Felsefe, Edebiyat, Sinema, Müzik, Tarih, Kültür  & Sanat ve Mizah  Forumu Ana Sayfa İletişim Site Haritası

Geri git   Felsefe, Edebiyat, Sinema, Müzik, Tarih, Kültür & Sanat ve Mizah Forumu > Kültür & Sanat > Edebi Mevzular

Edebi Mevzular Özgürlüktür edebiyat..


Deneyemediklerim

Edebi Mevzular içerisinde Deneyemediklerim konusu: Güzel Bir Gündü Ev hiç bu kadar soğuk olmamıştı daha önce. İçini titreten bir şeyler vardı bugün, soğuğa yormak işime geldiğinden üşüdüğümü düşündüm önce. Aklıma getirmek istediğim son şeydi gerçekler. ...

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1 (permalink)  
Alt 15-06-2007, 11:56
ANGEL - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
...:ANGEL:...
 
Üyelik Tarihi: 07-06-2007
Nerden: Parcitrum
Yaş: 39
Mesajlar: 246
Red face Deneyemediklerim

Güzel Bir Gündü

Ev hiç bu kadar soğuk olmamıştı daha önce. İçini titreten bir şeyler vardı bugün, soğuğa yormak işime geldiğinden üşüdüğümü düşündüm önce. Aklıma getirmek istediğim son şeydi gerçekler. Çünkü bana neler yapacaklarını biliyordum. Onları kovmaya çalıştım saatlerce, ama her zamanki gibi başaramadım.

Kendimi oyalamanın iyi bir fikir olmasını umarak kitaplığıma yürüdüm. Maketlerime göz gezdirdim. Hayır, fazla zahmetli bir uğraş olacaktı şu an için. En iyisi kitapların uğultulu dünyasına dalıvermekti. Neruda'nın Kuruntular Kitabı ile Borges'in Kum Kitabı arasında seçim yapmakta zorlandım. Neruda, bir kaç kadeh Bacardi ile iyi gidecekti. Epeydir temizliği boşladığımdan toz tutmuş rafa işaret parmağımla bir daire çizip, kitabı diğerlerinin arasından çekip aldım. Kitap öndeki resim çerçevelerinden birisini yere düşürdü. Kırılan cam etrafa uğursuzca dağıldı; o bile toplanmak istemiyordu. Bıraktım kendi haline ve salona geçmeye yeltendim.

Salonun loş ışık altındaki görünümü birden içimi kaldırdı. Bir zamanlar burada ağırladığım dostlarım geldi aklıma. Ne dostlar ama. Her biri ayrı bir çizik attı hayatıma. Cam kesiği gibi, sızım sızım sızlatan, kanaması durmak bilmeyen. Dayanamadım; Bacardi şişesi ile bir kadeh alıp çalışma odasındaki masama bıraktım ve banyoya geçtim.

Saçlarımın beyazlıyor olmasına neden şaşırıyordum ki? Sıkıntıdan tabi ki. Yoksa henüz o denli yaşlanmadım. Zaten başından beri beni öldürecek olanın sıkıntı olduğunu bilmiyormuşum gibi. Ee, dostlarla sevenler sağolsun. Yıllardır yaptığım şeyi yapıp, saçımı ıslattım ve biraz jöle ile çeki düzen verdim kendime. Ne olursa olsun, saçlarım iyi görünmeliydi. Bunu yaparken kızdım kendime, dikkatsiz davranıp kitabın kenarını ıslatmıştım.

Mutfağa uğrayıp, kola ve buz aldım. Bacardi'nin hakkını vermek lazımdı. Buzları bir beze sardım, normalde üşenir yapmazdım bunu. Sonra ince ince olana dek tezgaha vurup kırdım ve bir kaseye boşalttım hepsini. Ve çalışma odasına döndüm.

Berjere kurulmadan önce tüm hazırlıklarımı yaptım: Ceviz fis-kos sehpasının üzerine şişeleri, doldurduğum kadehimi, kitabımı ve bir kalem ile boş beyaz sayfaları koydum. Müzik setini açtım, en sevdiğim şarkılardan oluşan kendi hazırladığım cd'yi yerleştirip koltuğa geçtim.

