|
|
| Edebi Mevzular Özgürlüktür edebiyat.. |
Franz KafkaEdebi Mevzular içerisinde Franz Kafka konusu: Ceza Sömürgesi
Subay, "Eşsiz bir alet" dedi yolcuya ve kendisine hiç de yabancı olmayan makineyi hayran hayran süzdü.
Yolcu, büyüğe saygısızlık ve hakaret suçuyla ölüme mahkûm edilen bir askerin idamında ...

10-03-2007, 10:12
|
|
Taze Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 10-03-2007
Mesajlar: 159
|
|
Franz Kafka
Ceza Sömürgesi
Subay, "Eşsiz bir alet" dedi yolcuya ve kendisine hiç de yabancı olmayan makineyi hayran hayran süzdü.
Yolcu, büyüğe saygısızlık ve hakaret suçuyla ölüme mahkûm edilen bir askerin idamında bulunmayı teklif eden komutanın çağrısını, sırf nezaket gereği kabul etmişe beziyordu. Sömürgeliler de bu idama pek ilgi göstermemişti zaten.
Bu küçücük, kumlu vadide, dört yanı yalçın kayalıklarla çevrili bu çukurda, subaydan, yolcudan ve saçı başı dağılmış, ağzı açık aptalın biri olan hükümlüden ayaklarına, bileklerine ve boynuna gerilmiş ve birleştirici halkalarla birbirine tutturulmuş zincirlerin bağlı olduğu ağır bir zinciri elinde tutan askerden başka, kimsecikler yoktu. Uysal bir köpek gibiydi hükümlü; öyle ki, görenler, "bu adam serbest bırakılsa, dolaydaki tepelerde uslu uslu gezinir, idam saati gelince çalınan bir ıslıkla da koşa koşa gelir" derdi.
Yolcunun makineye pek aldırdığı yoktu; hükümlünün arkasında, adeta gözle görülür bir ilgisizlikle ileri geri dolaşıyordu. Subay bu sırada, kah derinlemesine toprağa gömülü makinenin altına sokularak, kah üst kısımları gözden geçirmek için merdivene çıkarak, ufak tefek bozuklukları düzeltiyordu. Bu gibi işleri makinistlere bırakmak pekala mümkün olduğu halde -makineye büyük bir sevgi ile bağlı olduğu için midir, işin yabancı ellere bırakılmasına engel olan başka nedenler bulunduğu için midir, nedir- subay, büyük bir istekle çalışıyordu.
En sonunda, "tamam" diye bağırıp, merdivenden aşağı indi. Son derece zayıf görünüyor ve boyuna ağzından soluyordu; boynuna, üniformanın yakasının altından geçirdiği iki, ince kadın mendili bağlanmıştı. "Bu üniformalar medarlarda pek sıkıcı olsa gerek," dedi yolcu; oysa subay, onun makine ile ilgili şeyler sormasını bekliyordu. Yağlı, kirli ellerini orada bulunan bir su kovasında yıkayarak "kuşkusuz" dedi, "ama bizim için vatan demektir bu elbiseler; vatanımızı unutmağa gönlümüz razı olmaz." Havluyla elini kurularken, hemen, "Hele şu makineye bir bakın!" diye ekledi; eliyle makineyi gösteriyordu. "Buraya kadar her şeyin, elle hazırlanması gerekir; sonra, o kendi kendine çalışır." Yolcu, evet der gibi başını sallayıp, ardı sıra sürüdü. Subay, her türlü" ihtimale karşı tedbir almak istercesine, "bazen işlerin ters gittiği de olur, kuşkusuz," dedi. "inşallah bugün bir şey olmaz; ama ihtimalleri de hesaba katmak gerek.
Makinenin hiç durmadan on iki saat çalışması gerekir. Fakat bu arada bir terslik olursa, bu sadece önemsiz bir şeyden ileri gelir ki hemen düzeltilebilir."
Bir yanda yığılı hasır iskemlelerden birini çekerek, "Oturmaz mısınız?" dedi; Yolcu bunu reddedemeyecek durumdaydı. Subay şimdi bir mezarın kenarında oturuyordu; çabucak bir göz attı içine. Fazla derin değildi. Mezarın bir yanında, kazılmış toprak yığını, öbür yanında da makine vardı. "Bilmem ki?" Yolcu elinin birini belli belirsiz salladı; subayın canına minnetti bu; artık makineyi kendisi anlatabilirdi. "Bu aleti," dedi, dirsek sapının birine tutunup, "eski komutan icat etmişti. İlk denemelerinde ben de hazır bulunmuştum ve tamamlanıncaya kadar her işine emeğim geçti. Fakat icat şerefi sadece onundur.
Eski komutanımızın adını işitmişliğiniz var mı? Hayır mı? Öyleyse, size şunu söyleyeyim ki, bu sömürgedeki bütün örgüt onun eseridir. Biz dostları, daha o ölmeden önce şuna inanmıştık; sömürgenin örgütü öylesine mükemmeldir ki, gelecek yeni komutan -kafasında bin bir tasavvur bulunsa dahi-, bir şeyi değiştiremez; hiç olmazsa yıllarca değiştiremez. Ve düşünlerimiz doğru çıktı; yeni komutan bu gerçeği kabul etmek zorunda kaldı. Ne yazık ki, eski komutanımızı tanımak nasip olmadı size! Fakat..." dedi, kendi kendinin sözünü keserek, "sözü boşuna uzatıyorum, işte makinesi önünüzde. Gördüğünüz gibi, üç kısımdan ibarettir. Zamanla her kısma bir ad takıldı. Alttakine "yatay" denir, üsttekine "Nakkaş"; bu ortadaki, inip çıkana da "Tırmık". "Tırmık mı?" dedi yolcu. Pek dikkatle dinlemiyordu; gölgesiz vadide gün ışığı son derece şiddetliydi; oldukça güçtü derli toplu düşünmek.
Subayın, -üzerindeki o daracık, sımsıkı üniformanın, sayısız düğmeli ve ağır apoletli ceketine karşın- konusuna coşkuyla devam ederek, bir yandan anlatıp, bir yandan da elindeki anahtarla vidaları sıkıştırmasına hayran olmuştu. Askere gelince, onun durumu da yolcununkine benziyordu. Başı öne sarkık, hükümlünün zincirini bileğine dolayarak, tüfeğine dayanmış, hiçbir şeye kulak astığı yoktu. Yolcu buna hayret etmiyordu, çünkü Fransızca konuşuyordu subay; ne askerin, ne de hükümlünün bir tek Fransızca söz bilmediği kesindi. Böyle olduğu halde, mahkûmun, subayın izahatını takip etmeğe uğraşması dikkate değer bir şeydi. Subay parmağıyla nereye işaret etse uykulu bir halde, ısrarla gözlerini oraya dikiyor, yolcu sözünü kesip bir şey sorunca, subay gibi o da başını çeviriyordu.
"Evet, tırmık," dedi subay. "Tam ona göre bir ad. İğneler tırmıkta olduğu gibi yerleştirilmiştir, işleyişi de aşağı yukarı tırmığınkine benzer; fakat çalışma alanı belli ve tek olup daha sanatkârca yapılmıştır. Neyse, birazdan görürsünüz. Hükümlü buraya, yatağın üzerine yatırılır - çalıştırmadan önce makineyi size şöyle bir anlatmak istiyorum. O zaman işleyişini daha iyi izlersiniz. Hem, nakkaştaki dişli çarklardan biri iyiden iyiye yıprandı artık; çalışırken fazla gıcırdıyor; öyle ki kendi sesinizi bile işitemezsiniz kolay kolay; ne yazık ki burada yedek parça bulmak güç. Neyse, işte yatak, size söylediğim gibi. Üzeri bir tabaka ham pamukla kaplanmıştır, nedenini daha sonra anlarsınız.
Bu ham pamuğun üstüne hükümlü yüzükoyun yatırılır, çırılçıplak tabii; işte, sımsıkı bağlamak için de kayışlar; bunlar eller için, bunlar ayaklar; bunlar da boyun için. Yatağın başucunda, yani demin söylediğim gibi adamın yüzükoyun yatırıldığı yerde, doğrudan doğruya ağzına gidecek bir şekilde ayar edilebilen, keçeden yapılmış küçük bir tıkaç vardır. Bağırıp dilini ısırmasını önlemek için düşünülmüştür bu.
Tabii, keçe ağzına zorla sokulur; yoksa boynu kopar kayışın altında." "Ham pamuktan mı?" diye sordu yolcu, ileri doğru eğilip. "Elbette," dedi subay, gülümseyerek, "kendiniz bakın." Yolcunun elini tutup yatağın üzerinde gezdirdi. "Ham pamuğa benzememesi, özellikle bu iş için hazırlanmış olmasındandır. Birazdan anlatırım size ne işe yaradığını." Yolcu, makineyle ilgilenmeğe başlamıştı; bir eliyle gözlerini güneşe siper edip, aleti baştan aşağı süzdü. Kocaman bir şeydi. Yatakla nakkaş aynı büyüklükte olup, kara tahtadan yapılmış, iki sandığa benziyordu. Nakkaş, yatağın aşağı yukarı iki metre yukarısında asılıydı; köşelerinden, gün ışığında pırıl pırıl yanan dört pirinç çubukla tutturulmuştu birbirine. Tırmık; sandıkların altındaki çelik bir şeridin üzerinde mekik gibi işliyordu.
Subay, yolcunun daha önceki umursamazlığını pek fark etmediği halde, uyanmakta olan ilgisini hemen sezmiş, rahat rahat seyredebilsin diye açıklamalara son vermişti. Hükümlü de yolcuyu taklit ediyor, başını kaldırmış, -tabii eliyle gözlerini siper edemeden- makineyi seyrediyordu.
İskemlesine yaslanıp, ayak ayaküstüne atarak "iyi" dedi yolcu, "adam yüzükoyun yatar."
Şapkasını biraz arkaya doğru itip, elini sıcaktan yanan yüzünde gezdirerek, "Evet" dedi subay, "dinleyin şimdi! Yatağın da, nakkaşın da birer elektrik bataryası vardır; yatağınki kendisine, nakkaşınki ise, tırmığa gereklidir. Adam bağlanır bağlanmaz, yatak çalışmağa, hem sağa-sola, hem aşağı-yukarı, çok küçük fakat çok süratli titreşimlerle hareket etmeğe başlar. Hastanelerde de buna benzer makineler görebilirsiniz; ama bizim yatağın hareketleri çok dikkatle hesaplanmıştır ve tırmığın hareketlerine göre işlemesi gerekir. Asıl hükmü yerine getiren alet de, tırmıktır."
"Peki, hüküm nasıl yerine getirilir?" diye sordu yolcu.
Subay, "Onu da mı bilmiyorsunuz?" diyerek şaşkınlıktan dudağını ısırdı. "Bağışlayın, açıklamalarım derli toplu olmuyor, galiba. Özür dilerim. Malum a, bu izah işini komutan yapardı; ama yeni komutan bunu ihmal ediyor; fakat böyle önemli bir misafire..." Yolcu her ne kadar iki eliyle bu iltifatı reddetmeğe çabaladıysa da, olmadı, subay ısrar ediyordu, "...böyle önemli bir misafire, bizde hükmün yerine getirilmesine dair bilgi vermemek...
Bir yaşıma daha bastım; bu ne biçim..." tam ağır bir söz söyleyecekti ki, hemen kendini tuttu, sadece, "haberim yoktu," dedi. "Suç bende değil. Her neyse, bizdeki ceza usulünü benden daha iyi anlatacak kimse yoktur kuşkusuz; çünkü burada..." ceketinin iç cebini gösteriyordu, "Çünkü burada eski komutanımızın çizdiği, makineyle ilgili planlar var."
"Komutanın kendi planları mı?" diye sordu yolcu. "Demek her şeyi kendinde toplamıştı, ha? Asker, yargıç, makinist, kimyager ve layihacı?"
"Evet, her şey demekti o," dedi subay, başıyla onaylayarak; cam gibi bakışlarla boşluğu süzüyordu. Sonra dikkatle ellerini gözden geçirdi; planlara dokunabilecek kadar temiz değildiler anlaşılan; gidip kovada ellerini yeniden yıkadı. Derken, deriden yapılmış küçük bir evrak çantası çıkarıp, "Hükümlerimiz pek şiddetli olmasa gerek," dedi. "Hangi emre karşı gelmişse hükümlü, gövdesine Tırmıkla yazılır. Sözgelimi, bu hükümlünün" -subay, adamı gösteriyordu,- "gövdesine BÜYÜKLERİNE SAYGI GÖSTER! diye yazılacaktır."
Yolcu adama baktı, subay kendisini gösterirken, başı eğik, söylenenleri kaçırmamak için kulak kesilmiş, dinliyordu. Ama birbirine sımsıkı yapışmış kalın dudaklarının kımıldanışından, bir tek sözcük bile anlamadığı belliydi.
Yolcunun kafasından bir sürü soru geçiyordu, fakat adamın bu hali karşısında sadece, "Kararı biliyor mu?" diye sordu. "Hayır" dedi subay; açıklamalarını sürdürmeğe can atıyordu, fakat yolcu sözünü kesti. "Giydiği hükümden haberi yok mu bu adamın?" "Hayır," dedi subay, yeniden; daha dikkatli bir soru sormasına meydan Vermek istiyormuş gibi, biraz bekleyip, "Ona bunu bildirmekte mana yok," dedi. "Nasıl olsa gövdesiyle, bizzat Öğrenecek." Yolcunun cevap vermeğe niyeti yoktu; fakat mahkûmun bakışlarının kendisine çevrildiğini hissetti; bu bakışlar ona. "Siz bunları doğru buluyor musunuz?" diye soruyordu sanki.
Yaslandığı iskemlesinden ileri doğru uzanıp başka bir soru sordu, "Ama hüküm giydiğini biliyordur kuşkusuz?" "Hayır, onu da bilmiyor,"dedi subay, yolcuya gülümseyerek; sanki ondan, şaşırtıcı, daha başka sözler bekliyordu. Yolcu alnını silip, "bilmiyor ha?" dedi. "Savunmasının fayda etmediğinden de habersiz, desenize." "Savunma hakkı verilmedi ki," dedi subay; bakışlarını çevirmiş, yolcuyu, apaçık gerçekleri dinlemenin vereceği utançtan kurtarmak istermiş gibi, kendi kendine konuşuyordu. Yolcu, "Ama kendisini savunması için ona fırsat verilmiş olması gerek." deyip ayağa kalktı.
Subay, makine hakkında bilgi verememek tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu anlayınca, yolcunun yanına gelip kolundan tuttu ve bütün dikkatin kendisine çevrildiğini sezdiği için, dimdik duran hükümlüye doğru eliyle işaret edip -bu sırada asker zinciri şiddetle çekti- "Mesele şu," dedi. "Ben bu ceza sömürgesine yargıç tayin edildim; genç olduğum halde; çünkü bütün ceza işlerinde eski komutanın yardımcısı bendim ve benim kadar bu makineden anlayan yoktur. Başlıca kuralım da şudur; Suçtan kuşkulanılamaz. Öbür mahkemeler bu ilkeye uyamazlar elbette, çünkü türlü düşüncelerin etkisi altındadırlar ve onların kararlarını dikkatle gözden geçiren daha yüksek mahkemeler vardır.
Ama buradaki durum öyle değil; hiç olmazsa eski komutanın zamanında öyle değildi. Yeni gelenin, benim kararlarıma karışmak istediği oldu, tabiatıyla, fakat onu bundan uzaklaştırmasını bildim ve bileceğim. Olayı dinlemek istersiniz herhalde; çok basit, hepsi gibi. Bu sabah yüzbaşının biri bana, kendisine hizmetçi tayin edilen bu adamın, kapısının önünde uyuduğunu, ödev arasında uyuduğunu bildirdi.
Bilirsiniz ya, ödevi her saat vuruşunda ayağa kalkıp, yüzbaşının kapısına selam vermektir. Çok titizlik isteyen, gerekli bir ödevdir bu; hem hizmetçilik, hem de nöbetçilik etmek zorunda olduğu için daima tetikte bulunması gerekir. Dün gece yüzbaşı, adamın ödevini yapıp yapmadığını öğrenmek ister. Saat tam ikiyi vururken kapıyı açınca, bir be bakar ki adam kıvrılıp yatmış, uyuyor. Kırbacını kavradığı gibi yüzüne veriştirir. Adam kalkıp af dileyeceği yerde efendisinin bacaklarına sarılıp sarsarak "Bırak kırbacı elinden, yoksa diri diri yerim seni!" diye bağırır. İşte size delil. Yüzbaşı bir saat önce bana geldi, ifadesini alıp hükmü ekleyiverdim. Derken suçluyu zincire vurdum.
Mesele gayet basit: Önce adamı çağırıp sorguya çekseydim, işler çatallaşırdı. Tutar bana bir sürü yalan uydurur, yalanını yüzüne vursam, bu sefer yeni yalanlarla, eski yalanlarını savunmaya kalkışırdı; daha neler neler... Şimdi ise elimdedir, bir yere koyuvermem. Bilmem anlatabildim mi? Ama boşuna zaman yitiriyoruz, şimdiye kadar başlamamız gerekirdi idam törenine; oysa ben daha makinenin tanıtılmasını bile bitiremedim." Yolcuyu iskemlelerine doğru iterek, kendisi de makinenin yanına gidip başladı :
"Gördüğünüz gibi Tırmığın biçimiyle insan gövdesi arasında benzerlik vardır; işte insan gövdesinin yerini tutan Tırmık, bunlar da bacakları andıran Tırmıklar. Başın yerinde sadece ucu sivri bir demir bulunmaktadır. Bilmem anlatabildim mi?" Dostça bir tavırla yolcuya doğru eğildi; en geniş açıklamalara bile girişmeye hazırdı.
Yolcu kaşlarını çatmış, tırmığı seyrediyordu. Adli usulün bu türlüsü hoşuna gitmemişti. Olağanüstü tedbirlerin alınması ve askeri disiplinin son derece sıkı olması gereken bir ceza sömürgesinde bulunduğunu unutuyordu anlaşılan. Subayın dar kafasının anlayacağı, yeni bir usul -ağır ağır da olsa- yeni bir usul getirmek isteyen, yeni komutana umut bağlanabileceğini düşünüyordu. Bu düşünce akışının etkisiyledir ki, "Komutan idam töreninde bulunacak mı?" diye sordu. Bu doğrudan doğruya yöneltilen soru karşısında ürkerek, "Belli değil," dedi subay; yüzündeki dostça ifade kayboluvermişti. "İşte bunun içindir ki vakit kaybetmemeliyiz. Hiç hoşuma gitmese de, vereceğim bilgiyi kısa kesmek zorunda kalacağım. Fakat yarın, makine temizlendikten sonra -bunun tek sakıncası fazla kirlenmesinde- evet temizlendikten sonra, bütün ayrıntıları size kısaca anlatırım.
Şimdilik, sadece ilkeler, -Adam yüzükoyun uzandığı zaman, yatak titremeğe başlayınca, Tırmık, gövdesinin üzerine doğru indirilir. O, -iğneleri, adamın derisine nerdeyse değecek bir halde kendi kendisini ayar eder; ve dokunma başlar başlamaz, çelik şerit gerilip sert bir kuşak haline gelir. Derken hükmün ifası başlar. Cahil bir seyirci cezalar arasında fark gözetmez, Tırmık tam bir düzenle yapar işini; titrerken, sivri uçları, yatağın titreşimiyle titreyen gövdenin derisine saplanır. Asıl hükmün yerine getirilişi seyredilebilsin diye, Tırmık camdan yapılmıştır. İğnelerin cama yerleştirilmesi teknik bir mesele arz ediyordu; fakat birçok denemelerden sonra bu güçlüğü de yendik. Her güçlüğü göze almıştık iş için. Şimdi herkes camdan bakıp, gövdenin üzerinde şekillenen yazıyı görebilir. Birazcık yaklaşıp iğneleri görmek istemez misiniz?"
Yolcu yavaşça ayağa kalktı; makinenin yanına gidip, Tırmığın üzerine doğru eğildi, "Türlü şekilde tertiplenmiş iki çeşit iğne vardır," dedi subay, "her uzun iğnenin yanında bir kısası bulunur. Uzun iğne yazıyı yazar, kısa iğne ise, yazıyı kirletmesin diye su fışkırtıp, çıkan kanı temizler. Kanla su karışarak, şu küçük oluklardan bu büyük oluğa geçer, oradan da, bir boruyla mezarın içine akar." Subay, kanla suyun akış yolunu parmağıyla çizerek gösteriyor, tasvirin mümkün olduğu kadar canlı olması için, -akıntıyı önlemek istermiş gibi-, iki elini borunun ağzında tutuyordu. O, bu işle uğraşırken yolcu, başını geri çekip bir elini arkasında gezdirerek, iskemlesini aradı.
Dehşet içinde bir de baktı ki, hükümlü de subayın çağrısına uyup gelmiş, Tırmığı yakından seyrederek subayın hareketlerini izlemekte... Uyuklayan askeri, zinciriyle sessizce sürüklemişti anlaşılan; camın üzerinden eğilmiş ileri doğru uzanıyordu. Bu iki efendinin neye baktığını, kararsız bakışlarla anlamağa çalıştığı, besbelliydi; ama anlatılanlardan hiçbir şey anlamadığı için, işin içinden bir türlü çıkamıyor, oradan oraya bakınıp, ikide bir gözlerini camın üzerinde gezdiriyordu. Belki bu suçtur diye, yolcu onu uzaklaştırmak istedi. Fakat subay, bir eliyle yolcuyu sımsıkı tutarak, öbür eliyle toprak yığınından bir kesek alıp, askere fırlattı.
Asker irkilerek gözlerini açtı; hükümlünün nasıl böyle bir şeye cüret ettiğini görür görmez tüfeğini bırakıp, ökçelerini toprağa sımsıkı bastırarak, adamı gerisin geri çekmeğe başladı. Sendeleyerek düştüğü için, yerde yuvarlanıp zincirlerini şakırdatan hükümlüyü küçümseyen bakışlarla seyrediyordu. "Ayağa kaldır şunu!" diye haykırdı subay; suçlunun, yolcunun dikkatini kendi üzerine çektiğini fark etmişti. Nitekim yolcu, Tırmığın üzerinden ileri doğru uzanmış, ne yapıldığını görmek için dikkatle bakıyordu. Tekrar, "Adama göz kulak ol!" diye bağırdı. Ve makinenin yanından ayrılıp suçluyu kollarının altından kavrayarak, askerin yardımı ile ayağa kaldırdı; fakat ayakları tutmaz olmuştu, adamın.
