Felsefe, Edebiyat, Sinema, Müzik, Tarih, Kültür  & Sanat ve Mizah  Forumu Ana Sayfa İletişim Site Haritası

Geri git   Felsefe, Edebiyat, Sinema, Müzik, Tarih, Kültür & Sanat ve Mizah Forumu > Kültür & Sanat > Edebi Mevzular

Edebi Mevzular Özgürlüktür edebiyat..


Campanella-Güneş ülkesi 1

Edebi Mevzular içerisinde Campanella-Güneş ülkesi 1 konusu: ÖNSÖZ Tommaso Campanella (1568-1639), düşüncelerini yirmi yedi yıllık hapis hayatıyla ödemiş bir düşünce kahramanıdır. Onun yaşadığı dönem, Avrupa katolik dünyasının parçalanmaya başladığı, modern dünyayı hazırlayan politik, ekonomik ve kültürel olayların ...

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1 (permalink)  
Alt 29-09-2007, 23:47
possible_outside
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart Campanella-Güneş ülkesi 1

ÖNSÖZ
Tommaso Campanella (1568-1639), düşüncelerini yirmi yedi yıllık hapis hayatıyla ödemiş bir düşünce kahramanıdır. Onun yaşadığı dönem, Avrupa katolik dünyasının parçalanmaya başladığı, modern dünyayı hazırlayan politik, ekonomik ve kültürel olayların oluştuğu günlere rastlar. Daha XIV. ve XV. yüzyıllarda, katolik Kilisesinin katı dogmalarına, büyük ve haksız zenginliğine, derebeylik düzeninin kötülüklerine karşı, çeşitli tarikatların önderliğinde, yer yer baş gösteren ayaklanmalar Avrupa'yı baştan başa saran bir nitelik kazanmıştı. Bir yandan Kilisenin, bir yandan da kral kuvvetlerinin bastırıp ortadan kaldırdığı bu tarikat ayaklanmaları, başka başka yerlerde, başka adlarla yeniden örgütlenip harekete geçiyordu. İşte, Bohemya'da uzun süre etkin olan Picard'lar ya da Adamist'ler! İşte, İtalya, Fransa ve Almanya'da «insanın bu dünyada mutlu olmasını» isteyen Beggard'lar! İşte, İngiltere'deki Wyclif'çiler, orta Avrupa'daki Hus'cular! Bütün bu tarikatlar, dinsel yenilikler yanında, daha haklı bir toplumsal düzen kurma çabası içindeydiler. Hus'cuların bir kolu olan Taborit'ler, dinsel törenlerin bir çoğunu atmakla kalmıyor, din reformunu mal ortaklığına dayanan toplumsal bir devrimle tamamlamak istiyorlardı.
İşte, Campanella bu toplumcu görüşten, bu devrimci ilkelerden yola çıkar ve «Ben doğacak yeni sabahların çan sesiyim» der. Ne yazık ki, ufukta beliren bu yeni sabahı göremiyecektir. Ama, onun adı felsefe ve sosyal doktrinler tarihinde, bir müjdeci olarak, yaşamış ve yaşayacaktır.
Campanella, İtalya'da Calabria bölgesinde Stilo kasabasında dünyaya geliyor. Daha küçük yaştan, üstün zekâsı ve okumaya olan aşırı tutkunluğuyla dikkati çekiyor. On üç yaşında çeşitli konular üstüne şiirler yazıyor, uzun uzun söylevler veriyor. On beş yaşında Cosenza dominiken manastırına giriyor ve orada Aquino'lu ermiş Augustinus'un «Şomma Theologica»sını defalarca okuyor. Çok geçmeden manastırda okumadığı eser kalmıyor. Bilgiye olan susuzluğunu bir şiirinde şöyle dile getiriyor: «Dünyanın bütün kitapları doyuramaz kafamın açlığını. Neler neler okumadım! Ama yine de kafamın açlığından ölüyorum... Anlayışım arttıkça, bilgim eksiliyor...»
Dinsel konulardan az zamanda bıkan Campanella, felsefeye veriyor kendini. Büyük İtalyan filozofu Telesio'da aradığı önderi buluyor. Doğruyu kitaplardan çok, tabiatın gözleminde arayan Telesio, Aristoteles'in bütün bir çağı etkileyen felsefesine karşı tabiat felsefesini savunuyordu. Bu amaçla da Academia Telesiana adıyla bir felsefe derneği kurmuştu. Telesio'nun temel düşüncesi şuydu: Bilim soyut kavramlardan değil, gerçek varlıklardan yola çıkmalıdır; deney, bilimin başvurması gereken temel kuraldır.
Campanella yirmi iki yaşında ilk eserini yazıyor. Bu, Telesio'yu düşmanlarına karşı savunmak ve Aristoteles felsefesini çürütmek amacıyla kaleme aldığı Philosophia sensibus demostratat'tır. Eser cizvitlerin saldırısına uğruyor. Sapkınlık ve büyücülükle suçlanan Campanella, Papa'nın emriyle Cosenza'dan ayrılıp Stilo'ya dönmek zorunda kalıyor. Stilo manastırında boş vakitlerini okumak, bilgisini arttırmakla değerlendiren Campanella, çok geçmeden «bu dar ve karanlık hapis-evinden» kaçıyor. On yıl, İtalya'yı baştan başa dolaşıyor. Venedik'te Galile'yle, daha bir çok tarihçi ve filozofla tanışıyor. Uğradığı yerlerde, alışılmış düşüncelerle, kör inançlarla savaşıyor. İtalya'nın hemen bütün büyük kentlerini gördükten sonra, savaşkan ve kararlı, Stilo'ya dönüyor.
Campanella'nın hayat dramı burada başlıyor. 1600'lerde bütün güney İtalya, İspanya'nın bir sömürgesi haline gelmişti. Özellikle Calabria bölgesi, din adamlarının elinde daha da yoksullaşmıştı. Bir yandan enkizisyon vahşeti, bir yandan yoksulluk, toplumsal isteklere yol açmaktaydı. Kültür merkezleri olan kitaplıklar ve akademiler kapatılmıştı. Serbest düşünce manastırlarda barınabiliyordu ancak.
Yurdunu İspanyol boyunduruğundan kurtarmayı düşünen Campanella bir ayaklanma tertiplemeye başlıyor. Pietro Giannone «Napoli Tarihi» adlı eserinde bu ayaklanma için şunları söylüyor: «Campanella yeni düşünceleri, özgürlük ve cumhuriyet tasarılarıyla az kalsın Calabria'nın altını üstüne getirecekti. Krallıkları yeni bir düzene sokmaya, toplumları yönetecek anayasalar koymaya kadar ileri götürmüştü işi.» Anlaşılan, Campanella, sonradan hapiste yazacağı Güneş Ülkesi'nin toplum düzenini daha o zamandan tasarlamış, politik ayaklanmayı, daha önceki sapkın tarikatların yaptığı gibi, toplumsal bir reformla tamamlamaya kalkmıştı.
Papa Paulus V, Urbanus VII, Bacon ve Richelieu gibi astrolojinin özel etkilerine inanan Campanella, yıldızlardaki birtakım belirtilere bakıp, dünya yüzünde, özellikle Napoli krallığında ve Calabria'da devrimler olacağını söylüyordu. Dinsel ve toplumsal alanda gerekli saydığı yenilik düşüncelerini birçok manastır rahiplerine benimsetmişti. Giannone'ye bakılırsa, üç yüzü aşkın rahip bu ayaklanmaya katılıyor. Bir çok vaiz halkın arasına girip «Özgürlüğe kavuşmak, parayla insan kanı akıtan, yoksulları ezen kral adamlarının işkencelerine son vermek için birleşmeye» çağırıyorlar onu. Napoli'li birçok soylularla birlikte bir hayli piskopos da bu ayaklanmayı destekliyor. Bu ara, bir Türk donanmasının yardımı da sağlanıyor.
Ama, ayaklanma önceden haber alınarak önleniyor ve bir Türk gemisine kaçmak üzere anlaştığı bir kayıkçıyı bekleyen Campanella bir kulübede yakalanarak Napoli'ye götürülüyor. Atıldığı hapisevinde korkunç işkencelere uğruyor. «Atheimus triumphatus» adlı eserinin önsözünde Campanella çektiği işkenceleri şöyle anlatıyor:
«Elli hapisevine girdim çıktım. Yedi kez, tüyler ürpertici işkencelere uğradım. Son işkence kırk saat sürdü. Bedenimi iplerle sıkı sıkı sarıp kan revan içinde bıraktılar. Ellerimi arkaya bağlayıp, sivri bir kazığın üstüne sallandırdılar beni. Kırk saat sonra beni öldü sandılar, işkenceyi durdurdular. İşkencecilerimden bazıları, daha da canımı yakmak için, asılı bulunduğum ipi habire oynatıyor, boyuna küfür savuruyorlardı. Bazıları da, «Yaman adam, doğrusu» demekten kendilerini alamıyorlardı. Hiç bir şeyle sarsamadılar, alt edemediler beni, bir tek söz bile alamadılar ağzımdan.1 Tam altı ay süren bir hastalıktan, bir mucizeyle kurtulduktan sonra, bir çukura attılar beni. On beş ay kaldım orada. Sonra yargıç önüne çıkarıldım. Önce bana: «Öğrenmediğin şeyi nasıl bilebilirsin? Şeytan mı var senin emrinde?» diye sordular. Ben de: «Bildiklerimi öğrenmek için, sizin içtiğiniz şarapların on misli kandil yağı harcadım» diye karşılık verdim. Üç Düzmeci adlı kitabı yazmakla suçladılar beni. Oysa, ben daha dünyaya gelmeden basılmıştı bu kitap. Beni Demokritos'un düşüncelerini benimsemekle, kiliseye karşı düşmanca duygular beslemekle, din kurallarının dışına çıkmakla suçladılar. Güneş'te, Ay'da ve yıldızlarda devrimleri haber veren belirtileri ileri sürüp ayaklanmalar hazırlamakla, dünyayı sonsuz ve bozulmaz gösteren Aristoteles'e karşı çıkmakla suçladılar beni. Bütün bunlardan ötürü, beni tıpkı Jeramiah gibi, havasız, ışıksız bir çukura tıkadılar.»
Campanella'nın hapislik hayatı yirmi yedi yıl sürüyor. Böylesine uzun bir işkence hayatına Campanella gibi ruh ve kafaca sağlam, inançlarında sarsılmaz bir insan dayanabilirdi ancak. Nitekim işkencecilerine karşı başı hep havada kalıyor, onlardan ne bağışlanmasını istiyor, ne de yardım bekliyor. İstediği tek şey, kitap, kâğıt ve kalem; yani, kafasını beslemek ve kafasının ürünlerini dışarıya saçmak.
Campanella'nın hapis hayatı 1626'da sona eriyor. İspanya kralı Philip III'ün ölümünden sonra (1621), papa Urbanus VIII ‘in beş yıl süren çabasıyla serbest bırakılıp Roma'ya gidiyor. Çok geçmeden, pusuda bekleyen düşmanlarının saldırısına uğruyor ve Fransız elçisinin yardımıyla Fransa'ya kaçıyor. Kardinal Richelieu ve Louis XIII.'den yakınlık ve yardım gören Campanella ömrünün geri kalan kısmını Paris'te dominiken manastırında sessiz ve rahat, geçiriyor. 1639'da, yetmiş bir yaşında ölüyor.

