinlerinde ağır ağır devinen gezegenler bizi irademize ya da Tanrı'nın buyruklarına uymaktan alıkoyamazlar. Çünkü, insanın özgürlüğü, Tanrı'ya dil uzatacak kadar ileriye gidebilir. Tanrı ne kendini ne de başkalarını kendine karşı gelmeye zorlayamaz. Tanrı'yı ikiye bölebilir miyiz? Ama, gezegenler duyularımız üzerinde birtakım önemsiz etkiler ve hafif değişiklikler yaptıkları için, akıllarından çok duyularına boyun eğen insanlar yıldızların daha çok etkisi altında kalırlar. Sapkınların cesetlerinden zararlı gazlar çıkartan aynı yıldız kümeleri, Cizvit, Capuccini ve Minimi tarikatlarını kuran o büyük insanları coşturmuştur. Yine aynı yıldız kümesinin etkisi altında Colombo ve Fernando Cortes yeni buldukları dünyada Hıristiyanlığı yaymışlardır.
Şu anda dünya büyük olayların eşiğinde. Ama bunları daha elverişli bir zamanda açıklarım.
OSPİTALARİO
Müsaade edin de bir soru daha sorayım: Güneş Ülkeliler küreksiz ve yelkensiz gemileri nasıl ve neyle yürütebiliyorlar?
C. KAPTAN
Geminin arkasında, yelpaze biçiminde büyük bir çark vardır. Bu çarkın ucundaki bir sırığa, denge sağlasın diye ağır bir nesne konulmuştur. Bu sırığı bir çocuk bile tek eliyle kolayca kaldırabilir. Çark bir çatal diren üstünde kolayca dönen eksenin hareketiyle işler. Bundan başka, bir de arkadan çarklı gemiler var. İki çark geminin ön tarafında yerleştirilmiş büyük bir çarka zincirlerle bağlıdır. Büyük çark döndü mü, arka çarklar da döner ve gemi yürümeye başlar. Bu mekanizma, Calabria'da ve Fransa'da, kadınların keten ipliği bükmek için kullandıkları çıkrığa benzer.
OSPİTALARİO
Durun, gitmeyin, ne olur biraz daha bekleyin!
C. KAPTAN
Bekleyemem, dünyada bekleyemem. Gidiyorum.
NOTLAR
1 Ariosto
2 Burada Campanella kendisinden söz ediyor.
EN İYİ DEVLET ÜZERİNE SORUNLAR
BÖLÜM l
Güneş Ülkesi ile ilgili konuşmalar politika bilimine yararlı olmuş mudur, bir şeyler katmış mıdır ona?
Böyle bir devleti akla uygun ve yararlı saymanın karşılaştığı güçlükler:
1. Hiç bir zaman var olmamış, olmayacak, olacağını da umamayacağımız bir şeyle uğraşmak hem faydasızdır, hem de boşuna. Suç nedir bilmeyen böylesi bir ortak yaşama olacak şey değil. Böyle bir şey ne şimdiye kadar görülmüştür, ne de bundan sonra görülebilir. Onun için böyle bir ülkeyle boşuna uğraşıp durmuşuz. Lukianos Platon'un Devleti'ne karşı kullanmıştı bu kanıtı.
2. Böyle bir devlet, bir krallıkta değil, olsa olsa bir kentte kurulabilir. Çünkü Güneş Kent'e benzer bir yer bulunamaz. Onun için ister istemez bozulacaktır, ya kendine bağlı halkların etkisiyle, ya tarımla, ya da böylesine sıkı ve sert bir yaşamanın doğuracağı ayaklanmalarla.
3. Bu devletin en iyi devlet olduğu ve boyuna sürüp gideceği bir kuruntudur sadece. Bir defa, bu devlet sürüp gidemez. Çünkü, rüzgârların, savaşların, açlığın ve vahşi hayvanların uzun süre temizleyemediği kent ya veba salgınlarına uğrayacak, ya da, içeriden kendini yıkacak zorba bir yönetimden yakasını kurtarsa bile, Platon'un kendi devleti için söylediği gibi, yurttaş sayısının artmasıyla yok olup gidecektir. Sonra, bu en iyi bir devlet de olamaz. Çünkü, havarinin dediği gibi, yakasını suçlardan kurtaramayacaktır: Ayrılmışsak suçumuz yoktur, zaten alışmış değildik ki. Nitekim Aristoteles de, Platon'a karşı, faydalı mallarda ve kadınlarda ortaklığın devlet için zararlı olduğunu göstermiştir. Bir kötülükten kaçayım derken, bin bir kötülüğe düşeriz.
