|
|
| Edebi Mevzular Özgürlüktür edebiyat.. |
MekkârEdebi Mevzular içerisinde Mekkâr konusu: sayın bayan,
size bayan diye hitap etmem umarım sinirlerinizi bozmuyordur yukarıda bayağı alınganlık göstermişsiniz.
benim egom ezik bu büyük bir gerçeklik bu gerçekliğin dışında şiirimde şiir değil onunda anlamsızlığını zaten ...

08-02-2010, 14:33
|
|
Taze Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 03-02-2010
Mesajlar: 44
|
|
sayın bayan,
size bayan diye hitap etmem umarım sinirlerinizi bozmuyordur yukarıda bayağı alınganlık göstermişsiniz.
benim egom ezik bu büyük bir gerçeklik bu gerçekliğin dışında şiirimde şiir değil onunda anlamsızlığını zaten biliyorum .
peki bizim sorunumuz nedir oda yok( sadece sizi anlayacak kadar anlayıışlı değilim).
sadece saçmalıyoruz
sevgiler...
|

08-02-2010, 16:33
|
|
Taze Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 03-02-2010
Mesajlar: 44
|
|
|
ROBESPİERRE
Her gün biraz daha yalnız Robespierre
Ve Fransa biraz uğultulu
Yalnızdır akşamı yok edilen bir subay
Bilinmez ürkütülmüş atları ne çok sevdiği
Her yalnızlık biraz ihtilâl.
Çok şeyleri kadınlar için yaptım, kadınlar
Onlar ki yokmuşum gibi sevdiler beni
Beğenmek, beğenilmek gibi ayrı kaldılar
Bir gün de akşamdı, ben o akşamı hiç unutmam
Her sessizlik biraz ihtilâl.
edip cansever
|

09-02-2010, 01:45
|
 |
-
|
|
Üyelik Tarihi: 16-04-2008
Nerden: Hiçbir Yer
Mesajlar: 1,300
|
|
Alıntı:
Sis´isimli arızadan alıntı
Adam olun, az okuyanlar kadın...
|
Bu da ne demek?
Sahiden bu ne demek??

Tökezlemişliğim 2. basamaktan geliyor
|

09-02-2010, 04:26
|
 |
Raporlu Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 19-01-2009
Nerden: İzmir
Yaş: 29
Mesajlar: 1,667
|
|
Alıntı:
Kimsenin beğenisine ihtiyacım yok ki... (Üstelik şiir yazmıyorum -dikkat çekilir-)
Kimsenin beğenisine minnetim yok, aksi takdirde günlerdir giriyorum, bir üstteki mesaja şapşal gülümsemelerimle cevap verirdim
|
insan neden paylaşır ürettiklerini birine seslenme ihtiyacı hissetmiyorsa? Denemeleriniz gayet hoş, biraz zor anlaşılır; fakat, şimdilerde edebiyat biraz da anlaşılmamak üzere yazılır oldu sanki. Bazen hata edip yapıkredi şiir yıllıklarına bakarım mesela... zeus aşkına, madem anlaşılmak istenmiyor, neden yayınlarsınız derim her seferinde  Tabi, bu işin biraz da şakası; fakat,üreten adam biraz ego sahibidir, hatta hatta baya bir ego 

Mey kasemi kırdın yere vurdun Tanrım
Zevkimden edip sanki ne buldun Tanrım
Gül renkli şarabım yere döktün tekmil
Zannım budur ki sen de sarhoş oldun Tanrım...
Hayyam...
|

09-02-2010, 08:24
|
|
Taze Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 03-02-2010
Mesajlar: 44
|
|
|
baya bir sinirlendirdik arkadaşımızı onun özel bölgesini babasının bıyık makasını ve kendi çaresizliğini anlatma çabasını vs. omuz başlarında demirden yağmurlarla delikler açtık galiba ve oda seviştiği adam tarafından terkedilmiş bir genç kız nefretiyle gözlerimize bakarken biz onu alaşağı etmeliyiz çünkü istediği bu oldu ve olacak eleştirilmelidir ve taşlanmalıdır hem gecedir bütün şarkılar şimdi daha gür söylenir...
sevgiler...
|