*
Campanella,hemen hepsi Lâtince olan sayısız eserler yazmıştır. Felsefe tarihinde Campanella'nın adı, Aristoteles felsefesinin düşmanı ve deneysel yöntemin öncüsü olarak anılmaktadır. Bacon'dan önce, fizik alanında, gözlem olmadan, varsayımlar deneylemeyle kontrol edilmeden sağlam hiç bir bilgiye varılamaz, diyen o olmuştur (G. Fonsgrive), Calabria'lı filozof, her şeyden önce, felsefeyle tanrıbilimi birbirinden ayırmak gerektiğini ileri sürüyor. Ona göre, felsefe duygu ve akıl yoluyla varılan tabiat bilgisidir, İncil'se imanla tabiat-üstü dünyasını tanımayı amaç edinmiştir. Tabiatı öğrenmek, günlük yaşayışımızda ondan faydalanmak anlamına geldiği halde, tanrıbilim sadece ruhun kurtuluşuyla ilgilenmektedir. Onun için, felsefe, tabiatın sırlarına yönelmiş bir araştırma olarak, Kutsal kitapların baskısından kendini kurtarmalıdır. Çünkü, bu kitapların böylesi bilgiyle hiç bir ilişkisi yoktur. Ayrıca felsefe, kendini insandan (örneğin, Aristoteles'ten) gelen her türlü otoriteden de kurtarmalıdır. (Bruna Widmar)
Felsefe eserlerinin değeri ne denli büyük olursa olsun, Carnpanella'dan bugüne kalan, adını ölümsüzleştiren şey, hiç şüphe yok ki, Güneş Ülkesi'nde dile getirdiği toplumsal bir düzen düşüncesidir. İlk defa Utrecht'de 1643'de basılmış olan Güneş Ülkesi, (Civitas Solis), Platon'un Devlet'i ve Thomas More'un Utopia'sıyla aynı düşünce çizgisi üzerinde, insanoğlunu mutlu bir yaşayışa kavuşturma yolundaki isteklerin en temiziyle yazılmış eserlerin başında gelir.
Güneş Ülkesi, Campanella'nın, günün birinde gerçekleşeceğini düşündüğü filozofça bir devlet tasarısıdır. Campanella bütün kötülüklerin ve haksızlıkların kaynağı, insanın kendinden başkasını düşünmemesinde, dünya malının benim senin diye bölüşülmesinde buluyor. Ona göre, insanlar, genel yarar kaygusundan uzak oldukları sürece, kendi dar çevrelerinde, kendilerinden başkasını düşünmezler. Oysa, toplum halinde birleşen insanların amacı genel yarar olmalıdır. Özel çıkarları kaldıralım, toplum yararından başka bir şey kalmaz ortada. Bencil davranışlar, eninde sonunda, toplum güçlerinin çatışmasına yol açar. Oysa bu güçlerin genel yarara yönelmesi, güçler arasında tutarlı bir denge yaratır. Onun için, Güneş Ülkesi'nde her şey devletin, genel yararın buyruğu altındadır.
Ama, denilecektir ki, özel mal mülk olmazsa, insanları nasıl çalıştırırız? Campanella buna, insanlarda dayanışma bilinci, topluma yararlı olma isteği yaratarak, diye cevap verecektir. Tarih bize Romalıların, yoksulluklarına rağmen, yurtları uğruna seve seve savaşa atıldıklarını göstermiyor mu? İlk Hıristiyanlar zamanında, kazançtan, mal mülk düşüncesinden uzak, dünyadan elini eteğini çekmiş, topluluk uğrunda kendi çıkarlarını, sevgilerini, hattâ canlarını bile hiçe sayan rahipler aynı özgecilik örneği vermiyorlar mıydı bize? Bugünkü toplumda bile, kardeşçe çalışma, çıkarsız yarışma örnekleri görmüyor muyuz? Şimdilik devede kulak olan bu örnekler niçin bir gün genelleşmesin? Ayrıca şu da var: Güneş Ülkesi'nde çalışma bir angarya olmaktan çıkmış, bir zevk halini almıştır. Aylaklık ayıp, yüz kızartıcı bir şeydir orada.
Campanella filozofça devlet tasarısında, mal mülk ortaklığı yanında, kadın ortaklığını da ele alıyor. Kendinden önce, Platon da devlet içinde anlaşma, kaynaşma yaratır diye, kadın ve çocukların ortak olmasını savunmuştu. Ne var ki, Platon, bu ortaklığı yalnız yöneticiler için öngörüyordu. Campanella ise, bu ortaklığı bütün toplum için istiyor. Şunu unutmamak gerekir ki, kurmacı Platon'dan önce, kadın ortaklığı Heredotus'un da belirttiği gibi bazı İskit kabilelerinde varmış. Bu kabilelerde kadınlar ata biner, avlarda, savaşlarda erkeklere eşlik ederlermiş. Yunan tarihçisine bakılırsa bu ortaklığın amacı, kan bağıyla herkesi birbirine sıkı sıkıya bağlamak, kıskançlıkların, kinlerin önünü almakmış.
Öte yandan, Lykurgos Yasaları evlilik için birtakım yaş sınırları koymakta ve güçsüz düşen yaşlı erkeklere, aile yuvalarını bozmamak için, karılarını zaman zaman, evlenmeden çoluk çocuk sahibi olmak isteyen bekâr erkeklere sunma hakkı tanımaktadır.
Görülüyor ki, Campanella, soyun üremesine ve çocuk eğitimine verdiği önem dolayısıyla kadın ortaklığını benimserken, Platon'un düşüncelerinden faydalandığı kadar, antik çağ uluslarının yasalarından da esinlenmiştir.
Campanella, yeni bir altın çağın doğacağına ve bunun da Güneş Ülkesi gibi bir devlet düzeniyle gerçekleşeceğine inanıyordu. Aşağıda «Altın Çağ» adlı şiiri bunun sağlam bir kanıtıdır.
ALTIN ÇAĞ
Mutlu bir altın çağ olduysa eskiden
Niçin bir kez daha olmasın?
Her şey dönüp dolaşıp
Gelmiyor mu eski yerine?
Düşündüğüm, öğütlediğim gibi benim
Paylaşsaydı insanlar
Yararları, mutluluğu ve ahlâkı
Cennet olurdu dünya...
Uyanık, temiz sevgiler gelirdi diyorum
Azgın, kör sevgiler yerine
Yalan dolan, bilgisizlik yerine
Gerçek bilgi gelirdi
Ve kardeşlik zorbalığın yerine.
Bu şiiri dilimize S. Eyuboğlu çevirmiştir.

1.Campanella'nın çağdaşı Rossi adında bir yazar şöyle yazıyor: Campanella'ya otuz beş saat boyunca yaptıkları işkence öylesine vahşiceydi ki «kıçının bütün kan damarları kopmuş, açılan yaralardan durmadan kanlar boşanıyordu. Bununla beraber, dişlerini sıkıp işkenceye öylesine dayandı ki, ağzından, bir filozofa yakışmayacak tek kelime bile alamadılar.»


ŞİİRİN SESİYLE GÜNEŞ ÜLKESİ
FİLOZOFÇA BİR DEVLET TASARISI

Konuşanlar:
OSPİTALARİO
ve
COLOMBO’NUN CENOVALI KILAVUZU
Bu konuşmalar bir ospitalario ile Colombo'nun kılavuzlarından Cenovalı bir kaptan arasında geçer. Ospitalario, Kutsal topraklarda hastalanan hacılara bakmak amacıyla kurulmuş bir kuruma bağlı kimselere verilen addır. Kudüs'te Sen Jan tarikatı diye tanınan bu dinsel kurum sonradan Malta Şövalyeleri örgütünü meydana getirmiştir. Campanella'nın bu eserde sözünü ettiği Colombo'nun Kristof Kolomb'la hiç bir ilişkisi yoktur. Çünkü, bu konuşmada geçen olaylar ünlü denizcinin ölümünden sonraya aittir.



