|
|
| Edebi Mevzular Özgürlüktür edebiyat.. |
Biz Milenyum GençleriEdebi Mevzular içerisinde Biz Milenyum Gençleri konusu: BİZ MİLENYUM GENÇLERİ
( Bin Yılların Romanı )
Kendini arayan bir yüzyılda, yaşamı adımlarken zamana düşülmüş notlar...
I
İlkbahar Canlılığında Bir pazar Sabahı
"...Kara Abdurrahman henüz yirmi beş yaşındadır, nadir ...

22-08-2009, 09:41
|
 |
Ebedî Arıza...
|
|
Üyelik Tarihi: 04-10-2008
Nerden: Şehr-i Şirin İstanbul
Yaş: 32
Mesajlar: 138
|
|
Biz Milenyum Gençleri
BİZ MİLENYUM GENÇLERİ
( Bin Yılların Romanı )
Kendini arayan bir yüzyılda, yaşamı adımlarken zamana düşülmüş notlar...
I
İlkbahar Canlılığında Bir pazar Sabahı
"...Kara Abdurrahman henüz yirmi beş yaşındadır, nadir bir güzelliğe maliktir, uzun boyludur, esmer renklidir... Kaşları kara, gözleri elâ, göğsü geniş bir babayiğittir... Yanında iki arkadaşı vardır... Biri gayet incedir... Fakat bu incelikte bir şimşek oynaklığı, bir çelik sağlamlığı göze çarpıyor... Bu, Bursa'nın hakiki fatihî olan Balaban Bey'in oğlu İnce Balabandır, Kara Abdurrahmanla yaşıt gibidir... Öbürü dağ cüsseli bir Türktür... Endamı gibi adım atışı da, bakışı da heybetlidir... Yaşça arkadaşlarından büyüktür, en şöhretli Alplardan Akça Kocanın oğlu olup adı Kara Ayguddur...
Üç yoldaş yayadır... Gece yarısına doğru Aydıncığa doğru gidiyorlar... Bellerinde birer yatağandan başka silah yok... Önlerine çukur, hendek gibi mânialar çıktıkça İnce Balaban, zamanımızın uzun atlama rekorlarını çok geride bırakacak bir çeviklikle, sıçrıyor, Kara Abdurrahman neş'eli bir << ya hey ! >> savurarak onu takip ediyor, Kara Aygud ise bütün o mâniaları hafif bir atlayışla geçiveriyordu...
Üç arkadaşın yüzlerinden ve sözlerinden anlıyoruz ki Kara Abdurrahman şen ve şakacı, İnce Balaban biraz müstehzi, Kara Aygud çok ağır ve mütefekkirdir... Kürenin ezelî lâmbası, elmas çivilerle bezenen mavi tavanda yanıyordu... Lâkin üç Türk gencinin önlerini görmek için ne yer, ne gök ışığına ihtiyaçları yoktu... Onlar, en koyu karanlıkları gözlerindeki nurla tarümar edebilecek insanlardı ve bu kudret kendilerine babalarından, dedelerinden miras kalmıştı...
Aydıncık harabeleri, şuraya buraya serilmiş yırtık çuvallar, dalsız ağaçlar ve kırık taşlar halinde, önlerine çıktığı vakit Kara Abdurrahman durdu:
- Aygud kardeş, dedi, toplantı yerine geldik...
O, tek bir kelime söyledi:
- İyi!
Kara Abdurrahman gülümsedi:
- İyi olduğunu biliyorum... Fakat aramızda daha söz birliği yapmadık... Yol boyunca hep sustuk, konuşmadık... Orada ne söyliyeceğiz ?
- Hiç!
- Hiç mi ? Demek boş yere taban tepiyoruz... Bu soğukluğu bırak da dilini çöz... Bizim bir düşüncemiz, bir dileğimiz var değil mi? Onu büyük yoldaşlara söylemiyecek miyiz?
- Söyliyeceğiz!
- İyi ya, ben de onu soruyorum... Ne diyeceksin?
İnce Balaban, Kara Aygudun yerine cevap verdi:
- Hiç!
Aygud, o heybetli adam, gözlerinin ateşini İnce Balabanın yüzüne çevirdi ve onu payladı:
- Çocuk!
Kara Abdurrahman atıldı:
- O da, ben de çocuğuz ama söz orucuna ara sıra iftar gerek olduğunu biliyoruz... Sen boyuna susuyorsun... Biraz konuş be!