4. Bu türlü yaşama yolu, bütün uluslarca denenmemiş, sadece tabiattan esinlenmiştir. Güneş Ülkesi'nin yaşama yolunu hiç kimse denemiş değildir. Onun için, boşu boşuna çene yorup duruyoruz.
5. Kimse ne böylesine katı yasaların, ne de eğitimcilerin vasiliği altında yaşamak ister. Böyle bir devlet düzenini, kendi yurttaşları yıkarlar, tıpkı ortakça yaşayan bir çok tarikatlarda olduğu gibi.
6. Tanrı'nın eserlerini incelemek, dünyayı dolaşmak, araştırmalarda bulunmak, denenmedik şey bırakmamak insanlar için doğal bir haktır. Ama, böyle bir devlet düzenindeki yurttaşların, her şeyi kitaplardan öğrenen papazlardan farkı olmayacaktır. Kitaplarda bulunmayan bir şeyle karşılaştılar mı, afallayıp kalacaklardır. Nitekim, şu anda Galileo'nun düşüncelerine pek önem vermedikleri gibi, ermiş Augustinus kabul etmiyor diye, Colombo'nun yeni bir dünya bulduğuna da içlerinden inanmıyorlar.
Genel olarak, bizden yana kanıtların başında, yakınlarda şehit edilen Thomas More'un düşsel devleti Utopia örneği gelir. Güneş Ülkesi'nin kurumlarını tasarlarken onu örnek aldık. Ayrıca Platon da böyle bir devlet düşüncesi koymuştur ortaya. Her ne kadar tanrıbilimciler bütünü ile bozuk ahlâklı insanlar arasında uygulanamayacağını söylüyorlarsa da, böyle bir devlet düzeni temiz yürekli insanlar arasında pekâlâ kurulabilir. Zaten İsa da bizlerden temiz yürekli olmamızı istemiyor mu? Daha birçok filozof gibi Aristoteles de böyle bir devlet düşünmüştü. Hükümdarlar da birtakım yasalar koymuşlar ve bunların en iyi yasalar olduğuna inanmışlardır. Hiç kimse bunlara karşı gelmez diye düşünmemişler, sadece bunlara kim uyarsa mutlu olur, demişlerdir. Aquino'lu ermiş Tommaso'ya göre, din adamları, din kurallarına günah korkusuyla değil, daha önemli şeyleri gözetmek amacıyla uyarlar; bütün kurallara uydukları zaman da mutlu olurlar: Kurala göre yaşamaları, yani hayatlarını ellerinden geldiğince kurala uydurmaları gerekir. Musa, Tanrı'nın bildirdiği yasaları açıklayarak çok iyi bir din düzeni kurmuştur. Museviler bu yasalara boyun eğerek yaşadıkları sürece geliştiler, bu yasaları sonradan saymaz olunca da çöktüler. Söz ustaları bir söylevin en iyi ve en kusursuz kurallarını koyarlar, filozoflar da eksiksiz bir eser tasarlayabilirler ama, hiç bir ozan kusurdan kurtaramaz yakasını. Tanrıbilimciler ermişlerin hayatlarını anlatırlar ama, hiç biri, ya da pek azı onlar gibi yaşar. Hangi ulus, ya da hangi insan isa'nın hayatına benzer bir hayat sürebilir? Buna bakıp Kutsal kitaplar boşuna yazılmıştır mı diyeceğiz? Hayır, var gücümüzü kullanıp onlara yaklaşabilelim diye. îsa iyinin iyisi bir din kurmuştu; havariler onun öğretisine tamı tamına uyamadılar. Bu din sonra halktan rahipler sınıfına, onlardan da tek tek rahiplerin eline geçti. Şimdi bazı din kurumlarında olduğu gibi uygulanmakta, pek azında da aslına bağlı kalınmaktadır.