OSPİTALARİO
Haydi anlat bakalım şu deniz yolculuğunda başından geçenleri!
CENOVALI KAPTAN
Daha önce anlatmıştım ya dünyayı bir ucundan öbür ucuna nasıl dolaştığımı, Toprabana'ya varır varmaz nasıl karaya çıkmak zorunda kaldı, ğımı. Bu adanın insanlarından korkup yakın bir ormana sığınmıştım. Bir süre sonra ormandan çıkmış, yürüye yürüye tam Ekvator'un altına düşen geniş bir ovaya varmıştım.
OSPİTALARİO
Peki, orada neler oldu?
C. KAPTAN
Orada, dört bir yanımı, kadınlı erkekli bir sürü insan sarıverdi birden. Hepsinin ellerinde silâhlar vardı. İçlerinde bizim dilimizi konuşanlar çoktu. Beni alıp Güneş Kent'e götürdüler.
OSPİTALARİO
Nasıl yapılmış bu kent, nasıl yönetiliyor, anlatıverin lütfen!
C. KAPTAN
Geniş bir ovanın ortasında yükselen bir tepe düşünün, İşte, kentin büyük parçası bu tepenin üzerinde kurulmuş. Ama kat kat çemberleri tepenin eteğinde öylesine uzaklara yayılmış ki, çapı ikiüç, bütün çevresi de yedi mili bulmakta. Bununla beraber, bir tepe üstünde kurulacağına, bir ovada kurulmuş olsaydı çapı bu kadar büyük olmazdı.
Kent yedi halkaya ya da çembere bölünmüş. Bunların her biri yedi gezegenden birinin adını taşıyor. Çemberler birbirine dört ayrı yolla bağlanmış. Her yol da bir kapı ile sona eriyor. Her kapı dört yönden birine bakıyor. Ayrıca öyle kurulmuş ki bu kent, her kim birinci duvar çemberini yaracak olsa, ikincisini yarabilmek için iki kat, üçüncüsü için daha çok çaba sarfetmesi, bütün kenti ele geçirmek içinse yedi defa saldırması ve her seferinde gücünü artırması gerekir. Ama, bana kalırsa, birinci duvarı bile ele geçirmek olacak şey değil. Öylesine kalındır çünkü; burçlar, kuleler ve hendeklerden başka türlü savaş ve savunma araçlarıyla bezenmiştir.
Kuzey kapısından girince (bu kapı baştanbaşa demirdendir, kolayca inip kalkacak ve sıkıca kapanacak biçimde yapılmıştır), gözüme birinci duvarla ikincisi arasında, yetmiş adım genişliğinde bir düzlük ilişti. Buradan, ikinci duvar boyunca uzanan, birbirine bitişik ve bir tek heybetli gibi görünen zengin konaklar göze çarpıyordu. Bu konakların yarı yüksekliğinde boydan boya, sıra kemerler uzanıyordu; bunların üstünde, tıpkı sütunlu avlular ya da manastırda olduğu gibi altları geniş, zarif sütunlarla tutturulmuş üstü örtülü geçitler vardı.
Bu konakların alt katlarına, doğrudan doğruya içbükey duvarların iç kısmından girilir; yukarı katlaraysa mermer merdivenlerle çıkılır. Bu merdivenler, duvarların iç kısmındaki aynı biçimde geçitlere açılır. Bu geçitlerden de, duvarların her iki yanına bakan zarif pencereli üst kat odalarına çıkılır. Odaların hepsi adamakıllı süslüdür. İç ve dış duvarlarda oyulan pencerelerden ışık alırlar. Duvarlar alt kat duvarlarından daha incedir. Dış duvar, yani dışbükey duvar, aşağı doğru sekiz iç duvar üç, ara duvarsa bir ya da yarım karış kalınlığındadır. Bu birinci çemberden çıkınca, ikinci düzlüğe varılır. Bu düzlük, birincisinden üç adım kadar daha dardır. İkinci çemberin duvarı altlı üstlü, birbirine benzeyen galerilerle süslüdür. İçlere doğru konakları çevreleyen bir başka duvar daha göze çarpar. Altta, sıra sütunlar, üstte, yani konakların yukarı katlarına açılan yerlerinde çok güzel resimler sıralanmıştır. Böylece, birbirine benzeyen düzlükler ve konakları kuşatan sütunlu galerilerle süslü çifte duvarlar arasından yürüye yürüye Kent'in son çemberine varılır. Bununla beraber, çemberlerin iç ve dış duvarlarındaki çifte kapılardan geçilince, insan hafif meyilli ve alçacık basamaklı merdivenleri tırmanır, yokuş yukarı çıktığının farkına varmaz. Tepenin doruğunda, geniş bir düzlüğün ortasında, usta elinden çıkmış büyük bir tapınak yükselmektedir.
OSPlTALARlO
Durmayın, ne olursunuz, durmayın, anlatın!
C. KAPTAN
Tapınak yuvarlak biçimdedir. Çepe çevre, kalın duvarlarla değil, iri, ama zarif sütunlarla çevrilidir. Tapınağın ortasında büyük, güzel bir kubbe, onun üstünde de, ortası delik, daha küçük bir kubbe yükselmektedir. Bu kubbenin deliği sunağın tam üstüne rastlar. Tapınağın çevresi beş yüz elli adımı aşkındır; orta yerde, çepe çevre sütunlarla çevrili bir sunak vardır. Dış sütun başlıklarının üstünde sekiz kadem boyunda kemerler uzanır. Bunların dibinde, üç kadem yüksekliğinde bir duvar, tapınağın sütunlarıyla kemerleri tutan sütunlar arasında da güzel taşlarla döşeli galeriler vardır. Sayısız kapılarla süslü küçük duvarın iç kısmında yere çakılı iskemleler, ayrıca bir çok güzel portatif sandalye göze çarpar. Sunağın tam üstünde iki büyük küre vardır: Bunların büyüğü gökyüzünü, küçüğü de yeryüzünü gösterir. Ayrıca, büyük Kubbenin tavanında altı büyük gezegenin resimleri görülür: Bunlar büyüklüklerine göre sıralanmışlardır. Altlarında adları ve yeryüzü olaylarına yaptıkları etkileri anlatan üçer dizecik yazılıdır. Sunağın üstüne yerleştirilmiş kürelerden, evreni baştan başa izleyebilirsiniz gözlerinizle. Yer, değirmi taşlarla döşelidir. Yedi gezegenin adlarını taşıyan yedi altın lamba, tapınağı gece gündüz durmadan aydınlatır.
Tapınağın üst kısmındaki küçük kubbe birtakım küçük ve güzel odalarla çevrelenmiştir. İç ve dış sütunların kemerleri üstündeki düzlükte, kimisi küçük, kimisi büyük odalarda kırk dokuz rahip oturur. Küçük kubbenin tepesinde dönen çok hassas bir yelkovan, sayısı yirmi altıyı bulan rüzgârların yönünü gösterir. Kent halkı buna bakıp ısı derecesini, o yılın, bereketli olup olmayacağını, havanın denizde ve karada alacağı durumu kestirir.
OSPİTALARİO
Yiğit kaptanım, şimdi de bu kentin nasıl yönetildiğini anlatıverin, etraflıca. Öğrenmeye can attığım benim bu asıl.
C. KAPTAN
Kent'in en büyük yöneticisi bir başrahiptir. Halk Hoh der ona. Biz olsak Metafizikçi derdik. Gerek dünya işlerinin, gerek ahiret işlerinin başı odur. Yetkisi mutlaktır. Verdiği yargılar kesindir, kimse ses çıkaramaz onlara. Hoh'un Pon, Sin ve Mor adlı eşit yetkide üç yardımcısı vardır. Bizim dilimizde bunlara Güç, Akıl ve Sevgi diyebiliriz.
Güç, barış ve savaşla ilgili bütün işleri yönetir. Askerlik işlerinde Hoh'tan sonra en yüksek yetkili odur. Belli başlı görevleri, subaylarla askerlere kumanda etmek, ordunun bütün silâh, cephane ihtiyaçlarını sağlamak, tahkimat yaptırmak, saldırılar hazırlamak ve buna benzer her çeşit işleri yönetmektir.
Serbest mesleklerin, el zanaatlarının, bilim işlerinin, bilim adamlarının, eğitim işlerinin, okulların yönetimi Akıl'ın görevleri arasında yer alır. Bilimlerin başındaki uzmanlar onun buyruğu altındadırlar: Bu uzmanlar sırasıyla şunlardır: Astrolog, kozmograf, matematikçi, geometrici, tarihçi, ozan, mantıkçı, söz ustası, gramerci, hekim, fizyolog, politikacı, ahlâkçı... BİLGİ adı verilen bir tek kitapta bütün bilimler şaşırtıcı bir açıklıkla özetlenmiştir. Bu kitap halka Pythagoras'cı yönteme göre okunur.
Yönetici Akıl, kentin iç dış, yüksek alçak bütün duvarlarını bilimlerin türlü yönlerini gösteren güzel resimlerle süsletir. Tapınağın dışı ve başrahibin vaaz verirken sesi dağılmasın diye aşağı indirilen perdelerin üstü, yıldızların büyüklük, nitelik ve hareketlerini yansıtan resimlerle donatılmıştır. Bu resimlerin altında üçer dizelik açıklamalar yer almaktadır.
Birinci çemberin duvarlarına, matematik ve geometri ile ilgili şekiller çizilmiştir. Sayıları, Archimedes ve Eukleides'in daha önce bulduklarından fazladır. Resimlerin boyu duvarın genişliği ile orantılıdır ve her birinin altında, birer dize halinde, açıklamalar, tanımlamalar, önermeler yer almaktadır.
Aynı çemberin dış duvarlarında dünya yuvarlağının bütün ayrıntılarıyla tam bir resmi, bir de her memleketin haritası görülür: Haritalarda, bu memleket halklarının töreleri, yasaları, ataları ve güçleri ile ilgili kısa açıklamalar vardır. Çeşitli ulusların alfabeleri, Güneş Kent alfabesinin üstünde yer almaktadır.
İkinci çemberin, iç kısmında, değerli değersiz çeşitli taşların, madenlerin resimleri ile birlikte asılları da yer almaktadır. Hepsinin altında da ikişer dizelik açıklamalar yazılıdır. Çemberin dış kısmındaysa, yeryüzünün bütün denizleri, nehirleri, gölleri, pınarları, bir de şarap, bağ ve çeşitli içkilerin özellikleriyle kaynaklan gösterilmiştir. İki-üç yüzyıldan kalma, hemen hemen bütün hastalıklara birebir gelen çeşitli ilâçlar şişeler içinde kemerlerin üstündeki duvar oyuklarına yerleştirilmiştir.
Altlarında kısa dizeler bulunan birtakım resimler yağmur, dolu, kar, şimşek ve hava ile ilgili başka şeyler üstüne bilgi vermektedir. Ayrıca, Güneş ülkeliler, rüzgâr, yağmur, gökkuşağı gibi bütün gökyüzü olaylarını, evlerinde taş üstüne çizmesini bilirler.
Üçüncü çemberin iç duvarları ağaç ve bitki türlerinin resimleriyle donatılmıştır. Bazı bitkiler toprak saksılar içinde kemerlerin dış kısımlarına yerleştirilmiştir. Bunların nerelerde yetiştiği, özellikleri, ne gibi hastalıklarda deva olarak kullanıldıkları yazılıdır. Ayrıca insan bedeninin çeşitli kısımları, deniz ürünleriyle olan benzerlikleri de yazılıdır. Aynı çemberin dış duvarlarında bütün balık türleri nehir, göl, deniz balıkları resimlerle gösterilmiştir. Her türün soyu sopu, niteliği, yaşayışı, üreyişi, huyu suyu, ne işe yaradığı bir bir anlatılmıştır.
Bu duvarda bütün yer ve gök nesnelerinin »doğa ve sanat ürünleriyle olan benzerlikleri belirtilmiştir: Öyle ki, Piskopos, Zincir, Zırh, Çivi, Yıldız adı verilen ve Tanrı'nın günü yöremizde gördüğümüz başka nesnelere benzetilen balıklarla karşı karşıya gelince şaşkınlıktan ağzım açıkta kaldı. Daha görülecek neler neler vardı: Deniz kestaneleri, istiridyeler, midyeler, sular dünyasının görülmeye değer nesi varsa hepsi bir bir, güzel ve açıklayıcı resimlerle karşımıza konmuştu.
Dördüncü çemberin iç duvarlarında, çeşit çeşit kuşlar, özellikleri, yaşayışları, renkleriyle, canlandırılmış. Beni en çok şaşırtan şey, orada sahici bir anka kuşu görmek oldu. Dış duvarlarda, bütün sürüngenler, yılanlar, ejderhalar, kurtlar, böcekler, karasinekler, sivrisinekler, kelebekler, sümüklü böcekler vb. türlü özellikleriyle yer almış. Bu sayısız resimler, bu hayvanların gerçekte, aklımızın almayacağı kadar çok olduğunu göstermektedir.
Yeryüzünün daha gelişkin hayvanlarının resimleri beşinci çemberin iç duvarlarını süslemektedir. Ne de çokmuşlar meğer! Binde birini ancak tanıyabiliyor insan. Bunların kimisi öylesine büyük ki, resimleri dış duvara taşmış. Yalnız atlar içinde sayısız türler var. Sonra ne güzel şeyler, anlatamam.