Kitabın sayfalarını karıştırıp rastgele şiirler okumaya başladım. Okumak, her zaman yazmamı kolaylaştırıyordu. Sanki aklımın pası gidiyordu. Gerçi yazdıklarımı hiç bir zaman beğenmemiştim, edebi olabildiğime inancım sıfırdı. Ama bir yandan da memnundum, çünkü okuyacak olan olursa, ağdalı tariflerde yorulsun istemiyordum, o yüzden kolaydı yazdıklarımı okumak; en azından benim için. Yine aynı niyetle karalamaya başladım süt beyazı sayfaları. Yazdıklarımı beğenmediğimde sanki o sayfaları kirletiyormuş gibi hissetsem de, bugün bir önemi olmayacaktı nasılsa.

En kötüsü neydi, hatırlamaya çalıştım. Herkesin değişmez tavrı mı, kaderin kötü cilveleri mi, değişmeyen talihsizlikler zinciri mi, yoksa kendi şaşmaz dengesizliğim mi? Ne farkederdi ki? Zaten yazdıklarım da bir halta benzemiyordu, bunları düşündükçe zırvalamaya başlamıştım. Kağıdı ve kalemi sehpaya bıraktım. Sigarama uzandım. Kahretsin, onu almayı unutmuştum. Bardağı bir kerede dikip yerimden hızla kalktım, başımın döneceğini bilerek. İlk bir kaç adımda sendeleyip hızla mutfağa gittim ve sigaramla kültablamı alıp koltuğuma döndüm.

Sigara biraz daha beklesem beni öldürecek şeylerden birisi olacaktı, orası kesin. Hatta acımasızca can çektirecekti uzun süre. Kanserin aşamalarının çok ağrı ve acı dolu olduğuna şahit olmuştum, zaman olsa benim başıma da bu gelecekti muhtemelen. Bu yüzden sigarayı yakmadan bir süre baktım ona, dalga geçer bir sırıtış yüzümün orta yerinde: "alt edemedin beni".

Şişe bitmek üzereyken vücuduma hakimiyetim de azalmıştı. Kitabı yere fırlatıp atmıştım, şarkılar dönüp dururken elimle tempo tutuyor, bildiklerimin sözlerini mırıldanıyordum. Sigaraları ucuca eklemiştim, paket bitmek üzereydi. Ve sonunda beklediğim an geldi: The Cranberries'in No Need to Argue parçası başladı. Şarkı uzun değildi, o yüzden elimi çabuk tutmam gerekiyordu. Bir şeyler yazamamıştım ama umursamıyordum artık. Doğarken de mektupla doğmamıştım nasılsa.

Yavaş ve dengemi bulmaya çalışır biçimde oturduğum yerden kalkmadan yandaki dolabın en alt çekmecesine uzandım. Çekmeceyi zorlanarak açıp siyah kadife kaplı kutuyu aldım. Çekmeceyi kapatmayı düşündüm ama açık kalmasına kimsenin bozulmayacağını düşünüp açık bıraktım. Kutuyu kucağıma alıp, kadifesini okşadım usulca. Kapağını açıp Glock marka tabancayı yuvasından çıkardım. Şarşörü yerine takıp silahı elimde tarttım. Emniyet kapalıydı, dikkatlice açtım. Bardağın dibindeki son yudumu dikip sigaradan son bir nefes çektim. Namluyu şakağıma dayadım, ama aklıma bu şekilde merminin kulak boşluğumdan geçip diğer taraftan çıkabileceği geldi. Sonuç son derece sevimsiz olabilirdi. Her şeyden önce eylemim amacına varamazdı. Ancak namluyu ağzıma sokmak da çirkin geliyordu. Kafamın arkasından çıkacak kurşunun ortalığı rezil edeceği aşikardı. Hiç olmazsa sonuç daha garantiliydi. Namluyu ağzıma soktum, şarkı da sona yaklaşmıştı. Bir kaç saniye düşündüm. Düşünmek, hele böylesi bir anda iyi değildir. Caymaya eğilim artar. O yüzden hüzünlü şeyleri değil, gideceğim yerde daha mutlu ve mümkünse biraz huzurlu olacağımı düşündüm. Dostlar olmayacaktı orada, yada sevenler. Hiçlik olacaktı. Bana zarar verecek hiç bir şey olmayacaktı. Beni bulduklarında neler olacağını da düşünmedim, onların bunun olacağını düşünmedikleri gibi.

