günahkar bir hikaye..
KAHPE MEKAN
Dayımla beraber cennetle cehennemin iç içe geçtiği sarhoş dolu sokağa girdik. Ortalık sigara dumanından geçilmiyordu. Malum ya büyük hükümet kapalı alanlara sigara yasağı getirmişti.
Mustafa Abi barın önünde bekliyordu. Bizi görünce el etti. Yanına gittik, tokalaştık. Neşeli adamdı Mustafa abi, ama fazla gürültücü, puştun da tekiydi ayrıca. Kaldırımda bikaç dakika boş boş konuştuk. Mustafa abi on sekizin altında olduğumu biliyordu. Sigara izmaritini kanalizasyon deliklerinden atarken:
-Sen önden hızlı hızlı çık gardaşım, dedi.
-Tamam abi, dedim.
Sonra da hızlı adımlarla merdivenleri tırmanıp ‘’MAXİM’’ tabelasının altından bara girdim. Arkadan Mustafa abiyle bar görevlisinin konuşmasını işitmiştim.
-O arkadaş sizle demi? Yaşı tutuyor mu Mustafa?
-Yav gardaşım ne yaşı, diyordu Mustafa abi, onun babası asker, amcası polis, dayısı…
Çenemde yoğunlaşmak üzere yüzümün alt bölümünü kaplayan siyah tüylerin on altı yaşımı gizleyeceğini sanmıştım. Yanılmışım. Ama o yalan dolan konuşmadan sonra – Mustafa abi de sağ olsun tabi- pek ses çıkarmadılar.
Masada dört kişiydik: Ben, dayım, Mustafa abi ve bir arkadaşı. Sırtımı pencereye vermiştim. Sık sık dumanlanmış gürültülü sokağı gözetliyordum. Polis gelirse diye tırsıyordum biraz. Ne sikim yapabileceklerse sanki.
Biralar ve mezeler eşliğinde muhabbet ediyorduk. Bir konsomatris gelip ‘’Hoş geldiniz.’’ dedi. Birer birer tokalaştık. Hiçbir sıcaklık hissedemedim o ellerde. Sevdiğim bir arkadaşım olsaydı o zaman yanımda, şimdi çıkar ‘’ Halbuki mevsim yazdı.’’ diyip patlatırdı kahkahayı. Öf ne iğrenç esprileri vardır onun. Neyse sonra bir konsomatris daha geldi, sonra bir tane daha… Aynı soğukluk ve hepsi de çirkin. Mekan ucuz diye konsomatrisler de çirkin olmak zorunda mıydı sanki amına koyayım. Oysa ki hemen ilerde uzanan caddede, kaldırımda, kokorecimin hazırlanmasını beklerken yerin dibindeki o pahalı bardan çıkan sarışın fıstık! Sigarasını yakıp içmeye koyulmuştu, ben de öküz gibi kesiyordum hatunu… O da burada olsaydı şimdi, ne kıyak olurdu amına koyayım.
Kadınların biri malum hoşbeşten sonra – hala ayakta dikeliyordu bu sırada- :
-Sen kaç yaşındasın? dedi.
-On sekiz dedim. E inanmadı tabi.
-Daha çok on altı gösteriyorsun, dedi.
‘’ Siktir amına koyayım. Sanki alnımda yazıyor, nasıl bu kadar eminsin be! Kafan da güzeldir üstelik.’’ diye geçirdim içimden. Yanlış anlaşılmasın, en ufak bir aşağılama hissine kapılmış değildim.
-Yok yok, on sekiz, diyip geçiştirdim. Kadın ruhsuz ruhsuz bakıp uzaklaştı.
Masaya konsomatris almamıştık. Boş bir muhabbet dönüyordu dilden dile.
Mekan epey loştu. Kadının biri şarkı söylüyordu. Çaprazımızdaki masada sarmaş dolaş oturanlara takıldı gözüm. Adam zayıf, çelimsiz; kadın çirkin, çökmüş, çakma sarışın. Bir de mini etek giymiş. Kadının bacakları hiç çekici değildi, ama naparsın yaşlılık işte. Estetik falan kesin çözüm müdür bilemem. Ama ya o pahalı bardan çıkıp sigarasını tüttürürken öküz gibi kestiğim sarışın hatun! Çıkmıyordu aklımdan.
Loş karanlığın içinden beyaz elbiseli bir kadının masamıza doğru geldiğini gördüm. Artık sıkmaya başlayan hoşbeşten sonra dikkatlice yüzüme baktı çok kısa bir süre için. Ben de onu inceledim bu sırada: kara kuru, çelimsiz, kolları dövmeli ve delik deşik, esrardan olsa gerek göz altları çökmüş ve sesi de kart. Sonra ağlamaklı oldu çok şaşırdım. Gidip bir vesikalık getirdi. Baktım, bir erkek çocuğu, oğluymuş meğer.