- Konuşuyorum ya, çocuk!
- Evet... Çok konuşuyorsun... Ağzından bir söz yakalamak için dört kamend atmalı...
- Süleyman paşa, Ace Bey, Evrenos Bey, Fazıl Bey burada... Bizim Aksungur, Kızıloğlan oğlu, Kara Hasan oğlu da beraber... Karşı yakaya geçmeği konuşacağız...
- Geçeriz !
- Ya onlar geçmiyelim derlerse ?
- Geçeriz !.."
"Ne hoş! Bu halimle, tüm günü uyuklayarak geçirmeyi umarken kapıda biri beliriyor... Üstelik oldukça eğlenceli bir girişi vardı kitabın..." böyle yakınarak uzandığım yataktan doğrulurken kapıdaki densiz de butona daha sık aralıklarla basıyor... "Şu lanet zil, şimdi zihnimde yankılanıyor..." tahmin ettiğim gibi:
- "Akın !"
- "Akın, evet... Ellerinde kırmızı güller Pamuk Prenses' i beklemiyordun herhalde?"
- "Malayani sözleri bırak ta gir içeri..."
- "Malayani, biz de ona saçmalamayı bırak derler evlat, çağımıza dön! Dilimizi konuş! Ne yaptın bütün gece, berbat görünüyorsun ?"
- "Yazdım!"
- "Yazdın mı? Yine masa başında ikiye bükülmüş, sabahladın demek... Bir gün geldiğimde seni o masanın üzerine soluksuz kapanmış bulduklarını söyleyecekler ve bana hiç ilginç gelmeyecek... Oğlum ne biriktirip duruyorsun şunları, bastırsana bari ?"
- "Şimdi bunu konuşmak için mi geldin? Nedenini dinlemekten usanmadıysan bir ara hatırlat yine anlatırım... Ama şimdi ne sırası ne havası !"
- "Yok, zaten ilgilendiğim... Sen yazmana bak! Bir süre oyalanırım etrafta, on-on bir civarında Hakan gelecekti o zaman çıkarız!"
- "Nereye böyle, bu saatte, üstelik Pazar"
- "Bizimkiler bugün Ağva' ya gidecekler... Her ne kadar onlarla olmaktan sıkıcı bir şey olmasa da en azından Hakan ve seninle olursam bizi rahat bırakırlar diye düşündüm ve sizinde geleceğinizi söyledim... Biraz dere keyfi yaparız olmaz mı? Erken olmasının nedeni de gidiş dönüş iki saat sürüyormuş ancak vakit kalıyor anlayacağın dostum !"
- "Sence bu halimde gelmeli miyim dersin ?"
- "Sen domuz gibisindir oğlum; istediğinde hafta boyunca uykusuz günler geçirdiğini bilirim şen şakrak! Ne olacak, açılırsın biraz; hem farklı hava hem de dere kenarından benim koleksiyona örnek toplarız biraz, eğlenceli olur... "
O kararsız kaldığım açıklamasını sürdürürken birlikte yatak odasına geçtik... Yastığın üstüne bıraktığım kitabı alarak kaldığım yeri işaretledim, "henüz okumaya başlamıştım, ilginçti de" diye düşünürken elimden kitabı aldı:
- "Şu antika kafadan vazgeçmedin hala! Ne bu yine, yazdığını söylüyordun? "
- "Yazıyordum! Sen gelmeden az önce aldım elime; uyuklayarak okuması keyifli oluyor, hem oldukça eğlenceli bir üslup ile yazılmış...
- "Krallar Avlayan Türk; M. Turan tan, 1944' te basmışlar, bir de leş gibi kokuyor... Ne keyif alıyorsun bunlardan bilmem ki? Şunlara bak! Ne kadar kokmuş kitap varsa raflarda... Bunları okuyana kadar hayatın bitecek, ölür oğlum adam !"
Yine her zamanki masalına başladı; serenadını bitirmesine yardımcı olmak için kitabı alıp rafına yerleştirdim:
- "Sen bilmezsin onlardaki kokuyu, alışkanlık meselesi... Bir de farklı tatlar !" Diğer odaya geçtik; burası biraz büyüktür, babaannemden kalan iki odalı küçük dairenin salon ve oturma odası olarak kullandığım bölümü... Diğeri, çalışma ve yatak odam... Babaannem öldükten sonra bu küçük şirin ev büyümeye başladı her geçen gün bende... Zaman zaman kayboldum endişesi ile paniğe kapılıyorum, küçük iki oda içerisinde... Beni burada unutmuşlar gibi...