11-02-2010, 03:44
|
 |
Delinin zoru
|
|
Üyelik Tarihi: 24-05-2009
Yaş: 20
Mesajlar: 154
|
|
Alıntı:
palatin´isimli arızadan alıntı
Ama bu yazının anlatmak istediklerini çok kapalı bir şekilde anlattığı ortada.Ve pek cümle içi kural yok gibi ...
Herneyse Saçma demek istemiyorum çünkü duygularınıza saygı duyuyorum. Belki biraz daha anlaşılır olabilirdi.
|
Alıntı:
palatin´isimli arızadan alıntı
Kardeş,
Kar. Deş!
Kart eş,
Sen de.
Bu şiir mi ?
Ben şair miyim ?
eveaet...
|
Gerçekten edebi/sanatsal değer yoksunluğundan mı baktınız bu satırlara?
Dadaizm, sürrealizm akımlarını duymadınız mı? Ya da bir Orhan Veli, Oktay Rıfat, Melih Cevdet şiiri okumadınız mı hiç?
|

03-03-2010, 10:18
|
 |
chaotic neutral
|
|
Üyelik Tarihi: 26-01-2010
Mesajlar: 92
|
|
|
Uzun bir süredir yoktum ve yine olamayacağım ama hazır gelmişken,
Sevgili palatin arkadaşım, eğer pişman olacağın şeyler söylediğine inanıyorsan özel mesajla özür dilemeyecek yahut bu belirtileri göstermeyeceksin. Bir eleştiri yapıyorsan şayet, üstelik iyi bir şey yapıyor, gaza geldiğini düşünüyorsan bu yaptığın sadece, söylediklerine karşı yitirdiğin saygıyı doğuracaktır, o kadar...
Albatros, teşekkür ederim. Yalnız, insanlar anlaşılmak istemeyebilir fakat illa paylaşmak ister. Paylaştığın şeylerin her zaman bir değeri olmayabilir, net ifadesi olmayabilir. Karşındaki kişiye kalmıştır bunu alabilmek... Sessizlik de bir paylaşımdır ve belki en güzelidir... Orada ise konuşulmayan kelimeler devreye girer, zor kelimelerden çok. Ben, belirli bir kesime hitap ediyorum ve yazdıklarımı bir kerede anlayan insanları gördüğüm an, gururlanıyorum.
Sanat işi ego işidir ne de olsa... Ehh... Bu sadece yazın için geçerli değil ama. Egoyu alaşağı edersin ardından onunla donanırsın. Sanatta ego insana sahip değildir, insan egoya sahiptir ve onu istediği şekle sokabilir.
Yok bir ruh
bu ağaçların arasında
Ve ben
bilmiyorum nereye gittiğimi
Octavio Paz
Zarındışındakikadın
|