Tetik düştü. Ve de bir melek düştü gökyüzünden hiçliğin ortasına.. Yeni bir rüyanın başlayabilmesi için.

Her şeyden öte, güzel bir gündü.


Eray ÇINAR; 20/03/2007


"Şimdi, tüm bedenini sarıp sarmalayıp, sana masalımızı anlatmalıydım..." - Çiğdem AĞBULAK

Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
  #2 (permalink)  
Alt 15-06-2007, 12:54
ANGEL - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
...:ANGEL:...
 
Üyelik Tarihi: 07-06-2007
Nerden: Parcitrum
Yaş: 39
Mesajlar: 246
İNDİRİM

Ne kadar sessiz bir sabahtı... Halbuki sabahlar böylesine sessiz olmazdı benim için. Saatin alarmı ile başlardı keşmekeş. Saçma sapan bir iş gününe olurdu uyanışım. Ah; işim. Daha ne kadar sıkıcı olabilirdi ki? Değil her sabah gitmek, öyle bir işin varolduğunu düşünmek bile yeterince can sıkıcıydı. Herhalde bu sabah kimse işe gitmediğim için beni suçlamayacaktır. Hele olanlar düşünüldüğünde.

Dediğim gibi, bu sabah değişik başladı. Alarmla uyanmadım. Normalde uyku sorunum olduğundan sabahları kalkmam başlı başına bir eziyettir. Sevgilim belki de bu yüzden benden nefret ediyor olabilir. Ancak bugün kalkmam gerekenden bir saat önce birdenbire uyandım. Hayır, kötü rüya falan da görmemiştim. Tekrar uyumak için çaba göstermek istemedim ve gidip bir duş aldım. Sıcak suyu çocukluğumdan beri sevmem, geçirdiğim kazayla ilgisi olduğu açık. 8 yaşımdayken üzerime içi kaynar yağ dolu fritöz devrilmişti ve vücudumun yarısı haşlanmıştı. Hastanede geçen 3 ayı hatırlamıyorum ama ne yazık ki sonrasında evde 1 yıl süren işkenceyi iyi hatırlıyorum. Hatta aklıma geldikçe yaşıyorum. Her gün eve gelen doktor... Soğuk suyla doldurulmuş olan ancak benim sıcak olduğunda ısrar ettiğim küvet... Her gün tekrar tekrar o küvete sokuluşum ve derinin kendini yenileyebilmesi için tüm vücudumdaki sargıların açılması... Sonra yeniden yaralarımın sarılıp ertesi güne kadar baygın geçen kayıp günler... Bu yüzden sıcak suyu hiç sevmem, ılık suyla duş alırım en soğuk havalarda bile.

Her neyse... Duş beni ayılttı diyemem, çünkü her günden farklı olarak uyandığımda zaten kendime gelmiştim. Banyodan sonra gidip kendime bir kahve koydum. Bir sigara yakıp doğan güneşe karşı kahvemi yudumladım. Sessizlik ilk o anda dikkatimi çekti. Diğer evlerde hiç hareket yoktu. Sokak ise bomboştu. Oysa her sabah diğer evlerin önünde bu saatlerde mutlaka birileri olurdu. Ya bahçıvan, ya gazete dağıtıcısı çocuk veya evden işe gitmek üzere çıkan insanlar. Oysa bugün kimseyi göremedim. Garip bir durumdu ama çok önemsemedim.