- "Baksana senin Sokrates her şeyi yiyor, diğerinde hareket yok, ölecek galibaa? Öğrenemedin mi hala, neymiş bunların cinsiyetleri ?"
- "Anlayan yok ki! Satanlar dahi bilmiyorlar... Singapur kaplumbağalarında anlaşılıyormuş ama bu tür de bilmiyorlarmış... Bir yığın hikaye anlattı adam... Ben de netten araştırdım ama tek bir türkçe site bulamadım su kaplumbağalarına dair... Anlaşılan pek sevilmiyorlar, oysa o kadar da tatlılar !"
- "Bu manyak ters dönemiyor... Kabuğunun üzerinde debelenip duruyor; gidici söyleyeyim...
- "Manyağın adı Panço! Öğrenemedin bir türlü... Bir de zavallıyı her gelişinde ters çevirirsen bir gün dönemeden kalacağı kesin! Onun sırrını çözdüm; uğraşma onunla... Diğerine bak! Sokrates dişine göre senin !"
- "Neymiş sırrı? Hastalıklıydı aldığında zaten...
- "Hayır, değil! Ben de öyle sanmıştım önce ama bir süre gözlemledikten sonra fark ettim; henüz küçük olduğu için öyle tuhaf hareket ediyor ve devamlı Sokrates'i takip ederek taklit ediyor... Sanırım onu sahip olarak benimsedi! Zaten bu nedenle Sanço Panza' dan esinlenip Panço koydum ya adını..."
Bizimki alaycı bir kahkaha attı, yerli yersiz gülmeyi çok sever... Soruları da anlamak için değildir genellikle; yalnızca ortada konuşulacak bir şey vardır ve bu da ona yeterlidir... Bunlara rağmen, sempatik gelir bana Akın; onun nezdinde bir şeyin önemli olması ve anlam kazanması için kendi uğraşı olma özelliği taşıması kafi gelir... Fakat bu da uzun ömürlü değildir; zira sıkılmak, post modern zamanımızın olduğu gibi onun da favori alışkanlığıdır...
Sokrates ile Panço'ya çeşitli akrobasi hareketleri yaptırıp zavallıların canlarını okurken kapı zili çalmaya başladı: Gelen beklediğimiz gibi Hakan'dı; her zamanki gibi zarif, olabildiğince sade ve temiz giyimiyle gülerek içeriye girdi:
- "Merhaba hocam! Bu sürüngen bizi gezintiye çıkaracakmış, alınmasın diye erkenden kalktım... Ruh gibi olmuşsun! Uykudan mı kaldırdı seni salak?"
- "Yoo! Sabahlamıştım... Biraz bir şeyler yazıp çiziktirdim..."
Hakan her zamanki anlayışlı ve irdeleyici tavrıyla, böyle herhalde gidemeyeceğimi söylerken, Akın araya girerek yine uykusuz haftalarımı, bu gezintinin iyi geleceğini, beni kendime getireceğini söyleyerek yüklenmeye başladı Hakan'a... Ama Hakan ona bu zevki tattırmaz; olur olmaz her konuda böyle sataşmaya bayılırlar... Yine de bir süre sonra hakimiyeti sağlayan Hakan'dır ve arenadan ilk çekilen, beyaz bayrakla Akın olur... Bu da bir diğer sataşmanın yakın bir zamanda gerçekleşeceğinin işaretidir, sadece fırsat kollanır... Bu sahnelere bağımlılık kazandığımdan bir adım geriden izlemek keyiflidir...
Akın büyüktür ama zayıftır; düşüncelerini besleyen verimlilik temelde olmadığından savrulur durur kelimelerden kelimelere... Çoğu zaman kendisi de anlamaz anlatmak istediğini ve tuhaflaşır... Üstelik unutkandır da... Böyle anlarda da çok kızarım, kendisini zor durumda bıraktığı için ve anlamsız tükenişlerine... Hakan'da ise durum zıt kutuptadır; neredeyse cümlelerini gramajıyla sarf ettiğini zannettirecek kadar tutarlılık taşır sözlerinde, ama bu haliyle bile birçok insandan seri konuşur... Sanırım bu zıt kutupları yine bir arada uzun vadeli uyumlu kılan ben olurum; Akın'dan iki, Hakan’dan üç yaş büyük olmama rağmen bana karşı olan tavırları daha çok fikirlerden, kağıt ve kalemle olan yakın ilişkimden, devamlı düşünceli bir hava taşımamdan dolayıdır; bir hoca-çekirge ilişkisi geliştirdiler ve böylece tüm olumsuz anlarda son sözü söylemek fırsatı bana düştü, bundan da oldukça memnunum... Zira, uzun zamandır süren bir arkadaşlığımız var ve bu bağın koparılması üçümüz içinde üzüntü verici olurdu...