17-05-2010, 16:00
|
 |
chaotic neutral
|
|
Üyelik Tarihi: 26-01-2010
Mesajlar: 92
|
|
|
Cehennemde Bir Yangın Fuları
Beş parasız güzellikte, terk edilmiş bir Fransızım… Zaman zaman bir Balkanlı, yeri geldiğinde Türk oluyorum. Kime, nereye ait olduğum belli değil. Yüzüme bakanlar, geçmişimi irdeleyip, evimden uzağa götürüyorlar beni… Sıfır benzerlikte, sevimli ailem… Benim geliyor yine de. Her şeyden çok benim… Şu gözlerimden daha yakın, şu sesimden... Şu ellerimden uzak, damarlarımın çatlamadığı zamanlar.
Nefret ettiğim şeylerin bağımlısı olmalıymışım ömrümce. Sürgün yerine, hainliğime hainlik yapıştırdıklarını düşünüyorum. Tek bir odayı paylaşamıyor oluşum, duvarları gazete kâğıtlarıyla saklayışım, varıyordur illa ki bir yerlere… Biliyorum… Biliyorum. Bir olmak yetmiyor, parçalara bölmek gerekiyor. Ama, kurtulması kolay olur diye mi yoksa yetinmesi zor olduğundan mı? Anlamıyorum. Gözlerine bakamıyorum ki… Bir yangın fuları, en güvenilir koyda… Cehennemde bir bahar kıvılcımı; demiri o an ben icat ettim… Herkesin ellerinde ahşap sopalar, hepsi yandı… Bebek gibi tenleriyle geri döndüler, bir katilin masum olduğu kadar masumdular.
Tepesi kemirilmiş bir kurşun kalemi, canını çıkartana kadar sıktım… Sıktım ve çizdim. Sesi, yalnızlığı ve merhameti eskiz edene kadar… Baktığım her yerde fermanlar asılıydı, idam fermanları… Ona da anlam yükledim: intihar dilekçeleri modası… Kadınlara şık bir korse almalıydım kendime tavaftan dönerken, erkeklere ökse otuyla cilalanmış bir pipo… Okumaktan, anlamaktan uzak. Yaşamın tadına varmak… Yaşamla kafayı bulmak… İçinde bulunduğumuz anı yadırgamıyordum kuşkusuz, elimizde olan tek şey olduğuyla tahtalarımı kırmamıştım ama. Korkusuzdum, bugünden kırıp bacaklarımı, düne ve yarına sıçramakta… Biraz farklı kılalım bugünü! Bırak, deli desinler bize, bırak acır gibi baksınlar… Onun cazibesine burun kıvıralım. Küstah salonlarla dolsun bakışlarımız, gemiler ve dükkanlar arasında, vanilya kokusu çekelim içimize. Göğe bakmayalım! Yere bakmayalım! Denize bakmayalım!
Birbirimize, sakın bakmayalım…
Çünkü o zaman gerçek olur her şey… Ve diğerlerini görmek zorunda kalırız… Çünkü bir tanesini gördüğünde, diğerleri onu korumak için peşinden geliyor. Tüm o savaşlar nasıl başladı sanıyorsun?
Saçlarım ve bulutlar arasında bir DNA bağlantısı var… Derimi sökene kadar asıldığı günlerden, avuçlarım kadar kaldığı günlerden… Avuçlarımda bir şehir var. İçine giremeyeceğim kadar küçük, uzanıp çıkamayacağım kadar büyük… Nasıl bir sıkışıp kalmışlık ki, düşersen kabul etmiyor varlığını… Bu yüzden ayakta uyutulmaktan başka çaremiz kalmıyor zaman zaman. Aldanmak daha kolay geliyor temkinli olmaktan… Aldanıyorum, yüzüme bir kırlangıç vuruyor; aldanıyorum, kirpiklerimden birini azat ediyorum polen bahçelerine… O zaman, Persophone’nin meşalesiyle atlar akın ediyor şehre… Şahlanmış atlar… Nalları alınlarında iz yapmış, her birinin topuğunda iğneyle çizilmiş rakamlar…
Meşaleleriyle tuvallerime dokunuyorlar ve kuyularıma… Kuyu ile kuytu arasında hep bir harflik mektuplar saklamışımdır… Şimdi, hepsini yakıyorlar, bense yanarken parlar mı diye bakıyorum harflere? Hiçbir zaman aklımda tutmadım yazdıklarımı. Duydum çünkü onları, okumadım. Yalnız bunu durduramazdım… Yalnız Tanrının suikastına güçlü ordular oluşturamazdım… Tek sahip olduğum, kurşun asker adımları, cümlelerden bir kalkan ve lotuslardan bir çelenk; erkeğinin kafasını kopartan yusufçuk için…
Sadakati ben yanlış anlamışım. İnançları, aşkı, erdemleri yanlış tanımışım… Onlar, tek yönlü, ince bir yoldan ibaretmiş. İdareli kullanmalıymış, eksiği ve fazlası tahttan düşmekmiş farkına varmadan. İnançları, ben, inançları yanlış anlamışım… Terk edilmiş ruhların Tanrıyla hiçbir bağı yokmuş.
Tanrı, aynı zamanda meleğin de şeytanın da, ta kendisidir bu sularda… Bu suların üstünde, çıplak ayakla yürünebiliyor… Bir yelkenli sonra, bir yelkenli önce… Şimdi, bir sonsuzluk şimdisi;
Hoş geldin…
Kendi cennetimin yasak elması… Kendi cehennemimin kırık zebanisi…
Hoş geldin!
Sis..
Yok bir ruh
bu ağaçların arasında
Ve ben
bilmiyorum nereye gittiğimi
Octavio Paz
Zarındışındakikadın
|