Gelelim altıncı çembere. İç duvarda zanaatlar, sayısız araçlar, çeşitli uluslardaki kullanılışlarıyla ayrı ayrı gösterilmiş. Altlarına da bulucularının adları yazılmış. Dış duvarsa, bilim, savaş ve yasa işlerinde ün salmış üstün zekâların resimleriyle donatılmış: Musa, Orisis, Jüpiter, Merkür, Lykurgos, Pompilius, Pythagoras, Zamloxis, Solon, Charondas, Phoroneus ve daha niceleri bir bir yer almışlar orda. Daha kimler yok ki! Muhammed bile var içlerinde. Ama Güneş Kentliler ona karşı pek büyük bir saygı beslemiyorlar, sahte, kötü bir yasacı gözüyle bakıyorlar ona. İsa'nın ve on iki havarinin resimlerini en yükseğe asmışlar. Güneş Kentliler havarileri öbür insanlardan üstün tutuyor, onlara yüce yaratıklar gözüyle bakıyorlar. Sezar'ın, İskender'in, Pyrrhus'ün ve Annibal'in resimleri de yükseklere asılmış. Barışta ve savaşta ün salan, özellikle Romalı kahramanların resimleri daha aşağıda yer almakta.
Bütün bu çeşitli kişilerin Güneş Ülkesi'yle ne ilgisi vardı, bizim tarihimizi nerden biliyorlardı? Sonradan öğrendim ki, Güneş Kent'te bütün diller öğrenilirmiş. Dünyanın dört bir yanına, boyuna kâşifler, elçiler salar, çeşitli ulusların törelerini, yönetim yollarını, yasalarını, tarihlerini, iyi ve kötü yanlarıyla öğrenirlermiş. Bütün bu bilgileri kendi ülkelerinde uyguladıkları ve bundan zevk duydukları açıkça görülüyordu. Bu arada, Çinlilerin barutu ve basımcılığı bizden önce bulduklarını da öğrendim.
Güneş Kent'te bu sayısız resimleri açıklamak ve taşıdıkları anlamı öğretmekle görevli öğretmenler var. Gencecik çocuklar, daha on yaşına basmadan bu çeşitli bilimleri, hattâ bu bilimlerin tarihini, hiç güçlük çekmeden, adetâ oyun oynarcasına öğreniyorlar.
Hoh'un üç yardımcısından biri olan Sevgi Güneşlilerin üreme işini düzenlemekle görevlidir. Başlıca işi, kadınla erkeğin kusursuz bir soy yetiştirecek yolda birleşmelerini sağlamaktır. Güneş Kentliler, köpek ve at soyunun gelişmesine büyük önem veren ama, insan soyunun gelişmesine pek aldırış etmeyen bizlerle düpe düz alay ediyorlar. Böylece, Çocukların eğitimi, hekimlik, eczacılık, tarım işleri, meyvacılık, hayvancılık, bir kelimeyle, yiyip içecek, giyim kuşam, cinsel alışverişle ilgili ne varsa, hepsi Sevgi'nin yönetimi altındadır. Kendisine bu konuda kadın-erkek bir çok görevli yardım etmektedir.
İşte, Metafizikçi, bu üç yardımcısıyla birlikte,Kent'in, yukarıda saydığımız bütün işlerini yüksekten yönetir: Onun isteği dışında hiç bir şey yapılmaz. Devletin bütün işlerini bu dört kişi çekip çevirir ama, Metafizikçi ne yönde karar verirse, üç yardımcı ona boyun eğer.
OSPİTALARİO
Bu ülkenin kamu görevleri nelerdir? Halk nasıl eğitilir, nasıl yaşar? Devleti halk mı, kral mı, aristokratlar mı yönetir, lütfen söyler misiniz dostum.
C. KAPTAN
Bu ülkenin insanları Hindistan'dan gelmişler. Memleketi kasıp kavuran büyücü rahiplerin, haydutların ve zorbaların elinden kaçmışlar, filozofça ve ortak bir toplum kurup yaşamaya karar vermişler. Doğdukları memlekette kadınlar ortak olmadığı halde, onlar arasında anlatacağım biçimde bir ortaklık vardır. Onlarda her şey ortaktır. Paylaşma işini yöneticiler görür. Bununla beraber, bilimler, şerefler ve dünya nimetleri öylesine dağıtılmıştır ki, kimse bunları başkasının zararına ele geçirmeyi düşünemez. Onlara göre, insanın bir evi, bir karısı, kendi çocukları oldu mu, mal mülk derdine düşer. Bencillik bundan doğar. Oğlumuzu yükseltmek, zengin etmek ve miraslara, kondurmak için halkın varını yoğunu elinden alırız. Paramızla, gücümüzle başkalarını buyruğumuz altına alınca, ya da güçsüz, yoksul ve tanınmış bir ailedensek, cimri, hain ve iki yüzlü oluruz. Güneş Ülkeliler bencilliğin amacını ortadan kaldırmakla onu yok etmişler ve yerine ortak yaşama sevgisini koymuşlardır.
OSPİTALARİO
Ama, Aristoteles'in Platon'a karşı ileri sürdüğü gibi, bu koşullar altında hiç kimse çalışmaya yanaşmaz, geçimini sağlamak için başkalarının çalışmasına bel bağlar.
C. KAPTAN
Bu konuda seninle tartışamam, çünkü tartışma sanatını bilmiyorum. Yalnız şunu söyleyeyim ki, Güneş Kentliler yurtlarına inanılmayacak kadar büyük bir sevgi ile bağlıdırlar. Böyle olmaları da gerekir. Çünkü, yurt sevgisi, kişisel çıkardan vazgeçildiği ölçüde artar. Tarih bize bunu açıkça göstermiyor mu? Eski Romalılar özel mal mülkü hor gördükleri ölçüde kendilerini seve seve yurtlarına feda edebilmişlerdir. Bana kalırsa, bizim din adamları ve papazlar, eşlerine dostlarına olan aşırı sevgileri, yükselme tutkuları yüzünden bozulmasalar, ermişlere yaraşır bir hayat sürer, dünya malına o kadar düşkün olmaz, tıpkı havariler ve günümüzdeki birçok insanlar gibi, herkese iyilik yapmaktan başka bir şey düşünmezler.
OSPİTALARİO
Ermiş Augustinus da aynı şeyi söylemişti, yanılmıyorsam. Ama siz bana şunu söyleyin lütfen: Birbirlerine yardım etmek fırsatını bulamadıklarına göre, Güneş Kentliler hiç bir zaman dostluğun ne olduğunu bilemeyeceklerdir, öyle değil mi?
C. KAPTAN
Tam tersine. Bir defa, hiç kimse başkasından herhangi bir hediye alamaz. Çünkü, toplum ona ihtiyacı olan ne varsa hepsini sağlamaktadır. Yöneticiler de kimsenin, hakkettiğinden fazlasını almamasına dikkat ederler. Herkes neye ihtiyacı varsa alır onu. Dostluk, Güneş Kentlilerin gerek savaş ve hastalık gibi hallerde birbirlerine gösterdikleri yakınlıkta, gerekse bilimsel çalışmalarda, bilgi ve öğüt yoluyla birbirlerine yaptıkları karşılıklı yardımlarda açıkça gösterir kendini. Aynı yaştaki Güneşliler birbirlerine kardeş derler. Yirmi ikisini aşanlara baba, bu yaştan aşağı olanlara da oğul denir. Yöneticilerin belli başlı işlerinden biri de, kardeşlerin birbirine haksızlık etmemesine çalışmaktır.
OSPİTALARİO
Peki, nasıl başarıyorlar bu işi?
C. KAPTAN
Bizde ne kadar erdem adı varsa, Güneş Ülkesi'nde de o kadar yönetici adı vardır. Örneğin, Büyüklük, Cesaret, Namus, Cömertlik, Çalışkanlık, Tokgözlülük (ve daha başka) adlı yöneticiler vardır. Kim çocukluğunda, okulda bu erdemlerin birine en fazla eğilim gösterirse, bu göreve seçilir. Hırsızlık, adam öldürme, ahlâksızlık, uygunsuz çiftleşme gibi suçların ne olduğunu bilmezler. Onların birbirlerine yükledikleri suçlar nankörlük, kötülük, nezaketsizlik, tembellik, asıkyüzlülük, huysuzluk, hafiflik, dedikoduculuk ve yalancılıktır. Hele yalancılık onlar için vebadan beterdir. Bu suçların cezası, yargıçların uygun görecekleri bir süre, ortak sofradan uzaklaştırılmak ve kadınsız bırakılmaktır.
OSPİTALARİO
Yöneticiler nasıl seçilir, onu söyleyin!
C. KAPTAN
Daha önce, Güneş Kentlilerin nasıl yaşadıklarını anlatayım. Hemen şunu söyleyeyim: Kadınlarla erkeklerin kılığı hemen hemen aynıdır. Yalnız kadınların dizleri kapalı, erkeklerinki açıktır. Bu kılık savaşa daha elverişlidir. Erkek ve kız çocuklar, hiç bir ayrım yapılmaksızın, her türlü zanaat eğitiminden geçerler. Bir yaşla üç yaş arasında bütün çocuklar duvarlardaki resimler ve yazılar önünde dolaşa dolaşa hem alfabeyi, hem okumayı öğrenirler. Çocuklar dört bölüğe ayrılırlar. Her bölüğün başında, çocukları çekip çeviren bir başkanla, yaşlı bir öğretmen bulunur. Bunlar her işte ve bilgide denenmiş dürüst kimselerdir.
Bir süre sonra, çocuklar, güçlenip kuvvetlensinler diye, güreşe, koşuya, disk atmaya ve başka beden hareketlerine alıştırılırlar. Yedi yaşına kadar ayakları çıplak, başları açık gezerler. Daha sonra, çeşitli zanaatları öğrensinler diye, çocuklar bölük bölük, aşçı, marangoz, kunduracı, demirci ve resim atelyelerine götürülerek, hangi zanaata eğilimleri olduğu, nelerden hoşlandıkları öğrenilir. Yedi yaşındaki çocuklar, duvarlardaki yazılardan matematik kavramlarını öğrendikten sonra, doğa bilimlerini okumaya başlarlar. Bu dersleri dört ayrı öğretmen verir. Her ders dört saat sürer ve bu süre içinde her bölük bütün dersleri görmüş olur. Çünkü, çocukların bir bölüğü beden eğitimi yaparken, bir başka bölüğü de kamu hizmetlerinde çalışır, bir başkası da yalnız okuma yoluyla bilgilerini arttırır. Bu dersleri görüp öğrenenler, daha zor konulara geçer, matematik, tıp ve başka bilimlere başlarlar. Öğrenciler arasında durmadan bilimsel tartışmalar, yarışmalar tertiplenir. Zamanla, filân bilim dalında ya da falan zanaat kolunda kendilerini gösterenler, bu bilim ya da zanaatin yöneticiliğine getirilir; artık herkes onlara usta gözüyle bakar. Tarım ve hayvancılık, gözlem yoluyla öğretilir. Öğrenciler öğretmenleriyle birlikte tarlalara gidip çalışma yollarını incelerler, içlerinden en çok beğenilen ve saygı görenler, birçok zanaat ve meslekten anlayan ve bunları en büyük başarıyla uygulayanlardır. Onun için Güneş (İlkelilerin, zanaatları hor gören, buna karşılık, hiç bir meslekleri olmayan, hiç bir yararlı iş görmeyen, bolluk içinde aylak yaşayıp zevkleri ve keyifleri için sürü sürü insan kullanan kimselere soylu kişi gözüyle bakan bizlerle ne denli alay ettiklerini anlatamam. Onlara göre, böylesine bir tutum bir devlet için en kötü sonuçlar doğurabilir: Ahlâksızlıklar okulu denebilecek böylesi bir topluluktan sürü ile haydutlar, eli bıçaklılar çıkar.
Öbür yöneticileri, en büyük dört yönetici (Metafizikçi, Güç, Akıl ve Sevgi) ile her görevin özel öğretmeni seçer. Bu öğretmen kimin şu ya da bu erdemden, şu ya da bu sanattan hangisini öğrenebileceğini herkesten daha iyi bilir. Onları Yöneticiler Kurulu önerir. Bu öneriye karşı, ya da bu öneriden yana bir diyeceği olan söz alıp konuşur.