Sonra kapıyı açıp gazeteyi almak istedim. Aptal gazeteci, bugün beni pas geçmişti anlaşılan. Söylenerek içeri girdim ve televizyonu açtım. Sabah haberleri ile biraz vakit geçiririm diye düşündüm. Hangi kanalı açarsam açayım o karlı görüntü çıkıyordu. Faturaları ödemeyi sık sık unutmak gibi bir alışkanlığı ne zaman edindiğimi düşündüm. Sevgilim bunu her seferinde kafama kakardı ama ben gene de her ay bir faturayı unuturdum. Hatırlanacak daha önemli şeylerim mi var, yoksa unutkan mıyım, bilmiyorum.

Bilgisayarı açıp bir şeyler yapmaya yeltendim ama üşendim. Hem bornoz iyice ıslandığı için üşümeye başlamıştım. Tıraş olmanın iyi bir fikir olacağına karar verdim. 3 gündür olmamıştım sonuçta. Her ne kadar bugün işe gitmeyeceğimi bilmiyor isem de o an, her gün tıraş olan biri değildim. Yüzüm nedense çok kolay tahriş oluyordu, o yüzden hiç iki gün üst üste tıraş olamadım. Oldum da, yüzüm parçalandı adeta ve vazgeçtim. Beni tanımayanlar düşünülünce can sıkıcı bir durum; çünkü benim paspal biri olduğumu düşünüyorlar. İşin garibi, sevgilim de bu konuda benim bir tür oyun oynadığımı, aslında yüzümde sorun olmadığını ve benim tıraş olmaya üşendiğimi düşünüyor. Garip.

Banyoya girip bornozumu çıkardım. Yerde uyandığımdan beri dikkatimi çekmeyen kırmızı lekeler çarptı gözüme. Elimle dokundum, kurumuştu her ne ise. Rengi kan kırmızısı idi. Meraklandım, çünkü evde kırmızı boya ile ilgili bir şey yoktu. Sonra duşa girerken üzerimden çıkarıp kirli sepetinin üzerine -her zaman ki gibi- özensizce bıraktığım pijamalarımı gördüm. Bu arada, biliyor musunuz, sevgilim bu yüzden benden nefret ediyor galiba. Her seferinde kirlilerimi neden sepetin içine değil de üzerine bıraktığımı soruyor bana. Özel bir sebebi yok aslında. Çocukluk alışkanlığı galiba. Pijamalarım diyordum... Her tarafı yerdekiyle aynı kırmızı renkle kaplanmış gibiydi. Önce bir anlam veremedim. Sonra ürkerek aynaya döndüm, gece uyurken bir yerlerim mi kanamıştı? Hayır. Ama bu durum biraz acayipti. Bu kan değilse neydi? Kan ise bana ait değildi, o halde?..

İşte o anda sabah sessizliğinden başka şeylerin de sıra dışı olabileceğini düşündüm. Çalışma odama gidip silahımı aldım ve evi gezmeye başladım. Kimse yoktu görünürde. Akşam yemeğinden kalan sofraya takıldı gözüm, oysa ki sevgilim son derece titiz birisidir, asla sofrayı toplamadan yatmaz. Bir de nedense sofra dağınıktı. Tartışmış mıydık acaba? Sanmam, unutmazdım muhtemelen. Aklımdan bu geçerken ayağımda bir acı hissettim; yerdeki cam kırığına basmıştım. Neyse ki küçük bir cam parçasıydı. Onu saplandığı yerden çıkardım ve yerdeki diğer kırıklara -muhtemelen sofrada eksik olduğu göze batan bardağa aitlerdi- basmamaya özen göstererek yatak odasına geçtim.

Sevgilim yatakta idi... Olması gereken yerde değil, yatağın doğru tarafında değil ortasında idi.. Ama olmaması gereken şey, boğazını boydan boya kesip, sonra da karnının ortasına saplanmış olan devasa ekmek bıçağıydı. Yatak kan içindeydi. Donduğumu anımsıyorum. Bu nasıl olmuştu? Gece eve kim ve nasıl girmiş, ben uyurken bunu nasıl yapabilmişti? Evet, uykum ağır ama bu denli mi? Elimdeki silahın yere düşmesi ile bir an kendime geldim. Alnım zonkluyordu. Bu bir rüya mı diye geçirdim içimden, bir kabus? En kötü kabusum?