II
Yangın Fişekleri
Güneş tepeye tırmanırken bizler de yola koyulmuştuk... Aile kalabalığında boğucu bir yolculuk olacağını düşünüp tasalanırken, gittikçe keyifli bir hal almaya başladı... Yol boyunca bize eşlik eden; her iki taraftaki meşe, kayın gürgen ağaçları, her gün koşuşturup durduğumuz kentin yoğunluğuna karşın adeta bizi büyüledi; en azından kendim için bunun böyle olduğunu söyleyebilirim...
İki saat olmamıştı ki Ağva' ya ulaştık... Yolculuk boyunca tek olumsuz şey Selma Hanım'ın Ağva rehberliğiydi; neredeyse tüm iki saatte bize bu küçük yerleşim bölgesini anlatıp durdu... Sonradan Akından öğrendiğimize göre bir hafta önceden gezi dergilerini karıştırmaya başlamış; zaten "Ağva Gezisi" fikri de onunmuş... Böylece adımlarımızı henüz toprağa atmadan ister istemez birer Ağva uzmanı olmuştuk; Ağva, İzmit’ten doğarak, Karadeniz’e açılan, Ağva ve Göksu derelerinin arasında kalıyormuş... Zaten adını da Latince "iki dere arasına kurulmuş köy" anlamına gelen Ağva' dan alıyormuş, her ne kadar harita da adı 'Yeşilçay' olarak geçse de Ağva olarak ünlenmiş...
Selma Hanım planını oldukça dakik yapmış; iki dere boyunca yürüyüş, üç kilometrelik, ince kumlu çakılsız kumsalda keyif ve Gökmaslı Şelalesi gezisi... Araçtan iner inmez bir kuytuda Akın' ın ilk söylediği "Çocuklar anneme sormayı unuttuk kaç kez tuvaleti ziyaret edeceğiz onu atlamış listesinde" oldu... Göksu Nehri kıyısındaki küçük motellerden birine uğradık önce... Akın, anne ve babasının birkaç günü burada geçireceklerini söyledi, üçümüz günün sonunda geri dönmeye karar verdik... Karı koca yerleşme telaşına düşmüşken biz ortadan kaybolduk; amacımız akşamı etmeden biraz keşif yapmaktı... Henüz adımlamaya başladığımızda beni en çok şaşırtan şey tüm çevremizin çeşit çeşit ağaçlarla kaplı olmasıydı... Zoraki davet edildiğim bu küçük gezi, son dönemlerde yaptığım en kayda değer şey olarak düşünmeye başlamıştım bile bu ağaçlar arasında... Nitekim Akın' la Hakan'da pek farklı düşünmüyorlardı; özellikler son zamanlarda yaşamımızda yer edinen fantastik hikayeler filmler kitaplarında etkisiyle, birazcık doğal bir ortam dahi bizleri gizemli bir atmosfere sokmaya yeterdi... Dolayısıyla Ağva' nın bu ilk görünümü dahi bize oldukça farklı tatlar vaat ediyordu... Motel nehir kıyısına yakın bir mesafede olduğu için hemen kıyıya uzandık... Bir taraftan Akın' ın anne babasını çekiştirirken diğer yandan meraklı gözlerle etrafı kesiyorduk... Çevrede çok az insan var ve bu bize oldukça tuhaf geldi; özellikle tatil köylerinin o tıklım tıklım görüntüleri aklımıza geldikçe, İstanbul'a yaklaşık yüz kilometrelik bir mesafede olan Ağva' nın böyle tenha olması bir yandan da neşelendirdi bizi... Haberler yine Selma teyzeden; Akın' ın söylediğine göre derelerde bol bol kefal, sazan, daha açıklarda ise lüfer eksik olmuyormuş... "Akşama ziyafet yapar öyle gideriz beyler" diyor...