Hoh olabilecek kimsenin, cumhuriyet olsun, krallık olsun, bütün devletlerin yasalarını, devlet biçimlerini, geleneklerinin ve dinlerinin tarihlerini derinlemesine bilmesi gerekir. Ayrıca yasa koyanları, sanatları geliştirenleri adlarıyla bilecek; bir de yerde ve gökte olup bitenlerden haberi olacak. Bütün mekanik sanatlar üstünde bilgisi olacak (pratik bilgi aranmadığına göre, yukarıda sözünü ettiğimiz adlarla bu sanatların her biri iki günde öğrenilebilir). Fizik ve astronomi bilgisi de ayrıca önemlidir. Yabancı dil üstünde o kadar titizlikle durulmaz. Çünkü, memlekette bol bol (gramerci adı verilen) tercüman vardır. Ama, her şeyden önce, Hoh'tan istenen, metafiziği ve teolojiyi iyiden iyiye, bütün bilim ve sanatları, ilkeleri, tanımlamalarıyla adamakıllı bilmesi, nesnelerin benzerlik ve ayrılık ilişkilerini, dünyanın düzenini ve kaderini, Tanrı'nın ve yaratıkların önem sırasını ve benzerliklerini, Tanrı'nın gücünü, Tanrı'da gerçeğin ve idealin birleşmesini kavramış olması, Tanrı ve insan sevgisine ermesi, yer gök ve denizle ilgili ne varsa hepsini bilmesi, hiç değilse bir insanın ulaşabileceği bilgi katına varmasıdır. Ayrıca, Hoh'un peygamberlerin kitaplarım ve astroljiyi adamakıllı incelemiş olması aranır. Böylece, Güneş Ülkeliler, kimin Hoh olacağını daha önceden kestirebilirler. Çünkü böylesine geniş ve çeşitli bilgiye herkeste pek rastlanamaz. Böylesine yüce bir göreve kimse otuz beşini doldurmadan seçilemez. Bu görev ömür boyunca sürer. Ama, bu ara, Güneş Ülkesi'nde Hoh'tan daha bilgili, devlet işleri için daha yetkili birisi çıkacak olursa, o zaman eski Hoh yerini yenisine bırakır.
OSPİTALARİO
Ama kim böylesine bilge olabilir? Kendini bilimlere adamış birisi, yönetim işinin üstesinden gelebilir mi, her zaman?
C. KAPTAN
Bu soruyu ben de sormuştum Güneş Kentlilere ve şu karşılığı almıştım: «Biz böylesi bir bilge adamın devleti iyi yöneteceğine sizlerden -başınıza çok zaman bilgisizleri geçiren ve bunları sırf hükümdar soyundan geldiği için ya da güçlü bir partice seçildiği için yönetime elverişli sayan sizlerden - daha çok güveniriz. Bizim Metafizikçi, her çeşit yönetim işinde acemi olabilir ama, o uçsuz bucaksız bilgisi, onu kötü, hain ve zorba olmaktan ister istemez alıkoyar. Bununla beraber, başkanımızın bilgisinden çıkardığımız kanıta siz bizler kadar önem vermezsiniz. Çünkü, sizler bilgin diye Aristoteles'in ya da başkalarının gramer ve mantık kurallarını en çok bilenlere diyorsunuz ve böylece sizin memleketinizde bilim, sadece domuzuna yorulma ve kölece ezbercilik isteyen bir iştir. Bu da insanın düşüncesini körletir, onu olayların derinine inmekten alıkoyar, bir sürü laf kalabalığı ile yetinmesine yol açar, ruhunu alçaltır, kitapların ölü kelimeleriyle kafasını doldurur. Onun için, böylesi bilginler Tanrı'nın bütün varlıkları nasıl yönettiğini, tabiatın ve ulusların kurallarını, törelerini bilmezler. Oysa, bizim Hoh'umuz için böyle bir şey söylenemez. Çünkü, böylesine geniş bir bilgiye ulaşabilen kimse bununla dehasının yüceliğini göstermiş, en çetin görevlere, özellikle devlet yönetimine elverişli olduğunu ispatlamış sayılır. Ayrıca, bize göre, kendini sadece bir tek bilime adayıp sadece kitaplarla yetinmiş bir kimse kafası tam gelişmemiş, beş para etmez bir kimsedir. Dehanın özü bütün bilimleri kendine mal etmek ve derinlere inmektir: İşte, bizim en yüce başkanımız Hoh öyle olmalıdır. Ki öyledir de. Öte yandan, Hoh'un yardımcısı olan öbür üç başkanın doğrudan doğruya görevleriyle ilgili işlerde derin bilgileri olması gerekir. Ortak işlerdeyse sadece tarih olaylarını bilmeleri elverir. Örneğin, Güç, binicilik, ordu düzeni, ordugâh kurma, silâh yapımı, tabiye, tahkimat gibi işlerde yetki sahibidir. Ama bunları yapabilmesi için, felsefe, tarih, politika, fizik vb. bilmesi gerekir. Aşk ve Akıl için de aynı nitelikler istenmektedir. Güneş Kentlilerin yaşama yollarından, eğitim araçlarının üstünlüğünden söz ederken şunları belirtmem gerekir. Daha önce anlatmıştım: bu kentte bilimler o kadar kolay öğretiliyor ki, çocuklar bizimkilerin on ya da on beş yılda öğrendiklerini bir yılda kavrayabiliyorlar. İsterseniz bir deneyin, çocuklara bir şeyler sorun bakalım.»
Bu, önce biraz şaşırttı beni. Ama, çocuklardan bir kaçına sorular sordum. Hiç duraksamadan bir çırpıda verdikleri o yerinde ve bilgili cevaplar karşısında nasıl ağzım açıkta kaldı anlatamam. Çoğu ana dilimizi kusursuz konuşuyordu. Meğer her bölükten üç kişi bizim dilimizi, üç kişi Arapçayı, üç kişi Lehçeyi, üç kişi de dünyanın başkaca üç dilini öğrenmek zorundaymışlar. Çocuklar bütün bu eğitim bitmeden ne dinlenebilirler, ne de tatil yapabilirlermiş. Ancak öğretim dönemi sonunda köylere, kırlara gezmeye, tarlalarda koşup oynamaya gider, ok, mızrak atmayı, silâh kullanmayı öğrenir, avlanır, bitkiler, hayvanlar ve madenler üstünde incelemeler yapar, tarım işleriyle uğraşır, sürülere bakarlarmış. Her öğrenci bölüğü akıllıca düzenlenmiş işlerde sırayla çalışırmış.
OSPİTALARİO
Bu ülkenin devlet görevleri nelerdir, ayrı ayrı söyler misiniz? Özellikle eğitim ve toplum hayatı üstüne bildiklerinizi.
C. KAPTAN
Güneş Kentlilerin evleri, odaları, yatakları ve gerekli bütün eşyaları ortaktır. Her altı ayda bir, yöneticiler herkese hangi çevrede, hangi evde, hangi odada kalacağını bildirir. Her odanın kapısında, içinde geçici olarak oturanın adı yazılıdır. Bütün kol ve kafa işlerinde erkekler gibi kadınlar da ortakça çalışır. Yalnız toprağı belleme, ekip biçme, hasat, bağ bakımı gibi ağır işleri erkekler görür. Hayvan sağma, peynir yapma, Kentin duvarları dışında sebze ekip toplama, meyva devşirme gibi işler de kadınlara düşmektedir. Ayrıca, oturarak ya da ayakta görülen, örneğin, kumaş dokumak ya da örmek, dikiş dikmek, elbise yapmak, saç sakal kesmek, ilâç hazırlamak gibi işleri de kadınlar yapar. Ama, tahta ve demir atelyelerinden, silâh yapılan yerlerden uzak tutulurlar. Resim yapmaya eğilimli olanlara güçlük çıkarılmaz. Tam tersine, daha çok yaraşır diye kadınlara, bazan da yetenekli çocuklara özgü bir uğraş sayılır bu. Ama, bunların boru ve trampet çalışmalarına izin verilmez. Kadınlar ayrıca, yemek pişirmek, sofra kurmakla da görevlidirler. Sofrada hizmet etmekse yirmi yaşından aşağı erkek ve kız çocukların işidir.
Kent'in her çemberinin kendi özel mutfağı, kileri, kap kaçağı vardır. Her mutfağı, görmüş geçirmiş yaşlı bir kadınla yaşlı bir erkek yönetir. Bunlar görevlerini savsaklayan tembelleri, beceriksizleri ya da dik kafalıları ya kendileri döver ya da dövdürebilirler. Bunlar, kız ya da erkek çocukların hangi işlere yatkın olduklarını bulup ortaya çıkarırlar.
Bütün gençler, kırkını doldurmuş olanlara hizmet ederler. Akşamları yatma zamanı gelince, kadın ve erkek öğretmenler gençleri odalarına götürürler, sabahleyin de, her odadan bir ya da iki kişiyi sırayla işe koşarlar. Bu kutsal görevi kaytarmaya kalkışanın vay haline!
Yemekler ortak sofrada yenir. Birinci ve ikinci diye ayrı sofra, her sofranın iki ucunda da oturacak yerler vardır. Sofraya önce kadınlar, sonra erkekler oturur. Yemek manastır sofralarında olduğu gibi, derin bir sessizlik içinde yenir. Yemek boyunca, bir delikanlı yüksek sesle kitap okur, ve çoğu zaman, yöneticiler önemli saydıkları yerlerde okumayı durdurur, sorular sorar, açıklamalar yaparlar. Sade elbiseleri içinde o güzelim gençlerin büyüklerin her çeşit hizmetlerine canla başla koşmalarını görseniz gözleriniz yaşarır. Bütün bu dostlar, kardeşler, evlâtlar babalar ve anaların bir arada, bunca düzen ve saygı içinde yaşamalarını görmek de ayrıca dokunuyor insana. Herkese ayrı tabak, peçete ve payına düştüğü kadar yemek verilir. Yaşlıların, gençlerin ve hastaların ne yiyeceklerini her gün hekimler aşçılara bildirmekle görevlidir. Yöneticilere hem daha bol, hem daha iyi yemekler verilir; onlar da bunların bir parçasını sabahleyin bilim ve askerlikle ilgili derslerde başarı göstermiş olan çocuklara verirler. Yöneticiden yemek almak çok büyük bir şeref sayılır. Bayram günleri sofrada türkü söylenir. Kimi zaman birkaç kişi, kimi zaman da Lüra eşliğinde sadece bir kişi türkü çağırır. Bütün işlere herkes canla başla katıldığı için, eksik hiç bir şey kalmaz. Yaşlı yöneticiler mutfak işlerinin düzenlenmesine, yemeklerin hazırlanmasına, hattâ yatakların, odaların, elbiselerin, kap kaçağın, atelyelerin, kapı ve koridorların temizliğine göz kulak olurlar.
Güneş Kentliler beyaz gömlek, onun üstüne de bedenlerine yapışık, pantalon yerine geçen, kıvrıntısız bir elbise giyerler. Bu elbiseler, kalçalardan topuklara kadar yırtmaçlıdır. Her yırtmaç yuvarlak düğmelerle tutturulmuştur. Ayaklarında pabuçlar, diz kapaklarına kadar uzanan ve meşin bağlarla bacakları sımsıkı kavrayan dolaklar vardır. Daha önce de dediğimiz gibi, bütün bunlar bir harmani altında göze görünmez. Bu elbiseler bedenlerine öylesine yapışıktır ki, harmanilerini çıkardılar mı bedenlerinin bütün çizgilerini apaçık görebilirsiniz.
Güneş Kentliler, yılda dört defa yani, Güneş koç, yengeç, terazi ve oğlak burçlarına girdiği zaman, elbise değiştirirler. Elbiselerin değişeceği zamanı hekim belirtir ve çemberin elbise görevlisi de elbiseleri dağıtır, insanı şaşırtan şey, mevsime göre giyilmesi gereken ince - kalın elbiselerin hem sayıca bol, hem de istenilen zamanda hazır olmasıdır. Güneş Ülkelilerin hepsi beyazlar giyerler. Elbiseleri ayda bir defa boğada suyuyla ya da sabunla yıkanır.
Evlerin alt katlarında yalnız mutfak, kiler, ambar, hamam, yemek salonu ve çamaşırlık vardır. Çamaşırlar sıra sütunların dibinde yıkanır ve kirli sular arklardan lağımlara akar. Kent'in çemberleri arasında uzanan meydanlarda çeşmeler vardır. Akıllıca bir mekanizma dağdan getirilen suları çeşmelere salar. Kentin suyu, genel olarak, doğal kaynaklardan sağlanır: Damlarda biriken yağmur suları, içleri kum dolu künklerle sarnıçlara akıtılır. Güneş Kentliler, hekim ve yöneticilerin öğütlerine uyarak sık sık yıkanırlar.
El sanatları sıra sütunların altında, kuramsal bilgiler üst katlarda, yani bilimsel nitelikte resimlerle süslü galerilerde okutulur. Tapınaklarda kutsal konular işlenir. Her çemberin küçük kulelerinde güneş saatleri, bir de halka rüzgârın yönlerini bildiren yelkovanlar vardır.
OSPİTALARİO
Bu insanların soyları ne türlü koşullar altında ürüyor, anlatır mısınız?
C. KAPTAN