Biliyor musunuz, o an hatırlamaya başladım. Akşam yemekte nasıl tartıştığımızı... Konu gene bendim elbette. Ama sabit şeyler üzerinden tartışmamıştık. Ben ve benim katlanılmaz yanlarım. Nasıl başladığını şimdi anımsıyorum, kırmızı yerine beyaz şarap almıştım eve gelirken. Halbuki o kadar da uyarmıştı beni. Unutkanlık işte. Hangi anda bana tokat attığını ve yatak odasına kaçtığını kestiremiyorum. Ama ekmek bıçağını alıp arkasından koştuğum aşikar. Evet, saçlarından tutup bir çırpıda kesivermiştim boğazını. Ses telleri kesildiğinden olsa gerek, sadece garip hırıltılar çıkarıyordu. Her hırıltı ile boğazından öksürür gibi kan damlaları fışkırıyordu. Elleri vücudunun iki yanına düşmüştü. Boğazından akan kan elbisesini kırmızıya boyarken dağılmış saçları yüzünün bir kısmını örtüyordu. Bir an sanki havada asılı kaldı. Yüzünü örten saçları arasından yüzüme öyle iğrenç bir ifade ile bakıyordu ki, bıçağı karının ortasına sağlayıp ileri, yatağa doğru ittirmiştim onu. Karnı sanki pamuk dolu bir yastık gibi yumuşacıktı, bıçağı saplarken zorlanmamıştım. Veya kemiklere rastlamamıştı bıçak. Yatağa düştükten sonra vücudu bir kaç kez kısa kısa titredi. Ve hareketsiz kaldı. Ama sonra neden hiç bir şey olmamış gibi pijamalarımı giyip yatağa uzandığımı bilmiyorum. Tek bildiğim, o gece hayatımın en rahat uykularından birini uyuduğum.

Bunları size neden mi anlatıyorum? Avukatım itiraf edersem, mahkemede ceza indirimi alabileceğimi söyledi.

Sahi, alır mıyım?


Eray ÇINAR; 06/03/2007


"Şimdi, tüm bedenini sarıp sarmalayıp, sana masalımızı anlatmalıydım..." - Çiğdem AĞBULAK

Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
  #3 (permalink)  
Alt 16-06-2007, 22:56
osslem - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Zevzek
 
Üyelik Tarihi: 03-02-2007
Mesajlar: 897
Biri Kötü bir gün ve diğeri sessiz sabahla başlamış.
Bu çelişkiye kaşımı kaldırdım


Mum alevinde ısıtıyorum senli bekleyişlerimi..
ve seni,
dördüncü perdede öpüyorum dudaklarından..



Hangi köşeyi zaptetmişsin ki acaba dönerken karşımda senı buldum..
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
  #4 (permalink)  
Alt 17-06-2007, 13:59
Meleğim - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Arıza
 
Üyelik Tarihi: 07-06-2007
Nerden: Ankara
Mesajlar: 483
CENNET ŞEHRİNDE AKŞAM VAKTİ

Masanın başında oturmuş, elinde tuttuğu kalemle önündeki kağıda bakıyordu. Tüketim toplumunun en iyi temsilcilerinden birisi olan rengarenk plastikten yapılma masa lambasını yakmıştı. Gerçi lamba odayı bir şeyler yazmak için yeterince aydınlatmıyordu, kendine bile faydası yoktu. Ama o loş ışığı seviyordu.