Subay döndüğü zaman, "Hepsini gördüm artık," dedi yolcu. "Asıl en önemli şeyi görmediniz" dedi beriki; yolcunun kolundan tutup yukarı doğru işaret etti. "Nakkaştadır, Tırmığın hareketlerini yöneten dişli çarklar ve bütün bu makine sistemi, hükmün gerektirdiği yazıya göre ayar edilir. Ben hala eski komutanın çizdiği planları kullanıyorum, işte bakın." -deri çantadan birkaç kağıt çıkardı- "elinize veremeyeceğim için af buyurun, benim varım yoğumdur bu kağıtlar.
Siz şöyle oturun, ben kâğıtları önünüze tutarım, siz de birer birer, iyice görürsünüz." Birinci kağıdı açtı. Yolcu beğendiğini anlatan bir şeyler söylemek istiyordu, fakat bütün gördüğü, Arap saçı gibi karışık, oradan buradan kesişen çizgilerden ibaretti, kağıdın yüzündeki boş yerleri bile fark ettirmeyecek kadar sıktı, bu çizgiler. "Okuyun," dedi subay. "Okuyamıyorum," dedi yolcu. "Ama oldukça okunaklı" dedi subay. "Evet, çok ustaca yazılmış." dedi yolcu, kaçamaklı bir dille, "fakat bir türlü sökemiyorum." Kâğıdı kaldırıp, "Evet" dedi subay gülerek, "okul çocukları okusun diye yazılmadı bu. Uzun boylu incelemek ister. Çalışsanız, eminim ki, siz de bir gün okuyabilirsiniz.
Elbette ki yazı o kadar basit olamaz; adamı derhal öldürmek için hazırlanmadı bu; aradan, ortalama, on iki saat geçmesi gerek; altıncı saat dönüm noktası sayılır. İşte bunun içindir ki, asıl yazı sayısız süslerle çevrilmiş olup, sadece dar bir kuşak içinde gövdeyi dolanır; gövdenin geri kalan kısmı süslemeye ayrılır. Tırmığın ve bütün aletin başardığı işi, bilmem şimdi takdir edebiliyor musunuz? Bakın!" Merdivene çıkarak, tekerleğin birini çevirip, aşağıya bağırdı: "Dikkat, yana çekilin!" Ve makine çalışmağa başladı. Bir de tekerlek gıcırtısı olmasaydı, diyecek yoktu. Subay tekerleğin çıkardığı gürültüye şaşırmış gibi, yumruğunu salladı ve yolcudan özür dilercesine kollarını açıp, makinenin çalışmasını aşağıdan seyretmek üzere, merdivenden indi. Makinede aksayan bir yer vardı, kendisinden başka kimse anlayamazdı bunu; yine yukarı çıkıp, iki eliyle, Nakkaşın içinde bir şeyler aradı; sonra, çabucak inmek için, merdivene aldırmadan, demir çubukların birine tutunup, aşağı kaydı ve gürültüye karşın sesini duyurabilmek için, yolcunun kulağına, var gücüyle bağırdı: "Görebiliyor musunuz?
Tırmık yazmağa başlıyor; sırta yazılan birinci kısım bitince, ham pamuk tabakası hareket edip, gövdeyi yavaşça döndürerek, Tırmığa taze bir zemin hazırlar. Bu sırada, gövdenin yazılan kısmı kani emip harfleri ikinci bir defa oyulabilir duruma getiren ve özellikle bu iş için hazırlanmış olan ham pamuğun üzerindedir. Tırmığın kenarındaki şu dişler, gövde dönerken, yaralara yapışan pamuk parçalarını koparıp mezarın içine atarak, Tırmığa çalışma olanağı sağlar. Tırmık bu şekilde yazıyı gittikçe derinleştirerek, tam on iki saat durmadan çalışır. İlk altı saat boyunca hükümlü henüz eskisi gibi sağdır; sadece acı duyar. İki saat sonra da keçe tıkaç ağzından çıkarılır, çünkü bağırmağa gücü yetmez artık. Yatağın başucundaki elektrikle ısınan şu leğene biraz, sıcak pirinç suyu konur; hükümlü, canı çekerse, istediği kadar, dilinin el verdiği kadar bu sudan içebilir. Hiçbiri kaçırmaz bu fırsatı.
Henüz kaçıranı görmedim ve şimdiye kadar pek çok kimse geçti elimden. Yalnız altıncı saattedir ki adam bütün iştahını kaybeder. Ve ben çoğu zaman tam o sırada, buraya diz çöküp seyre koyulurum. Adam son lokmasını binde bir yutar; ağzının içinde evirir çevirir sonra mezarın içine tükürür. Hemen geri çekilirim; yüzüme tükürür yoksa. Ama öyle bir durulur ki, altıncı saatte! En aptallarının bile, o anda içine aydınlık doğar. Bu aydınlık önce gözlerin çevresinde belirir; derken, yayılır.
O anda öyle bir büyü vardır ki, insanın Tırmığın altına yatası gelir. Ondan sonra artık fazla bir şey olmaz; adam yazının anlamını anlamağa başlar; dinliyormuş gibi dudaklarını büzer. Yazıyı gözle okuyup çözmenin ne denli güç olduğunu demin gördünüz; fakat bizimki onu yaralarıyla çözer. Kuşkusuz, çok zor bir iş; okuyup bitirebilmesi için altı saat daha ister o zamana kadar Tırmık hakkından gelip, mezarın içine atar; adam, kanlı su ile ham pamuğun üstüne yuvarlanır. Artık hüküm yerine getirilmiş demektir; gömme işini de biz, askerle ben, yaparız."
Yolcu, kulağını subaya vermiş, elleri ceketinin ceplerinde, makinenin işleyişini seyrediyordu. Hükümlü de seyrediyordu, ama hiç bir şey anlamadan. Biraz öne doğru eğilip, hareket eden iğnelere merakla bakarken asker, subaydan aldığı bir işaret üzerine, bıçağıyla, gömleğini ve pantolonunu arkasından kesip yırtıverdi; adam kesilen paçaları, yere düşerken, yakalayıp çıplak yerini örtmek istedi, fakat asker kendini tuttuğu gibi havaya kaldırarak, giysisinin geri kalan kısmını da silkeleyip attı. Subay, makineyi durdurdu; ve bu ani sessizlikte adam, Tırmığın altına yatırıldı. Zincirler çözülüp yerine kayışlar bağlandı. İlkin rahatlar gibi oldu, adam. Derken Tırmık biraz daha indirildi; zayıf bir adamdı çünkü. İğnelerin uçları değer değmez, derisine bir ürperme yayıldı; asker, sağ elini kayışa bağlarken, sol elini bir rastlantıyla yolcunun bulunduğu yere doğru, şiddetle savurdu. Subay, idam usulünün yolcunun üzerinde bıraktığı etkiyi -kısaca da olsa, bu kendisine açıklanmışı- etkiyi yüzünden okumak istiyormuş gibi, yan gözle boyuna onu seyrediyordu.
Bilek kayışı koptu; asker pek fazla sıkmıştı anlaşılan. Subay işe karışmak zorunda kaldı; asker kopan kayış parçasını gösterdi. Subay yanına gidip -yüzü hala yolcudan yanaydı- "Çok karışık bir makinedir bu," dedi, "İkide bir arıza yapar, ya bir şey kırılır, ya da bir şey kopar; ama bir pire için yorgan yakılmaz elbet. Sözgelimi, bu kayış meselesini halletmek işten bile değildir; onun yerine zincir kullanacağım; gerçi sağ kola rastlayan titreşimlerin duyarlılığı biraz bozulacak ama zararı yok." Zinciri bağlarken ekledi: "Makine için ayrılan tahsisat son derece azaldı.
Eski komutanın zamanında, serbestçe kullanabileceğim bir miktar para ayrılırdı. İçinde her çeşit yedek parçaların bulunduğu bir de ardiye vardı. Doğrusunu söylemek gerekirse; adeta israf edercesine kullanırdım bu parçaları; o zamanlar tabii; yeni komutanın ikide bir bahane bulup, eski usullerimizi kötülediği bugünkü günde değil. Makinenin para tahsisatını kendi üzerine aldı; şimdi yeni bir kayış istetsem, delil olarak eski kopuk kayışı görmek istiyorlar; yeni kayışın gelmesi için de aradan en az on gün geçmesi gerek; o da doğru dürüst bir şey olsa bari. "İyi ama makineyi kayışsız nasıl çalıştırsın bu adam?" diye soran olmuyor."
Yolcu düşünüyordu; başkalarının işine karışmak çok can sıkıcı bir şeydir. Kendisi ne sömürgeliydi, ne de sömürgenin bağlı olduğu devletin vatandaşı. Bu türlü idam usulünü doğru bulmadığını söylese, ya da bizzat engel olmağa kalkışsa, ona, "Sen yabancısın, kendi işine bak!" diyebilirdi. Ve buna hiçbir cevap veremez, ancak, bu işe hayret ettiğini, kendisinin sadece gözlemci olarak geldiğini, başka milletlerin adliye örgütlerinde değişiklikler yapmak niyetinde olmadığını söyleyebilirdi. Gelgelelim, kendisini tutamıyordu.
Usuldeki adaletsizlik, hükümdeki insaniyetsizlik ortadaydı ve kimse kalkıp ta onun bu işte bir çıkarı olduğunu iddia edemezdi; çünkü hükümlü yabancının biriydi; vatandaşı olmadığı gibi, adamı sevimli bulmuş filan da değildi. Yüksek makamlardan aldığı tavsiye mektupları vardı yanında; burada son derece nezaketle karşılanmıştı ve bu idam törenine çağırılması, düşüncelerinin saygı göreceğine bir belirti sayılabilirdi. Hele komutanın, bu usulden yana olmadığı -demin bunu kulağıyla işitmişti- subaya karşı adeta düşmanca bir tavır takındığı da hesaba katılınca, işler daha bir kolaylaşıyordu.
Yolcu tam o sırada subayın öfkeyle bağırdığını işitti.
Subay, keçe tıkacı hükümlünün ağzına daha yeni güç bela sokmuştu ki, adam, bastırılmaz bir bulantının zoruyla, gözlerini yumup kusmağa başladı. Subay, çabucak onu tıkaçtan uzaklaştırıp başını mezara doğru çekti; ama geç kalmıştı, adamın ağzından boşananlar makinenin her yanına bulaşıyordu. "Bütün suç bu komutanda!" diye bağırdı subay, önündeki pirinç çubukları deli gibi sarsalıyordu, "şu pisliğe bakın, ahıra döndü makine." Titreyen elleriyle yolcuya, olanları gösteriyordu. "Saatlerce dil döktüm komutana, suçlu idamdan önce bütün gün hiçbir şey yemesin diye. Fakat yeni ve yumuşak yasamız bunu doğru bulmuyor, komutanın hanımları, adama, öbür dünyaya göçmeden önce, tıka-basa şekerleme yediriyorlar. Ömrü kokmuş balık yemekle geçen bir adama şekerleme yedirilir mi hiç! Bunlar neyse; ama neden bana yeni bir tıkaç göndermezler, bilmem ki; üç aydır istemekten dilimde tüy bitti. Yüzlerce kişinin, can çekişirken salyaları aka aka kemirdiği keçe tıkacı, ağzına alınca nasıl içi bulanmaz insanın?"
Hükümlü, başı yerde, sessizce beklerken. Asker yırtık gömleğiyle makineyi temizliyordu. Subay, yolcuya doğru ilerledi; belirsiz bir önseziyle bir adım geri atan yolcuyu kolundan tutup bir yana çekti "Sizinle biraz, özel konuşmak istiyorum," dedi "Mümkün mü?" "Tabii," dedi yolcu; gözlerini yere indirip dinlemeye başladı.
"Şu anda görüp takdir etmek fırsatı elinizde olan bu idam usulüne açıktan açığa taraftarlık edebilecek kimse kalmadı sömürgemizde. Tek taraftarı benim; ben eski Komutanın kurduğu geleneğin de tek taraftarıyım, aynı zamanda. Bu usulün uygulama alanını genişletecek durumda değilim artık; bütün gücümü, büsbütün ortadan kalkmaması için harcıyorum. Eski Komutanın sağlığında sömürge, onun taraftarları ile doluydu; ondaki azim bende de var bir dereceye kadar, ama gücünün zerresi bile yok; bu yüzden bütün taraftarlar ortadan kayboldular; gerçi bunların çoğu hala buradadır, fakat hiç biri kendisini açığa vurmak istemez. Bugün, yani idam günü, çay-evine gidip anlatılanları dinleseniz, belki sadece bir takım belirsiz sözler işitmiş olursunuz. Bizim taraftarlarımızdır onlar; fakat şimdiki komutanın yönetimi altında işime yaramazlar ki.
Sorarım size: Bu Komutanla onu etkileyen kadınların yüzünden böyle bir eser, böyle ömürlük bir eser -makineyi gösteriyordu- heba mı olsun? Buna göz yumulur mu? Birkaç gün kalmak için adamıza gelen bir yabancı bile buna göz yumabilir mi hiç?
Fakat kaybedecek vaktimiz yok, her an bir darbe indirebilirler yargıçlar ödevimize; beni aralarına almadan, toplantılar yapılıyor. Komutanın dairesinde; sizin bugün buraya gelişiniz bile bana anlamlı görünüyor; ne alçaktır onlar! Sizi araç olarak kullanıyorlar; sizi, adamıza gelen bir yabancıyı. Şimdi nerde o eski idamlar! Törenden bir gün önce vadi tıklım tıklım dolardı; sadece seyre gelirdi herkes; sabahın erken saatinde Komutan hanımlarıyla görünür; çalınan borularla bütün ahali coşup taşardı; derken her şeyin hazır olduğunu bildirdim; yüksek memurlar -kimin haddine düşmüştü törende bulunmamak- evet, yüksek memurlar, makinenin çevresinde yer alırlardı; şu gördüğünüz hasır iskemle yığını, o devrin yürekler acısı bir hatırasından başka bir şey değildir. Makine iyice temizlenip parlatılırdı, diyebilirim ki, her idam töreni için yepyeni parçalar kullanırdım.
Komutan, yüzlerce seyircinin önünde, hükümlüyü kendi eliyle -bu arada herkes ayağının ucuna basıp yükselerek, hiçbir şeyi gözden kaçırmamağa çalışırdı- evet, hükümlüyü kendi eliyle, Tırmığın altına yatırırdı. Bugün sıradan bir askere gösterilen iş vaktiyle benim işimdi, baş yargıcın işiydi; ve bana şeref verirdi bu. Derken, idam töreni başlardı! Makinenin işleyişine engel olan, ahenksiz gürültüler duyamazdınız o zamanlar. Bir çok kimseler, kumların üzerinde uzanıp, gözleri kapalı dinlemeyi, seyretmeye tercih ederlerdi; herkes bilirdi ki, adalet yerini bulmaktadır. Keçe tıkaçla yarı yarıya boğulan hükümlünün ahlarından başka kimse bir şey işitemezdi, o sessizlikte. Son günlerde makine kimseye, tıkacın boğamayacağı derecede güçlü bir ah çektiremez oldu; o yazıyı yazan iğnelerin uçlarından ekşi bir sıvı damlardı; bugün bize yasaktır bu sıvıyı kullanmak.
Neyse, derken altıncı saat gelirdi!
Yakından görmek isteyen herkesin isteğini yerine getirmek mümkün değildi. Komutan tam bir anlayışla, önce çocukların görmelerini doğru bulurdu; bendeniz tabii ödevim gereği her zaman yakında bulunmak imtiyazına sahiptim, iki kolumda iki küçük çocuk, çömelip seyrederdim. Acı çeken adamın yüzündeki o değişen ifadeyi nasıl da içimize sindirirdik; ve sonunda yerine getirilen adaletin o yanıp sönen ışığıyla nasıl da yıkardık yanaklarımızı! Ne günlerdi o günler dostum?" Belli ki subay unutmuştu kime hitap ettiğini; yolcuyu kucaklayıp başını omzuna koydu. Yolcu fena halde sıkılarak, subayın başının üzerinden bakmağa başladı. Asker temizlik işini bitirmiş, bir kaptan leğene pirinç suyu boşatıyordu. Kendine geldiği anlaşılan hükümlü bunu görür görmez, diliyle uzanmak istedi. Fakat pirinç suyu daha sonrası için konduğundan, asker bir türlü bırakmıyordu; ama kirli leğene daldırarak -hükümlü istekle bakarken- yudum yudum içmesi de aynı derecede uygunsuz bir hareketti.
Subay çabucak kendini topladı. "Sizi rahatsız etmek istememiştim," dedi. "O günlere kimseyi inandıramazsınız artık. Neyse ki, makine hala işliyor ve hala etkili olabilmekte; bu vadide böyle yalnız başına durduğu halde etkili olabilmekte. Artık eskisi gibi yüzlerce insan çevresine üşüşmüyorsa da, makine yine cesedi son derece bir incelikle mezara göndermesini biliyor. O zamanlar mezarı sağlam bir çitle çevirmek zorunda kalmıştık; şimdi o çitin yerinde yeller esiyor."
Yolcu başını çevirip şöyle bir bakındı. Subay sandı ki, yolcu vadinin hüzünlü yalnızlığını düşünüyor; ellerinden tuttuğu gibi -gözleri gözleriyle karşılaşsın diye- kendisinden yana çevirerek, sordu: "Şu yüz kızartıcı manzarayı görüyorsunuz değil mi?" Fakat yolcu bir şey demedi. Subay, onu bir süre rahat bıraktı; bacaklarını ayırmış, elleri kalçalarında, dimdik durarak yere bakıyordu. Derken, teşvik edercesine yolcuya gülümseyerek, dedi ki: "Dün Komutan çağrıyı size verirken yanı başınızdaydım. Gözlerimle gördüm.
Komutanı bilirim. Hemen sezdim maksadını. Gerçi bana karşı tedbirler alacak derecede güçlüdür ama, böyle bir şeyi göze alamaz henüz; fakat sizin kararınızı, yani ünlü bir yabancının kararını, bana karşı kullanmak niyetinde olduğu besbelli. Dikkatle hesap etmiştir: Bu sizin adada ikinci gününüz, eski Komutanı ve onun usullerini biliyorsunuz, kafanız Avrupa''ya özgü bir düşünüş yöntemine göre işler, belki ilke olarak idam cezasının, özellikle bu türlü ölüm makinelerinin, genel olarak aleyhindesinizdir sonra, halkın bu idam usulünden yana olmadığını -eskiyip yıpranmış bir makineyle yapılan bayağı bir törenden başka nedir ki bu-, evet, bu idam usulünden yana olmadığını da göreceksiniz; şimdi bütün bunları hesaba katarsak, benim usullerimi (Komutanın fikrince tabii) doğru bulmamanız mümkün değil midir? Doğru bulmayınca da, düşündüğünüzü gizlemezsiniz, (hala Komutanın açısından bakarak konuşuyorum), çünkü siz, kendi deneyleriyle vardığı sonuçlardan emin olan bir adamsınız.
Gerçi, nice ulusların acayipliklerini görüp anlayış göstermesini bilmiş olduğunuz için, bizim usullerimize karşı sonuna kadar cephe almanız beklenemez; kendi ülkenizde olsa belki. Ama Komutanın buna ihtiyacı yoktur ki. Şöyle bir çıtlatmak yeter. Bunun, kendi düşüncemiz olması da gerekmez; maksadı uğruna kullanılabilir mi? Tamam. Kurnazca sorularla ağzınızdan laf alacaktır, eminim.
Hanımları sizi ortaya alıp, kulak kesilecekler; şöyle bir şey söylemeniz mümkündür; pekâlâ: "Bizim orda adaletin yerine getirilmesi başka türlü olur", ya da, "Bizim orda hükümlüye, hüküm giymeden önce, kendisini savunması için fırsat verilir", ya da, "Biz işkence usulünü daha orta-çağda bırakmıştık." Bütün bu sözler size tabii gelebileceği kadar, doğrudur da; aslında, benim usullerimi hiçbir hükme bağlamayan, birer zararsız sözdür bunlar. Ama böyle düşünmez ki Komutan! İskemlesini yana iterek, balkona fırlayışını, arkasından hanımlarının koşuşunu görür gibiyim, sesini işitiyorum nerdeyse -hanımları onun sesini gök gürültüsüne benzetirler-, evet, şöyle diyor: "Yeryüzünün bütün ülkelerindeki ceza usullerini incelemek için gönderilen ünlü bir batılı uzman, demin, adaletin yerine getirilmesinde uyguladığımız eski usulün insanlığa aykırı olduğunu söyledi. Böyle bir kişi böyle bir hükme vardıktan sonra, bu eski usullerin kullanılmasına izin veremem artık.
Bugünden sonra kararım şudur ki" v.b. Araya girip böyle bir şey demediğinizi, usullerim için "insanlığa aykırı" gibi bir sıfat kullanmadığınızı, tersine, derin deneylerinizin sizi, bu usullerin son derece insani ve insanlık onuruna son derece uygun olduğu sonucuna götürdüğünü, makineyi çok beğendiğinizi söylemek isteyebilirsiniz; ama iş işten geçmiştir; hanımlarla dolu olduğu için balkona geçemezsiniz; dikkati üzerinize çekmeğe uğraşabilirsiniz; bağırmak isteyebilirsiniz; fakat hanımın biri, eliyle ağzınızı kapatıverir; artık eski Komutanla ikimiz, mahvolduk demektir."
Yolcu az kalsın gülüverecekti; o kadar güç sandığı iş, bu kadar kolaydı demek. Kaçamaklı bir dille dedi ki: "Benim hükmüme pek fazla değer veriyorsunuz; Komutan tavsiye mektuplarımı okudu, ceza usulü üzerine uzman olmadığımı bilir. Düşüncemi söyleyecek olursam, basbayağı bir kimse olarak söylerim ki, bu herhangi bir kimseninkinden daha etkili olmaz ve anladığıma göre, bu sömürgede geniş çapta gücü olan Komutanın düşüncesinden, çok daha az etkilidir benim düşüncem. Usulünüze karşı takındığı tavır, dediğiniz gibi, kesin olarak, düşmanca ise, korkarım geleneğinizin sonu yaklaşmıştır; benim önemsiz yardımıma bile gerek kalmıyor."