Üreme için aranan yaş erkeklerde yirmi bir, kadınlarda on dokuzdur. Çelimsiz kimseler için bu süre uzayabilir. Öte yandan, cinsel istekleri aşırı olan bazı erkeklerin, tabiata aykırı yollara sapmalarını önlemek amacıyla, bu yaştan önce de kadınlarla yatmalarına izin verilir. Yalnız, bu kadınların gebe, ya da kısır olması gerekir. Yaşlı erkeklerle baş ebeler tâ genç yaştan beri özellikle, beden eğitimlerinde cinsel taşkınlık gösterenlere ya da isteklerini gizlice açıklayanlara kadın bulurlar. Yalnız bu konuda, çiftleşme işlerine bakan görevlinin, yani üç büyük başkan yardımcısından Aşk'ın buyruğu altındaki başhekimin izni olmaksızın hiç bir şey yapılamaz. Cinsel sapıklık yaparken yakalananlar ağır cezalara çarptırılırlar ve tabiat yasalarına aykırı davrandıklarını, başlarının yerine ayaklarını geçirdiklerini herkeslere göstermek amacıyla iki gün pabuçlarını boyunlarında asılı gezdirmeye mahkûm edilirler. Aynı suçu yeniden işlediler mi, cezaları artırılır. Bu ceza idama kadar da gidebilir. Yirmi yaşına, hattâ yirmi yedi yaşına kadar temiz kalmış olanlarsa törenle kutlanır, erdemleri övülüp yüceltilir.
Kadınlarla askerler, oyunlarda tıpkı eski Ispartalılarda olduğu gibi elbise giymezler. Görevliler, bu oyunlarda yalnız kimlerin usta, kimlerin beceriksiz, kimlerin döllenmeye elverişli, kimlerin elverişsiz olduğunu değil, beden yapısı bakımından hangi erkeğin hangi kadına uygun olduğunu da görebilirler. Güneş Kentliler, her üç gecede bir, o da iyice yıkanıp temizlendikten sonra, çiftleşebilirler. Çiftleşmeler şu kurala göre düzenlenir: Boylu boslu güzel kadınlar iri yarı, güçlü kuvvetli erkeklerle; şişman erkekler sıska kadınlarla; zayıf kadınlar da şişman erkeklerle birleştirilir ve böylece, aşırılıklar arasında denge kurarak soylarının bozulmamasına dikkat edilir.
Güneş batarken, çocuklar odalara çıkıp yatakları hazırlarlar. Sonra, çiftleşecek erkekle kadın odalarına çıkıp öğretmenlerin öğütleri gereğince dinlenmeye başlarlar. Yediklerini iyice sindirmeden, dualarını etmeden önemli işe girişmezler. Yatak odalarına en ünlü erkeklerin güzel heykelleri konmuştur, kadınlar baksın da, başlarını göğe kaldırp böylesine soylu, böylesine güzel çocuklar doğuralım diye Tanrı'ya yakarsınlar diye. Erkek de kadın da çiftleşme saatine kadar ayrı odalarda uyurlar. Zamanı gelince, başebe erkekle kadının kapılarını açar. Birleşecek çiftler ve doğacak çocuklar için en elverişli zamanı, yıldızlara bakarak astrologla hekim daha önceden kararlaştırmışlardır. Çiftleşmeden önce, erkek döl tohumunu en az üç gün temiz tutmak zorundadır: Kötü şeyler düşünmemiş, uygunsuz davranışlarda bulunmamış olmalıdır; böyle bir şey yapmışsa, Tanrı katında kendini temize çıkarması gerekir. Yoksa suç işlemiş sayılır.
Aşırı cinsel istek ya da zorunluluk dolayısıyla, gebe, kısır ve kötü kadınlarla birleşmelerine izin verilen kimseler, bu kuralların hiç birine uymak zorunda değildirler. Ama, aslında birer din adamı olan yöneticilerle kendilerini yüksek bilgilere adamış bilim adamlarının soyu üretme işine girişmeden önce, hayli uzun bir cinsel perhizden geçmeleri gerekir. Çünkü, zorlu kafa çalışması, sürekli düşünsel gerilim cinsel üretim güçlerini azalttığı için onlardan olacak çocukların bedence ve kafaca güçsüz kalma tehlikesi vardır. Onun için, bu gibi kimselerin ateşli, sağlam, taşkın ve güzel kadınlarla birleşmesi istenir. Oysa, sıcak kanlı, ateşli, taşkın yaradılışlı erkekler, şişman ya da soğuk kadınlarla birleştirilmektedir.
Güneş Kentlilere göre, döllenme işi savsaklanmaya gelmeyen ciddi bir iştir. Çünkü, bütün erdemlerin gelişmesi beden yapısındaki mutlu dengeye bağlıdır. Bu denge olmadan erdemli olamaz insan. Dengesiz bir beden yapısıyla doğanları Tanrı ve yasa korkusu kötü yollardan alıkoyabilir belki; ama, bu kurtarıcı korku kalktı mı, o zaman ciddi düzensizlikler ve karşıklıklar devleti temelinden sarsar. İşte onun için kadınların çeyizlerine, kaynağı çoğu zaman şüpheli olan soyluluk gibi bir takım uydurma şeylere önem verecek yerde, herkesin tabii yetileri ve nitelikleri üzerinde titizce durmak gerekir.
Kendisiyle birleşmesi uygun görülen erkekten çocuğu olmayan kadın, bir başka erkeğe verilir. Bir kaç kez denendikten sonra kısırlığı anlaşılırsa, orta malı olur. O zaman, boy içlerine «Üretme kurulu »nda, ortak sofrada ve tapınaklarda bulunmak gibi aile kadınlarına tanınan haklar ve görevler tanınmaz, böylece bazı kadınların sırf zevklerini doyurmak için kısırlığa heveslenmeleri de önlenmiş olur.
Gebe kalan kadınlar, on beş gün, her çeşit yorucu işlerden uzak tutulur. Karınlarında taşıdıkları çocuklar güçlensin, beslensin diye, kolay işlerde kullanılırlar. Yiyecek içeceklerini hekimler düzenler. Doğumdan sonra, genel doğum evlerinde çocuklarına kendileri bakar ve onları emzirirler. Çocuklara, hekimin öğütlerine göre, iki yıl, ya da daha fazla bir zaman, süt verilir. Sütten kesilince, kız çocuklar kadın eğitimcilere, erkek çocuklar da erkek eğitimcilere bırakılır. O zaman, aynı yaştaki çocuklarla bir arada, koşmaya, atlamaya ve güreşmeye alışır; oyun oynarmışçasına alfabe ile birlikte okumayı, resim yapmayı, duvarları süsleyen resimlerden tarih olaylarını öğrenir, çeşitli dillere çalışırlar. Çocuklar altı yaşına kadar çok renkli, zarif elbiseler giyerler. Bu yaştan sonra, tabiat bilimlerine ve öğretmenlerce gerekli görülen başka bilimlere çalışırlar. Bunların ardından el zanaatları gelir. Geri zekâlı çocuklarsa köylere yollanır, zekâları gelişenler yeniden kente getirilir. Aynı takım yıldızlar altında dünyaya gelen çocukların çoğunun beden ve ahlâk bakımından birbirlerine benzedikleri sık sık görülmüş şeydir. Bu çocuklar birbirlerine karşı cömert bir arkadaşlık ve karşılıklı sevgiyle bağlı olurlar. Bundan da Kent için hayırlı ve sağlam bir dirlik düzenlik doğar.
Güneş Kentlilerin adları gelişigüzel konmuş değildir. Eski Romalılarda olduğu gibi, bu adları herkesin kişisel özelliğine göre, Metafiıikçi vermektedir. Örneğin, kiminin adı Güzel, kimininki Burun, kimininki Şişko, kimininki Yampiri, kimininki de Sıska vb. dır. Mesleklerinde kendini gösterenlerin, barış ya da savaş zamanında, örneğin, bir memleketi istilâ etmek ya da korkunç bir düşmana karşı zafer kazanmak gibi büyük bir iş yapanların adları önüne, örneğin Güzel, Büyük, Parlak, Eşsiz, Ressam gibi sanatla ilgili adlar; ya da Güçlü, Cesur, Burun gibi eylemlerle ilgili isimler; ya da Africano, Asiatico, Etrusco gibi fatih adları eklenir. Düşman kumandanlarım yenenlerse, onların adlarını alırlar, örneğin, Manfredo ya da Tortelio'yu yenen kimsenin adı Magro Manfredi, Tortelio vb. olur. Bu onursal adları, müzikli törenlerde, çoğu zaman başarılan işe ya da sanata yaraşır bir taç ile birlikte yöneticiler verir. Altın ya da gümüşün bu törenlerde yeri yoktur. Çünkü, Güneş kentliler bu madenlerden herkesin farksız olarak kullandığı kap kaçak ve süs eşyaları yaparlar.
OSPİTALARİO
Kuzum, bu insanlar arasında umduğu yere seçilmeyen ya da dilediği bir şeyi elde edemeyen kimse kıskanmaz mı, daha kötüsü kırılmaz mı, söyler misiniz?
C. KAPTAN
Hayır. Çünkü, Güneş Kent'te herkes ihtiyaçlarını bol bol giderdikten başka, eğlenip hayatın tadını da çıkarır. Çiftleşme işi tek tek insanların zevki değil toplumun yararı bakımından etraflıca düzenlenmiştir. Bu konuda, kimse yöneticilerin buyruğundan dışarı çıkamaz. Sonra, bizim düşüncelerimizin tam tersine, Güneş Kentliler her insanın kendi evi, karısı, çocukları olmasını, onları kendi çıkarlarına göre yetiştirmesini tabii karşılamıyorlar. Onlara göre, ermiş Thomas'ın da dediği gibi, çiftleşmenin amacı tek tek insanların değil, insan soyunun korunmasıdır. Onun için, insan üretme işi, insan teklerini değil, devleti ilgilendiren bir sorundur ve insan teklerini yalnız devletin birer üyesi olmak bakımından ilgilendirir ancak. Çoğu zaman keyiflerine, tutkularına bırakılan tekler, gelişi güzel birleşmelerden dünyaya gelen çocuklarını iyi yetiştirip eğitemezler. Bu da devlet için bir tehlike kaynağı olur. Onun için, devletin malı ve mutluluğunun temeli olan çocukların yetişmesi yöneticilerin yetkisine bırakılmıştır.
Böylece Güneşliler, çocuk yapacak olan erkek ve dişi üreticileri bilim ve felsefenin temel kurallarına göre yetiştirmeye dikkat etmektedirler. Platon'a göre, bu birleşme kura ile yapılmalıdır: Böylece, en güzel kadınlara düşmeyen erkekler yöneticilere kin beslemezler. Yine Platon'a göre, kura çekerken, en güzel kadınların layık olmayanlara düşmemesi ve böylelerinin, göz diktiklerine değil, kendi denkleriyle birleşmesi için hile yapmak gereklidir. Ama, Güneş Ülkesi'nde böyle bir hile gereksizdir. Çünkü, orada biçimsiz, eğri büğrü insan yoktur.
Ayrıca, durmadan çeşitli işlerde çalıştıkları için, kadınların tenleri canlı ve renkli, kolları bacakları sağlam, bedenleri kıvrak ve çeviktir. Onların güzelliği boylarında boslarında ve güçlerindedir. Güzel görünmek amacıyla boyanan, boyunu yükseltmek için yüksek topuklu ayakkabı ve ayaklarının kusurunu gizlemek için de uzun elbise giyen kadınlar ölüm cezasına çarptırılır. Hem, böyle bir şey yapmaya kalkışsalar bile, yapamazlar, çünkü, ellerinde hiç bir araç yoktur. Üstelik kimse de yardım etmez onlara.
Güneş Kentlilere göre, bu gibi ahlâk gevşeklikleri bizim memleketimizde oluyorsa, bunun nedenini kadınların aylaklığında aramalıdır: Aylak otura otura kadınların yüzleri solar, tenleri bozulur, buruş buruş olur, boyları kısalır. O zaman, allık, pudra sürmeye başlar, yüksek ökçeler giyer, güzel görünmeye özenirler. Ama güçten kuvvetten düşer ve sonunda hem kendi sağlıklarını, hem de dünyaya getirecekleri çocukların sağlığını tehlikeye sokarlar.
Bir erkek bir kadına tutuldu mu, birlikte gezip tozmalarına, konuşup eğlenmelerine, birbirlerine çiçek, şiir sunmalarına izin verilir. Ama çiftleşmeleri doğacak çocuklar için tehlikeli olacaksa, o zaman her çeşit cinsel ilişkiye engel olunur. Kadın bir başka erkekten gebe kalmışsa (ki, sevgilisi böylebir şeyi nimet bilir), ya da kısırsa, o zaman birleşmelerine izin verilir. Kadınla erkeği birbirlerine bağlayan şey, ten isteklerinden çok daha içten, çok daha temiz bir dostluktur. Güneş Ülkeliler ev bark, yiyecek içecek işleriyle pek uğraşmazlar. Çünkü, herkes ihtiyacı ne ise onu almaktadır. Yalnız kahraman kadın ve erkeklere, bir şeref belirtisi olarak, bayram günleri şölen sofralarında güzel yemekler, çelenkler, göz kamaştırıcı elbiseler verilir.
Güneş Kentliler her ne kadar gündüzleri beyazlar giyerlerse de, geceleri, ya da Kent dışında kırmızı elbiseyle dolaşırlar. Elbiseleri ya yünden, ya da ipektendir. Kara renge karşı tiksinti duyarlar, bu koyu rengi beğeniyorlar diye Japonlardan hoşlanmazlar.