-Bak, dedi yanımıza geldiğini görünce arkasından gelen mekan işletmecisine, ne kadar da benziyor oğluma… Adam vesikalığa baktı, gülümseyerek onayladı:
-Evet, evet benziyor.
Vesikalığı adamın elinden alıp bir de ben baktım. Esmer bir yüz, kara kaşlar… Ben pek benzetememiştim. ‘’ Kadının kafa güzel…’’ diye düşündüm. Sadece gülümsemekle yetindim ve vesikalığı kadına uzattım.
Bir sandalye çekip yanıma oturdu. Gözleri ağlamaklıydı. Mikrofondaki kadın sağlam bir parçaya başladı. Bok varmış gibi duygulandım ben de. Ama şarkı da koyuyordu be!
-Va, vallahi oğluma benziyorsun, canım benim, dedi ve sağ yanağımdan öptü.
Mustafa abi, arkadaşı falan ‘’oooo’’ çektiler. Müthiş öfkelendim. O an o kadar tiksindim ki ibnelerden, kelebekle çizebilirdim suratlarını. Kadın da öfkelendi, el kol yapıp atarlandı bizimkilere:
-Susun be, oğlum yaşında o benim, dedi.
-Tamam be tamam, diyip pis pis sırıttı Mustafa abi.
Sonra kadının gözlerinin birama odaklandığını gördüm. Bardağı çekmeye yeltendi bir anda.
-Yook, ona dokunma abla, dedim. Utanmıştım nedense.
-İyi iyi, dedi.
Sonra garsondan bir bira isteyip bir hikaye anlatmaya koyuldu:
-Oğlum Tunceli’de… İznimde oğlumu görmeye gittim. Beraber sinemaya gittik, alışveriş merkezine. Filmin başlamasına yarım saat var, onu beklerken hani kantin gibi oturma yerleri falan olur ya, işte oturduk bişeyler yiyorduk. Sonra oğlum kalktı, tuvalete gitti. Telefonunu da masanın üzerinde bırakmış, ötünce fark ettim. Baktım mesaj gelmiş. Siz gençler ayıp mayıp diyonuz ama oğlum işte, merak ettim, açtım okudum mesajı. Ayşe diye bir kız yazmış, sevgilisi heralde, demiş ki, ‘’ Kim o yanındaki kadın?’’ Benim için… Benle, oğlumu, şey…
Kadın sözcükleri o kadar kesik kesik dizmişti ki onlardan kaçıp kurtulmak istiyordu sanki. Telaşlı bir hali vardı zaten. Ve elbette hep ağlamaklı… Kadını dikkatle dinledim. Susunca vay amına koyayım diye düşündüm: ‘’ Şimdi çocuk o küçük orospuya cevap verecek: O benim annem. Belki utanacak pezevenk. Sonra kızın suratında aptal iğrenç bir ifade. Siktiğimin hayatı.’’ Etrafına bakındı. Müşteri gelmişti. Bir adamın işaretiyle birasından son yudumunu alıp ayaklandı. Gitmeden önce garsona seslenip:
-Çocuğa benden bir bira getir, dedi.
-Eyvallah ablacım, dedim. Gülümseyip uzaklaştı.
Oturduğum yerden izliyordum onu. Balık etli bir kadını da yanına katıp iki adamla beraber yanımızdaki masaya oturdu. İbneleri eğlendirmeye başladılar. O sıra biraz tiksinir gibi oldum kadından ama içim ısınmıştı bir kere. Hikayesinin devamını falan merak ettiydim. Hem bir şiir bile yazdım o kadını anlatan. Kıçım kadar mekana da pavyon dedim şiirde.
Dayıma dedim ki:
-İyi kadındı, öyle değil mi?
-Bırak ya ne iyisi, görmüyon mu gözleri, kollara bak delik deşik, uzak duracan böylelerinden, uzak duracan.
Siktir dedim içimden. Ne olacak sanki amına koyayım, ne güzel muhabbeti vardı işte, altımıza yatmasını mı istedim sanki…
Şarkıcı kadının susmasıyla yan masadaki o balık etli kadının çıplak sesiyle arabesk bir parça mırıldanmaya başlaması bir oldu. Mekandaki kafalar hafifçe dönüp sesin geldiği yöne bakıyor, sonra da içmeye devam ediyorlardı. Herkesin keyfi yerindeydi. Ben de epey keyiflenmiştim. Kafam güzelleşiyordu, ortam güzelleşiyordu, hayat kahpe mahpe ama kıyak olduğu günler de az değildi be. Her şey gıcırındaydı o dakikalar… Gıcırındaydı da o pahalı bardan çıkıp sigara tüttürürken öküz gibi kestiğim sarışın hatun da olsaydı siktiğimin mekanında nolurdu sanki!
|