Bir süre göz bebeklerimiz yuvalarında fır dönerek uzaklaştık epeyce... Herhalde iç kısımlara dek yürümüş olmalıyız ki dere üzerinde kayıklarında acemice balık tutma denemeleri yapan tatilciler takılmaya başladı gözlerimize... Az ilerde ise balıkçı tekneleri çıktı birden önümüze, hafif şaşırdık; çakır keyif görünüyor balıkçılar... Anlaşılan burada bizim Haliç balıkçıları gibi kanaatkar değiller, bunu kısa zamanda anladık...
Böyle ondan bundan söz ederek gezintimizi sürdürürken Akın' ın telefonu çaldı... Normalde tahammül edemediğim telefonun böylesi bir yerde sesini duyacağım aklımın ucundan geçmemiş olacak ki çok kızdım o an Akın' a... Hakan'da bana destek vererek "bari şuraya gelirken kapatır insan, kesin Selma teyzedir... Şimdi dır dır yiyeceksin fırçayı" diye de eğlenmeyi ihmal etmedi fırsattan... Akın ise:
- "Oğlum! Arayanınız soranınız yoksa ben ne yapayım, meşgul adamız!"diye alay ederek telefona cevap verdi... Biz pür dikkat yüz ifadesini gözlemlerken:
- "Aslı!"
- ...
- "Evet, geldik... Burak'la Hakan'da burada..."
- ...
- "Keşke sen de gelseydin... O kadar da söyledim..."
- ...
- "İyi, iyi öyle yaparız!"
- ...
- "Evet... okudum!"
- ...
- "Valla hiçbir şey anlamadım..."
- ...
- "Ne yapayım kızım sevmedim işte... Zaten sonunda kendini vurdu adam be, nesini seveyim!"
- "Aslıı ?"
- "Kapattı hasta ruhlu yaa..."
Hakanla birlikte şaşkın şaşkın bu monologu dinlerken telaşlanmıştık, ilk atılan Hakan oldu:
- "Ne oluyor Akın, kim kendini vuran?"
- " Yaa, hikaye ! Aldırma, nereden eline geçmişse bir kitap okumuş, tutturdu oku; anlat bana düşüncelerini diye... Güya ne derece romantik olduğumu anlayacakmış hasta..."
O bu açıklamayı sürdürürken bizi dizginsiz bir gülme krizi tuttu... Ben az çok anlamıştım olan biteni; biraz da Aslı ve Akın' ı iyi analiz edebildiğim için aralarında geçen diyalogu da az çok tahmin edebiliyordum... Aklımdan geçenleri sıralamadan hakan tekrar söze karıştı:
- "Peki hangi kitap bu anlamadığın?""
- "Werther' in Acıları diye bir şey..." diye açıklamaya koyulmuştu ki ben "Genç Werther' in Acıları" diye araya girdim o ise sözlerini sürdürdü:
- "Zaten okurken sıkıla sıkıla ilerliyordum iyi ki ince bir kitaptı yoksa okumaya bile razı edemezdi... Güç bela bitirdim sonunda iyi bir şey olacak derken manyak kız için beynini dağıtmaz mı! Kıl oldum adama!"
- "Oysa eğlenceli kitaptı, hayret nasıl hoşuna gitmedi...
- "Yaa yok hocam... başlarda güzeldi; adam dağlarda çayırlarda gezinim bir şeyler anlatıyordu, hoşuma gitti... Sonra kızla karşılaşıp çeşitli maymunluklar yapmaya başlayınca nefret ettim..."
- "Maymunluk mu ? Ne alaka, bence dikkatini vermediğin için öyle gelmiş sana, biraz araştırsaydın daha keyifli olduğunu görürdün... Üstelik o kitap yine senin benim gibi genç bir elden çıkmıştı biliyor musun ? Goethe henüz 25 yaşındayken yazmıştı bu kitabı ve neredeyse döneminde bir yıkımlar zincirine yol açmıştı; intihar eden gençler, umutsuz aşıklar, duygu yüklü kelimelerle cümleler, neredeyse her yerde bu romantik havanın estiği bir dönemin başlangıcıydı o kitabın yazıldığı dönem... Zaten tüm satırlarda da bu devrin ruh halini yansıtır..."
- "Valla ne olursa olsun, karı kıza maymunluk yapıldı mı biliyorsunuz, deli oluyorum..."