19-05-2010, 17:50
|
 |
chaotic neutral
|
|
Üyelik Tarihi: 26-01-2010
Mesajlar: 92
|
|
|
Kendini yerme yarışı yapalım hadi… Bunun için kurul oluşturalım, bunun için savaşalım, nasılsa gündemde haberler sıkıcı. Oysa hepimiz, kendimize uygun bir harabe bulabiliriz bu an, yeniden yaratmak için hikâyemizi… Bundan sonra sadece koltuğa bakarak, beden ölçülerimizi bilemeyecek hiç kimse!
Yok bir ruh
bu ağaçların arasında
Ve ben
bilmiyorum nereye gittiğimi
Octavio Paz
Zarındışındakikadın
|

21-05-2010, 09:04
|
 |
Taze Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 23-05-2009
Nerden: istanbul
Mesajlar: 85
|
|
Alıntı:
Sis´isimli arızadan alıntı
Cehennemde Bir Yangın Fuları
Beş parasız güzellikte, terk edilmiş bir Fransızım… Zaman zaman bir Balkanlı, yeri geldiğinde Türk oluyorum. Kime, nereye ait olduğum belli değil. Yüzüme bakanlar, geçmişimi irdeleyip, evimden uzağa götürüyorlar beni… Sıfır benzerlikte, sevimli ailem… Benim geliyor yine de. Her şeyden çok benim… Şu gözlerimden daha yakın, şu sesimden... Şu ellerimden uzak, damarlarımın çatlamadığı zamanlar.
Nefret ettiğim şeylerin bağımlısı olmalıymışım ömrümce. Sürgün yerine, hainliğime hainlik yapıştırdıklarını düşünüyorum. Tek bir odayı paylaşamıyor oluşum, duvarları gazete kâğıtlarıyla saklayışım, varıyordur illa ki bir yerlere… Biliyorum… Biliyorum. Bir olmak yetmiyor, parçalara bölmek gerekiyor. Ama, kurtulması kolay olur diye mi yoksa yetinmesi zor olduğundan mı? Anlamıyorum. Gözlerine bakamıyorum ki… Bir yangın fuları, en güvenilir koyda… Cehennemde bir bahar kıvılcımı; demiri o an ben icat ettim… Herkesin ellerinde ahşap sopalar, hepsi yandı… Bebek gibi tenleriyle geri döndüler, bir katilin masum olduğu kadar masumdular.
Tepesi kemirilmiş bir kurşun kalemi, canını çıkartana kadar sıktım… Sıktım ve çizdim. Sesi, yalnızlığı ve merhameti eskiz edene kadar… Baktığım her yerde fermanlar asılıydı, idam fermanları… Ona da anlam yükledim: intihar dilekçeleri modası… Kadınlara şık bir korse almalıydım kendime tavaftan dönerken, erkeklere ökse otuyla cilalanmış bir pipo… Okumaktan, anlamaktan uzak. Yaşamın tadına varmak… Yaşamla kafayı bulmak… İçinde bulunduğumuz anı yadırgamıyordum kuşkusuz, elimizde olan tek şey olduğuyla tahtalarımı kırmamıştım ama. Korkusuzdum, bugünden kırıp bacaklarımı, düne ve yarına sıçramakta… Biraz farklı kılalım bugünü! Bırak, deli desinler bize, bırak acır gibi baksınlar… Onun cazibesine burun kıvıralım. Küstah salonlarla dolsun bakışlarımız, gemiler ve dükkanlar arasında, vanilya kokusu çekelim içimize. Göğe bakmayalım! Yere bakmayalım! Denize bakmayalım!