Böyle olmayacak” dedi ve yeni bir kadeh votka daha doldurdu yanı başında duran şişeden. İçmek iyi gelirdi eskiden ama nedense şimdi pek işe yaradığı söylenemezdi. Beşinci kadeh olmasına karşın, önündeki sayfa yeni yıkanmış bir çarşaf kadar beyazdı. Yada gri. Değil bir kelime, bir harf bile koyamamıştı o sayfanın üstüne. Kaleme acıdı önce; yıllardır uğurluymuş gibi aynı kalemi kullanıyordu. Kalem iyice eskimiş, sürekli yazarken sorun çıkartır olmuştu. Sonra kağıda acıdı. “Üreticiler iyice işi ticarete dökmüşler” diye söylendi kaşlarını çatarak. Kağıt fazla inceydi; muhtemelen yazarken kalemi sertçe bastırırsa kağıda zarar verecekti. Oysa kendisini kaptırdığında hep bastırırdı kalemi sayfaya. Sanki tüm hırsını o sayfadan çıkartır gibi.

Ne kadar denediyse de, üzerindeki olumsuzluğun suçunu ne kağıda, ne de kaleme atabildi. Gün gibi aşikardı kafasının karışıklığı. Öyle ki, her zaman olanın tersine, bu kez daha ne ile ilgili yazmak istediğine bile karar verememişti. “Yazmayayım bir şey, nasılsa bu kafadan bu akşam bir şey çıkmayacak; en azından hoşuma gidecek bir şey” diye mırıldandı. Kalemi masanın üzerine bırakıp kalkmaya yeltendi.. Beceremedi. Boşalmalıydı bir şekilde. Böyle uyumasına imkan yoktu ve sızana dek içmek için kendini yeterince iyi hissetmiyordu. Alkol eskisi kadar keyifli değildi. Eskiden daha kolaydı bazı şeyler; yazacak bir şey bulamadığında sızana kadar içer, ertesi sabah sorunlarından ve günahlarından bir nebze olsun sıyrılmış olarak uyanabilirdi. Ama şimdi.. Şimdi vücudu yorgunlukları kaldırmıyordu; ruhu ve aklı öylesine yorgundu. Ertesi gün daha da kötü olacağını bildiğinden, tekrar kalemi eline alıp içkisinden bir yudum aldı. Ve ilk kelime düştü sayfaya: Kumar.

Eskiden beri severdi kumar oynamayı. Aslında kazanmayı severdi, pek riske girmezdi. Yıllar boyu hiç değişmemişti tarzı; en sevdiği şey beklenmedik anda karşıdaki oyuncuların çektikleri resti görmekti. Blöflerini yakaladığında suratlarındaki şaşkın ifadeye mağrurca gülümsemeyi severdi. Bir güç gösterisi idi onun için bu; “bu masada kimse bana rest çekemez, en azından 2 kez düşünmeden” mesajıydı bir nevi. Şansı da iyiydi, nadiren kaybederdi. Büyük paralara kumar oynamadığından kaybettiğinde üzülmezdi; ama kazanmanın ve o güçlü görüntünün değeri parayla ölçülemezdi onun için. Aklına Kıbrıs kumarhanelerindeki günleri geldi. Dome Casino’da Black Jack masasındaki yedinci 7’liyi açtırdığı gece.. Şerefine patlatılan şampanya ve ikram edilen devasa Küba purosu.. Etrafındaki insanların ona imrenerek bakışı. Yada Liman Casino’da pokerde renk yakalayışı.. Ne büyük para kazanmıştı ama! Güzel anılardı. Kumarla ilgili bir şeyler yazmanın iyi bir fikir olduğuna emin oldu. Hiç olmazsa yazarken güzel şeyler gelecekti aklına. Fakat bu sadece başlıktı. Altına ne yazacaktı, önemli olan bu idi. Birkaç şey döküldü kağıda yaşlı kalemden, ama beğenmeyip hepsini karaladı. Birkaç satır sonra girişi bulmuştu: Senin üzerine.