Akın inadında devam ederken Hakan:
- "Velet direteceğine söylenenleri dinle de, bari kızın gönlünü et... En azından bir özür dileme yerine geçer bir şeyler anlattığında... Fena mı; birbirinizi yiyip duruyorsunuz, hiç değilse üstünlüğün olur Aslı' ya... 1-0 önde olmayı seversin..." diye yatıştırdı bizim densizi... Özellikle Rönesans ve Aydınlanma Dönemi üzerinde uzun süreli keyifli araştırmalar yaptığım için bu devirlerde yazılmış metinlerden, genel olaylardan, tarihe mal olmuş, kayda değer kişilikler üstüne bir hayli materyal toplamıştım ve fırsat düştükçe de sohbet aralarında bunları etraftakilere yaymaya da bayılırım... Dolayısıyla açıklamamı tamamlamaya çalıştım:
- "Hoşlanmadığını söylüyorsun ama Werther' in Lotte için yaptıklarını, hiç çekinmeden, yeni tanıştığın kızlara yapmaktan da çekinmiyorsun densiz ! Üstelik ondaki içtenlikten yoksun olarak yapıyorsun bunu; kaba saba...
- "Hocam içtenlik olsa ne olacak altı üstü kitap, beni mi döveceksin onun için...
- "İlgisi yok ! Gördün mü, ilk başta söylediğim gibi biraz araştırmış olsaydın gerçeğin düşündüğün gibi olmadığını fark ederdin; zira Goethe, neredeyse birebir yaşadığı olaylara ayna tutarak o kitabı, o yaşında taşkın bir duygu yoğunluğu ile yazmıştı... Tabii kendisi intihar etmedi ama bunu defalarca düşündüğünü de sonradan bir çok kez açıklamıştır... İntihar fikri ise, yakın çevresindeki bir gencin benzer bir olay nedeniyle yaşamına son vermesinden dolayı esinlenerek kitabına aldığı bir olay... Üstelik o gencin intiharı, geniş bir çevrede oldukça büyük etki yaratmıştı... Anlayacağınız tüm bu olayların, taşkın duyguların, heyecan ve tutkusunun doruk noktasında olduğu bir anda kaleme alınmış bir kitap Genç Werther' in Istırapları...
- "Sen böyle anlatmaya başlayınca farklı oluyor hocam... Sanki bir gece önce okuduğum saçma kitaptan bahsetmiyorsun gibi... Yine bir level atlayacağız gibi !"
- "Bu da gayet doğal; yani böyle algılaman... Biliyorsunuz belirli fikirleri sürekli tekrarlamaya özellikle dikkat ederim, zira anlaşılmaları hayati önem taşır; en azından daha keyifli bir yaşam sürdürmenizi sağlar... Bunun için her zaman tekrarladığım gibi anlamadığınız ya da hoşunuza gitmeyen bir şey olduğunda ona bir de farklı açıdan bakmayı denemek olmalı ilk tepkimiz... Tabi bu ters durumda da geçerli olmalı... Anımsayın ! Death Poets Societ filminde de buna benzer sözler söylenmişti...
- "Evet, hatırlıyorum ! O kadar çok izlettin ki her sahne ezberimde diyebilirim...
- "E bu da iyi bir şey, kötü değil... Kitap için de bu geçerli bence, doğrusunu istersen tüm anlattıklarımdan sonra bir daha okumalısın; güzel şeyler tekrarlanmalıdır... Yine kitap üstüne okuduğum yazılardan birinde Goethe' nin bir değerlendirmesi vardı; tabii uzun yıllar sonra yazdığı bir değerlendirme, "Tüm bu olanlar birbirlerine bağlantılı ilişkiler... Öylesine bir ruh haleti içine girmiştim ki, bundan Werther doğdu... Yaşamış, sevmiş, çok da ıstırap çekmiştim... İşte bundan ibaret" benzeri şeyler yazıyordu... İyice yaşlandığında, sonradan bunları yazacak olan dostu Eckermann sorduğunda kitap hakkında "Bunlar yangın fişeği" dermiş sadece... "
- "Yaa ! Sen kalkmış böyle bir tarihi mihenk taşını, bir edebiyat akımı oluşmasında öncülük etmiş bir kitabı olumsuz eleştiriyorsun... Hoşlanmamış olman onun kötü olduğunu göstermez ki... Tüm bu anlattıklarımı unutup yalnızca o devrin gözüyle bile baksan bunu anlarsın... Yaşanılan dönemler aynı zamanda o devirlerde yaşayan insanların karakterlerini kaderleştirmiştir denebilir... Oldukça iddialı bir söz belki derinlemesine düşünüldüğünde, ama yine de gerçeklik payı oldukça fazla... Sanki o devirde yaşayan her insanın Werther gibi bir yaşamı tattığını düşünebilir insan; hiç değilse yaşamlarının bir bölümünde, gençliklerinde... Neredeyse bunu, bu söylediğim şeyleri kanıtlar nitelikte örnekler bile vardır tarihe düşülmüş notlarda; o dönem anlatılırken çoğunlukla insanların otuzlu yaşlara ulaşamadan türlü nedenlerle genç yaşlarda öldüklerini ölmeyenlerin ise otuzundan sonra romantik olmaktan vazgeçtiklerini söylerler... Düşün ! Öylesi bir çağ... Ne düşünüyorsun ?