Biz, kendi devletimizi Tanrı'nın eseri olarak göstermek amacıyla insan aklının filozofça bir buluşu diye koyuyoruz ortaya. Bazı noktalarda İncil'den uzaklaşıyor, ya da uzaklaşır görünüyorsak, bunu, dine karşı saygısızlığımıza değil, aslında doğru olmayan bir çok şeyleri (örneğin kadın erkek ilişkilerindeki ortaklığı) doğru sanan insan aklının, (Tanrı esininden yoksun aklın) güçsüzlüğüne vermeli. Zaten bundan ötürüdür ki, Güneş Ülkesi'ni, daha iyi bir hayatın sırrına ermeyi uman ve aklın gereklerine göre yaşadığı için böyle bir hayata hak kazanan insanlar için tasarladık. Güneş Ülkeliler Hıristiyanca bir hayata hazırlanmaktadırlar. Sırf bu bakımdan, Girillo, Giuliano'nun tersine, paganlığın Hıristiyanlığa bir giriş olduğunu ileri sürmektedir. Hem sonra biz, Tanrı'nın kendilerinden yüz çevirmesini istemeyenlere, doğru dürüst yaşamaları gerektiğini öğretiyor ve Hıristiyanlara, Güneş Ülkesi'ni örnek alarak İsa'nın hayatının da tabiata uygun olduğunu ispatlıyoruz. Zaten Romalı Clementus gibi Chrysostomus ve ermiş Ambrosius da Socrates'in devletine dayanarak aynı şeyi yapmışlardır.
Güneş Ülkesi'ndeki yaşama düzeninin, bütün kötülükleri kökünden kazıyacağı meydandadır. Çünkü, orada ne yöneticiler birbirlerinin yerine göz dikeceklerdir, ne de seçim, talih gibi şeylerden doğan kötülüklere sapacaklardır. Bu ülkede, ermiş Ambrosius'un övüp göklere çıkardığı turna kuşlarıyla arıların toplum düzenine benzer bir düzen kurulmuştur. Yine bu ülkede, gerek yöneticilerin küstahlığından, gerek yoksulluktan, gerekse alçaklık ve baskılardan doğan kötülükler de kalmayacaktır.
Yoksulluk ve zenginlik gibi iki karşıt uçtan doğan kötülükler, yani yoksulluğun getirdiği cimrilik, dalkavukluk, düzenbazlık, hırsızlık; zenginliğin doğurduğu löpçülük, kendini beğenmişlik, gösteriş ve aylaklık gibi kötülükler de ortadan kalkacaktır. Platon'a ve Süleyman peygambere göre, bir devletin başına ne gelirse yoksulluk ve zenginlikten doğan bu tür kötülüklerden gelmektedir.
Yine, orospuluk, cinsel sapıklık, kıskançlık, aile kavgaları, çocuk düşürme gibi aşırı sevişme isteklerinden doğan kötülükler de silinip gidecektir bu ülkede.
Aşırıya kaçan evlât, ana-baba, karı koca sevgisinden doğan kötülükler; ermiş Agustinus'un dediği gibi insan sevgisini hiçe indiren mal mülk tutkusu; ermiş Caterina'nın dediği gibi cimrilik, tefecilik, kölelik, kin, zenginlere ve büyüklere karşı duyulan kıskançlık gibi türlü kötülüklerin kaynağı olan bencillik için de aynı şey söylenebilir. Oysa, biz Güneş Ülkesi'nde toplum sevgisini artırıp, cimrilikten doğan kavga, hile, yalancı tanıklık gibi kötülüklerin kökünü kazıdık.
Bizim ülkede ya yoksulların aşırı çabalarından, ya da zenginlerin aylaklığından doğan beden ve ruh hastalıkları da kalmayacaktır. Çünkü, bizde hiç kimse öbüründen ne fazla çalışacak, ne de fazla yorulacaktır.
Başka yerlerde kadınlar aylak aylak oturmakta, bu yüzden çocukların beden ve ruh sağlığı tehlikeye girmektedir. Bizdeyse, kadınlar kendilerine uygun işlerde çalışacak, türlü erdemlere ereceklerdir.
Başka ülkelerde bilgisizlik ve budalalıklardan doğan kötülükler vardır. Güneş Ülkesi'ndeyse her şey bilgi ve deneye dayanmakta ve Kent'in duvarlarında, bütün bilgileri tarihsel bir yöntemle kolaycacık öğreten resimler ve şekiller yer almaktadır.
İşte böylece, yasalar çiğnenmekten, düzen bozulmaktan kurtarılmıştır, hem de şaşılacak derecede.
Her şeyde aşırılıktan kaçındığımız ve erdemi egemen kılmak amacıyla, her şeyi ölçü ile yaptığımız için, Güneş Ülkesi'nden daha mutlu, daha rahat bir devlet düzeni düşünülemez. Sonra, dikkat edilirse görülür ki, Minos, Lykurgos, Solon, Garondas, Romolus, Platon, Aristoteles'in ve başkalarının kurduğu devlet düzenlerinde göze çarpan aksaklıklar bizim devlette yoktur ve orada her şeyin çaresi bulunmuştur. Çünkü Güneş Ülkesi dünya ötesine öncelik tanıyan bir inançla donatılmıştır ve bu inancınsa kapsamadığı hiç bir alan yoktur.