Gurur, onlarca kusurların en ürküncüdür. Gurur taslayan kimse en sert cezalara çarptırılır. Hiç bir Güneş Kentli, mutfakta, tarlada çalışmak, sofra hizmetinde bulunmak ya da hastanelerde hastalara bakmak gibi görevleri hor görmez. Her iş bir toplum görevi sayılır Güneş Kent'te. Onun için Güneş Kentlilere göre, ne yaya yürümek ayıptır, ne büyük abdestini etmek, ne gözle bakmak, ne de dille konuşmak. Çünkü, örgenlerin bir işi de sıvı salmaktır. Örneğin, kimi örgen tükrük, kimi göz yaşı, kimi de dışkı salar. Onun için bütün Güneş Kentliler kendilerine düşen ödevleri canla başlayaparlar ve bu ödev ne olursa olsun, onlarca toptan şerefli bir ödevdir. Uşak hizmetçi kullanmak gibi kötü alışkanlıkları yoktur. Çünkü, kendi kendilerine yeterler, hem de fazlasıyla.
Ne yazık ki, bizde bunun tam tersini görüyoruz. Örneğin, Napoli kentinde yaşayan 70.000 kişiden on ya da on beş bini çamaşır yıkar; bunlar da fazla çalışmaktan çarçabuk yıpranır giderler. Geriye kalanlara gelince, onlar da aylaklıktan, aç gözlülükten, ahlâksızlıktan, hastalıktan kırılıp yiterler, ayrıca sayısız yoksul insanları kendilerine kul köle edip kullanır, bütün kötülük ve ahlâksızlıklarını aşılarlar onlara. Bu yüzden, toplum hizmetleri iyi yönetilmez olur. Artık tarlada, orduda, zanaatta çalışan pek kalmaz, kalan bir avuç insan da bütün bu işleri gönülsüz, iğrene iğrene yapar.
Oysa, Güneş Kent'te, yararlı işler, sanatlar, bilimler, çeşitli toplum görevleri bütün yurttaşlar arasında eşitçe paylaşılmakta ve adam başına günde dört saat düşmektedir. Günün geri kalan saatleri çekici bilgilere, okumaya tartışmalara, gezmelere, kısaca, beden ve kafanın gelişmesine yarayan faydalı ve hoş işlere harcanmaktadır. Kumar, kâğıt, satranç, zar gibi oturarak oynanan oyunlar yasaktır. Top, bilya, mızrak, ok, cirit, güreşle vakit geçirmelerine izin verilmez.
Güneş (İlkelilere göre, yoksulluk insanları alçaltır, hilelere, kurnazlıklara, hırsızlıklara, yalancılıklara, serseriliğe götürür, onlarda yurt sevgisini azaltır. Zenginlikse, gururlu, cahil, küstah, palavracı, hain, kendini beğenmiş, bencil, iftiracı yapar insanları, hem de kolayca. Oysa, her şeyin ortak olduğu Güneş Ülkesi'nde, herkes aynı zamanda hem zengin, hem yoksuldur. Zengindir, çünkü Kent bütün ihtiyaçlarını karşılar; yoksuldur, çünkü, hiç kimsenin özel malı mülkü yoktur, her şey ortaktır. Güneş Kentliler mala mülke köle olmazlar, sadece yararlanırlar ondan. Onun için de, Hıristiyanlığı, özellikle havarilerin hayatını övüp dururlar.
OSPİTALARİO
Mal mülk ortaklığına dayanan bu toplum düzeni bana, bütünüyle, çok akıllıca ve çok güzel geliyor... Ama şu kadın ortaklığına gelince, çok çetin, gerçekleştirilmesi çok zor bir sorun değil mi? Şüphesiz Romalı ermiş Clementus, havarilerin öğretilerine uyarak, kadınların ortak olmasını istiyor, bu düşünceyi öğütleyen Sokrates'le Platon'u beğeniyor. Ama, bu ortaklığı toplumdaki saygınlık bakımından kabul ediyor, yoksa cinsel davranış bakımından, çiftleşme bakımından değil. Nitekim Tertillianus, Glose'a dayanarak, ilk Hıristiyanlarda, kadın dışında, her şeyin ortak olduğunu söyler.
C. KAPTAN
Bu sorunları pek derinine bilmiyorum, sözünü ettiğiniz eserleri de okumuş değilim. Ama bildiğim bir şey varsa o da, Güneş Ülkesi'nde kadın ortaklığının yatak ortaklığını da içine aldığıdır. Bunu gözlerimle de gördüm. Ne var ki, bu ortaklık, ilk rasladığı kadının üstüne hayvan gibi saldırarak değil, demin de söylediğim gibi, soyun üremesiyle ilgili kurallara göre uygulanan bir ortaklıktır. Bununla beraber, bu konuda yanılabilirler. Her ne kadar Sokrates'in, Cato'nun, Platon'un, ermiş Clementus'un düşüncelerine dayanarak kendilerini savunuyorlarsa da, sizin de söylediğiniz gibi, bu ünlü kişilerin düşüncelerini yanlış anlamış olabilirler. Dediklerine bakılırsa, ermiş Augustinus da mal ortaklığına içten inanmıştı ama, bütün kadınların yatak bakımından ortak olmasını istemiyordu. Çünkü, ermiş Nicola'nın çömezlerinin sapkınlığı buydu; Kilise de daha büyük bir iyilik getirmek için değil, sırf daha büyük bir kötülüğü önlemek için evliliği kabul etmişti. Belki Güneş Ülkeliler, bir gün kadın ortaklığını bırakacaklardır. Çünkü, kendilerine bağlı ülkelerde kadın ortaklığını koymamış, sadece mal mülk ortaklığıyla yetinmişlerdir. Bu kısıntıyı da o ülkelerin felsefe bakımından hâlâ ilkel, dolayısıyla eğitim bakımından geri durumda olmalarıyla açıklıyorlar. Bununla beraber, yine de yabancı ülkelere, törelerini, yasalarını öğrenmek için sık sık özel görevli heyetler göndermekten, ve bunların en iyilerini benimsemekten bir an bile geri kalmıyorlar.
Kadınlar, gördükleri eğitim yoluyla, savaş sanatında olduğu kadar başka mesleklerde de başarı gösteriyorlar. Bu konuda ben de Platon gibi düşünüyorum. Bu büyük filozofun ileri sürdüğü kanıtları duraksamadan kabul ediyorum. Buna karşılık, bizim Cajeta'nın ve Aristoteles'in karşıt düşüncelerine hiç aklım yatmıyor.
Güneş (İlkelilerde en çok beğendiğim ve herkesin de uymasını istediğim şey şu: Bu Ülkede, bedence kusuru ne olursa olsun, hiç kimse yoktur ki, yararlı olmaktan kaçınsın. Tabii tiridi çıkmış ihtiyarlar bunun dışındadır. Kaldı ki, onlar da, yararlı öğütleriyle zaman zaman faydalı olabiliyorlar. Örneğin, gözleri iyi gören bir topal gözcülük edebiliyor; gözleri görmeyenler de yün taramak, döşek yastık doldurmak için kılların incesini kalınından ayırmakta kullanılıyor; ellerini gözlerini yitirmiş kimselere gelince, onlar da sesleri ya da kulaklarıyla yararlı olabiliyorlar. Kısacası, işleyen bir tek organı olan kimse de, köylerde yararlı olabilecek biçimde bir işe koşuluyor. Beden sakatlıklarına rağmen bu kimselere, sağlam yurttaşlar gibi davranılır. Bunlardan bazıları hafiyelik edip duyduklarını yöneticilere yetiştirirler.
OSPİTALARİO
Şimdi savaştan söz edelim. Sonra da, isterseniz, sanatlara, bilimlere ve dine geçebilirsiniz.
C. KAPTAN
Silâhların, topçu, süvari, piyade birliklerinin ve strateji ile ilgili her şeyin başındaki görevliler, Hoh'un üç büyük yardımcısından Güç'ün buyruğu altındadırlar. Bu görevlilerin buyruğu altında da, kollarda çalışan subaylarla bu kollarda ustalık elde eden birçok başka görevliler yer almaktadır. Bundan başka, görevleri bütün yurttaşlara askerlik talimleri yaptırmak olan atletlerle öğretmenler de Güç'e bağlıdırlar. Bunlar görgülü ve bilgili eski savaşçılardır. Başlangıçta daha da tedbirli olan bu atletler on iki yaşını dolduran çocuklara silâh kullanmasını öğretirler. Bu yaşa gelmeden önce, alt basamaktaki öğretmenlerce koşu, güreş ve gülleye çalıştırılmış olan çocuklar, bu görgülü atletlerden de kılıç kullanmasını, ok, mızrak atmasını, ata file binmesini, düşmana saldırmasını, geri çekilmesini, savaş düzeninde kalmasını, yaralı silâh arkadaşlarına yardım etmesini, düşmana ani baskınlar yapmasını, bir kelimeyle, onu tepelemesini öğrenirler. Güneş Kent'in yakınlarında verilen savaşlarda erkeklerin yardımına koşabilsinler ve ani bir saldırı karşısında kale duvarlarını koruyabilsinler diye, kadınlar da öğretmenlerden aynı eğitimi görürler. Bu konuda Güneş Kentli kadınlar, Ispartah kadınlara ve Amazonlara karşı büyük bir hayranlık beslerler. Kadınlar ayrıca, kurşun, mermi dökmesini, mazgallardan alevli gülleler, taşlar atmasını, gerektiğinde de, düşmana karşı saldırıya geçmesini bilirler. Bu türlü işlerde sürekli olarak eğitim gördükleri için, kadınlar her çeşit tehlikelere göğüs germeye alışıktırlar. İçlerinden biri korkaklık etmeye görsün, alçaklıkla suçlandırıp, en ağır cezalara çarptırırlar onu.
Güneş Kentliler ölümden korkmazlar. Çünkü, ruhun ölmezliğine inanırlar. Onlara göre, bedenden ayrılan ruh yeryüzü hayatındaki iyi kötü davranışlarına göre, iyi ya da kötü ruhlarla buluşur. Bir bakıma Brahmanların ve bazı noktalarda da Pythragoras'çıların felsefe ilkelerini benimsemiş olmalarına rağmen, Güneş Kentliler, bazı haller dışında, ruhların Tanrı'nın özel buyruğu ile göç ettiğine inanmaktadırlar.
Devletin, dinin ve insanlığın düşmanlarına karşı acımadan savaşırlar. Her iki ayda bir, ordu teftişten geçer ve her gün, gerek duvarların dışında gerek içinde talimler yapılır. Güneş Kentliler askerlik sanatına ilişkin kurumlar ile birlikte, Musa, Yeşua, Davut, Maccabeus, Yuda, Sezar, İskender, Scipion, Annibal ve daha başka büyük arkerlerin hayatlarını ve yaptıkları ünlü savaşları öğrenirler. Bu derslerin sonunda, herkes kendi düşüncesini açıkça söyleyebilir, kumandanlar filân noktada iyi ya da kötü, falan noktada yararlı davrandılar diyebilir. Sonra, öğretmen söz alıp gerekli açıklamaları yapar ve böylece, kimin haklı kimin haksız olduğuna karar verilerek ders bir sonuca bağlanır.
OSPİTALARİO
Güneş Ülkeliler kime karşı savaşırlar? Sizin de dediğiniz gibi böylesine mutlu olduklarına göre, ne olabilir savaşmalarının nedenleri?
C. KAPTAN
Savaşa girişmeyecek olsalar bile, Güneş Ülkeliler, gevşeyip yumuşamamak ve beklenmedik bir düşman saldırısı karşısında çaresiz kalmamak için askerlik eğitimi yapmaktan, ava gitmekten geri kalmazlar. Çünkü, oturdukları adada, mutlu yaşayışlarını kıskanan dört krallık vardır. Bu krallıkların halkı, kendi krallarının buyruğunda kalmaktansa, Güneş Kentliler gibi yaşamaya can atmaktadırlar. Onun için, bu devletlerin kralları, çoğu kez, çeşitli ve en sudan bahanelerle, örneğin kimi zaman sınırlarına saldırıyorlar, kimi zaman da dinsizce davranıyorlar, puta tapıyorlar, gerek eski Pagan'ların gerek eski Brahman'ların kör inançlarını hor görüyorlar diye, Güneş Ülkesi'ne saldırmaktadırlar. Bundan başka Hintlilerle Toprabana adası halkı da kendilerine düşmandır. Eskiden buyrukları altında oldukları Hintliler şimdi onları âsi sayıyorlar. Bir zamanlar kendilerine yardım etmiş olan ada halkı ise, bugün onlara cephe almış bulunuyor. Ama, Güneş Ülkeliler bütün bu savaşlardan her zaman kazanarak çıkmışlardır.
Güneşlilerin onurlarına dokunuldu mu, iftiraya uğradılar mı, bir yağmacılıkla karşı karşıya kaldılar mı, devletlerden biri saldırdı mı, ya da bir zorbanın buyruğu altındaki bir kent onları yardımına çağırdı mı (çünkü, Güneş Ülkeliler her zaman özgürlüğü savunmuşlardır), Büyük Kurultay hemen toplantıya çağrılır. Herkes diz çöküp Tanrı'ya yakarır, kendilerine en uygun ve kesin bir ka
54