Artık anlamış mıydı subay? Hayır, anlamamıştı hala. Başını şiddetle salladı; pirinç suyundan uzak duran hükümlü ise askere çabucak bir göz atıp, yolcuya yaklaşarak, yüzüne bakmadan, ceketindeki bir noktaya gözlerini dikip, deminkinden daha yavaş bir sesle dedi ki:
"Siz Komutanı tanımıyorsunuz; kendinizi -bağışlayın- bize göre bir çeşit yabancı yerine koyuyorsunuz; fakat inanın bana, hükmünüze pek fazla değer verilemez. İdam töreninde yalnız bulunacağınızı işittiğim zaman, sevinmiştim sadece. Komutan bunu bana bir darbe olarak hazırlamıştı, ama ben onu kendi yararıma kullanacağım. Kimse kulağınıza yalan bir şey fısıldayıp, kaş göz işaretleriyle aklınızı çelmeden -ki tören kalabalık olduğu zaman kaçınılmaz bu gibi şeylerden- evet, aklınızı çelmeden, açıklamamı dinlediniz, makineyi gördünüz ve biraz sonra da idam törenini seyredeceksiniz. Şimdiden hükmünüzü vermişsinizdir, kuşkusuz, hala zihninizi kurcalayan ufak tefek şeyler varsa, töreni görünce bunlar da kaybolacaktır.
Sizden şimdi şunu rica ediyorum: Komutana karşı bana yardım ediniz!" Yolcu hemen sözünü kesip, "Nasıl olur?" diye bağırdı, "İmkânsız bir şey bu. Ne yardım edebilirim size, ne de engel olabilirim. Burada hiçbir şey gelmez elimden!" "Gelir!" dedi subay. Yolcu, subayın yumruklarını sıktığını, adeta korku içinde gördü. Daha ısrarlı bir tavırla: "Gelir!" diye yineledi subay. "Parlak bir düşüncem var. Siz, hükmünüzün etkisiz kalacağına inanıyorsunuz. Bense, etkili olacağına inanıyorum.
Diyebilirim ki haklısınız; peki, bu geleneğin korunması için, etkisiz olana bile başvurmak gerekmez mi? Öyleyse düşüncemi dinleyin. Sizin yapacağınız ilk gerekli şey; bu gördüklerinize dair verdiğiniz hüküm konusunda elinizden geldiği kadar bir şey söylememek. Size doğrudan doğruya bir şey sorulmadıkça, ağzınızı açmamalısınız; söyledikleriniz de kısa ve genel olsun; öyle davranın ki, sorunu tartışmamayı yeğlediğiniz artık tahammülünüzün kalmadığı, ağzınızı açacak olursanız çok sert bir dil kullanacağınız, anlaşılıversin. Size yalan söylemiyorum, hâşâ; sadece, kısa cevaplar verin; sözgelimi, "Evet, törende bulundum," ya da, "Evet, anlattılar" gibi. İşte bu kadar.
"Göstereceğiniz her türlü sabırsızlığa yeter derecede neden bulunabilir, sizin için; gerçi Komutan buna başka türlü anlam verir, ama zararı yok. Kuşkusuz o, maksadınızı yanlış anlayıp kendi keyfine göre yorumlayacaktır ki, benim tasarım da bununla ilgili: Yarın Komutanın dairesinde, bütün memurların katılacağı bir toplantı yapılacak; başkan: Komutan. Bu toplantıları halkın da seyretmesine neden olacak soyda bir adamdır o. Seyircilerle, her zaman tıklım tıklım dolu olan bir çıkıntılı saçak yaptırırdı.
Bu toplantılara katılmak için beni de zorluyorlar, ama içim bulanıyor her seferinde! Neyse, siz bu toplantıya kesinlikle çağrılacaksınız, hele bugün size söylediğim gibi hareket ederseniz, bu çağrı önemli bir dilek haline gelir, yok anlaşılmaz bir nedenden dolayı çağrılmazsanız, siz kendiniz bir çağrı isteyin; mutlaka alırsınız. Demek yarın, Komutanın locasında hanımlarla oturuyorsunuz? Orada bulunduğunuzdan emin olmak için o, boyuna yukarı bakıyor. Yalnız dinleyicileri etkilemek için gündeme alınan birtakım saçma sapan, gülünç şeylerden sonra -bunların çoğu liman işleridir, sadece liman işleri!- Evet, bu gülünç şeylerden sonra, sıra bizim ceza usulünün tartışılmasına gelir. Komutan meseleyi sunmazsa, yada vaktinde sunmazsa, gereğine bakarım.
Hemen ayağa kalkıp, bugünkü idam töreninin yapıldığını bildiririm. Kısaca, tek tümceyle. Bu olağan bir şey değil, ama ben böyle demeç vermesini de bilirim. Komutan her zamanki gibi, dostça gülümsemeyle bana teşekkür eder, derken kendini tutamaz, arayıp da bulamadığı fırsat eline geçmiştir artık. "Şimdi bildirildiğine göre" diyecektir, yada buna benzer bir şeyler, "Bir idam töreni yapılmış. Şunu da söylemek isterim ki, bu töreni, gelişiyle sömürgemizi son derece onurlandıran ünlü araştırıcı da seyretmiştir. Toplantımızın bugünkü oturumunda bulunması, bu olayı daha bir önemli kılmakta.
Şimdi ünlü araştırıcıdan, gelenekli idam usulümüz ve idamdan önceki aşamalar üzerinde verdiği hükmü bize bildirmesin rica etsek nasıl olur?" Tabii alabildiğine bir alkış tufanı ve gene bir onaylama; benim istediğim de bu zaten. Sonra, Komutan sizi başıyla selamlayıp şöyle diyecektir: "Öyleyse, burada toplananlar adına, sizden rica ediyorum." Ve siz, locanın önüne doğru ilerlersiniz. Ellerinizi herkesin görebileceği bir yere dayayın, yoksa hanımlar kapıp, parmaklarınızı sıkarlar. Derken, artık konuşabilirsiniz. Bilmiyorum, bu anı beklerken duyacağım heyecana nasıl dayanabileceğim. Sakın, konuşurken kendinizi sıkmayın, gerçeği yüksek sesle bağırın; hükmünüzü, sarsılmaz inancınızı Komutanın yüzüne doğru haykırın.
Fakat, huyunuza uygun olmadığı için, belki böyle bir şey yapmak hoşunuza gitmez, belki de bunlar sizin orada başka türlü yapılır; ama zararı yok; etkisinden bir şey kaybetmez, ayağa kalkmadan birkaç söz söyleyin, hatta fısıldasanız da olur; altınızda oturan memurlar işitsin, yeter; halkın bu usule taraftar olmadığından gıcırdayan tekerlekten, kopuk kayıştan, kirli keçe tıkaçtan söz açmanıza da gerek yok; hayır, onları bana bırakın; şu sözüme inanın ki, suçlamalarım, onu toplantı sonundan dışarı atmasa bile, dize getirip, "Ey eski Komutan, önünde saygıyla eğiliyorum!" dedirtecektir. İşte düşüncemi söyledim; bana bu işte yardım edecek misiniz?
Bunu istiyorsunuz tabii; hem, yapmak zorundasınız da." Subay, yolcuyu iki kolundan tutup, çabuk çabuk soluyarak, gözlerinin içine baktı. Son sözü öyle yüksek bir sesle bağırmıştı ki, askerle hükümlü korkudan sıçrayarak kulak kesilmişti; tek sözcük anlamadıkları halde, yemeği yarıda bırakmış, yolcuya bakıyor, bir yandan da ağızlarındaki lokmayı çiğniyorlardı.
Yolcu, vereceği cevabı daha başlangıçta hazırlanmıştı; tereddüt etmiyordu, çok şeyler görüp geçirmişti hayatında; saygı değer bir kimseydi ve hiçbir şeyden korkusu yoktu. Ama hükümlü ile askere bakıp, bir an duraladı. Bir şey söylemesi gerekti; sonunda, "Hayır," dedi. Subayın gözleri birkaç defa kırpıştı; fakat bakışlarını yolcunun üzerinden ayırmadı. "Açıklamamı ister misiniz?" diye sordu yolcu. Subay, evet der gibi, sessizce başını salladı.
Bunun üzerine, "Usulünüzü doğru bulmuyorum," dedi yolcu. "Bana sırrınızı açmadan önce bile -sırrınızı hiçbir zaman açığa vurmayacağıma emin olabilirsiniz- evet, daha başlangıçta, acaba bu işe karışmak bana düşer mi, karışırsam, ufacık ta olsa bir başarı elde edebilir miyim, diye kendi kendime sormuştum. Kime yönelmem gerektiğini öğrendim artık: Komutana, tabiatıyla. Siz bunu çok iyi belirttiniz; fakat kararımı daha fazla güçlendirmiş değilsiniz; tersine içten inancınız beni çok duygulandırdı, ama düşüncemi etkilemez bu."
Subay, sesini çıkarmadı; makineye döndü; pirinç çubuğun birini sıkıca kavrayıp, her şeyin yerli yerinde, olup olmadığını anlamak istercesine geriye doğru yaslanarak, Nakkaşı gözden geçirdi. Askerle hükümlü anlaşmış gibiydi; kayışlarla sımsıkı bağlandığı için güç bela kımıldadığı halde hükümlü, işmarla askere bir şeyler anlatıyordu; üzerine doğru eğilince, kulağına ne fısıldadıysa, asker evet der gibi başını salladı.
Yolcu, subayın yanına gidip dedi ki: "Niyetimin ne olduğunu henüz bilmiyorsunuz. Usulünüz hakkında ne düşündüğümü Komutana söyleyeceğim, elbette; fakat genel bir toplantıda filan değil, özel olarak; burada fazlaca kalacak değilim zaten, herhangi bir toplantıda bulunmam olanaksız; yarın sabah erkenden uzaklara gidiyorum; hemen yola çıkmasam bile, artık gemimde olurum."
Subay, söylenenleri dinler görünmüyordu. Kendi kendine, "Demek usulümüzü inandırıcı bulmadınız?" dedi; ve, çocukça bir şeye gülümseyen, fakat bu gülümseme gerisinde kendi düşüncelerini sürdüren ihtiyarlar gibi gülümsedi. "Öyleyse zamanı geldi artık." dedi sonunda ve parlak gözleriyle birdenbire yolcuya baktı; biraz meydan okuyan, biraz da, yardım için yalvaran bir ifade vardı bu gözlerde. "Neyin zamanı geldi?" diye sordu yolcu huylanarak; fakat cevap alamadı.
Subay, yerli diliyle: "Serbestsin!" dedi hükümlüye. Adam, ilkin inanamadı. "Evet, serbestsin artık!" dedi subay. Hükümlünün yüzünde ilk defa olarak gerçek bir canlılık uyanmaya başladı. Doğru muydu? Yoksa bu, yine değişmesi mümkün olan, subayın geçici bir isteğinden mi ibaretti? Yoksa yabancı mı yalvarmıştı bağışlanması için? Neydi bu? İnsan, bu soruları hükümlünün yüzünden okuyabilirdi. Fakat fazla devam etmedi. Ne olursa olsun, gerçekten serbest olmak istiyordu; Tırmığın elverdiği ölçüde çabalamağa başladı.
"Kayışlarımı koparacaksın," diye bağırdı subay, "rahat dur! Şimdi çözeriz." Kendisine yardım etmesi için askere işaret edip, işe koyuldu. Hükümlü kendi kendine gülüyordu. Yüzünü, bir subaydan yana, bir askerden yana çeviriyor, yolcuyu da ihmal etmiyordu.
"Dışarı çek şunu" diye emretti subay. Üst yanda Tırmık bulunduğu için, biraz özen isteyen bir işti bu. Nitekim hükümlü sabırsızlanıp çırpındığı için sırtı yer yer tırmalanmıştı.
Subayın, artık hükümlüye pek aldırdığı yoktu. Yolcunun yanına gelip, cebinden küçük deri çantayı çıkardı; kâğıtları karıştırarak, içinden aradığını bulup yolcuya gösterdi, "Okuyun!" dedi. "Okuyamam," dedi yolcu, "söyledim size, bu yazılardan bir şey anlamadığımı. "Yakından bakmaya çalışın." dedi subay ve birlikte okuyabilmek için yolcunun yanına sokuldu. Fakat bu da yarar sağlamayınca, yolcunun, yazıyı izleyebilmesi için serçe parmağını kâğıdın üzerinde, değdirmeden -sanki kağıdın yüzünü, temasıyla kirletmeye cesaret edemiyormuş gibi- parmağını değdirmeden gezdirerek, yazının ana hatlarını çizdi.
Yolcu, hiç olmazsa, bu işte subayı memnun etmek için çaba gösterdi, fakat bir türlü sökemiyordu: "ADİL OL!~ diye yazılı orada," dedi. "Artık okuyabilirsiniz tabii." Yolcu, kâğıdın üzerine öyle eğilmişti ki, subay, elini sürer diye korkarak, hemen geri çekti; yolcu bir şey söylemedi, ama yazıyı hala sökemediği besbelliydi. "Adil ol! Yazılı orada." diye tekrar etti subay. "Belki." dedi yolcu, "inanıyorum size." "Peki, öyleyse," dedi subay; hiç olmazsa biraz tatmin olmuştu; merdivene çıktı; kâğıdı dikkatle Nakkaşın içine yerleştirdi; bütün dişli çarkları yeni baştan düzenleniyor gibiydi; belki dışarıdan görünmeyen, son derece küçük tekerleklerin de gözden geçirilmesini gerektiren, zahmetli bir işti bu; öyle ki, subayın başı ara sıra Nakkaşın içine girip gözden kayboluyordu; işte böyle bir dikkatle hazırlamak zorundaydı makineyi.
Yolcu, aşağıdan, onun çalışmasını hiç ara vermeden seyrettiği için boynu ağrımağa, gözleri gökyüzünü dolduran gün ışığıyla kamaşarak, sızlamağa başladı. Askerle hükümlü baş başa vermiş çalışıyordu. Adamın, daha önce mezarın içine atılan gömleğiyle pantolonu, askerin süngüsünün ucuyla çıkarılmıştı. Gömlek fena halde pislendiği için, sahibi onu kovadaki suyla yıkadı. Gömlekle pantolonu giyince, askerle birlikte kahkahayla gülmekten kendini alamadı, çünkü esvabın arkası yırtıktı. Hükümlü, askeri eğlendirmeği kendisine ödev bilmiş olacak ki, yere çömelip zevkten dizini döven askerin önünde, yırtık pırtık elbisesiyle sağa sola dönüp boy gösteriyordu. Fakat efendilere saygı gösterisi olarak, ikisi de birdenbire neşelerini tutup, kendilerine çeki düzen verdiler.
Subay, sonunda yukarıdaki işini bitirince makineyi baştan aşağı şöyle bir gözden geçirdi, gülümseyerek; derken, o ana kadar açık duran nakkaşın kapağını örtüp aşağı indi; önce mezarın içine, sonra da hükümlüye bakıp, esvabın çıkarıldığını memnunlukla görünce, elini yıkamak üzere su kovasının yanına gitti; suyun, iğrenilecek derecede pis olduğunu yeni fark ediyordu; ellerini yıkayamadığı için üzülmeğe başladı; sonunda, kuma soktu ellerini -bu son çare hoşuna gitmemişti ama ne yapsın, mecburdu- derken dimdik doğrulup ceketinin düğmelerini çözmeğe başladı. Tam o sırada, yakasının üzerinden bağlamış olduğu iki kadın mendili elinin üstüne düştü. "Al şu mendillerini!" deyip hükümlüye doğru fırlattı. Ve yolcuya "Hanımların armağanı" diye açıkladı.
Önce üniformasının ceketini, sonra bütün esvabını, üzerinden çabuk çabuk çıkardığı halde, her birini sevgiyle, özenle tutuyor, hatta ceketindeki gümüş kordonu parmaklarıyla okşayıp, püsküllere ikide bir fiske vuruyordu. Bu sevgiyle karışık özen kuşkusuz, üzerinden çıkardığı esvabını istemeye istemeye mezarın içine atmasından ileri geliyordu. En son kalan, küçük kılıcıyla, kılıç kayışı idi. Kılıcı kınından çıkarıp kırdı; sonra parçalarını toplayıp, kınıyla, kayışıyla birlikte, öyle bir şiddetle fırlattı ki, mezarın içi gürültüyle doldu.
Artık çırılçıplaktı. Yolcu, dudağını ısırıp hiçbir şey söylemedi. Ne olacağını çok iyi biliyordu, ama subayı ne yaparsa yapsın önlemeye hakkı yoktu. Candan bağlandığı ceza usulünün sonu yaklaştıysa -belki de bu işi kendisine ödev bilen yolcunun işe karışmasının bir sonucu olarak- subay doğru hareket ediyor demekti; yolcu da onun yerinde olsa, aynı şeyi yapardı.
Askerle hükümlü, ne olduğunu ilkin anlayamadı; daha doğrusu baktıkları bile yoktu. Hükümlü, mendillerini geri aldığı için seviniyordu; fakat sevinmesi uzun sürmedi; asker, ansızın elinden kapıp, kayışının altına soktu, şimdi de hükümlü mendilleri oradan çekip almak için uğraşıyordu ama askerin fırsat verdiği yoktu. Aralarında yarı şaka, yarı ciddi bir güreş başladı. Ancak anadan doğma çıplak kaldığı zaman fark ettiler, subayı. Büyük bir yazgı değişmesine tanıklık edileceği düşüncesi özellikle hükümlüyü çok etkilemişti. Şimdi de subayın başına gelecekti kendi başına gelen; belki de son hadde kadar. Besbelliydi yabancının böyle emrettiği. Demek öcü alınacaktı. Kendisi sonuna kadar acı çekmemişti ama, öç son hadde kadar alınmalıydı. Birdenbire beliren kaba, sessiz bir sırıtış, yüzünde takıldı kaldı.
Fakat subay makineye dönmüştü. Makineden iyi anladığı daha başlangıçta belliydi, ama şimdi öyle bir kullanış makinenin öyle bir itaat edişi vardı ki, görüp de ağlamamak elde değildi. Elini şöyle bir uzatmasıyla Tırmığın -subayı çekip alabilecek şekilde ayar edilinceye kadar- birkaç defa kalkıp inmesi bir oldu; kenarına dokunur dokunmaz yatak titremeğe başladı; keçe tıkaç tam ağzının önüne geldi; subayın, tıkacı ağzına almak istemediği besbelliydi; fakat ancak bir an sürdü bu, sonra boyun eğip, kabullendi.
Her şey hazırdı; yalnız kayışlar yana sarkmıştı, ama zaten gereksizdi onlar, subayın bağlanmağa ihtiyacı yoktu. Derken, kayışlar hükümlünün gözüne ilişti; ona göre, tören tam sayılmazdı, kayışlar bağlanmadıkça; askere sevinçle işaret edip, ikisi birden subayı bağlamak üzere makineye doğru koştular.
Beriki, Nakkaşı çalıştıran kaldıracı itmek için ayağının birini uzatmıştı, adamların geldiğini görünce ayağını çekip kendisini bağlattı. Fakat kaldıraca uzanamazdı artık; ne asker bilirdi yerini, ne de hükümlü; yolcu ise hiçbir şeye el sürmemeğe karar vermişti. Gereği de yoktu zaten; kayışlar bağlanır bağlanmaz makine çalışmağa başladı; yatak titredi; iğneler, derinin üstünde titreşip parıldadı; Tırmık, kalkıp indi. Yolcu seyretmekteydi; Nakkaşın içindeki bir tekerleğin gıcırdaması gerektiğini unutmuştu; her şey yerli yerindeydi; ufacık bir vızıltı bile duyulmuyordu.
Makine, böyle sessiz sessiz çalıştığı için, dikkati çekmiyordu. Yolcu bir ara askerle hükümlüye baktı. Hükümlü ötekine nispetle daha bir canlanmıştı; makinenin her şeyiyle ilgileniyor, kâh eğilip, kâh ayakucuna basıp doğrularak, şahadet parmağıyla askere birtakım ayrıntıları gösteriyordu.
Yolcunun canını sıktı bu. Sonuna kadar orada kalmaya karar vermişti ama bu ikisinin halini seyretmeye dayanamıyordu. Haydi, siz evinize gidin!" dedi. Asker gitmeye razıydı, fakat hükümlü bu emri bir ceza saymıştı sanki. Saygıyla el bağlayıp, kalmasına izin verilmesi için yalvarmağa başladı; yolcu hayır dercesine başını sert sert sallayınca, bu sefer diz çöktü. Yolcu emir vermenin fayda etmediğini anlamıştı; tam yanlarına gidip kovalayacaktı ki, o sırada, yukarıdan, Nakkaşın içinden bir gürültü duydu. Başını kaldırıp baktı. O dişli çark yine bir iş çıkaracak mıydı? Fakat bambaşka bir şeydi bu.
Nakkaşın kapağı yavaşça kalkıp, trak diye açıldı. Dişli bir çarkın dişleri göründü, sonra yükseldi ve çok geçmeden bütün tekerlek meydana çıktı; sanki çok büyük bir güç, Nakkaşı sıkıştırdığı için tekerleğe yer kalmamıştı; tekerlek yükseldi, yükseldi ve Nakkaşın kenarına gelince düştü, kumun üzerinde biraz yuvarlandıktan sonra yan üstü kala kaldı. Fakat onun arkasından bir ikinci tekerlek daha çıkıyordu; onun arkasından da başkaları, irili ufaklı, hatta gözle fark edilemeyecek kadar küçük bir sürü tekerlek, aynı sona uğruyor; fakat her bakışta insan, "Eh artık Nakkaş tamamıyla boşalmıştır" demeğe kalmadan yeni yeni tekerlekler meydana çıkıp düşüyor, kumun üzerinde yuvarlanarak, yan üstü kalakalıyordu. Bu acayip olay karşısında, hükümlü, yolcunun emrini büsbütün unutmuştu; dişli çarklar onu büyülemişti adeta; yakalamaya uğraşıyor, aynı zamanda da, yardım etmesi için askeri zorluyordu. Fakat her seferinde, elini korkuyla geri çekiyordu; çünkü tam o sırada düşüp sıçraya sıçraya üzerine doğru gelen bir başka tekerlekler onu ürkütüyordu.