- "Düşündüğüm açık; kitabı tekrar okumaktan çok o dönemi biraz okumak isterdim... Öyle ballandıra ballandıra anlatıyorsun ki, millet patır patır ölüyor söylediğine göre ama seni dinlerken insan aşka geliyor... Ne iştir anlamıyorum bir türlü... Hep böyle oluyor..."
- "Biraz hissetmekle ilgili bir şey bu da sanırım... Zira bundan başka anlaşılmayacak bir şey de yok ortada..." Sadece bu çağ buna olanak vermiyor; yani anlamak ve hissetmek, hissetmek ve bu yolla anlamak sanki bu çağın kaderinden silinmiş, eğer bir kaderden söz edilebilirse..."
Bunları her zamanki gibi uslu uslu dinleyen çekirgelerime anlattıktan sonra bir süre sessiz düşünceli adımlamaya devam ettik... Sanki bir şeyler keşfedecekmiş gibi düşünceli, meraklı... Bu sırada aklıma gelen o olağanüstü dizeleri mırıldanıyordum bilinçsiz:
- "İlkbahar havası,
Neden beni uyandırıyorsun ?
Benimle sevişmek istiyor,
Benimle konuşuyorsun...
Ben ise eriyorum
Gökyüzünün damlalarında...
Neredeyse solacağım...
Zamanı yaklaşıyor...
Yakında çıkacak
Yapraklarımı dökecek fırtına...
Yarın gelecek beni bütün güzelliğimle görmüş olan yolcu...
Arayacak kırlarda gözleriyle beni...
Ama, bir türlü bulamayacak..."
“Garip değil mi? Yaşam bazen, hatta çoğu zaman kendisini anlatır bize, kimi zaman ise biz bir yaşam harcarız onu anlamak için...”
“Neden böyle söyledin?
“Bu açık değil mi; biraz üzerinde durduğunda açıkça görülüyorken birçok şey, artık umarsızlığımızdan mı yahut tembellik midir bilmiyorum ama görmemekte ısrarcıyız... Kısacası söylemek istediğim böylesi aşina şeyler için bu kadar açıklayıcı olmak neden gereksin ?
- "Boş ver hocam şimdi çabayı falan! Bizimkiler ziyafeti hazırlamışlar mı gidip bir bakalım..."
Böylece boş verdik ve geldiğimiz kıyı boyunca gerisin geriye küçük motele döndük... Selma Hanım meraklı gözlerle iyice bir süzdü bizleri “ne yaptılar yine çakır keyif” gibilerden bakarak... Ardından motelin terasına çıkıp bizi bekleyen lüfer ziyafetinin tadını çıkarmaya koyulduk...
III
Bu Kentte Bir Gün
Ağva gezisinin üstünden iki gün geçti ama hala biraz oradayım... Kent bugün gülümsüyor, ne iyi... Özellikle gezi sonrası geçirdiğimiz iki fırtınalı, soğuk gün düşünülecek olursa bugünkü görünüş oldukça umut verici... Saat neredeyse dokuz olmuş gidip bizim izbeyi açmalı...
Schopenhauer, Nietzsche, Cioren, Pavese ve envai çeşit kötümserleri benim gelişime hazırlık yapan müritler olarak görüyorum...
|
|
Konuyu toplam 1 kişi okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
|
|
|
| Seçenekler |
|
|
| Stil |
Normal
|
Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 05:52 .
Powered by vBulletin® Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO ©2009, Crawlability, Inc.
Copyright ©2007 - 2008 khAos.info
|
|
|
|