Onun için neler yapmıştı? Kısa bir ana sığamayacak bile olsa, kendisince önemli olan anları toparladı kafasında. Kime sorsa, kendisi için deli derdi; emindi. Ama bunu nasıl anlatmalıydı? Pek çoğunun kalkışmayacağı işlere kalkışmıştı onun için. Ve pek çoğunun düşünmeye bile cesaret edemeyeceği şeyleri vermeye çalışmıştı. “Ya bir şeyler ters giderse” dememiş, yılmamıştı. Kendisi için yapılanları yadsımak mı olurdu böylesi diye tereddüt etti ama bencillik değildi böyle yaklaşmak. Neticede bu onun şiiri idi ve kendisinden bahsetmesi gerekirdi. Kafasını olumlu anlamda yukarı aşağı sallayıp kendisine onay verdikten sonra, içkisinden bir yudum daha alıp, bir sigara yaktı. Çok sigara içiyordu, onlarca kez buna bir son vermeyi düşünmesine rağmen. Bu fikri aklından hızla uzaklaştırdı, kendi zayıflıklarını görmeye tahammül edemiyordu. Hayatla hep yalnız başına mücadelesinde midir, uzatılan her elin ardından üstüne yıkılan çıkarlardan mıdır, yoksa hep aldanmışlığından mıdır; kendini hayata ve daha önemlisi insanoğluna karşı en iyi şekilde hazırlamaya, hep güçlü olmaya gayret etmişti. O yüzden zayıf düştüğü anları hatırlamayı, zayıflıklarını görmeyi sevmiyordu hiç. Hayatı savaşmakla geçmişti ve savaş henüz bitmemişti. Aklından bunları geçirirken bir sonraki satırı buldu: Hayatımı yatırdım.

Hayatla giriştiği savaşta elbette her zaman kazanamıyordu, zaten böyle bir şeyi beklemenin saflık olduğunu iyi biliyordu. Kumarda da aynı mantık vardı, şans sürekli birinden yana değildir. Önemli olan iki şey vardır. İlki; eline iyi kağıt geldiğinde bunu değerlendirebilmek. İkincisi; elinde iyi kağıt yokken de kazanmayı bilmek. Bazen bu ikilinin dışında durumu kabullenip şansın döneceği yada şartların daha uygun olacağı anı beklemek gerektiğini kavramıştı. Bu yüzden kayıplardan çok zarar görmezdi. Görse de kendisini öyle inandırırdı ki güçlü olduğuna, uzunca bir süre zararı hissetmezdi. Bir sonraki ele konsantre olurdu. Böylelikle elinden gelen en iyi oyunu oynardı her seferinde. Kendisini oyuna adardı adeta. “Sağlamcı” denilen tiplerdendi; yüzde otuz ihtimalle 1’e 10 kazanacak oyun yerine, yüzde elli ihtimalle 1’e 2 verecek oyunu tercih edenlerden. Çabalamaya gerek bile kalmadan yeni satır belirdi: 1’e 1 versen.

Hayatını adamakla elde edilecek kazanç, diğerinin hayatından fazlası olabilir miydi? Olamazdı. Hem bu, eşit şartlarda oynanan bir oyundaki en büyük rest sayılırdı ve riske edilen hayata karşılık bir hayat yetmeliydi: Yeter.

Ortaya çıkan sonuca bakmadan önce bardağı kafasına dikti. Yanan boğazına hemen derin bir nefes sigara yapıştırdı. Gözlerini kapadı.. Yazdıklarını unutmaya çalışır gibi. Sonra derin bir nefes alıp kağıda baktı:

KUMAR

Senin üzerine
Hayatımı yatırdım,
1’e 1 versen
Yeter.


Altına her zaman yaptığı gibi grafik imzasını attı. Ve de tarihi. Yanına da kime yazıldığının bilinmesi için “Kadınım’a” diye not etti.

Yorulmuş hissetti kendisini. Aslında saatler sürmemişti yazması, ama yazana dek geçen saatler ve kafasındakiler yormuştu onu. Yavaşça masadan kalktı. Masa lambasını söndürdü. Ve içeriye yalnız yatağına gitti. “Belki bu gece huzurlu bir uyku uyurum” diye umarak içinden.

Eray ÇINAR; 14/05/2007



Gözlerimdeki yansıman
Senden öte bir sen.
Sana vereceğim o can
Benden öte bir ben.

Eray ÇINAR
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiketler
deneyemediklerim


Konuyu toplam 1 kişi okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil



Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 08:24 .
Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO ©2009, Crawlability, Inc.

Copyright ©2007 - 2008 khAos.info