Yolcunun cani müthiş sıkılmıştı; makine gözünün önünde parçalanıyordu; sessiz sessiz çalışması bir hileden ibaretti; subaydan yana çıkması gerektiğini söyleyen bir duygu vardı içinde; çünkü artık kendini koruyacak bir durumda değildi subay. Bütün dikkatini yuvarlanan dişli çarklar çektiği için, makinenin geri kalan kısmına bakmayı unutmuştu; son dişli çark da Nakkaştan ayrılınca, Tırmığın üzerine doğru eğildi; bu sefer hiç beklemediği, daha tatsız bir şeyle karşılaştı. Tırmık yazmıyor, sadece saplanıyordu; yatak ise gövdeyi döndürmeden, sadece titreyerek, iğnelere doğru kaldırıyordu. Yolcu bir şeyler yapmak istiyordu makineyi durdurmak için; subayın özlediği nefis bir işkence değildi bu; düpedüz cinayetti.
Ellerini uzattı. Fakat tam o sırada, Tırmık eskiden yalnız on iki saatte yaptığı gibi, gövdeyle birlikte kalkıp yana çekildi. Gövdenin üstündeki sayısız deliklerden susuz kan boşanıyordu; çünkü su fıskiyeleri de çalışmaz olmuştu. Sonuncu hareket de başarılamadı; uzun iğnelerin ucuna yapışıp kalan gövde bir türlü düşmüyor, her bir yanından sel gibi kan boşanırken, mezarın üstünde asılı duruyordu.
Eski yerine dönmeye uğraşan Tırmık, sanki yükünden henüz kurtulamadığını anlamış gibi orada, mezarın üstünde kalakalmıştı. Yolcu, askerle hükümlüye, "Gelin, yardım edin!" diye bağırıp, subayın ayaklarından tuttu. Ötekilerde başından tutarsa, subay, yavaşça iğnelerden kurtarılabilir diye düşündüğü için, ayaklarından itmek istemişti, fakat onlar gelip gelmemekte tereddüt ediyorlardı; hatta hükümlü arkasını dönmüştü; bunun üzerine yolcu, yanlarına gidip onları subayın başına doğru itelemek zorunda kaldı.
Tam o sırada, -adeta elinde olmadan-, cesedin yüzüne baktı. Hayattaki gibiydi; vaat edilen kurtuluştan eser yoktu; makinede başkalarının bulduğu şeyi bulamamıştı subay; dudaklar birbirine sımsıkı yapışmıştı; gözler açıktı; durgun ve inanç dolu bakışlarıyla, hayattaki ifadenin tıpkısı vardı, bu gözlerde; alnına, büyük demirin ucu saplanmıştı.
Yolcu, arkasında askerle hükümlü, sömürgenin ilk evlerine varınca, asker bunlardan birini gösterip, "İşte çay-evi" dedi.
Duvarlarıyla tavanı tütünden kararmış, derin, alçak ve mağaramsı bir boşluk vardı, evin zemin katında. Bu boşluğun önü tamamıyla yola açıktı. Bu çay-evi, hepsi de harap bir halde bulunan sömürgenin öbür evlerinden -Komutanın muhteşem karargahının çevresindeki evler de dahil- öbür evlerden pek az farklı olmasına karşın, yolcunun üzerinde adeta eski bir tarihsel eser etkisi bırakmış, ona geçmiş günlerin gücünü duyurmuştu. Ardından yürüyen arkadaşlarıyla birlikte evin yanına gitti; yolun üzerindeki iki boş masanın arasında durup, içeriden gelen ağır, serin havayı burnuna çekti. "Eski Komutan burada gömülüdür," dedi asker. "Papaz, kilisenin avlusuna gömülmesine izin vermediği için bir süre gömecek yer bulunamamıştı; sonunda buraya gömdüler. Subay size bunun sözünü etmemiştir, kuşkusuz; çünkü onun kadar onu utandıran bir şey yoktur.
Hatta, geceleyin birkaç defa mezarı kazıp adamı çıkarmaya kalkıştı ama, her seferinde kovaladılar." Askere inanmayan yolcu: "Mezar nerede?" diye sordu. Askerle hükümlü hemen önüne düşüp, kollarını mezarın bulunduğu yöne uzatarak, onu arka duvara götürdüler. Burada, birkaç masaya oturmuş müşteriler vardı. Doklarda çalışan işçiler oldukları besbelliydi; kısa, parlak ve kara sakallı, güçlü kuvvetli adamlardı.
Hiçbirinin üzerinde ceket yoktu; gömlekleri yırtık pırtık, yoksul, zavallı yaratıklardı, bunlar. Yolcu yaklaşırken, içlerinden biri ayağa kalkarak, duvarın dibine çekilip, gözlerini ona dikti. "Yabancı gelmiş." diye bir fısıltı dolaştı aralarında, "mezarı görmek istiyor." Masalardan birini yana çektiler; altında sahiden bir mezar taşı vardı. Üstü bir masayla örtülebilecek kadar alçak, basit bir taştı bu. Küçücük harflerle yazılmış bir yazıt vardı üzerinde; yolcu okuyabilmek için diz çökmek zorunda kaldı.
Şöyle deniyordu: "Burada eski Komutan yatıyor. Ona bağlı olup adları artık bilinmeyenler kazdı bu mezarı; bu taşı onlar diktiler. Bir kehanete göre Komutan, bir zaman geçtikten sonra, mezarında doğrulup, bu evde taraftarlarını başına toplayarak, sömürgeyi yeniden ele geçirecektir. İman edip, bekleyesiniz!" Yolcu yazıtı okuyup ayağa kalkınca, çevresine dinelenlerin gülümsediklerini gördü; sanki yazıyı onlar da okumuş, gülünç bulmuşlardı; sanki yolcunun da kendileri gibi düşüneceğini umuyorlardı. Yolcu bunu görmemezlikten gelip adamlara birkaç kuruş dağıttı ve masa, mezar taşının üstüne çekilinceye kadar, orada bekledi; sonra çay-evinden ayrılıp, limana doğru yollandı.
Askerle hükümlü, kendilerini alıkoyan birkaç tanıdıkla karşılaşmıştı, çay-evinde; ama hemen silkinip kurtulmuş olacaklar ki, yolcu daha rıhtımın basamaklarını yarılamadan, arkasından koşa koşa geldiler. Belki son dakikada kendilerini de götürmesi için onu zorlamak istiyorlardı.
Yolcu aşağıda, kayıkçının biriyle gemiye gitmek üzere pazarlık ederken, askerle hükümlü basamakları uluorta indiler; ama ağızlarını açmadan; çünkü bağırmağa cesaret edemiyorlardı. Son basamağa geldiklerinde, yolcu kayığa binmişti artık; kayıkçı fora ediyordu.
Kayığa atlayabilirlerdi; fakat yolcu, bordadan aldığı düğümlü bir halatı havaya kaldırarak, tehdit etmiş, atlamalarına engel olmuştu.
Kaynak:karakutu.com
|

10-03-2007, 10:15
|
|
Taze Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 10-03-2007
Mesajlar: 159
|
|
Akbaba
Akbaba
Bir akbaba vardı, ayaklarımı gagalıyordu. Çizme ve çoraplarımı didik didik etmiş, sıra ayaklarıma gelmişti. Durup dinlenmeden gagalıyordu; arada bir havalanıp çevremde tedirgin dolanıyor, sonra yine çalışmasını sürdürüyordu. Derken bir Bay geçti karşıdan, bir vakit durumu izledi, sonra niçin akbabaya ses çıkarmadığımı sordu.
"Ne yapabilirim ki!" dedim. "Geldi, haydi gagalamaya başladı; kuşkusuz ilkin kovmak istedim, hatta boğacak oldum kendisini; ancak böyle bir hayvanın gücüne diyecek yok.
Baktım hemen suratıma atlayacak, ben de ayaklarımı gözden çıkarmayı uygun buldum; artık didik didik edilmelerine de bir şey kalmadı." -
"Vallahi bilmem ki neden bunca işkenceye katlanıyorsunuz!" dedi Bay.
"Bir kurşun akbabanın işini görür hemen."
- "Ya?" diye sordum ben. "Peki bunu siz yapar mısınız?"
- "Hayhay!" dedi Bay.
"Yalnız eve kadar gideyim de silahımı alıp geleyim. Bir yarım saat daha bekleyebilir misiniz?"
- "Bilmem," diye yanıtladım ben ve bir süre acıdan kaskatı kesildim, ardından dedim ki:
"Ne olur, siz gene bir deneyin!"
- "Peki, peki!" dedi Bay. "Bir koşu gider gelirim."
Biz konuşurken, akbaba gözlerini bir Bay'a, bir bana çevirmiş, sessiz sakin bizi dinlemişti. Şimdi görüyordum ki, bütün söylenenleri anlamıştı; ansızın havalandı,hız almak için alabildiğine geriye kaykılıp usta bir mızrak atıcısı gibi gagasını ağzımdan içeri daldırdı, derinlere gömdü.
Ben sırtüstü yıkılırken, onun tüm çukurları dolduran, tüm kıyılardan taşan kanımın içinde kurtuluşsuz boğulup gittiğini görerek rahatladım.
Kaynak:karakutu.com
|

10-03-2007, 10:16
|
|
Taze Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 10-03-2007
Mesajlar: 159
|
|
Köprü
Katı ve soğuktum, bir köprüydüm, bir uçurum üzerinde uzanmış yatıyordum. Bir yakaya ayak uçlarım, öbür yakaya ellerim gömülmüştü; çatlayıp dökülen balçık toprağa sımsıkı geçirmiştim dişlerimi. Giysimin etekleri iki yanımda uçuşuyor, derinlerde o buz gibi suyuyla alabalıklı dere gürül gürül akıyordu.
Hiçbir turist yolunu şaşırıp da bu geçit vermez yücelere uğramıyordu, henüz haritalara geçirilmemişti köprü. Böylece uçurum üzerinde uzanmış yatıyor, bekliyordum; çaresiz bekliyordum. Bir köprü bir kez kurulmaya görsün, yıkılıp çökmedikçe kurtulamaz köprülükten. Bir gün akşama doğruydu -birinci akşam mı, bininci akşam mı, bilmiyorum- düşüncelerim aralıksız bir karmaşa içinde yüzüyor, boyuna çemberler çiziyordu. Yazın bir akşamüzeri -her zamankinden daha boğuk çağıldıyordu dere- ansızın bir insanın ayak seslerini işittim.
Bana doğru, bana doğru! Uzan, gerin köprü, çekidüzen ver kendine, korkuluksuz ahşap köprü; sana kendini emanet edeni elinden tut, adımlarındaki güvensizliği sezdirmeden yok et ve baktın sendeliyor, göster kim olduğunu, bir dağ tanrısı gibi fırlatıp onu kayaya at!
Adam gelip bastonunun demir ucuyla şöyle bir yokladı beni, sonra yine bastonunun ucuyla giysimin eteklerini kaldırıp üzerimde düzeltti. Bastonunun ucunu çalı gibi saçlarıma daldırdı ve belki yabancı bakışlarını çevresinde gezdirip uzun süre öylece tuttu. Ama derken -o anda dere tepe adamın peşinden seğirtiyordum düşümde- her iki ayağıyla sıçradığı gibi karnımın orta yerine gelip dikildi.
Müthiş bir acıyla korkudan donakaldım; kim olduğundan şuncacık haberim yoktu.
Bir çocuk mu?
Bir düş mü?
Bir eşkiya mı?
Canına kıymak isteyen biri mi?
Bir baştan çıkarıcı mı? Bir yok edici mi?
Ve onu görmek için arkama döndüm. Köprü arkasına dönüyor!
Henüz dönmem sona ermemişti ki; birden çökmeye başladım, çöktüm ve çok geçmeden paramparça oldum, doludizgin akan sularda şimdiye dek beni hep sessiz sakin süzüp durmuş çakılların şişlerine geçirildim.
Kaynak:karakutu.com
|

10-03-2007, 10:17
|
|
Taze Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 10-03-2007
Mesajlar: 159
|
|
The Metamorphosis - Değişim - Dönüşüm
The Metamorphosis - Değişim - Dönüşüm
Bir sabah tedirgin düşlerden uyanan Gregor Samsa, devcileyin bir böceğe dönüşmüş buldu kendini. Bir zırh gibi sertleşmiş sırtının üzerinde yatıyor, başını biraz kaldırınca yay biçiminde katı bölmelere ayrılıp bir kümbet yapmış kahverengi karnını görüyordu; bu karnın tepesinde yorgan, her an kayıp tümüyle yere düşmeye hazır, ancak zar zor tutunabilmekteydi.
Vücudunun kalan bölümüne oranla acınacak kadar cılız bir sürü bacakçık, ne yapacaklarını şaşırmış, gözlerinin önünde aralıksız çakıp sönüyordu.
«Bana da ne oldu böyle?» diye düşündü Gregor Samsa. Hayır! Düş falan değildi.
Odası, biraz fazla küçük olmakla beraber tastamam bir insan odasıydı ve enikonu aşinası bulunduğu dört duvar arasında sessiz sakin duruyordu. Ambalajlarından çıkarılmış kumaş örneklerinden bir koleksiyonun yayıldığı masanın üzerine - Samsa bir firmanın pazarlamacılığını yapıyordu - kısa süre önce resimli bir dergiden kesip altın yaldızlı şirin bir çerçeveye geçirdiği bir resim asılmıştı. Başında kürk şapka, boynunda yılan biçimindeki uzun kürk atkıyla dimdik oturmuş bir kadın, kollarının dirsekten aşağı bölümlerinin içinde kaybolduğu ağır bir manşonu yukarı kaldırarak seyircilere doğru uzatmıştı resimde.
Gregor'un gözü pencereye kaydı; havanın kapalı olduğunu anlayınca - çinko denizlik üzerine düşen yağmur tanelerinin tıpırtısı işitiliyordu - enikonu bir hüzün çöktü içine. En iyisi biraz daha uyuyup bütün bu sersemce düşünceleri unutmak, diye geçirdi içinden. Ancak, hiç de gerçekleşecek gibi değildi bu; çünkü sağına yatmaya alışmıştı, oysa şimdiki durumunda sağ tarafına bir türlü dönemiyordu. istediği kadar güçlü bir hamleyle kendini o tarafa atsın, her defasında sallanıp sallanıp yine arka üstü düşüyordu. Belki yüz kez denedi, havada debelenen bacaklarını görmemek için gözlerini yumdu; ama sonunda böğrüne şimdiye dek asla duymadığı hafif ve künt bir ağrının saplandığını hissedip vazgeçti.
'Hay Allah!'-diye düşündü. 'Ne zahmetli bir meslek seçmişim kendime. Gün yok ki, yolda olmayayım. Burada, firmadaki asıl işler, gezilerde katlandığım kadar telaş ve tedirginlikle dolu değil. Üstelik bu baş belası yolculuklar; aktarma trenlerini kaçırmamak için çektiğim sıkıntılar, rasgele yenen berbat yemekler, boyuna değişik insanlarla düşüp kalkmalar, asla bir süreklilik, asla bir içtenlik kazanamayan ilişkiler. Şeytan görsün hepsinin yüzünü!' Ansızın yukarıda, karın bölgesinde hafif bir kaşıntı duydu; başını daha iyi kaldırıp bakmak için, sırtüstü yavaş yavaş karyolanın ayağına yaklaştı. Kaşınan yeri gördü derken; baştan aşağı küçük ve beyaz noktacıklarla örtülmüştü. Noktacıkların ne olabileceği konusunda karara varamadı, bir ayağıyla sözkonusu yeri yoklamak istedi, ama hemen yine vazgeçti; çünkü daha ayağını dokundurur dokundurmaz, bütün vücudunu bir ürperti kaplamıştı.
Sırtüstü kayarak eski durumunu aldı. 'Sabah erkenden bu yataktan kalkmalar yok mu', diye düşündü, 'adamı büsbütün serseme çeviriyor. İnsan dediğin uykusunu alacak. Başka pazarlamacılar bir haremdeki kadınlar gibi yaşıyor tıpkı. Örneğin, müşterilerden aldığım siparişleri firmaya iletmek için, kaldığım otele öğle öncesi bir ara döneyim desem, bu beyleri henüz kahvaltı masasının başında görürüm. Ama sen gel de, bizim patronun karşısında böyle davran; hemen kapı dışarı edilirsin.
Ama kimbilir, belki kapı dışarı edilmek benim için hepsinden hayırlısı olurdu. Hani anne ve babam olmasa, çoktan bırakmaz değildim bu işi. Patronun önüne geçip dikilir, ne düşündüğümü bütün açıklığıyla yüzüne karşı söylerdim. Diyeceklerimi işitmeye görsün, kesinlikle düşüp katırdı yere. Sonra masasının üzerine o ne acayip oturuş öyle, yanında çalıştırdığı kişilerle o ne yüksekten konuşma! Üstelik kulakları ağır işittiğinden, konuştuğu kimse hemen burnunun ucuna kadar kendisine sokulmak zorunda. Ancak yine de umudumu büsbütün yitirmiş değilim. Anne ve babamın firmaya borcunu bir yol ödeyecek parayı biriktirdim mi - ki bu da beş, altı yıl sürer daha -, aklımdan geçirdiğim şeyi kesinlikle gerçekleştireceğim. O zaman görsünlerdi bakalım! Ama yataktan çıkmam gerekiyor şimdi, trenim beşte kalkıyor.'
Komedinin üzerinde tik tak edip duran saate bir göz attı. 'Hay Allah!' diye geçirdi içinden. Saat altı buçuktu ve göstergeler habire ilerleyip durmaktaydı. Hatta altı buçuk da geride kalmıştı şimdi, nerdeyse yediye çeyrek vardı. Yoksa çalmamış mıydı saat? Dörtte çalması için saatin gereği gibi kurulduğu yataktan görülebiliyordu ve çaldığına da hiç kuşku yoktu. İyi ama, odadaki bütün eşyayı zangır zangır titreten zil sesini işitmeyerek uyuyakalmış olabilir miydi? Doğru, rahat bir uyku uyuduğu söylenemezdi; ancak rahatsızlığı kadar deliksiz bir uyku uyumuştu anlaşılan. Peki, şimdi ne yapacaktı? Bir sonraki tren saat yedideydi ve bu trene yetişmek istiyorsa iki ayağının bir pabuca girmesi gerekiyordu.
Üstelik kumaş örnekleri henüz ambalajlarına yerleştirilme-.misti; ayrıca bir kırıklık, bir halsizlik vardı üzerinde. Hem trene yetişse bile, patronun paylayıcı sözlerini işitmekten kaçınılacak gibi değildi; çünkü mağazadaki yardımcı kuşkusuz beş treninde kendisini beklemiş, gelmediğini görerek durumu çoktan patrona rapor etmişti. Patronun, zekâ denen şeyden nasibini almamış kişiliksiz bir uşağıydı adam. Peki, hastalandığını haber verse? Ama bu da alabildiğine tatsız bir şeydi, kuşku uyandırmaktan öte bir işe yaramayacaktı; çünkü Gregor beş yıldır firmada çalışıyordu ve bu beş yıl içinde bir kez olsun hastalanmamıştı. Kuşkusuz, patron hemen sigorta doktorunu yanına alıp gelecek, anne ve babasına oğullan Gregor'un tembelliğinden yakınacak, bütün karşı görüş ve itirazları, daha ağızdan çıkar çıkmaz doktoru tanık gösterip geri çevirecekti. Öyle ya, sigorta doktoru için insanların hepsi sapasağlamdı, işten kaçarlardı yalnız. Ama şimdi Gregor'un durumunda böyle düşünmekte pek de haksız mıydı doktor? Gerçekten Gregor, uzun bir uykunun ardından başındaki doğrusu nedensiz sersemlik bir yana, kendini pek iyi, hatta enikonu acıkmış hissediyordu.
Bütün bunları alabildiğine bir çabuklukla kafasından geçirir, ancak doğrulup kalkmaya da bir türlü karar veremezken -tam bu sırada yediye çeyrek kalayı vurmaya başlamıştı saat -, yatağının başucundaki kapının kollanarak tıklatıldığını işitti. «Gregor!» dedi bir ses. Annesiydi. «Saat, yediye çeyrek var. Hani bu sabah yola çıkmıyor muydun?» Annesinin yumuşak sesi. Gregor, cevap verip de kendi sesini işitince irkildi birden; hiç kuşkusuz eski sesiydi; ama şimdi buna aşağılardan gelip yukarlara çıkması bir türlü önlenemeyen ıslığa benzer acınacak bir ses karışıyor, konuşulan sözleri ancak ilk anda açık seçik bırakıp yankılanmaya başlar başlamaz bunları öylesine bozuyordu ki, işittiklerinin doğruluğuna insan inanamıyordu. Aslında Gregor uzun boylu cevap verecek, her şeyi açıklayacaktı; ama bu durum karşısında: «Evet, evet, teşekkür ederim anne, şimdi kalkıyorum!» demekle yetindi.
Kapı ahşap olduğu için sesindeki değişiklik dışardan galiba farkedilmemişti, çünkü bu sözler üzerine yatışan annesi ayaklarını sürüyerek uzaklaştı. Aradaki kısa konuşma, Gregor'un sanıldığı gibi işe gitmediğine ve henüz evde bulunduğuna öbür aile bireylerinin dikkatini çekmişti. Hafiften, ama yumrukla kapıya vurmaya başladı babası: «Gregor! Gregor!» diye seslendi. «Bir şey mi var, Gregor?» Ve az sonra babasının uyarıcı sesini daha bir pes perdeden tekrar duydu: «Gregor! Gregor!» Öteki kapıdansa kızkardeşinin usulcacık: «Gregor?» diye sızlandığını işitti. «Rahatsız mısın yoksa, Gregor? Bir şeye ihtiyacın var mı?» Her iki kapıya birden: «Hemen şimdi geliyorum», diye seslendi Gregor ve sözcükleri enikonu bir titizlikle söyleyip, aralarına uzun süreli boşluklar yerleştirerek sesindeki tuhaflığı örtbas etmeye çalıştı. Bunun üzerine gerçekten kahvaltısının başına döndü babası; ama kızkardeşi fısıltıyla konuşmasını sürdürdü: «Gregor! Aç kapıyı, ne olursun, Gregor!» Ancak, kapıyı açmayı aklının ucundan geçirdiği yoktu Gregor'un; tersine, bunca gezilerde alıştığı tedbirli davranışından, evde bulunduğu zaman bile geceleyin bütün kapıları kilitlemeksizin rahat etmeyişinden ötürü kutladı kendini.