Birbirimize, sakın bakmayalım…
Çünkü o zaman gerçek olur her şey… Ve diğerlerini görmek zorunda kalırız… Çünkü bir tanesini gördüğünde, diğerleri onu korumak için peşinden geliyor. Tüm o savaşlar nasıl başladı sanıyorsun?
Saçlarım ve bulutlar arasında bir DNA bağlantısı var… Derimi sökene kadar asıldığı günlerden, avuçlarım kadar kaldığı günlerden… Avuçlarımda bir şehir var. İçine giremeyeceğim kadar küçük, uzanıp çıkamayacağım kadar büyük… Nasıl bir sıkışıp kalmışlık ki, düşersen kabul etmiyor varlığını… Bu yüzden ayakta uyutulmaktan başka çaremiz kalmıyor zaman zaman. Aldanmak daha kolay geliyor temkinli olmaktan… Aldanıyorum, yüzüme bir kırlangıç vuruyor; aldanıyorum, kirpiklerimden birini azat ediyorum polen bahçelerine… O zaman, Persophone’nin meşalesiyle atlar akın ediyor şehre… Şahlanmış atlar… Nalları alınlarında iz yapmış, her birinin topuğunda iğneyle çizilmiş rakamlar…
Meşaleleriyle tuvallerime dokunuyorlar ve kuyularıma… Kuyu ile kuytu arasında hep bir harflik mektuplar saklamışımdır… Şimdi, hepsini yakıyorlar, bense yanarken parlar mı diye bakıyorum harflere? Hiçbir zaman aklımda tutmadım yazdıklarımı. Duydum çünkü onları, okumadım. Yalnız bunu durduramazdım… Yalnız Tanrının suikastına güçlü ordular oluşturamazdım… Tek sahip olduğum, kurşun asker adımları, cümlelerden bir kalkan ve lotuslardan bir çelenk; erkeğinin kafasını kopartan yusufçuk için…
Sadakati ben yanlış anlamışım. İnançları, aşkı, erdemleri yanlış tanımışım… Onlar, tek yönlü, ince bir yoldan ibaretmiş. İdareli kullanmalıymış, eksiği ve fazlası tahttan düşmekmiş farkına varmadan. İnançları, ben, inançları yanlış anlamışım… Terk edilmiş ruhların Tanrıyla hiçbir bağı yokmuş.
Tanrı, aynı zamanda meleğin de şeytanın da, ta kendisidir bu sularda… Bu suların üstünde, çıplak ayakla yürünebiliyor… Bir yelkenli sonra, bir yelkenli önce… Şimdi, bir sonsuzluk şimdisi;
Hoş geldin…
Kendi cennetimin yasak elması… Kendi cehennemimin kırık zebanisi…
Hoş geldin!
Sis..
|
Çok güzel bi yazı olmuş.. Fazlasıyla beğendimm..

Ben, neyi seversem seveyim, mutlaka sancılı bir kovalamanın sonunda ulaşabilecektim ona va bu kovalama sırasında, zevk peşinde koşmak yerine, hedefe ulaşmak uğruna zevki feda etmek zorunda kalacaktım..
" Marcel PROUST "
|
|
Konuyu toplam 1 kişi okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
|
|
|
| Seçenekler |
|
|
| Stil |
Normal
|
Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 07:08 .
Powered by vBulletin® Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO ©2009, Crawlability, Inc.

Copyright ©2007 - 2008 khAos.info
|
|
|
|