Böyle bir devlet düşüncesine hiç kimse tamı tamına katılmaz diye ileri sürülen ilk karşı-düşünceye cevabımız şudur: Biz bu devlet düzenini, herkesin elden geldiği kadar benimseyebileceği bir örnek olarak sunduk. Onun için yazdıklarımız faydasız ve boşuna değildir. Böyle bir devlet düzeninin var olabileceğini, Havarilerin ortaklık ilkesine göre düzenledikleri ilk Hıristiyan'ların yaşayışı göstermiştir. Ermiş Lucas ile ermiş Clementus bunun doğruluğuna tanıktırlar. Filone ile ermiş Hieronymus'a bakılırsa bu çeşit bir yaşama yolu iskenderiye'de ermiş Markus zamanında gerçekleşmiştir. Urbanus I, hattâ ermiş Agustinus zamanında da kilise adamları böyle yapmaktaydılar. Ermiş Chrysostomus'un bütün İstanbul kentinde rahipler için uygulanmasını arzuladığı hayat da böyledir; bana kalırsa, böyle bir hayat, İsa düşmanlarının tamamiyle ortadan kalkmasiyle gerçekleşebilecektir. Aristoteles'in görüşlerine kapılanlar böyle bir hayat düzenini kabul etmeyebilirler ama, şimdi değilse bile, günün birinde, bu filozofun etkisinden kurtulunca, bu düzeni benimsemek zorunda kalacaklardır. Kilise ulularına gelince, onlar böylesi bir düzenin bugün bile gerçekleşebileceğini düşünüyorlar. Çünkü, İsa bizi zaten böyle bir ilk düzene sokmuştur. Tanrıbilmez ve pagan Lukianos olmayacak bir devlet düzeni düşündü diye Platon'la alay ede dursun, ermiş Clementus, Ambrosius ve Chrysostomus Platon'u övmektedirler. Bu ermişler, bilgi ve kutsallık bakımından bin tane Lukianos'u ceplerinden çıkarırlar.
İkinci karşı-düşünce. Biz bu karşı-düşünccyi göz önünde tuttuk ve Güneş Ülkesi'ndeki yaşama yolunu sadece ülkenin merkezi için düşündük. Köyler, sonradan bu düzeni ya bölük bölük uygulayacaklar, ya da, bir tek eyalet halinde birleştikleri zaman, bütünüyle gerçekleştireceklerdir. Bu devletin bünyesine uygun bir yer kolayca bulunabilir, bulunmazsa, modelde bir değişiklik yapılabilir: Öyle ki, kentin merkezi bir tepenin üstünde, evler de tepenin yamaçlarında kurulabilir. Kent'in tasarladığımız öbür kısımları da, çamursuzsa ovada gerçekleşebilir. Çamurluysa, bunu da, yollara taş döşeyip, su arkları açarak önleyebiliriz. Ticaret halkın ahlâkını bozmasın diye, eserimizde, yöneticelere, yani halkın vekillerine birtakım görevler, yetkiler verdik. Dıştan gelen ayartıcı etkileri önlemek için de Kent'in dört bir yanını kalın ve tahkimli duvarlarla çevirmeyi ve ülkemizi devriye gezen askerlerle korumayı öngördük.
Bu egemen devlete ve onun dürüst, namuslu düzenine yararlı olmak bir mutluluktur. Bilgisizlerin bilgili ve dürüst insanlara hizmet etmeleri nasıl bir mutluluksa, bu devlete hizmet etmek de öyle bir mutluluktur. Nitekim, Romalılar, kaba güçten çok doğruluk yoluyla imparatorluklarını geliştirmişlerdir. Pompilius zamanında düşmana karşı erdem kurallarına aykırı davrananlara iyi gözle bakılmazdı.
Üçüncü karşı-düşünce. Güneş Ülkesi, insanları yeni bir çağa hazırlayan ve nerede biteceği bilinmeyen bir döneme kadar sürüp gidecektir. Çünkü, biz Güneş Ülkesi'nde vebayı, açlığı, savaşı elimizden geldiği kadar erdem yoluyla önledik, hiç değilse, başka yerlerden çok daha iyi bir yolla: Bir defa, dört ana yoldan esen rüzgârlar Kent'i temizleyecektir. Evlerin pencereleri de kötü kokulara kapalı, iyilere açık tutulacak biçimde yapılacaktır. Güneş Ülkesi halkının sayısına gelince, bu iş metafizikle ilgilidir. Bana sorarsanız, bu devlet düzeni en iyi bir düzendir ve asıl önemli olan da onun uzun ömürlü olması kadar iyi kurulup işlemesidir. Bu Ülke'de de günah işlenmesine işlenecektir elbette. Ama burada işlenenler, başka devletlerin kurulu düzenlerinden doğan ve devleti ortadan kaldıran günahlar kadar büyük olmayacaktır hiç değilse. Aristoteles'in bizim devlete karşı ileri sürdüğü düşünceleri daha sonra çürüteceğiz.