Niyeti ilkin hiç istifini bozmadan serinkanlılıkla yataktan kalkıp giyinmek, kahvaltı yapmak, ancak ondan sonra ilerisini düşünmekti; yatakta düşünüp durmaların kendisini makul bir sonuca ulaştırmayacağını kuşkusuz biliyordu. Şimdiye dek yatakta yatarken sık sık vücudunda herhangi bir nedenin, belki de yalısındaki bir anormalliğin yol açtığı hafif bir sızı hissettiğini, ama bu sızının yataktan kalktığında kuruntudan başka şey olmadığının açığa çıktığını anımsadı.
Acaba bugünkü kuruntusu nasıl yavaş yavaş silinip gidecekti, merakla beklemeye koyuldu. Sesindeki değişikliğe fena bir üşütmenin, yani pazarlamacılarda görülen bir meslek hastalığının ön belirtisinden başka gözle bakılamayacağından en ufak kuşkusu yoktu.. Yorganı üzerinden sıyınp atmakta hiç güçtük çekmedi; ciğerlerini biraz havayla şişirmek bunun için elver-miş, yorgan kendiliğinden yere düşmüştü. Ama sonrası kolay değildi, geniş bedenli biri oluşu işi daha da zorlaştırıyordu. Doğrulup kalkabilmesi için eller ve kollar gerekliydi; oysa Gregor'da bir sürü bacakçık vardı yalnız ve bu bacakçıklar durmadan birbirinden değişik devinimlerde bulunuyor, bir türlü denetim altında tutulamıyordu. Gregor içlerinden birini bükeyim dese, hemen bu bacak yine kurtulup gergin durum alıyor, söz konusu bacağa istediği devinimi yaptırsa, ötekilerin hepsi ağrı veren alabildiğine bir telaşla adeta başıboş çalışmaya koyuluyordu. Kendi kendine: «Bir kez şu yatakta gereksiz yere yatıp kalmaktan kurtarmalıyım kendimi!» diye söylendi.
İlkin vücudunun alt bölümüyle yataktan çıkmayı düşündü; ama kendisinin henüz gözüyle görüp, en ufak bir bilgi edinemediği bu alt bölümün fazla hantal olduğunu anladı; işte öylesine yavaştı devinimleri. Sonunda, nerdeyse çılgına dönmüş, bütün gücünü toparlayıp hiçbir şeye aldırmayarak kendini ileriye itti; ancak yönünü doğru dürüst belirleyemediğin-den, karyolanın ayaklarına şiddetle çarptı gövdesi; duyduğu müthiş acıyla o anda özellikle bu alt bölümün belki de bedeninin en nazik yeri olduğunu anladı.
Bu yüzden, ilkin vücudunun üst bölümüyle yataktan çıkmayı denemek istedi, kollayıp gözeterek başını yatağın kenarına doğru döndürdü, kolayca da başardı bunu; genişlik ve ağırlığına karşın, vücudu sonunda başın dönüşünü izledi. Ama başını yatağın dışına alıp boşlukta tutar tutmaz, böyle bir yol izleyerek ilerlemekten korktu; çünkü kendisini nihayet bu durumda yere bıraktı mı, kafasının yaralanmaması için adeta bir mucize gerekliydi. Oysa şimdi her zamankinden çok aklının başında bulunacağı zamandı; dolayısıyla, en iyisi yine yatakta kalmaktı.
Ama onca zahmetten sonra eskisi gibi yine ahlayıp oflayarak yatakta yatıp bacakçıklarının belki eskisinden de fena birbirleriyle boğuştuğunu görünce ve bu keyfî davranışları düzene sokmak için aklına bir çare de gelmeyince, yatakta asla kalamayacağını, yataktan kurtulmak için en ufak bir umut bile bulunsa, bu umut uğrunda her şeyi feda etmesinin en uygun davranış olacağım geçirdi içinden. Beri yandan, elden geldiği kadar serinkanlı düşünüp taşınmaları, umutsuzlukla verilecek kararlara yeğlemek gerektiğini zaman zaman aklına getirmeyi unutmuyordu. Böylesi anlar pek büyük bir dikkatle pencereye dikiyordu gözlerini; ancak, dar sokağın karşı yakasını da bürüyen sisin görünümü, insana pek güven ve neşe sağlayacak gibi değildi. Saatin yeniden vurması üzerine: 'Yedi oldu!' diye söylendi kendi kendine. «Saat yedi oldu, hâlâ bu yoğun sis kalkmadı.» Sanki tam bir sessizlik baş gösterirse gerçek ve normal durum yeniden dönüp gelecekmiş gibi bir umuda kapılarak, kısa bir süre nefes almasını yavaşlatıp kımıldamadan yattı.
Ama sonra: 'Saat yediyi çeyrek geceyi vurmadan, her ne pahasına olursa olsun yataktan çıkmalıyım tamamen', diye düşündü. 'Zaten o zamana kadar beni sormak üzere firmadan biri gelecektir, çünkü yediden önce açılır mağaza.' Bunun üzerine vücudunu boylu boyunca ve vücudunun her bir yerini aynı ölçüde yataktan aşağı sarkıtmaya çalıştı. Kendini yataktan aşağı bıraktı mı, yere düşerken iyice havaya kaldıracağı başı belki bundan hiç zarar görmeyecekti; sırtı sertleşmişe benziyordu; düşmeden dolayı herhalde incinmezdi. Onu en çok kaygılandıran, sözkonusu davranışın ister istemez yol açacağı büyük gürültüydü ve gürültü bakarsın bütün kapıların ardında korku değilse bile tasa uyandıracaktı. Ama böyle bir şeyin de göze alınması gerekiyordu.
Gregor, vücudunun bir yarısını yataktan dışarı sarkıtmıştı ki - başvurduğu yeni çare kendini zora koşan bir girişimden çok bir oyundu, bütün yapılması gereken, hamleler halinde yataktan aşağı sarkmaktı -, yardımına bir koşan olsa bu işin ne kadar kolaylaşacağını düşündü. Güçlü kuvvetli iki kişi -babasıyla hizmetçi geldi aklına - tamamen yeterdi; bunların bütün yapacağı, kollarını bombeli sırtının altına sokarak kendisini yataktan sıyırıp almak, sonra sözkonusu -yükle yere eğilerek onun döşeme üzerinde yüzüstü dönmesini dikkat ve sabırla beklemekti. Döşeme üzerinde inşallah bir anlam kazanırdı bacakçıkları. Kapılar kilitli olmasa bile, gerçekten bağırıp yardım istemesi doğru muydu? Bunu düşünür düşünmez, tüm çaresizliğine karşın gülümsemeden duramadı. O anda yataktan sarkmasını gittikçe artırmış, dengesini güç koruyabilecek duruma gelmişti, artık hiç vakit geçirmeden kesinlikle karar vermesi gerekiyordu; çünkü daire kapısının zili çaldığında, yediyi on geceyi gösteriyordu saat. Gregor: 'Mağazadan biri geldi muhakkak!' diye söylendi kendi kendine ve adeta donup kaldı; ama bacakçıkları boşlukta inadına daha hızlı devinmeye başlamıştı. Bir an için her şey sessizliğe gömüldü. Nasılsa saçma bir umuda kapılarak: 'Açmayacaklardır kapıyı', diye geçirdi içinden.
Ama derken, tabii her zamanki gibi, hizmetçi sert adımlarla yürüyüp kapıyı açtı. Gregor daha «Günaydın!» sözcüğünü işitir işitmez, gelenin kim olduğunu anladı. Müdür Bey'in kendisiydi. Ne diye sanki işe en ufak bir gecikmede insanın hakkında hemen en kötü kuşkuların beslendiği bir firmada çalışmaya mahkûm edilmişti! Firmada çalışanların hepsinin de hiç ayrıcasız kalpazan kişiler mi olması gerekiyordu? Bunların arasında şöyle birkaç sabah saatini bile firma yararına geçirmese vicdan azabından deliye dönüp, adeta bir daha yataktan çıkamayacak duruma düşen sadık ve işine bağlı kimseler yok muydu? Aslında böyle bir şey gereksizdi ya, diyelim bir soruşturmada bulunulacaktı, çıraklardan biri yollanıp bu iş ona yaptırılamaz mıydı sanki? İlle Müdür Bey'in kendisi mi çıkıp gelmeli, hiçbir günahı olmayan aile bireylerine kuşku uyandırıcı bu geç kalma işiyle ilgili soruşturmanın ancak Müdür Bey'in zekâsına havale edilebilecek kadar önemli olduğu mu gösterilmeliydi? Gregor, doğru dürüst bir karara varmaktan çok, ilgili düşüncelerin yol açtığı telaşla bütün gücünü toparlayıp yataktan dışarı attı kendini. Yüksek perdeden pat diye bir ses duyuldu.
Ama buna gerçek anlamda bir gürültü denemezdi. Düşmenin yol açtığı sesi, halı biraz yumuşatmıştı; sonra, sırtının da sandığından esnek olduğunu gördü Gregor, bu yüzderi düşüşü pek dikkati çekmeyen bir ses çıkarmıştı. Ne var ki, yeteri kadar kollayamadığı başı yere vurmuştu, öfke ve acıyla kafasını çevirip halıya sürtmeye başladı.
Müdür Beyin'in soldaki yan odadan: «İçerde bir şey düştü», dediğini işitti; günün birinde Müdür Bey'in başına da, bugün kendisininkine benzer bir olay gelemez mi sanki, diye geçirdi içinden. Doğrusu böyle bir şeyin olabileceğini kabul etmek gerekiyordu. Ama Gregor'un içinden geçirdiği soruya kabaca cevap verir gibi, o anda bitişik odada Müdür Bey birkaç sert adım atarak rugan çizmelerini gıcırdattı. Sağdaki bitişik odadan ise kızkardeşinin fısıldadığı duyuldu: «Gregor! Müdür Bey geldi.» - «Biliyorum», diye cevapladı Gregor; ancak, kızkardeşinin işitebileceği kadar da sesini yükseltmeyi göze alamamıştı.
O anda: «Gregor!» diye babası seslendi soldaki bitişik odadan. «Müdür Bey geldi, Gregor! Senin sabah treniyle neden yola çıkmadığını soruyor. Ne cevap vereceğimizi bilemiyoruz. Hem Müdür Bey bizzat seninle konuşmak istiyor. Aç kapıyı lütfen! Müdür Bey, odadaki dağınıklığı hoş göreceklerdir sanırım.» Bu konuşma arasında: «Hayırlı sabahlar, Bay Samsa!» diye nazik seslendi Müdür Bey. Annesi: «Gregor rahatsız galiba», dedi. Babası, hâlâ kapıda konuşup duruyordu. «Rahatsız Gregor», diye ekledi annesi, «inanın bana Müdür Bey. Yoksa hiç treni kaçırır mıydı! Aklı hep işinde çünkü. Akşamlan asla sokağa çıkmıyor, bu yüzden nerdeyse kızdığım bile oluyor kendisine. Şimdi ise sekiz gündür burada; ama her akşam evde kalıp hiçbir yere gitmedi. Masanın başında bizimle oturup sessiz sedasız gazetesini okuyor ya da tren tarifelerini inceliyor. Biraz oyalanmak istedi mi kıl testereyi alıyor eline, çalışmaya koyuluyor. Örneğin, iki, üç gecelik bir çalışmayla küçük bir resimlik oyup çıkardı tahtadan. Hoş bir şey hani, görseniz şaşarsınız, içerde asılı duruyor.
Kapıyı açsın, hemen görürsünüz. Şunu da söyleyeyim ki, sizin burada bulunmanızdan mutluluk duyuyorum, Müdür Bey. Biz yalnız olsak, Gregor'a açtıramazdık kapıyı. Öyle inatçıdır ki! Sabahleyin kendisi hayır falan dedi ama, yine de rahatsız olduğu belli.» Bu anda Gregor, usulcacık ve düşünceli: «Şimdi geliyorum!» diye seslendi odadan; ama dışardaki konuşmanın tek kelimesini bile kaçırmamak için yerinden kımıldamadı. Müdür Bey'in annesine: «Oğlunuzun bu davranışını açıklayacak başka neden de bulamıyorum zaten hanımefendi!» dediğini işitti. «Öyle ciddi bir şey olmasa bari. Öte yandan, biz iş adamları, maalesef mi diyeceksiniz artık, Al-laha şükür mü, hafif rahatsızlıkları çok vakit işimizi düşünerek düpedüz yadsımak zorundayız.» Babası sabırsızlanmıştı, yeniden kapıya vurarak: «Ne diyorsun, Gregor? Müdür Bey içeri girebilir mi artık?» diye sordu. Ama Gregor: «Hayır!» diye cevapladı. Soldaki bitişik odada tatsız bir sessizlik baş-göstermişti, sağdaki bitişik odada ise kızkardeşi hıçkırarak ağlıyordu.
Ne diye kızkardeşi ötekilerin yanına gitmiyordu sanki? Galiba uykudan yeni kalkmış, giyinmeye hemen hiç vakit bulamamıştı. Peki, ne diye ağlıyordu acaba? Kendisi yataktan kalkarak, Müdür Bey'in odaya girmesine izin vermediğinden mi? Yoksa firmadaki işini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyordu da, işini kaybedince, patronun eski alacak hesaplarıyla anne ve babasının yakasına yeniden yapışacağından korkuyordu, onun için mi? Ama bunlar şimdilik yersiz tasalardan öte bir şey değildi; Gregor henüz buradaydı ve ailesini bırakıp gitmeyi aklının ucundan geçirdiği yoktu. Şu anda halının üzerinde yatıyordu gerçi ve ne durumda olduğunu bilen biri, kendisinden Müdür Bey'i odaya koyvermesini gerçekten istemeye kalkmazdı. Sonradan uygun bir mazeretle kolay açıklanabilecek böyle bir kabalıktan ötürü de çalıştığı yerden hemen kapıdışarı edilemezdi. Gregor'a öyle geliyordu ki, onu ağlayıp sızlamalar ve ikna yollu sözlerle rahatsız
edeceklerine, kendi haline bırakmaları çok daha uygundu. Ama işte ne durumda bulunduğuna ilişkin kesin bir şey bilmemeleri, evdekileri böyle davranmaya zorluyor ve davranışlarını bağışlatıyordu.
Bu anda: «Bay Samsa!» diye bağırdı Müdür Bey sesini yükselterek. «Ne oldu, ne var? Odanıza kapanmışsınız, evet veya hayırdan başka bir cevap çıkmıyor ağzınızdan. Anne ve babanızı yok yere büyük üzüntülere sokuyor, ayrıca, hani söz arasında söylüyorum, işinizi doğrusu görülmedik biçimde savsaklıyorsunuz. Şu an, anne ve babanızla patronunuz adına konuşuyor ve sizden hemen bana kesin bir açıklamada bulunmanızı önemle rica ediyorum.
Hayret doğrusu, hayret! Ben sizi sakin, aklı başında biri bilirdim; oysa şimdi kendinizi durup dururken acayip kaprislere kaptırmış görünüyorsunuz. Patron bu sabah bana, işinize böyle geç kalmanızın nedeni sayılabilecek kimi şeyler çıtlatmadı değil; bu yakında size verilmiş alacakları tahsil yetkisiyle ilgili şeyler hani. Ama ben Allah için böyle bir nedenin sözü edilemeyeceği konusunda nerdeyse şerefim üzerine temin ettim kendisini. Ancak, şimdi bu akıl almaz inatçılığınızı görünce, sizi en ufak şekilde savunmak için hiçbir istek duymuyorum. Hem firmadaki yeriniz de öyle pek sağlam sayılmaz. Başlangıçta niyetim sizinle yalnız konuşmak, bunları başka kimse işitmeden size söylemekti. Ne var ki, burada bana boş yere zaman harcattığınızı görünce, neden söyleyeceklerimi sayın anne ve babanız da işitmesin, anlamıyorum.
Diyeceğim, son zamanlardaki çalışmanız hiç de memnunluk verici değildi. Doğru; pek verimli çalışmalar için elverişli denebilmekten uzak bir sezondu; ancak hiç iş yapılamayacak kadar da kötü bir sezon yoktur Bay Samsa ve olamaz.» Gregor, aklı başından giderek ve telaşından her şeyi unutarak: «Ama Müdür Bey!» diye cevapladı içerden. «Şimdi açıyorum kapıyı. Hafif bir rahatsızlık, o kadar; bir baş dönmesi yataktan kalkmamı engelledi. Şu an henüz yataktayım, ama eski zindeliğime büsbütün yine kavuşmuş hissediyorum kendimi. İşte çıkıyorum yataktan. Birazcık daha sabrediverseniz! Düşündüğüm kadar kolay gerçekleşmeyecek yataktan çıkmam. Ama artık kendimi iyileşmiş hissediyorum. Nasıl da öyle durup dururken insanın üzerine çullanıyor şu hastalık! Dün akşam hiçbir şeyim yoktu; annem ve babam da biliyor ya; ama hayır, dün akşam da üzerimde hafif bir kırıklık hissetmiştim. Halimden de anlaşılıyordu.
Ne diye durumu firmaya haber vermedim bilmem. Ama insan hastalığını evde kalmaksızın da atlatabileceğine inanıyor hep. Müdür Bey, anne ve babamı üzmeyin ne olur? Bana yönelttiğiniz suçlamalar için bir neden yok çünkü; sonra, bu konuda şimdiye dek kimse bana bir şey söylemedi. Sanırım, yolladığım son sipariş listelerini görmemiş olacaksınız. Hem saat sekiz treniyle de yola çıkacağım; birkaç saatlik dinlenme iyi geldi. Burada boşuna vaktinizi kaybetmeyin, Müdür Bey. Birazdan kendim mağazaya geleceğim. Lütfen bunu patrona bildirip, saygılarımı iletin kendisine.»
Gregor bütün bunları çabuk çabuk, ne konuştuğunu pek bilmeksizin söylerken, herhalde daha önce yatakta edindiği beceri sayesinde güçlük çekmeden sandığa yaklaşmış ve ona tutunarak doğrulmuştu. Gerçekten kapıyı açacak, gerçekten ortada gözüküp Müdür Bey'le konuşacaktı. Şimdi odadan çıkmasını isteyip duranların, kendisini görünce ne diyeceklerini çok merak ediyordu. Baktı ki korkudan donakaldılar, o zaman artık sorumluluk diye bir şey tanımayacak ve içi rahatlayacaktı. Ama her şeyi serinkanlı karşıladılar mı, kendisi de telaşa kapılmak için bundan böyle ortada bir neden görmeyecek ve elini çabuk tuttu mu saat sekiz trenine yetişebilecekti. İlkin birkaç kez sandığın cilalı pürüzsüz yüzeyinden gerisin geri kaydı aşağı, ama son bir davranışında dimdik doğruldu. Ne denli kıvrandırıcı olursa olsun* karnındaki ağrıları artık umursadığı yoktu. Derken oracıktaki bir sandalyenin arkalığına attı kendini, bacaklarıyla sandalyenin kenarlarına sımsıkı yapıştı. Bu yoldan, vücudu üzerindeki denetimi de ele geçirmişti; hiç sesini çıkarmadan bekledi, çünkü Müdür Bey'in sözlerini bundan böyle işitebiliyordu.
Anne ve babasına: «Bir tek kelime anladınız mı konuştuklarından?» diye sorduğunu işitti Müdür Bey'in. «Bizi aptal yerine koymuyordur sanırım?» - «Daha neler!» diye cevapladı annesi yüksek sesle; ağlamaya başlamıştı. «Belki de ağır hasta yatıyor, Gregor, biz de ona eziyet edip duruyoruz.» Sonra: «Grete! Grete!» diye seslendi annesi. Karşıdan: «Efendim anne!» dediği duyuldu kızkardeşinin. Gregor'un odasının aracılığıyla birbirleriyle haberleşiyorlardı. «Hemen doktora koş Grete! Gregor hasta! Çabuk bir doktor alıp gel! Az önce nasıl konuştuğunu duymadın mı?» Annesinin bağırarak konuşmasıyla kıyaslanırsa dikkati çekecek kadar alçak perdeden; «Bir hayvan sesinden kalır yeri yoktu», dedi Müdür Bey. Derken babası, ellerini çırparak holden mutfağa doğru: «Anna! Anna!» diye bağırdı. «Durma koş, bir çilingir getir!» Hemen iki kız, etekliklerini hışırdatarak holden seğirtip geçtiler - kızkardeşi nasıl da giyinebilmiş ti o kadar çabuk - ve hızla kapıyı açıp çıktılar. Kapının arkalarından kapandığını bildiren bir ses işitilmedi; galiba kapı, büyük bir felâkete uğramış evlerdeki gibi açık bırakılmıştı.
Ama Gregor hayli yatışmıştı. Hani sesi, belki kulağı alıştığından, kendisine yeterince açık seçik, hatta eskisinden de açık seçik gelmesine karşın, yine de anlaşılamıyordu konuştukları. Ancak, şimdi, dışardakiler kendisinde anormal bir durumun varlığına inanıyor, ona yardıma hazır bulunuyorlardı. Bu yolda ilk önlemler alınırken açığa vurulan umut ve güven rahatlattı Gregor'u. Kendini yine insan toplumu içerisine kabul edilmiş görüyordu ve doğrusu aralarında ayrım yapmaksızın gerek doktor, gerek çilingirden olağanüstü ve şaşırtıcı başarılar beklemeye başladı. Kesin önem taşıyan konuşmalarda bulunmasının zamanı yaklaşıyordu. Bu konuşmalar için sesine elden geldiği kadar netlik kazandırmak üzere bir iki öksürdü, ama bunu pek kısık sesle yapmaya çalıştı; çünkü bakarsın öksürüğünün sesi de insan öksürüğünden başka türlü çıkabilirdi. Ancak, bu konuda kendisi artık bir yargıya varmaktan çekiniyordu.
Bitişik odayı tam bir sessizlik kaplamıştı. Belki de anne ve babası Müdür Bey'le masada oturmuş, fısıldaşıp duruyor, belki de hepsi birden kapıya yaslanmış, içeriye kulak kabartıyorlardı.