rar esinlesin diye, durumu iyiden iyiye inceler, hakkın hangi yanda olduğunu araştırır, ondan sonra savaşa karar verirler. Onun hemen ardından, düşmana Forensis adı verilen bir rahip gönderir, gerek yağma edilen malların geri verilmesini, gerek dost devlete haksız saldırının durdurulmasını, gerekse zorbalığa son verilmesini isterler. İstekleri kabul edilmezse, Güneş Ülkeliler öç tanrısı Sabahot'tan haksızlıkta direnenleri yok etmesini dileyerek savaş açarlar. Düşman cevap vermekte duraksar, hık mık ederse, Forensis, karar vermesi için belli bir süre tanır. Bu süre krallıklar için bir, halk yönetimleri için üç saattir. Sürenin azlığı, düşmanın zaman kazanmak amacıyla oyalayıcı yollara baş vurmasını önlemek içindir. Böylece, Güneş Ülkeliler doğal hakların ve dinin savunmasını üstlerine almış oluyorlar demektir.
Savaş açılır açılmaz, Güç vekilini işe koşar. Ama, zararlı olabilecek her türlü gecikmeleri önlemek için, tıpkı Roma diktatörleri gibi, kendi başına gerekli kararlar alır. Bununla beraber, çok önemli ve ciddi bir durum olursa, Hoh'a, Akıl'a ve Aşk'a danışır. Ama, daha önce, yirmi yaşım doldurmuş bütün Güneş Ülkelilerin katıldığı bir toplantıda bir sözcü, savaşın niçin açıldığını, dayandığı hakları, nedenleri bir bir ortaya koyar ve böylece, gerekli tedbirleri almış olur. Daha önce de söylediğim gibi, silâh depolan her çeşit silâhlarla doludur. Bütün yurttaşlar, savaş talimlerinde bunların kullanılmasını öğrenmişlerdir.
Her çemberin dış duvarları mancınıkla donatılmış, her birinin başına da özel savaşçılar yerleştirilmiştir. Güneş Kentlilerin top dedikleri, tekerlekler üzerine yerleştirilmiş daha başka savaş silâhları da vardır ki, bunları savaş meydanlarına beraberlerinde götürürler. Ayrıca, katır, eşek sırtında, ya da arabalarla savaşçılara cephane, yiyecek içecek taşırlar. Askerler açık düzlüklere gelince, dörtken düzeninde toplanır, azık ve gereçleri, topları, savaş arabalarını, merdiven ve savaş araçlarını ortalarına toplar sonra düşmanın üzerine atılır, uzun zaman yılmadan dövüşürler.
Bazan geri çekiliyormuş gibi yaparlar: Her asker hızla gerileyip kendi bayrağına katılır. Güneş Kentlilerin savaş meydanını bırakıp kaçtığını, ya da kaçmaya yeltendiğini sanan düşman saldırıya geçer, ama Güneş Kentliler hemen bölükler halinde birleşik iki kanat meydana getirir, sonra bir an dinlenip nefes alırlar. Bu ara toplar düşmanı mermi yağmuruna tutarak dağıtır. Güneş Kentliler bu çeşit bir sürü savaş hilelerine baş vururlar. Bu konuda hiç bir ordu onlarla boy ölçüşemez.
Güneş Ülkeliler ordugâhlarını Romalılar gibi düzenlerler. Çadırlar kurar ve onları kazıktan duvarlar ve hendeklerle çevirirler. Bu çeşitli işler özel birtakım çalışma görevlilerinin yönetiminde şaşırtıcı bir çabuklukla yapılır. Zaten bütün askerler, balta ve çapa kullanmasını bilirler.
Güneş Kent ordusunu, hepsi de savaş hilesi bakımından usta olan beş, sekiz ya da on kumandan yönetir. Bunlar savaş işlerini görüşmek için toplanır ve aldıkları kararlara göre birliklerine kumanda ederler. Savaşa silâhlı ve atlı bir çocuk birliği de katılır. Bu çocuklar, bu yoldan savaşmasını öğrenirler, tıpkı kana alıştırılan arslan ve kurt yavruları gibi. Bununla beraber, zorlu bir tehlike halinde, silâhlı kadınlarla birlikte savaş alanından uzaklara götürülürler. Ama, savaştan sonra, bu kadınlarla çocuklar savaşçıları kutlar, yaralarını sarar, onları överek, öpüp kucaklayarak acılarını dindirmeye çalışırlar. Bu kadınlarla çocukların varlığı ne büyük bir destektir! Kadınların ve çocukların gözlerine yiğit görünmek için savaşçılar gözlerini budaktan sakınmaz, tehlikelere atılır, kıyasıya dövüşürler; onların sevgisi atılganlıklarını kamçılar ve savaştan zaferle çıkarlar. Bir düşman kentin surlarına ilk tırmanan askerin başına, bir şeref belirtisi olarak, kadınlarla çocukların alkışları arasında yeşil yapraklı bir çelenk takılır. Savaş arkadaşlarından birinin hayatını kurtaranın başına da meşe yapraklarından bir çelenk konur. Bir zorbayı öldüren, silâhlarıyla ganimetleri tapınağa bırakır ve Hoh, gösterdiği yararlığa yaraşan bir ad takar ona. Başka savaşçılara da başka başka çelenkler verilir.
Her atlının bir hançeri, eğer çatısına asılı iki tane büyük ve zorlu tabancası vardır. Bunların mermisine hiç bir zırh dayanamaz. Bazılarında kılıçla kama, bazılarındaysa sadece demir bir gürz vardır. Bunlara hafif silâhlı süvari derler. Düşmanın zırhlarına kılıç ve mermi işlemezse, bu süvariler üzerlerine bu gürzlerle saldırır ve onları yere sererler, tıpkı Akhilleus'un Cignus'a yaptığı gibi. Gürzün başında altı karış uzunluğunda iki zincir sarkar. Bunların uçlarında iki topuz vardır. Binici bu topuzları fırlatınca, zincirler düşmanın boynuna dolanır. Zincirleri çekince de düşman yere yuvarlanır. Gürzü daha rahatça kullanabilmek için, biniciler atlarını yularlarını elleriyle değil, ayaklarıyla tutarlar. Onun için dizginler eğer çatısı üstünde kesişir ve uçları da süvarinin ayağına değil, üzengiye bağlanır. Üzengilerin yanında demir bir küre, altında da yine demirden bir üçgen vardır. Öyle ki, binici ayağı ile demir küreyi çevirerek dizginleri çekip salıverir ve böylece, ayağının hareketiyle at sağa sola dönebilir. Tatarlar bu sırrı bilmezler. Her ne kadar onlar da dizginleri ayaklarıyla kullanıyorlarsa da, dizginleri üzengiye bağlamasını bilmediklerinden, atlarını ayaklarıyla sağa sola döndürmesini, yavaşlatıp hızlandırmasını beceremezler.
Savaşa önce hafif silâhlı biniciler başlar. Bunlar arkebüzlerle saldırıya geçerler. Onların ardından, mızraklı askerlerle sapanlılar gelir. Bunlar ön saflarda, yanlarda mekik dokurcasına ileri atılıp geri çekilerek dövüşürler. Eski Romalılarınkine benzeyen, hattâ onlarınkinden daha iyi yedek birlikler, ellerinde kalın ve uzun sopalarla orduyu desteklerler. Savaş, elde kılıç, göğüs göğüse dövüşülerek bir sonuca bağlanır.
Savaş bitince, Güneş (İlkeliler zaferlerini, Romalılar gibi, hattâ onlardan büyük bir gösterişle kutlarlar. Başkumandan tapınağa girerken, halk Tanrı'ya dualar eder ve savaşa katılmış olan bir ozan ya da bir tarihçi, çarpışmalar sırasında geçen olayları mutlu mutsuz yanlarıyla anlatır. Sonra, Hoh muzaffer kumandanın başına kendi eliyle bir çelenk koyar: çok yararlık göstermiş olan öbür savaşçılara da madalyalar verir. Bu askerler yorucu kamu görevlerinden birkaç gün için uzak tutulurlar. Ama Güneş Ülkeliler aylak oturmayı sevmedikleri için, boş zamanlarını arkadaşlarına yardım etmekle geçirirler.
Öte yandan, beceriksizlikleri yüzünden yenilgiye uğrayan, ya da zafer fırsatını kaçıran kumandanlar ayıplanır. Düşmanın önünden ilk kaçanlar ölüm cezasına çarptırılırlar. Ancak, bütün ordu bağışlanmalarını ister, ve teker teker suçu paylaşırlarsa, ölümden kurtulabilirler. Sırası gelmişken şunu da söyleyeyim ki, bu gibi suçlar binde bir bağışlanır, bir çok koşulların da suçludan yana olması gerekir. Bir dostun, ya da savaş arkadaşlarının yardımına koşmamış olanlar sopa dayağına çekilirler. Buyrukları hiçe sayanlar ayı ve arslan gibi yırtıcı hayvanların bulunduğu bir çukura atılırlar. Kendilerini savunmak için de ellerine sopadan başka bir şey verilmez. Hayvanları altedenler - ki, bu hemen hemen görülmüş şey değildir - bağışlanır ve yeniden topluma kabul edilirler.
Savaşta ele geçirilen ya da kendi isteğiyle Güneş Ülkesi'nin buyruğuna giren kentlerde hemen mal ortaklığı kurulur. Bu kentler Güneş Ülkelilerin gönderdiği yöneticileri ve askerleri kabul eder ve bütün kentlerin şahı olan Güneş Kentin törelerini benimser, hattâ bazan okuyup eğitilsinler diye çocukları bile Güneş Kent'e gönderirler. Güneş Kent de onların eğitim giderlerini sevine sevine kendi üstüne alır.
Keşif kollarından, nöbetçilerden, savaş hilelerinden ve askerlikle ilgili özelliklerden söz etmek uzun sürer. Bunları sen kendin de düşünebilirsin.
Yurttaşlar kamu görevlerine tâ çocukluktan başlayarak seçilirler. Bunda doğal eğilimleri, yetileri, kafa durumları ve yıldız burçları göz önünde tutulur. Böylece her yurttaştan istenen iş gönlüne göre olur. Onun için herkes işini kendiliğinden ve seve seve yapar. Aynı şeyi strateji işçilerinde ve başka görevlerde çalışanlar için de söyleyebiliriz.
Kent'in dört kapısını gece gündüz nöbetçiler bekler. Başka nöbetçiler, yedinci çemberin dış duvarlarında, kulelerde, tümseklerde, siperlerde tetikte beklerler. Bu tedbirler her türlü sürprizlere karşı Kent'i koruduğu gibi, nöbetçileri de uyanık tutar. Nöbet görevlerini gündüzleri kadınlar, geceleri de erkekler görür. Nöbetçiler, bizdeki gibi, her üç saatte bir değiştirilir. Hepsi, güneş batarken trampet sesleri arasında yerlerini alırlar.
Güneş Ülkeliler, savaşa benzediği için, avlanmaktan hoşlanırlar. Bayramlarda, piyadelerle süvariler, savaş havaları arasında, meydanlarda gösteriler yaparlar. Güneş Kentliler düşmanlarının onur kırıcı sözlerini, kusurlarını cömertçe bağışlarlar. Zaferi kazandıktan sonra, yendikleri halklara iyilik üstüne iyilik yaparlar. Ama, düşman kentin duvarlarının yıkılmasına, halkın kılıçtan geçirilmesine karar verilmişse, bu kararlar zafer günü hemen uygulanır. Bu tedbirler yerine getirildikten sonra, Güneş Ülkeliler yenilenlerin durumunu düzeltmeye çalışırlar. Çünkü, onlara göre, savaşın amacı düşmanı yok etmek değil, daha iyi hale getirmektir.
İki Güneş Kentli arasında, gerek onur kırıcı bir söz, gerek herhangi bir başka nedenden ötürü, kavga çıkarsa, (anlaşmazlığın onur konusu dışına çıktığı binde bir olur), başkanla yöneticiler, öfkesine kapılıp karşısındakini haksız yere hırpalayan kimseyi gizlice azarlar. Ama, kavga, onur kırıcı bir kaç sözden öteye geçmemişse, o zaman yöneticiler kararı ileride çıkacak savaşa bırakır ve onuru kırılan kimsenin öfkesini yalnız düşmandan alabileceğini söylerler. Kavgalılardan hangisi savaşta yararlık gösterirse, onun haklı olduğu kanısına varılır. Bununla beraber, bazı hallerde adalet, verilen cezaların suçla orantılı olmasına dikkat eder. Kavgaların düello ile sonuçlanmasına hiç bir zaman izin verilmez. Düello mahkemelerin gücünü hiçe saydığı gibi, haklı olan tarafın yenilmesiyle de sonuçlanabilir ki, bu da akla aykırı bir durumdur. Böylece, onur kırıcı sözleri hak etmediğini, karşısındakinden daha üstün, daha erdemli olduğunu ileri süren kimse, bütün bunları Güneş Kent'in düşmanlarına karşı açılan savaşta göstermek yetisine sahiptir.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiketler
campanellagunes, ulkesi


Konuyu toplam 1 kişi okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
güneş tutulmasını izlemenin bir başka yolu sea4ever Komik Çizgiler 4 02-08-2007 14:00


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 10:21 .
Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO ©2009, Crawlability, Inc.

Copyright ©2007 - 2008 khAos.info