Dördüncü karşı-düşünce. Bence Güneş devleti, bir altın çağ gibi herkesin özlediği, Tanrı'nm da isteğine uygun bir devlettir. Birtakım ilkelerin kötü niyetlerine hizmet etmek için değil, insanları yüce Aklın buyruğu altına almak için kurulmuştur. Böyle bir devlet düzeni kurulabileceğini, daha önce söylediğimiz gibi, deneyler bize göstermektedir. Sonra, duyulardan, ten isteklerinden çok, aklın buyrukları gereğince yaşamak tabiata daha uygundur. Ermiş Chrysostomus da günaha bulanmış bir hayatın değil, erdemli, dürüst bir hayatın tabiata uygun olduğunu söylüyor nitekim. Rahiplerin hayatı bu türlü erdemli yaşayışa örnek olarak gösterilebilir. Bugün ortak hayat düzeni içinde yaşayan Anabatistler, gerçek din kurallarına bağlı kalırlarsa, bu türlü yaşamanın daha da yararını görmüş olurlar. Bunlar dinden sapmasalar ve Güneş Ülkesi'nde olduğu gibi doğruluktan şaşmayabilseler, bu ülkenin yeryüzünde gerçek bir örneğini vermiş olurlar. Ama, bilinmez hangi budalalıkları en iyiye gitmekten alıkoyuyor onları.
Beşinci karşı-düşünceye cevap: Ermiş Chrysostomus'un dediği gibi, erdemli yaşamak, mutlulukların en yücesidir ve yanlış adım atanlar, kötü sonuçların doğmasına meydan vermeden hemen doğru yola getirilmelidirler. Düzensizlik, başı bozukluk kötülüklerin kaynağıdır ve bizleri iyiliğe zorlayan her ihtiyaç mutlu bir ihtiyaçtır. Ama kumarbazlara, serserilere iyi yurttaşların, iyi yurttaşlara da rahiplerin hayatı nasıl güç gelirse, kötülüğe alışmış olan bizlere de Güneş Ülkesi'nin yaşama yolu öyle güç gelebilir. Dikkat ederseniz görürsünüz ki, dinliler dinden uzaklaşıyorlarsa, din kurallarının sıkılığından değil, daha çok dinsizlerle düşüp kalktıkları, şan şeref peşine düştükleri, mal mülk sevdasına, ten isteklerine kapıldıkları için uzaklaşıyorlar. Oysa bizirn Güneş Ülkesi'nde bütün bu nedenler ortadan kaldırılmıştır. Bundan ötürü bu türlü örnekler bizim için geçerli değildir. Aaltıncı karşı-düşünceye cevap: Biz, tam tersine, bütün dünyada bilimsel deneylerin, gözlemlerin sonuçlarını Güneş Ülkesi'ne mal etmeye çalışıyor ve bu amaçla yabancı ülkelere adamlar salıp araştırmalar yaptırıyor, ticaret ilişkileri kuruyor, dört bir yana elçiler yolluyoruz. Yöneticilerimiz bir kentten bir başkasına geçerken bu nimetlerden yoksun kalmıyorlar. Gördüklerinden faydalanmayanlar yalnız kötü yöneticilerdir. Onların kendi aralarında yaptıkları tartışmalar yararlı olmaktadır, çünkü her sorun ne kadar tartışılırsa o kadar aydınlanmış olur ve sonunda haklı olanlar anlaşıp uzlaşır. Bilimlerin, öğretilerin korunması yolunda rahiplerin gösterdiği böylesi çabaya hiç bir yerde rastlayamazsınız. Kötü ruhlu Teofilus'un Origenes'e karşı ayaklandırdığı Tanrı'nın insan biçiminde olduğunu ileri süren rahipler hiç bir şey elde edememişlerdir. Güneş Ülkesi'nde böyle kışkırtmalara yer yoktur. Bu Ülke'de rahiplik kutsalı ve bilimi geliştirmekle görevli bir araçtır, yoksa iki yüzlülerin ileri sürdüğü gibi, yurttaşlar için bir yük değildir.
|