Gregor, sandalyeyle kendini yavaş yavaş ileriye doğru itti; derken sandalyeden elini çekerek kapıya doğru atıldı, kapıya tutunup doğruldu - bacakçıklarının tabanlarında bir yapışkanlık vardı -, bir an dinlendi burada. Sonra kilit içinde sokulu anahtarı ağzıyla çevirmeye uğraştı.
Ne yazık ki doğru dürüst dişleri yoktu anlaşılan, anahtarı neyle tutacaktı? Ama çeneleri pek güçlüydü ve çenelerinin yardımıyla anahtarı gerçekten yerinden oynattı; bu arada bir yeri incinmişti mutlaka, çünkü ağzından kahverengi bir sıvı anahtar üzerine akıp oradan da yere damlamaya başladı. Bitişik odadan: «işitiyor musunuz? Anahtarı çevirmeye uğraşıyor», dedi Müdür Bey. Bu söz, Gregor'u enikonu yüreklendirdi. Ama hepsi bağırmalıydı ona. Anne ve babası, hepsi: «Ha gayret, Gregor!» diye bağırmalıydı: «Sakın koyverme! Yüklen kilide, Gregor!» Gösterdiği çabaları evdekilerin merakla izlediği düşüncesiyle bütün gücünü toplayarak çılgın gibi anahtarı ısırdı. Anahtar döndükçe, o da kilidin çevresinde dolanıp duruyordu. Artık kendisini ayakta tutan ağzıydı yalnız, gerektiğinde anahtara asılıyor ya da vücudunun tüm ağırlığıyla onu aşağı bastırıyordu. Nihayet çat diye açılan kilidin tiz sesine uykusundan uyandı adeta, rahat bir nefes aldı. «Çilingirsiz başardım işte!» diye söylendi kendi kendine ve kapıyı iyice açmak için başını kola dayadı.
Kapıyı bu tarzda açmak zorunda kalışı, kapının iyice açılmasına karşın Gregor'un henüz ortada görünmemesine yol açmıştı. Tam salona ayak atacakken pat diye sırtüstü yıkılmamak istiyorsa, kapı kanatlarından birinin çevresini pek büyük bir dikkatle usulcacık dolanması gerekiyordu. Kendisi henüz bu zor işle uğraşıp, başka şeye aldıracak vakit bulamazken, Müdür Bey'in birden yüksek sesle: «Oh!» diye bir ses çıkardığını işitti; ses, tıpkı bir rüzgâr uğultusunu andırıyordu. Az sonra da Müdür Bey'in kendisini gördü Gregor. Kapıya oradakilerin hepsinden yakın bulunan Müdür Bey elini açık ağzına bastırmış, sanki görünmeyen, ama habire üzerine gelen bir güç karşısında yavaş yavaş gerilere çekiliyordu.
Müdür Bey'in odada bulunmasına aldırmayan annesi, geceden kalma dağınık ve dimdik saçlarla oracıkta dikiliyordu; Gregor'u görünce, ilkin ellerini kenetleyerek babasına baktı, sonra Gregor'a doğru iki adım atarak, giysisinin çepçevre açılıp yayılan etekleriyle yere yıkıldı; yüzü göğsüne düşmüş, adeta bütünüyle ortadan silinip kaybolmuştu. Babası, halinde düşmanca bir ifade, yumruğunu sıktı; Gregor'u gerisin geri sürüp odasından içeri tıkmak ister gibiydi; bir ara güvensiz gözlerle çevresine bakındı, ardından elleriyle gözlerini kapayıp güçlü göğsü sarsıla sarsıla ağlamaya koyuldu.
Bu durumda, salona girmeye kalkmadı Gregor, kapı kanatlarından sımsıkı sürmelenmiş olanına içerden yaslandı; öyle ki ancak yarı vücudu görülebiliyor, bu vücut üzerinde seçilen yana eğik başıyla odadakilere çıldır çıldır bakıyordu. Bu arada ortalık iyiden iyiye aydınlanmış, yolun karşı yakasında uzayıp giden başı sonu bellisiz gri siyah binanın bir bölümü -bir hastaneydi burası -, cephe kısmını katı bir biçimde oyup geçen düzenli pencereleriyle açığa çıkmıştı.
Hâlâ dinmemişti yağmur, ama tek tek görülebilen ve adeta tek tek yukardan aşağı fırlatılan iri damlalar halinde yağıyordu şimdi. Masanın üzerini tabak fincan gibi şeyler doldurmuştu; çünkü babası için kahvaltı günün en önemli yemeğiydi ve bu yemeği bir yandan çeşitli gazeteleri okuyarak saatlerce sürdürürdü. Tam karşı duvarda, Gregor'un askerlik döneminden kalma bir resim asılıydı ve resimde Gregor eli meçinde, tasa ve kaygılardan uzak gülümseyen, duruşu ve üniformasına karşı herkesi saygıya davet eden bir teğmen olarak görülüyordu. Holün kapısı açılmıştı; daire kapısı da açık bulunduğundan, aşağı inen merdivenin baş tarafı seçilebilmekteydi.
«Evet!» dedi Gregor; evde serinkanlılığını yitirmeyen tek kişi kuşkusuz kendisiydi, bunu biliyordu. «Şimdi giyiniyorum. Koleksiyonu toparlayıp yola çıkacağım hemen. Yola çıkmama izin, izin verecek misiniz? Evet, Müdür Bey! Görüyorsunuz dikkafalı değilim; çalışmaktan zevk duyarım. Şu geziler zahmetli bir iş, ama onlarsız da yaşayamam doğrusu. Peki ama, nereye gidiyorsunuz Müdür Bey? Firmaya mı? Firmaya, öyle mi? Burada geçenleri olduğu gibi rapor edecek misiniz? Hani bir an oluyor, insan çalışacak gücü bulamıyor kendinde. Ama böylesi anlar, geçmişte yapılan işleri anımsamak ve ileride, engel ortadan kalktıktan sonra daha büyük bir şevk ve gayretle işe sarılmayı düşünmek için biçilmiş kaftandır. Nihayet Sayın Patron'a çok şey borçluyum, siz de pek iyi biliyorsunuz bunu. Öte yandan, anne ve babamla kızkardeşimin geçim yükü de benim omuzlarımda. Şu anda durumum nazik, ama bu durumdan yine kendimi sıyırıp kurtaracağım. Güç bir iş, bari siz daha da güçleştirmeyin. Mağazada benim tarafımı tutun. Pazarlamacıları sevmezler, biliyorum.
Tonla para kazanır, gel keyfîm gel yaşarlar diye düşünürler. Bu önyargıyı daha bir dikkatle gözden geçirmek için, öyle zorlayıcı bir neden de çıkmaz insanın karşısına. Ama siz Müdür Bey, siz öbür personelden daha derli toplu görebilirsiniz durumu. Hani tamamen söz aramızda, Sayın Patron'un kendisinden bile daha derli toplu görebilirsiniz. Çünkü Patron bir iş adamı olduğundan, vereceği yargılarda kolay etki altında kalıp hizmetinde çalıştırdığı bir memurun aleyhinde bir tavır takınabilir örneğin. Siz de çok iyi biliyorsunuz ki, yılın hemen bütününü mağaza dışında geçiren bir pazarlamacı dedikodulara, raslantılara ve nedensiz şikâyetlere kolayca kurban gidebilir, bunlara karşı asla savunamaz kendini, çünkü çokluk bunlardan haberi olmaz; olsa da, ancak bir geziyi bitkin sona erdirip firmaya döndüğü ve nedenleri artık bir türlü kestirilemeyen kötü sonuçların etkilerini öz varlığı üzerinde hissettiği zaman olur. Müdür Bey, gitmeyin böyle rica ederim. Bana birazcık hak verdiğinizi gösteren bir tek söz söyleyin hiç değilse.»
DEĞİŞİM - FRANZ KAFKA
Türkçesi: Kâmuran Şipal
Cem yayınevi
ÇAĞDAŞ DÜNYA YAZARLARI
Kasım 1993 / Cem Yayınevi
|

10-03-2007, 10:18
|
|
Taze Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 10-03-2007
Mesajlar: 159
|
|
Aforizmalar
15 Şubat
Sorun şu: Yıllar önce bir gün, tabii oldukça üzgün bir halde, Laurenziberg yamaçlarında oturuyordum. Yaşamdan dilediklerimi gözden geçiriyordum. En önemli ya da bana en çekici geleni, bir yaşam görüşü kazanma dileğiydi (ve -bu tabii ki onun zorunlu bir kısmıydı- yazarak bu hayat görüşünün doğruluğuna başkalarını ikna etmekti); öyle ki yaşam yine kendi doğal, keskin iniş çıkışlarını koruyacak ama aynı zamanda aynı açıklıkta bir hiç, bir rüya, bir boşlukta dolanıp duruş olarak kabul edilecekti.
Güzel bir dilekti belki, ama eğer doğru dürüst dilemiş olsaydım ınu. Diyelim ki binbir çabayla elde edilmiş üstün bir ustalıkla bir masayı çatmak dileği gibi olsaydı, ama aynı zamanda hiçbir şey yapmamak, ama öte yandan insanların, "çekiç sallamak onun için bir hiçti" değil de "çekiç sallamak onun için gerçekten çekiç sallamaktı, ama aynı zamanda bir hiçti" diyecekleri bir şeydi, bu vasıtayla çekiç sallayış daha da gözüpek, daha da kararlı, daha da gerçek, ve ne bileyim, daha da çılgınca bir hale gelirdi. Ama bu şekilde bir dilekte bulunulamazdı, çünkü dileği dilek değildi, bir savunmaydı sadece, hiçliğe yer bulunması, bu hiçlik'e, ilk bilinçli adımlarını yeni yeni atmaya başladığı ama şimdiden kendisinin bir öğresi olduğunu hissettiği bu boşluğa bir canlılık verme isteğiydi. İşte o an gençliğin aldatıcı dünyasına bir tür elvadaydı; gerçi gençlik onu hiçbir zaman doğrudan doğruya aldatmamıştı, ama çevresindeki otoritelerin sözleriyle aldanmasına neden olmuştu. Ve böylece "dileğinin" zorunluğu ortaya çıkmıştı.
Yalnız kendi kendisini kanıtlayabiliyor, tek kanıtı kendisi, tüm düşmanları anında alt ediyor onu, ama onu yalanlayarak değil (o yalanlanamaz!) kendilerini kanıtlayarak.
İnsanların birlikteliği şuna dayanır: İnsan, kendi varlığının gücüyle aslında kendi içlerinde yadsınamaz olan başkalarını yadsıyormuş gibi görünür; bu da o insanlar için tatlı ve rahatlatıcı, ama gerçeklikten, ve dolayısıyla süreklilikten hep yoksun.
Bir zamanlar anıtsal bir topluluğun bir parçasıydı. Yüksek bir merkezin çevresinde, inceden inceye düşünülmüş bir düzenle, askerliği, sanatları, bilimleri ve elsanatlarını temsil eden simgesel figürler dizilmişti. Bu çok sayıda figürlerden biri de oydu. Şimdi ise topluluk dağılalı uzun bir süre oldu, en azından o, topluluktan ayrıldı ve kendi yolunda ilerliyor. Artık uzunca bir süredir eski mesleği bile elinde yok, hatta bir zamanlar neyi temsil ettiğini bile unutmuştur. Galiba asıl işte bu unutuş bir çeşit hüzüne, güvensizliğe, huzursuzluğa, kaybolup giden zamanların, şimdiki zamanı bulandıran, bir çeşit özlenmesine yol açıyor. Ama yine de bu özleyiş, insanın yaşama gücünün önemli bir öğesidir, ya da belki de o gücün ta kendisidir.
Epigraf
Kaynak: Aforizmalar, Altıkırkbeş Yay.
|

10-03-2007, 10:20
|
|
Taze Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 10-03-2007
Mesajlar: 159
|
|
Avcı Gracchus
Avcı Gracchus
İki oğlan çocuğu rıhtım duvarının üstüne oturmuş zar atıyorlardı. Adamın biri, bir heykelin basamakları üstünde, kılıç sallayan kahramanın gölgesinde gazete okuyordu. Kızın biri çeşme başında bakracına su dolduruyordu. Bir meyve satıcısı malının yanı başına uzanmış gölü seyrediyordu. Bir meyhanenin iç tarafında iki adamın şarap içtiği, açık kapı ve pencere deliklerinden bakınca görülüyordu.
Meyhaneci ön tarafta bir masada oturmuş kestiriyordu. Bir kayık, suyun üstünde taşıyorlarmış gibi yavaşça, küçük limana giriyordu. Mavi giysili bir adam karaya çıktı ve halatları halkalara geçirdi. Gümüş düğmeli siyah elbise giymiş öteki iki adam da, kayıkçının arkasında bir sedye taşıyordu; sedyede, iri çiçek örnekleriyle süslü, kenarları püsküllü ipek bir örtünün altında bir insanın yattığı anlaşılıyordu.
Rıhtımda hiç kimse bu yeni gelen kişilerle ilgilenmedi; henüz halatlarla uğraşan sandal kaptanını beklemek için sedyeyi yere koyduklarında bile hiç kimse onlara yaklaşmadı, bir soru yöneltmedi, dikkatle bakmadı.
Kaptan, kucağında bir çocukla ve saçları dağınık halde sandalda beliren bir kadın yüzünden biraz daha oyalandı. Sonra bu yana geldi, sol tarafta suyun yakınında, yukarı dosdoğru yükselen sarımsı, iki katlı bir binayı gösterdi, taşıyıcılar sedyeyi kaldırdılar ve alçak, ama ince sütunlardan oluşan bir kapıdan içeri götürdüler. Küçük bir oğlan pencerenin birini açtı, taşıyıcıların evde gözden kaybolduğunu görünce çabucak pencereyi gene kapattı. Ardından kapı da kapandı; kapı siyah meşe ağacından özenle yapılmıştı. O ana kadar çan kulesinin etrafında uçuşan bir güvercin sürüsü evin önüne kondu. Güvercinler yemleri bu evde saklanıyormuş gibi, kapının önüne toplandılar. Bir tanesi birinci kata kadar uçtu ve pencerenin camını gagaladı. Bunlar açık renkli, bakımlı, canlı hayvanlardı. Sandaldaki kadın engin bir hareketle güvercinlere yem attı, onlar da yem tanelerini topladılar ve sonra kadına doğru uçtular.
Silindir şapkasında siyah matem bandı bulunan bir adam, limana giden dar ve dik sokaklardan birinden indi. Dikkatle etrafına bakındı, buradaki her şey canını sıktı, bir köşede bulunan çöplerin görünümü karşısında yüzünü buruşturdu. Heykelin basamakları üstünde meyve kabukları vardı, geçerken bastonu ile bunları aşağı doğru itti. Odanın kapısını vurdu, aynı zamanda da silindir şapkayı siyah eldivenli sağ eline aldı. Kapı hemen açıldı, sayıları elliyi bulan küçük oğlan uzun koridorda bir halka oluşturdular ve eğilerek selamladılar.
Sandalın kaptanı evin merdiveninden aşağı indi, adamı selamladı, yukarı çıkardı, birinci katta onunla birlikte ince yapılı, süslü localarla çevrili avluyu dolaştı ve ikisi de, oğlanlar saygı işareti anlamına gelen bir uzaklık bırakarak arkalarından gelirken, evin arka tarafındaki serin ve büyük bir odaya girdiler; bunun karşısında başka ev yoktu, yalnız çıplak, gri siyah bir kaya duvarı göze çarpıyordu. Sedyeciler, sedyenin baş tarafına birkaç uzun mumu dikmek ve yakmak işiyle uğraşıyorlardı, ama bunun sonucu aydınlık meydana gelmedi, yalnızca biçimsel olarak önceden var olan gölgeler kıpırdadı ve duvarlarda oynaştı. Sedyenin üstünden örtüyü kaldırdılar, içinde saçı sakalı yabansı biçimde birbirine karışmış, teni güneşte yanmış, galiba avcıya benzeyen bir adam yatıyordu. Hareketsiz yatıyordu, görüldüğü kadarı ile soluk almıyordu, gözleri kapalıydı, gene de onun bir ölü olabileceğini yalnızca çevresi sezdiriyordu.
Adam sedyeye yaklaştı, elini orada yatanın alnına koydu, sonra diz çöküp dua etti. Kayıkçı odayı terk etmeleri için taşıyıcılara işaret verdi, çıktılar, dışarda toplanmış olan çocukları dağıttılar ve kapıyı kapadılar. Ancak bu kadar sessizlik adama hâlâ daha yeterli görünmüyordu, kayıkçıya baktı, kayıkçı anladı ve yan kapıdan bitişik odaya geçti. Sedyedeki adam derhal gözlerini açtı, yüzünü adama çevirdi ve sordu: "Sen kimsin?" - Adam şaşkınlık belirtisi göstermeden yukarı doğruldu ve yanıtladı: "Riva Belediye Başkanı."
Sedyedeki adam başını salladı, bitkin bir halde kolunu uzatarak, bir koltuğu gösterdi ve Belediye isteğini yerine getirdikten sonra konuştu: "Biliyordum, sayın Başkan, ama ilk anda hepsini unuttum, çevrede her şey benimle ilgili ve hepsini biliyorsam da, sorsam daha iyi olacak. Belki siz de biliyorsunuz, ben avcı Gracchus'um."
"Kuşkusuz", dedi Belediye Başkanı. "Bu gece sizi bana haber verdiler. Çoktan uyumuştuk. Gece yarısına doğru karım seslendi: "Salvatora", -bu benim adım- "penceredeki güvercine bak!" Gerçekten de bir güvercindi, ama horoz kadar büyüktü. Kulağıma doğru uçtu ve şunu dedi: 'Ölü avcı Gracchus yarın geliyor, kent adına onu karşıla.'"
Avcı başını salladı ve dilinin ucunu dudaklarının arasına koydu: "Evet, güvercinler benim önümden gidiyor. Peki, sayın Başkan, Riva'da kalacağıma inanıyor musunuz?"
"Bunu henüz söyleyemem", diye yanıtladı Belediye Başkanı. "Siz ölü değil misiniz?"
"Ölüyüm", dedi avcı, "görüyorsunuz. Yıllar önce, aradan çok yıllar geçmiş olması gerekir, Kara Ormanda -bu yer Almanya'da-bir Alp keçisini kovalarken kayalardan aşağı düştüm. Ondan bu yana ölüyüm."
"Ama aynı zamanda da yaşıyorsunuz", dedi Belediye Başkanı.
"Bir bakıma öyle", dedi avcı, "bir bakıma da yaşıyorum. Beni taşıyan sandal yolunu şaşırdı, dümencinin yanlış dönüşü, kaptanın bir anlık dikkatsizliği, yurdumun güzelliği yüzünden dikkatin dağılması; hangisidir bilmiyorum, yalnız şunu biliyorum ki, yeryüzünde kaldım ve ondan bu yana kayığım dünyanın sularında dolaşıyor. Ben de, yalnız dağlarda yaşamak isteyen bir kişi, ölümümden sonra dünyanın bütün ülkelerini geziyorum."
"Öte tarafta sizden hiçbir parça da yok mu?" diye sordu Belediye Başkanı, alnını buruşturmuştu.
"Ben", diye yanıtladı avcı, "sürekli olarak, yukarı doğru çıkan merdivenin üstündeyim. Açıkta duran bu sonsuz uzunluktaki merdivende bir aşağı, bir yukarı, bir sağa, bir sola dolaşıp duruyorum, sürekli hareket halindeyim. Bu avcı bir kelebek oldu. Gülmeyin."
"Gülmüyorum", diye itiraz etti Başkan.
"Çok anlayışlısınız", dedi avcı. "Hep hareket halindeyim. Ama çok neşelenirsem ve yukardaki kapı karşımda parıldarsa, dünyadaki suların bir yerinde tek başına duran eski kayığımda uyanıyorum. Vaktiyle ölüşümün temel yanlışlığı, kamaramda beni çepçevre sarıyor. Kaptanın karısı Julia, kapıya vuruyor, kıyılardan geçmekte olduğumuz ülkenin sabah içkisini sedyeme getiriyor. Ağaç bir kerevet üstünde yatıyorum, üstümde -beni seyretmek hiç de hoş bir şey değil- kirli bir ölü gömleği var, saç ve sakal, gri ve siyah, ayrışmayacak gibi birbirine karışıyor, bacaklarım çiçeklerle süslü, uzun püsküllü kocaman bir ipek kadın şah ile örtülü. Baş tarafımda bir kilise mumu dikili, bana ışık veriyor. Karşımdaki duvarda küçük bir resim var, herhalde ilkel bir Afrikalı, kargısıyla bana nişan alıyor ve çok güzel boyanmış bir kalkanın ardında olabildiğince saklanıyor. Gemilerde bazı ahmakça resimlere rastlanır ya, bu onların en ahmakçası. Bunun dışında ağaç kafesimde bir şey yok. Yan duvarın bir deliğinden güney gecelerinin sıcak havası geliyor, eski sandala suyun vuruşunu duyuyorum.
Canlı bir avcı olarak yaşadığım Kara Orman'da, Alp keçisini kovalarken kayadan düştüğüm günden beri burada yatıyorum. Her şey bir sıraya göre oluştu. Kovaladım, düştüm, uçurumda kan kaybettim, öldüm ve sandal beni öte tarafa götürecekti. Bu kerevete ilk kez nasıl neşeyle uzandığımı anımsıyorum. Dağlar hiçbir zaman benden, o zamanki bu yarı karanlık duvarların duyduğu şarkıyı duymadı.
Severek yaşadım ve severek öldüm, kayığa binmeden önce silâh, çanta, her zaman gururla taşıdığım av tüfeği gibi berbat şeyleri mutlulukla fırlatıp attım ve genç bir kızın gelinlik giyişi gibi ölü gömleğini sırtıma geçirdim. Buraya yattım ve bekledim. Felâket o zaman geldi."
"Kötü bir yazgı", dedi Belediye Başkanı, elini havada kendinden uzağa doğru itti.
"Peki, sizin bunda hiç suçunuz yok mu?"
"Hayır", dedi avcı, "avcıydım, avcı olmak suç mu? Vaktiyle henüz kurtlarla dolu olan Kara Orman'da avcı olarak bulunuyordum. Pusuya yatıyor, ateş ediyor, vuruyor, deriyi yüzüyordum, bu suç mu? İşim beğeniliyordu. 'Kara Orman'ın büyük avcısı' diyorlardı bana. Bu suç mu?"
"Bu konuda yargıda bulunmaya yetkili değilim", dedi Belediye Başkanı, "ama bence ortada bir suç konusu yok. Peki suçlu kim?"
"Kayıkçı", dedi avcı. "Şuraya ne yazdığımı hiç kimse okumayacak, bana yardım etmeye kimse gelmeyecek; bana yardım etmek bir görev olsaydı, bütün evlerin bütün kapıları, bütün pencereleri kapalı kalırdı, hiç kimse yatağından kıpırdamazdı, hiç kimse başını yorganın dışına çıkarmazdı, tüm dünya bir gece barınağı olurdu. Bunun da bir anlamı var, çünkü hiç kimsenin benden haberi yok ve eğer olsaydı bile, kaldığım yeri bilmeyecekti, kaldığım yeri bilseydi, beni orda alıkoymasını bilmeyecekti, bana nasıl yardım edeceğini bilmeyecekti. Bana yardım etme düşüncesi bir hastalıktır ve yalnız yatakta iyileşebilir.
Bunu bildiğim için, üzerinde çok durduğum -örneğin tam şimdiki gibi kendimi tutamadığım- anlarda bile yardım gelsin diye haykırmıyorum. Ama etrafıma bakınınca ve nerede olduğumu, yüzyıllardır -bunu rahatlıkla ileri sürebilirim- oturduğum yeri göz önüne alınca böyle düşünceleri kafamdan atmak yeterli oluyor."
"Olağanüstü", dedi Belediye Başkanı "olağanüstü bir şey. -Peki Riva'da bizim yanımızda kalmayı düşünüyor musunuz?"
"Düşünmüyorum", dedi avcı gülümseyerek, alaycılığını hoş göstermek için elini Başkanın dizinin üstüne koydu.
"Ben buradayım, başka bildiğim yok, elimden başka bir şey gelmez. Sandalımın dümeni yok, ölümün en aşağı bölgelerinde esen rüzgâr onu taşıyor."
Kaynak: Almanca’dan Öyküler, Hazırlayan: Arif Gelen YKY, 1993
|

10-03-2007, 10:20
|
|
Taze Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 10-03-2007
Mesajlar: 159
|
|
Prometheus
Prometheus
Prometheus'tan söz eden dört söylence bulunuyor elimizde: Birincisine göre, Prometheus, tanrılara ihanet ederek sırlarını insanlara ilettiği için Kafkas dağlarındaki kayalıklara kıskıvrak zincirlenmiştir ve tanrıların yolladığı kartallar tarafından karaciğeri yenmektedir; ama Prometheus'un ciğeri yendikçe büyümekte, büyüdükçe yine kartallara yem olmaktadır.
İkinci söylenceye göre, Prometheus, kartalların acımasız gagalamasının acısıyla, zincirlendiği kayaların giderek daha içerisine gömülmüş, sonunda kendisi de bir kaya parçasına dönüşmüştür.
Üçüncü söylenceye göre, Prometheus'un tanrılara ihaneti aradan geçen binyıllar içinde unutulmuş, kartallar unutmuş, Prometheus'un kendisi unutmuştur.
Söylencenin dördüncüsüne göre, anlamını yitirip havada kalan olaydan bezilmiş, tanrılar bezmiş, kartallar bezmiş, yara bezgin, kapanmıştır.
Kala kala geriye açıklanamayan kayalar kalmıştır.- Söylence, açıklanamayanı açıklamaya uğraşıyor. Bir gerçeklik temelinden çıkıp geldiği için, yine ister istemez açıklanamaz'da sonlanacaktır.
Kaynak: Akbaba - Babil Kitapligi / J.L. Borges
|

10-03-2007, 10:21
|
|
Taze Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 10-03-2007
Mesajlar: 159
|
|
Günah, Istırap Ve Acı Çekmek Üzerine
Günah, Istırap Ve Acı Çekmek Üzerine
1.
Doğru yol gergin bir ip boyunca gider; yükseğe değil de, hemen yerin üzerine gerilmiştir bu ip. Üzerinde yürünmek değil de, insanı çelmelemek içindir sanki.
3.
İnsanın belli başlı iki günahı vardır, öbürleri bunlardan çıkar: sabırsızlık ve tembellik. Sabırsız oldukları için Cennet'ten kovuldular, tembelliklerinden geri dönemiyorlar. Ama belki de belli başlı sadece bir günahları var: Sabırsızlık. Sabırsızlıklarından ötürü kovulmuşlardı, sabırsızlıklarından ötürü geri dönemiyorlar.
6.
İnsanoğlunun gelişiminin kesin sonuca ulaşacağı an, sürekli yinelenip durur. Devrimci düşünsel hareketlerin geçmiş bütün her şeyin geçersiz olduğunu ilan etmeleri bunun için doğrudur, henüz hiçbir şey olup bitmemiştir çünkü.
7.
Kötü'nün elindeki en ayartıcı silah, savaşa çağrıdır. Kadınlarla yapılan savaşa benzer, ki sonu yatakta biter.
8./9.
Pis kokulu bir kancık, sayısız yavrunun üreticisi, daha şimdiden yer yer çürüyen, gerçi çocukluğumda benim her şeyimdi, her zaman sadakatle peşimden gelir, tekmeleyemem ama, onun yerine kendimi adım adım geri çekerim, nefesinin kokusuna bile tahammül edemem; yine de aksini yapmaya karar vermediğim sürece, belli belirsiz bir karaltı halinde büyüdüğünü gördüğüm köşeye doğru sürüklüyor beni; tamamen parçalara ayrışıyor, üstüme abanıyor ve benimle birlikte, kurtlanmış ve irinli dili -bir
onur mu bu benim için?- elimin üstünde, benimle son buluyor.
20.
Leoparlar tapınağa saldırıp kutsanmış şarapları içiyorlar; bu sürekli yineleniyor; ve sonunda önceden kestirilebilir bir nitelik kazanıyor ve ayinin bir parçası geliyor.
23.
Gerçek düşmandan sınırsız bir cesaret akar içinize.
29.
Kötü'ye kapıları açmaya seni iten art niyetler senin değil Kötü'nündür.
33.
Din fedaileri bedeni küçümsemez, çarmıha gererek yüceltirler onu; bu açıdan düşmanlarıyla aynı görüştedirler.
36.
Önceleri sorularıma neden cevap alamadığımı anlayamıyordum, şimdiyse soru sorabileceğime nasıl inandığımı anlayamıyorum. Ama gerçekte inanmıyordum ki, soruyordum sadece.
39b.
Sonsuzdur yol, ne kısaltacak ne de eklenecek bir şey vardır, ama yine de herkes kendi çocuksu karışını tutar yolun üstüne. "Gerçekten de bu bir karışlık yolu gitmen gerekir, bu senden esirgenmez."
42.
Tiksinti ve nefret dolu bir başı öne eğmek.
43.
Av köpekleri henüz avluda oynaşıyor, ama avları, daha şimdiden ormanda ne kadar hızlı koşarlarsa koşsunlar, ellerinden kurtulamayacaklar.
44.
Bu dünya için koşumlarını takınman gülünç.
58.
İnsan ancak olabildiğince az yalan söylediğinde olabildiğince az yalan söylemiş olur; yoksa olabildiğince az yalan söyleme fırsatı bulduğunda
değil.
73.
Kendi sofrasından düşen kırıntılar yiyor; bir süre için öbürlerinden daha tok hissediyor kendini, ama sofradan nasıl yenilir bunu unutuyor; ancak artık geride yenecek kırıntı da kalmıyor.
79.
Şehvani sevgi ilahi gözlerimizi kapar; kendi başına yapamaz bunu, ama bilmeden içinde ilahi aşktan bir parça taşıdığından yapabilir.
80.
Gerçek bölünemez, bu yüzden kendini tanıyamaz; her kim onu tanımak isterse bir yalan olmak zorundadır.
|

10-03-2007, 10:22
|
|
Taze Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 10-03-2007
Mesajlar: 159
|
|
Mahkeme Önünde
Mahkeme Önünde
Mahkemenin önünde bir görevli durur. Bu görevliye, ülkeden bir adam gelir ve ona mahkeme önüne çıkıp çıkamayacağını sorar.
Ama görevli, o anda kendisini kabul edemeyeceğini söyler. Adam bir an düşünür ve bunun daha sonradan kabul edilebileceği anlamına mı geldiğini sorar. “Olabilir,” der görevli, “ama şu anda değil”.
Mahkemelere giden kapı , her zamanki gibi açık olduğundan ve görevli kenara çekildiğinden, adam kapıdan içeriye bakmak için eğilir.
Görevli bunu gördüğünde güler ve şöyle der: “Eğer bu kadar çok istiyorsan, benim yasaklamama rağmen girmeye çalış. Ama dikkat et: Ben güçlüyüm. Ve ben, sadece en baştaki görevliyim. Bir holden diğerlerine geçişte, başka görevliler karşına çıkacak. Hepsi de bir öncekinden daha güçlü olacak. Üçüncünün sadece görünüşü bile, benim kaldırabileceğimden fazla.” Ülkeden gelen adam bu kadar zorlukla karşılaşmayı beklemiyordur. O, mahkemelerin herkese, her an açık olduğunu zannetmiştir; ama şimdi kalın paltosu içindeki görevliye, büyük , sivri burnuna, uzun, siyah sakalına daha yakından bakınca, giriş izni alana kadar beklemenin daha iyi olduğuna karar verir. Görevli ona bir tabure uzatır, ve kapının yanında oturmasına izin verir. Adam , orada günler ve yıllar boyunca oturur. İçeriye kabul edilmek için bir çok girişimde bulunur ve görevliyi yalvarışlarıyla yorar.
Görevli, sıklıkla onu, küçük sorgulamalara tabi tutar, evi ve başka konular hakkında sorular sorar; ama bunlar hep, rütbe sahibi kişilerin sordukları gibi, kişisel olmayan sorulardır. Bu sorgulamalar, her seferinde görevlinin, içeriye henüz alınamayacağını belirtmesiyle sona erer.Yolculuğu için kendini iyi donatmış adam, sahip olduğu her şeyi, ne kadar değerli olursa olsun, görevliye rüşvet vermek için kullanır. Görevli, verilen her şeyi kabul eder ama bunu yaparken de, “Bunları sadece, denemediğin bir yol kaldığını düşünmeyesin diye kabul ediyorum” der. Uzun yıllar boyunca, adam görevliyi , neredeyse aralıksız biçimde gözlemler. Diğer görevlileri unutur ve bu ilk görevliyi, mahkemelere kabul edilmesini engelleyen tek mani olarak görmeye başlar. İlk yıllarda, talihsizliğine sertçe ve yüksek sesle lanet okur; daha sonra , yaşlandıkça sadece kendisi için şikayet etmeye başlar.
Giderek çocuksulaşır ve görevliyi uzun uzun incelediği için, kalın kürk paltosundaki pireleri bile keşfedip, bu pirelere bile, görevlinin fikrini değiştirmesine yardım etmeleri için yalvarır. En sonunda gözleri zayıflamaya başlar . Etrafın gerçekten karardığına mı yoksa, gözlerinin artık kendisini yanılttığına mı karar veremez. Ama o hala, gerçekten de mahkeme kapısından, hiç sönmeyen bir ışığın sızdığını anlayabiliyordur. Şimdi artık fazla ömrü kalmamıştır. Ölümünden önce , uzun yılların bütün deneyimleri aklında toplanır ve o zamana kadar görevliye sormadığı bir soru oluşur kafasında. Artık katılaşmış vücudunu hareket ettiremediği için, görevliyi eliyle çağırır. Görevlinin artık eğilmesi gerekir, çünkü aralarındaki boy farkı, adamın aleyhine bir hayli açılmıştır. “Hala neyi bilmek istiyorsun?” diye sorar görevli, “sen doymak bilmiyorsun.” “Tabii ki herkes mahkemeye ulaşmayı arzular” der adam, “ama nasıl oldu da, bunca yıldır, benden başka kimse içeriye girmek istemedi?”.
Görevli adamın artık son dakikalarını yaşadığını anlar ve zayıflamış kulaklarına sesini duyurmak için eğilip yüksek sesle konuşur: “Buraya senden başka hiç kimse kabul edilemezdi, çünkü bu giriş sadece senin için açılmıştı. Şimdi burayı kapatacağım”.
Franz Kafka
|

25-08-2007, 23:12
|
|
...Dengesiz...
|
|
Üyelik Tarihi: 01-02-2007
Nerden: İstanbul
Yaş: 28
Mesajlar: 2,260
|
|
Harika bir derleme olmuş.
Hepsini okuyamadım ama zamanım olunca hatim ederim konuyu.. 
Bende Aforizmalarını ekleyim.. 
"Çevremizdeki acıları bizim de çekmemiz gerekmektedir. Hepimizin ortak bir vücudu yoktur, ama ortak bir büyümesi vardır: bu ise, şu ya da bu biçimde acılar içinden çekip götürür bizi. Nasıl ki çocuk belli bir gelişim sonucu yaşamın tüm evrelerinden geçer(her evrede, istek ve korku bakımından bir önceki için erişilmez görünür aslında), yaşlanır ve sonunda ölürse, biz de bunun gibi(insanlıkla aramızdaki bağ, kendimizle aramızdaki bağdan güçsüz değildir) yaşadığımız dünyanın tüm acılarından geçerek gelişiriz. Bu konuda adalete yer yoktur, acılardan ürkmeye ya da acıları üstünlük diye yorumlamaya yer yoktur."
"Yok, edilmez bir tek şeydir; her insan tek başına bu yok edilmezdir; beri yandan, bütün insanlarda ortak özelliktir yok edilmez; dolayısıyla, insanları birbirine bağlayan eşsiz bir bağ bulunmaktadır."
“Doğru yol gergin bir ip boyunca ilerler; yükseğe değil, yerin az üzerine çekilmiştir ip. Üzerinde ilerlemekten çok insanı çelmelemek için çekilmiş gibidir.”
“Kusurların hepsi, sabırlı olamamak, çalışılan İşteki kurallara uymaya İŞİ başarmadan önce boş vermek ve çıkacak dertleri sözde bir barikatın ardına hapsetmektir.”
“İnsanın asıl olarak iki günahı vardır, diğer günahlar bunlardan kaynaklanır: Sabırsızlık ve tembellik. İnsanlar sabırsızlıklarından dolayı Cennet'ten atıldılar, geri dönemeyişleri de tembelliklerinden. Günahlarının sayısı tektir belki: Sabırsızlıktan atıldılar, yine sabırsızlıktan geri dönemiyorlar.”
“Ecel köprüsünden atlayanların çoğunun gölgeleri, ölüm ırmağının çırpıntısına dokunup geçer; neden denirse, ırmak bu dünyadan öte yana doğru akar ve hala bu dünya denizlerinin tuzunu taşır. Irmak İğrenerek kabarır birden, akıntı tersine döner, ölüler yaşamın İçine kusulur. Ne var ki, ölüler mutludur, öfkeden kudurmuş ırmağı teşekkür ezgileriyle, yumuşacık severler.”
“Bir noktadan sonra vazgeçmek olanaksızdır. Erişilmesi gereken nokta da, orasıdır.”
“İnsanın gelişiminin son noktasına varacağı an, daima bir yinelenme içindedir. Devrimci öze sahip düşünsel devinimlerin, geride bırakılan her şeyin anlamını yitirdiğini söylemeleri, bu yüzden doğrudur, çünkü o anda bile, gelişimini tamamlayan tek bir şey yoktur.”
“Savaşmaya davet, Kötü'nün sahip olduğu en çekici silahtır. Bu kadınla savaşmaya benzer, sonu yatağa çıkar.”
“Sayısı belirsiz itin anası, çocukluğumda en değerli şeyim olsa da şimdi az çok çürümüş bedenli, hala peşimden bağlılıkla seğirten, onu tekmelememek için yavaş adımlarla geri kaçtığım, nefesinin kokusuna bile katlanamadığım berbat kokan bir kancık; ne var ki, zıddına davranamadığım sürece, şekilsiz bir gölge olarak serpildiğini izlediğim kuytuya çekiyor, paramparça ediyor beni, üzerime çıkıyor ve artık üzerimde, bunu bir onur saymaktan emin olamasam da, dili elimde, bende sona eriyor.
"Burnu Kaf dağında A'nın, İyi'nin peşinde epeyi yol aldığı zannında, neden denirse, çekiciliğinin her geçen an arttığına inandığından, her geçen an daha çok ayartıyla karşılaştığını duyumsuyor, üstelik bu ayartıların şu ana dek hiç bilmediği köşelerden saldırdığını sanıyor. Nedir, asıl neden, içine yerleşen büyük şeytan ve onun hizmetine koşuşturan sonsuz küçük şeytanların varlığıdır.”
“Bir elma, biri diğerinden değişik görünümlere sahip olabilir: Kafasını uzatıp masanın üzerindeki elmayı görmeye çalışan çocuğun görüşü ve bunun yanında, hiç sakınmasız, elmayı yanındakine verebilen evin efendisininki.”
“Ölüm arzusu, bilgeliğe kavuşulduğunun ilk belirtisidir. İçinde bulunulan yaşam katlanılmazdır, başka bir yaşam ise, ulaşılmaz. Ölmek isteğinin eklentisi utanç biter artık; nefret edilen eski hücreden alınıp, ilk iş olarak nefret edeceği yeni hücresine geçmeyi arzular, bunun için yalvarır. Eski inançların tortuları da bu düşüncede etkilidir; yeni hücreye nakledilirken efendi ortaya çıkacak, mahkûma göz ucuyla bir bakacak ve karar verecektir: ''Bu adamı yeni hücreye götürmenize gerek yok, artık benim yanıma geliyor o.”
“İlerlediğim yol dümdüz olsaydı, ilerlemek için tüm çabalarıma rağmen geriye doğru hareket etseydim, çaresizlik bu olurdu; ama sen, aşağıdan da ayırtına varabileceğin gibi, dik bir yokuşu çıktığına göre, adımlarının geri geri gitmesi, kayman, tırmandığın yerin dikliğinden kaynaklanabilir, eğer böyleyse umutsuzluğun zamanı değildir.”
“Sonbaharda yollar gibi: Süpürüp temizliyorsun, az sonra kurumuş yapraklarla kaplanıyor üzeri.”
“Bir kafes, kuş aramaya çıkmış.”
“Buraya ilk kez geliyorsun: Alınan nefes bile değişik, yanındaki yıldız, güneşten bile çok ışıldıyor.”
“Eğer üzerine çıkmadan inşa edilebilseydi, belki de, Babil Kulesi'nin yapılması yasaklanmazdı.”
“Kötü, sizi ondan gizli saklı bir şeyler kotarabileceğinize inandırmasın.”
“Sunağa saldıran parslar, kutlu şaraptan içiyorlar; durmaksızın yineleniyor bu; sonunda beklenen bir olaya dönüşüyor ve ayinin bir parçası oluyor artık.”
“El, yapabildiğince sıkı tutar taşı. Olabildiğince uzağa atabilmek için sıkıca kavrar. Yol, işte o kadar uzağa götürür insanı.”
“Ders sensin, ne yazık ki, etrafta öğrenci yok.”
“İçinize sonsuz cesaret dolduran, gerçek düşmandır .”
“Üzerinde durduğun alanın, iki ayağınla bastığından geniş olamayacağını bilmek, mutlulukların en büyüklerindendir.”
“Alelacele koşup yaşama sığınmıyorsa insan, yaşamdan zevk alabilir mi?”
“Siperler sonsuz olsa da kurtuluş yolu tektir. Yinede kurtuluş olasılıkları siper sayısı denli çoktur”.
“Bir amaca rağmen, yol yok; yol diye adla duraklama anı.”
“Kötü davranmak bizden istenir; iyi davranmak ise, zaten içimizdedir.”
“Kötü'ye bir kez yol verdin mi, artık kendisine inanılmasını beklemez.”
“Seni Kötü'ye yol vermeye yönelten art niyetler sana ait değildir. Kötü'nündür.”
“Hayvan, kamçıyı efendisinin elinden öfkeyle kapar ve kendi efendisi olabilmek için kendi kendini döver, bilemediği, bunun efendisinin kamçısının ucundaki yeni düğümün gördürdüğü bir rüya olduğudur.”
“İyi, bir yanıyla rahatsız edicidir.”
“Arzulanma gem vuracağım diye çabalamıyorum. Arzulara gem vurmak, ruhumdan yayılan sonsuz ışık demetinin rast gele seçilmiş bir tanesinde etkin olma arzusudur. Eğer çevremde buna benzer yörüngeler çizmek zorundaysam, yapacağım en doğru şey, hiç harekete geçmeksizin, ağzım hayretten açılmış, büyük düzeni izlemektir sadece ve bu hareketsizliğin bana kazandıracağı econtrarioi güçten yararlanmak.”
“Kargaların savı, tek bir karganın tüm gökyüzünü yok edebileceğidir. Kuşkulanmak yersiz, nedir, bunun göklerle ilgili bir şey anlatmadığı kesindir, gökyüzü kargaların yokluğu demektir çünkü.”
“Din uğruna kendilerini feda edenler bedeni yadsımaz, zıddına, çarmıha layık görerek şereflendirirler; bu yüzden, düşmanlarıyla aynı biçimde düşünmektedirler.”
“Yorgunluğu, bir gladyatörün ölümcül kavgasından sonra yaşadığı yorgunluğu andırıyor , bir memurun odasının tek bir duvarına beyaz badana çekti.”
“Var olan sahip oluş değildir, sadece oluş, nefesini teslim etmeyi, boğulup gitmeyi uman oluştur.”
“Sorularımın neden yanıtsız kaldığına şaşardım eskiden, artık soru sorabileceğime olan güvenime şaşırıyorum. Nedir, gerçekten güvenmiyordum, sadece soruyordum.”
“Sahip olabildiklerin var, ne yazık ki, kendi varlığın yok iddiasına savunma olarak titriyorsun ve yüreğin atıp duruyor sadece.”
“Sonsuzluk yolunda bu denli hızlı ilerleyişine şaşan biri vardı, aslında yokuş aşağı son hız yuvarlanmaktan gayrisini yapmıyordu.”
“Kötü'ye borcunuzu taksit taksit ödeyemezsiniz, nedir, hep denenir bu. Büyük İskender, pek gençken ulaştığı utkulara, kurduğu yenilmez orduya, içinde büyüyen, dünyayı değiştirecek güce sahip olduğu duygusuna, tüm bunlara rağmen, Çanakkale'de durup boğazın beri yanına asla geçemeyebilirdi. Ne korkudan durmuş olurdu, ne kararsızlıktan ne de istencinin zayıflamasından, bunu yerçekiminin varlığıyla bile açıklayabilirsiniz.”
“Yol sonsuzdur, ne kısaltabilir ne de uzunluğuna yeni metreler ekleyebilirsiniz, yine de herkes çocuk kadar elini kullanarak ölçmeye çalışır onu. ''İlerlemen gereken yol, gerçekten de bu karış kadardır, senin hakkındır bu.”
“Sadece zamanı kavrayabilme yetimiz yüzünden Kıyamet Günü diyoruz o güne; aslında sıkıyönetim mahkemesidir o.”
“Şükrediyorum ki, dünyanın uyumsuzluğu, aritmetik uyumsuzluğa benziyor.”
“İğrenen ve nefret eden bir başı önüne eğmek…”
“Köpekler bahçede oynuyorlar şimdi, fakat avları, şu anda ormanda istedikleri denli hızlı koşsunlar, avlanmaktan kaçamayacaklar.”
“Gülünç olan, bu dünya için koşum takman.”
“Araban, ona koştuğun at ile doğru orantılı olarak, daha hızlı gider, bütünün köklerinden koparılması demek değildir bu, bunu söylemek olanaksızdır; ne var, koşumların parçalanması, işte o gerçekten özgür ve şen bir yolculuk olasılığıdır.”
“Almancada ''Sein''in iki anlamı vardır. “Var olmak'' ve ''Onun” olmak”
“Seçim hakkı tanınmıştı onlara: Kral ya da kralın habercisi olabilirlerdi. Her çocuk gibi, haberci olmayı seçti hepsi. Sadece haberciler vardır bu yüzden, dünya üzerinde gezer, kalmayan krallara ulaşamadıkları için, artık anlamsızlaşmış haberleri birbirlerine iletirler. Sefil yaşamlarına son vermeyi canı yürekten isterlerdi elbette, nedir, ettikleri bağlılık yemini ellerini kollarını bağlıyor.”
“İlerleme düşüncesine inanmak, gerçekten ilerlendiğine inanmayı gerektirmez. İnanabilmek için yetersiz olurdu bu.”
"A. büyük bir ustadır, tanığı Tanrı.”
“İçinde yok edilmesi mümkün olmayan bir şeye inanmadığı sürece, insan yaşayamaz; bu yok edilmesi mümkün olmayan şey de, ona duyulan inanç da daima gizli kalabilir. Kişisel bir tanrıya inanma, bu süreğen gizliliğin kendini gösterme biçimlerindendir.”
“Yılan aracılık etmeliydi: Kötü insanı ayartsa da, onun yerine geçemez.”
“Dünya ile savaşta, dünyanın tarafını tut.”
“Kimseyi kandırmamalı, giderek dünyayı kandırıp onu olası bir utkudan uzaklaştırmamalı.”
“Ruhsal evrenden başka bir dünya yoktur; duyular evreni diye adlandırdığımız şey, ruhsal evrenin kötülüğüdür ve o kötülük dediğimiz şey, sonsuz ilerleyişimizde bir anın zorunluluğudur sadece.”
“Dünya çok güçlü bir ışıkla eritilebilir. Zayıf gözlere katı gözükür dünya, daha zayıflara yumruk gibi, çok daha zayıflara ise utangaç; buna kanıp bakmaya kalkışanlara vurur ve devirir onları.”
“Her şey yanılsamadır: Olabildiğince az yorulmaya çabalamak, alışılmış olanın dışına çıkmamak, en aşırının peşine takılmak. İlk durumda, insan ona ulaşmanın yollarını kolaylaştırarak İyi'yi ve elindeki silahlan güçsüzleştirerek Kötü'yü aldatır. İkinci durumda, bu dünyanın işlerinde bile ele geçirilmeye değer bulmayarak aldatılır iyi. Son durumda, İyi ondan mümkün olan en uzak yere kaçınarak ve Kötü son noktasına dek ulaşılarak zayıflatılacağı umularak aldatılır. İçlerinden en yeğlenesi seçenek ikincisidir; çünkü her üç seçenekte de iyi aldatılırken, bu seçenekte, görünüşte de olsa, Kötü aldatılmamaktadır en azından.”
“Doğamız bizi onlardan uzağa atmasaydı eğer, asla başa çıkamayacağımız sorunlar vardır.”
“Olgular evreninin dışındaki şeyler için, dil ancak ima edebilir, nedir, az çok kesinlik taşımasa bile, asla kıyas yapamaz; çünkü, dil, olgular evreninde kaldığı sürece, mülkiyet ilişkilerini anlatır sadece.”
“Ancak ne kadar az yalan söy1erse, o kadar az yalan söylemiş olur insan, az yalan söyleme olanağı bulduğunda değil.”
“Üzerine yeterince basılmadığı için bel vermemiş bir merdiven basamağı, basamağın kendisi açısından, kimsesiz çatılmış bir tahta parçasından gayrisi değildir .”
“Kendini bu dünyadan uzağa sürgün eden herkes ötekileri sevmelidir, ötekilerin dünyasından da sürgüne gitmektedir çünkü. Gerçek, bu yolla insan, doğasının derinliklerini kavramaya başlar, elbette sevilir insan, fakat tek koşulla: Terazide sevilenle eşit çekmek.”
“Bu dünyada hemcinsini seven, sadece kendini sevene kıyasla, ne az ne de çok yanlışa düşer. Sorulması gereken tektir: İnsan hemcinsini sevebilir mi ?”
“Ruhsal bir evrenden ötesinin hiç olduğu düşüncesi umudumuzu söndürür , ne var ki, bize kesinlik de sağlar.”
“Sanat, Gerçek'in gözümüzü almasıdır: Geriye kaçan hilkat garibesi maskelere düşen ışıktır gerçek, ondan ötesi değil.”
“Cennet'ten atılma, aslında sonsuzluktur: Demem o ki, Cennet'ten atılma geri dönüşsüzdür, yeryüzünde yaşamaktan kaçış yoktur, yine de eylemin sonsuzluğu, sürekli Cennet'te kalabilme umudumuzu yenilemekle yetinmez, aynı anda, belki de oradan hiç ayrılmadığımız anlamını da taşır; bunu bilsek de bilmesek de.”
“Özgür ve yeryüzünde kendini güvende duyumsayan bir yurttaştır 0, dünyanın her yerine erişmesini sağlayacak uzunlukta bir zincire bağlıdır çünkü nedir, hiçbir şeyin onu yeryüzünün sınırlanandan öteye sürüklemesine izin vermeyecek uzunluktadır zincir. Fakat aynı anda, özgür ve gökyüzünde kendini güvenlikte duyumsayan bir yurttaştır 0, çünkü ilkinin benzeri, göksel bir zincire de bağlıdır. Yeryüzüne inmeye çalışınca göksel zincirin tasması asılı tutar onu, gökyüzüne çıkmaya mı kalkıştı, bu kez yeryüzü zinciri tutar. Ne var, tüm bunlara rağmen, elinde tüm olanaklar vardır ve 0, bunun ayırtındadır; giderek bu zincirlenişi, zincirle ilk tanışmasındaki hatasına bağlamayı yadsır.”
“Patenle kaymanın acemileri gibi koşuyor gerçeklerin peşinden, bu yetmezmiş gibi yanlış yerde alıştırma yapıyor.”
“Hane halkını kollayan bir tanrıya inanmaktan daha rahatlatıcı ne olabilir?”
“Kuramsal olarak tam bir mutluluk şansı var: İçimizde yok edilmesi mümkün olmayan .bir varlığa inanmak ve ona ulaşabilmek için çabalamak.”
“Yok, edilemeyen tek olandır; tek tek her insan yok edilemeyendir, nedir, tüm insanların ortak paydası da yok edilemezliktir; işte bu nedenle, insanları birbirine bağlayan, başka şeye benzemeyen bir bağ vardır.”
“Birbirlerine benzememelerine rağmen aynı insanda buluşan öyle algılar bulunur ki, aynı nesneye yönelirler; bundan çıkarılabilecek tek sonuç, aynı insanda değişik öznelerin bulunduğudur.”
“Kendi sofrasının kırıntılarıyla besleniyor; kendini doymuş duyumsuyor bir süreliğine, ne yazık ki, sofrada nasıl karın doyurulduğunu unutuyor, sonunda yerde yenecek kırıntı da bulamıyor.”
“Yok, edilmesi mümkün olanlar sadece Cennet'te yok edilebiliyorsa, bunun kesinliğine inanamayız; tam zıddına, yok edilemiyorsa, yanlış bir inanca saplanmışız demektir.”
“Sınavını insanlığa bakarak ver Şüphe edenin şüphesini. , inananın inancını besler bu.”
"Burada demir atmayacağım'' demek ve o anda kabarıp, İnsanı kuşatan deli dalgalan duyumsayış.”
“Birden değişim. Y anıt sorunun yörüngesinde biraz korkak, her an kaçmaya hazır fakat umutla dönüyor, sorunun yanına yaklaşılmasını engelleyen, umut kırıcı yüzüne bakıyor, en sapa yollarda peşinden gidiyor, yanıtlıktan giderek uzaklaştığı yollarda.”
“İnsanlarla içli dışlı olmak insanın kendi kendisini göz hapsine almasını getirir peşi sıra.”
“Ruh, payanda olmaktan kurtulunca özgürleşebilir ancak.”
“Tensel istek tanrı sevgisine körleştirir, nedir, bunu tek başına beceremez, içinde tanrı sevgisinden de bir şeyler taşıdığı için yapabilir.”
“Gerçek parçalanamaz ve bu yüzden kendini tanıma olanağından yoksundur; onu tanımak isteyen yalana dönüşmekten gayrsını yapamaz.”
“Dönüp dolaşıp kendisini zarara uğratacak şeyleri kim ister? Bunu isteyen insanlara rastlanıyorsa, hatta her insanda bu durum biraz gözüküyorsa, bunun nedeni, insanın içindeki iki kişiden birinin kendisi için yararlı olanı isterken, eyleme geçmek için yan düşüncesine başvurulan ötekine zarar vermesidir. Karara varırken değil, henüz en başta ikincinin yarı-düşüncesine değer verilirse, karar konusu olacak istek de silinip gider.”
“Daima ilk Günah'tan şikâyetimiz neden? Cennet'ten atılmamızın nedeni ilk Günah değil, meyvelerinden uzak duralım diye uzaklaştırıldığımız yaşam ağacıdır.”
“Günahkârlığımızın nedeni Bilgi Ağacı'nın meyvelerini yememiz değil sadece, Yaşam Ağacı'nın meyvelerini yemediğimiz için de günahkârız. İçinde yaşadığımız andan dolayı günahkârız, İlk Günah'ın günahı yok.”
“Biz Cennet'te yaşamak üzere yaratıldık ve Cennet de bizim yaşamamız için yaratıldı. Bizim yazgımız sonradan değiştirildi, nedir, Cennet'in yazgısı değişti mi, bilen yok.”
“Kötü, kimi değişim anlarında insan bilincinden yayılan bir ışındır. Bir bütün olarak duyular evreni değil, ondaki Kötü görünüşten ibarettir; yine de bu, bizim görebildiğimiz duyular evrenini oluşturur.”
“İlk Günah'tan şu ana dek, İyi ve Kötü'yü birbirlerinden ayırabilme yetimiz eşittir, nedir, bu konuda hemcinslerimizden üstün olmayı arzularız. Gerçekte ise, İyi ve Kötü'nün çok ötesinde başlar farklılıklar. Bunun alışılmadık bir durum olmasının nedeni şudur: Sadece bilmek kimseyi doyurmaz, bilmesine koşut davranabilme isteği de buna eklentidir. Ne yazık ki, böyle davranabilme yeteneği kimseye bağışlanmamıştır, herkes kendi kendini yok etmeye yazgılıdır, bunu başaracak güce sahip olamama olasılığı kimseyi bu yoldan döndürmez, son denemeye kalkışmaktan gayrisi gelmez elinden. Bilgi Ağacı'nın meyvelerini yemenin cezasının ölüm olmasının anlamı budur belki, en başta, eceliyle ölümün anlamı da bu olabilir. Şu anda, ufak bir devinimdir yapmaktan çekindiği, bunu yapmaktansa, İyi ve Kötü'nün bilgisinden olmayı bile yeğler. İlk Günah kavramının kökeninde bu korku yatar. Ne var ki, bir kere olandan geri dönülemez, belki anlamı bulandırabilir; bu yüzden bahanelere sığınılır. Tüm dünya bu bahanelerle do1udur; bu bir anlık olsun huzur arayan insanın kendini haklı görebileceği tek yöntemdir belki: Bilginin önceden verildiği gerçeğini görmezden gelme, bilgiyi ulaşılması gereken uzak bir nokta olarak gösterme.”
“Giyotin denli ağır, onun denli de hafif bir inanç.”
“Sınıfın duvarına asılı İskender'in Savaş resmi taklidi gibi önümüzde ölüm. Bize düşen, davranışlarımızla, henüz yaşamdayken bu resmi karanlıklara itmek, giderek ortadan tümüyle yitmesini sağlamaktır.”
“Tutulabilecek iki yol; kendini son noktaya dek ufaltmak ya da sonsuz ufak olmak. İlki devinimsizlikten çıkan mükemmellik, ikincisi eylem anlamına gelen bir başlangıçtır.”
“Sözcüklerin karmaşasından kurtuluş yolu: Eyleme geçilerek yok edilecek olanın sımsıkı tutulması gerekir; ufak parçalara bölünen dökülür gider, nedir, yok edilemez.”
“Putlara öncelikle nesnelerden korkudan tapıldı, ne var ki, bunun sonucunda nesnelerin gerekli oluşundan korkudan tapıldı ve bunun sonucunda nesnelere karşı sorumlu olmaktan korkudan tapıldı. Bu sorumluluğun varlığı öylesine katlanılmazdı ki, insan onu tek bir üstün-insanın sırtına yüklemeye kalkışamadı, çünkü bu aracı üstün- insan da sorumluluğu azaltmayacaktı; sadece bu aracı varlıkla ilişkide olmak, insanın sırtındaki yükü arttıracaktı zıddına. Tam da bu yüzden nesnelerin sorumlulukları kendilerine verildi, hatta nesneler insanlardan daha çok sorumlu oldular.”
“Yaşama başladığın anda iki görev: Sınırlarını her an daraltmak ve bu sınırlan aştığın anlarda da gizlenmeyi başarıp başaramadığını her an sorgulamak.”
“Kimi anlarda, Kötü insanın kullandığı aletlere benzer; ayırtına varılsın varılmasın, insan, amacı buysa, bir kenara atılmasına karşı durmaz.”
“Bu yaşamdan aldığımız mutluluklar, yaşamın kendi mutlulukları değildir, şu andakinden daha iyice bir yaşama ulaşma korkumuzdan.”
“Kaynaklanan mutluluklardır; bu yaşamın bize çektirdikleri de yaşamın kendisinin değildir, yine bu korkudan dolayı kendimize çektirdiklerimizdir.”
“Sadece şu anda, çektiklerimiz ıstıraptır. Burada ıstırap çekenlerin, başka yer ve zamanlarda çektikleri ıstıraplar için ödüllendirileceği anlamına gelmez bu; bunun anlamı, şu anda ve burada çekilen ıstırabın başka yer ve zamanda değişmeyip, sadece içerdiği karşıtından özgürleşeceği ve mutluluğa dönüşeceğidir.”
“Evrenin sonsuz büyüklükte ve sonsuz zenginlikte düşünülmesi, zorlu bir yaratılış sonucunda özgür bir içe bakışa kavuşan insanın, bunu en aşın noktaya vardırmasının sonucudur.”
“Sonsuz yaşamın bir an için bile olsa sürdürülebildiğine ait, zamana bağımlı kalışımızı katlanabilir gösteren en zayıf inanç bile, günahkârlık batağına daldığımıza ait, şuandaki acımasız inancımızdan daha az iç karartıcıdır... Nedir, tüm anlığıyla ikincisini de içeren ilk inanca katlanma yeteneğimiz, inancımızın sınırlarını da çizer.”
“İlk büyük yalandan sonra, kişisel durumları için özel, küçük yalanların düzenlenebileceğine, yetmezmiş gibi, bu yalanın onların çıkarına yapıldığını sanır çoklan. Örneğin sahnede oynanan bir aşk oyununda, sevgilisi rolündeki erkeğe yapmacık bir gülüş atan kadın oyuncunun, aslında üst galeride onu izleyen gerçek sevgilisine sinsice gülümsediğine inanır; bu durmaksızın yinelenir .”
“Şeytana ilişkin bilgi olabilir fakat o bilginin içinde inanç olamaz; çünkü görünür olandan daha şeytani bir şey bulunamaz.”
“Günah hep göstere göstere gelir ve o anda duyularımızla kavranabilir. Kökleri üzerinde ilerler ve ayrımına varabilmek için bu köklerden sökülmesine gerek yoktur.”
“Yakınımızda olup biten acıların hepsine ortak olmamız gerekiyor. Hepimize ait ortak bir beden yok fakat ilerleme yolumuz ortak, bu yol, seçtiği istikamet ne olursa olsun acılar içinden götürür bizi. Bir çocuk gelişimi için nasıl belli aşamalardan geçerse ve her aşama istekler ve korkular açısından bir öncekine kıyasla nasıl ulaşılmaz görülürse, kişi nasıl yaşlanarak ölüme varırsa, insanlıkla bağımız dünyayla bağımızdan zayıf olmadığı için, biz de bu yolla dünyanın acıları arasında ilerleyerek gelişiriz. Bunun adaletle ilgisi yoktur, acılardan korkmaya ya da bundan üstünlük olarak görmeye de gerek yoktur.”
“Dünyanın acılarından uzakta kalmakta özgürsün, doğanın seçimine bağlıdır bu, nedir, kaçabileceğin tek acı da bu kendini uzaklaştırmandır.”
“İnsanın iradesi üç açıdan özgürdür:
İlk olarak, şimdiki yaşamını seçtiği anda özgürdü; elbette şu anda geriye dönemez, çünkü o zamanlar seçtiğini yaşıyor olsa da, şimdiki yaşamını ilk seçtiği andaki kişi değil artık.İkinci olarak, yaşamı süresince ilerleyeceği yolu ve ilerleme tarzını seçmesi açısından özgürdür.
Üçüncü olarak, dünyaya bir kez daha geleceğini sanarak, bu yaşamın tüm koşullarına rağmen kendine ulaşan yolu bulmayı istemesi açısından özgürdür. Nedir, bu bir seçim sorunu olmasına rağmen, girilen yol yaşamın ayak basmadık tek noktasını bırakmayan bir labirent olacaktır.”
“Özgür irade bu üç açıdan görünür fakat üç görünüm aynı anda var olduklarından bir bütün oluştururlar; bu temelde öyle bir birliktir ki, özgür olsun olmasın bu birlikte iradeye yer yoktur.”
“İçinde yaşadığımız dünyanın baştan çıkarma yollan ile içinde yaşadığımız dünyanın sadece bir geçiş yolu olduğuna inanç, aslında birdir ve aynı şeydir. Böyle olması gereklidir, dünya bizi sadece, tek bir yolla yaratabilir; bu yol da gerçeğe karşılık düşer. Ne yazık ki, baştan çıkarmalar başarılı olunca, inancımızdan vazgeçeriz; İyi bizi kandırıp Kötü'nün eline bırakır, tıpkı kadının yatağa bekleyen çağrısı gibi.”
“Tek başına umutsuzluğun acısını çeken de içinde, insanla hemcinsleri arasındaki en güçlü ilişkiyi alçakgönüllülük sağlar; tek koşul, bu alçakgönüllülüğün eksiksiz olarak sonuna dek götürülmüş olmasıdır. Bu mümkündür, çünkü tapınma dili tam da budur, tapınmanın dili olduğu kadar bir araya gelmelerin en güçlüsüdür. İnsanın hemcinsiyle ilişkisi ile tapınmayla ilişkisi birbirlerine benzerler; insanın hemcinsleriyle ilişkisi çaba gerektirir, bu çabayı ancak tapınmanın verdiği güç sağlayabilir.”
“Yanıltmaktan başka bir şey bilebilmen mümkün mü? Yanıltma ortadan kaldırılsa da, geri dönüp o noktaya bir kez daha bakmamalısın, bakarsan bir tuz sütununa dönersin.”
“İnsanlar A.'ya saygıyla davranıyor. Sıradan oyuncuların oynamasına izin verilmeyen ve titizlikle korunan mükemmel bir bilardo masasında oynamayı hak eden büyük oyuncu geldiğinde masanın zeminini nasıl inceler, oyunda zamanından önce yapılan hatayı nasıl affetmez fakat ıstaka kendisine geçtiğinde nasıl her densizliği yapacak denli küstahlaşır ya; işte böyle saygı gösteriliyor ona.”
''Nedir, sonra olan biten tek şey yokmuş gibi işinin başına geçti.'' Belki hiçbir öyküde geçmiyor, fakat eski öyküler yığınından kulağımıza aşina gelen sözler bunlar.”
''İnançtan yoksun olduğumuz söylenemez. Yaşamamız bile tek başına bir inanç değeridir.''
''Bunda inanç değeri ne arasın; yaşamamak mümkün mü ?''
''İnancın insanı deliliğe sürükleyen gücü, işte bu 'mümkün mü' sözünde gizlidir, ancak bu olumsuzlamada kendini açığa vurur.''
“Evden çıkman, uzaklaşman gereksiz. Masanda otur ve söyleyeceklerimi dinle. Dinlemesen de olur, beklemen yeterli.”
“Beklemesen de olur, hiç ses çıkarma ve tek başına ol. Dünya maskesini düşürmen için sana gelecektir; yapabileceği başka bir şey yoktur, ayartıya kapılmış, ayaklarının altında kıvranıp duracaktır.”
“Ve son olarak, ruhbilim.”
Konu detays tarafından (25-08-2007 Saat 23:15 ) değiştirilmiştir..
|
|
Konuyu toplam 1 kişi okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
|
|
|
| Seçenekler |
|
|
| Stil |
Normal
|
Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 04:50 .
Powered by vBulletin® Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO ©2009, Crawlability, Inc.

Copyright ©2007 - 2008 khAos.info
|
|
|
|