Modernizmi aramak
Edebiyat yapıtlarında anlamın ideolojik örüntüsünün egemenliği, edebiyatımızın geleceğini gölgesi altında bırakmıştır ki, modernizmi yazınsal bir düzey olarak üretmeye çalışan yazarların kopuş cesareti buna karşı çıkmaktan gelir. Edebiyatın yaşadığı an içinde, demek ki en yeni olduğu zaman bile kendiliğinden modern olacağı varsayımı önsel bir doğru sayılmaz. Modernliğe hangi anlamın verildiği de önemlidir bu arada; şimdi yaşayan, parçası olduğu edebiyatın son temsilcisi olduğu için pragmatik bir modernlik içinde sayılabilir, ama bunun modernizmle kavramsal ilgisi olmadığı gibi, yazınsal ölçütler bakımdan nedensel bağı da yoktur. Kaldı ki tarihsel bakımdan ancak toplumsal-siyasal düzeyin konusudur modernizm; işin içine şiir, öykü, roman girince hem şairlerle yazarların kendilerini tanımladıkları yazınsal kültürün modernizmi kuşatma koşulu aranır, hem de yaratım sürecinin sonunda çıktığı adanın modernizm olması koşulu.
Bir çağdaşlık konusu her durumda var elbette; öyle ki, Paul de Man’ın, “On sekizinci yüzyılda dilin kökeni üzerine yapılan spekülasyonlarda, arkaik dilin şiire, çağdaş ya da modern dilinse düzyazıya ait olduğu görüşü çok yaygındır,” sözlerini bir önerme olarak alabiliriz. Demek ki arkaik dille yenilikçi olunmasının olanaksızlığını, ama düzyazıya ait olan modern dilin bu arada modern şiirin de yaratıcısı olabileceği sonucunu çıkarabiliriz.
Elbette bu önerme bir edebiyatın kuruluş döneminde aynıyla geçerli olmaz. Sözgelimi çağdaş Türk edebiyatının başlangıç dönemiyle, onu da etkileyerek çakışan Cumhuriyet döneminin başlangıç dönemi, arkaik dili yenilerken modern dili hemen kurmamıştı. Ne öncesindeki Halit Ziya’nın dili moderndi ne Halide Edip ya da Yakup Kadri’nin. Onlar dilin geleneksel biçimlerini edebiyat içinde yeniden oluşturuyordu. Türk romanının başlangıç döneminde modern düzyazıdan söz etmek yerine, yalnızca geçiş döneminden söz etmek daha doğrudur. Kaldı ki dönemin yazarları modernizme bir kavram olarak bile uzaktı. Hem yeni sorunları anlatan durumlar, hem o durumları anlatan roman kahramanları bu dönemde yazılanların başlıca özellikleri arasındadır. Gerçekçi, bu arada romantik bir dönem romanı olarak anlatmak da bu dönemin romanı için yerinde bir saptama sayılabilir.
Modernizmle asıl buluşma
Modernizmin neden sonra bireyin yüceltildiği bir kaçış ideolojisi olarak görüldüğü zamanları da bir yana bırakalım; Türkçenin özellikle yazınsal dil olarak olanaklarının en çok keşfedildiği yıllar 1950 Kuşağı’nın modernist edebiyatın olanaklarını keşfettiği yıllardır. Öyle ki, özellikle yabancı sözcüklere gereksinim duymadan yazılan öyküler, Garip ile gelip İkinci Yeni ile ters yüz edilen şiir, dili arkaik dünyasından büsbütün çıkarıp geri dönülmez bir noktaya getirdi. Bu arada şiirin dilini Osmanlıcanın sözcük ve anlam çokluğu içinde oluşma yerine, sözcükleriyle anlamlarını kendi zenginleştiren bir dil, yeni bir Türkçe içinde yaratma kararlılığı da modernizmin sacayaklarından olmuştur ki, dilin edebiyatımızda taşıdığı bu yükten adamakıllı söz edilmemiştir.
Edebiyat, sonunda güzellik duygusunu elbette vermelidir ve bu duygu anlatılan hikâyeden çok, anlatım biçiminden ve dilden, anadilin kullanılma biçiminden gelir. Daha doğrusu, hikâyenin yaptığı etkiyi birinci basamağa yerleştirirsek, dilin yarattığı etkiyi en az birkaç basamak yukarı çıkarmak gerekir ki, aradaki fark da nitelikseldir. Sanırım şöyle de diyebiliriz: Halide Edip’in romanlarında anlatılan yaşantıdan ve roman kahramanlarından etkilenen okurun, aynı romanların dilinden yazınsal-duyusal bir tat aldığı söylenemez; oysa Yaşar Kemal’in romanlarında iki düzeyde eşit biçimde alımlanan etki, sözgelimi Ferit Edgü’de nasıl anlattığına ilişkin merak duygusunun kışkırtılarıyla biçimlenen bir okumaya dönüşür. Edebiyatımızın modernizmini bulma serüveni de bu tümce içinde bulunabilir. Bu arada edebiyatın dışındaki ideallere yazdıklarıyla da katılan Cumhuriyet döneminin erken dönem yazarlarının önemli tezler çevresinde yazılmış romanları yanında, 1950 Kuşağı’nın öncüsü olanların söylevden uzak biçemleri, kendi halinde bireyler olarak beliren kişileri, sıradan yaşantılar çevresinde örülen hikâyeleriyle anlamı büyük yaşantılar yerine küçük yaşantılarda arayan romanları ve öyküleri yeni bir edebiyat anlayışının taşlarını döşüyordu.
Fredric Jameson, “modernist estetiğin, .... örtük, üstü kapalı, hatta ideolojik mesajların kullanılması kadar gayrimeşru ve kabul edilemez bulduğu başka bir şey olmamıştır,” diyor.
Edebiyat yapıtlarında anlamın ideolojik örüntüsünün egemenliği, içinde bulunduğu döneme göre yeni biçimler alarak edebiyatımızın geleceğini de gölgesi altında bırakmıştır ki, modernizmi yazınsal bir düzey olarak üretmeye çalışan yazarların kopuş cesareti buna karşı çıkmaktan gelir. Böylece kendiliğinden modern olanın yerine, bilinçli modernist seçimlerin kopuşla gerçekleştiğini mi söylemiş oluyoruz? Bir bakıma evet: edebiyatımızın geleneksel ve gerçekçi egemen anlayışından bir kopuşla ayrılanlar modernizmi yazınsal bir yapımbiçimi olarak yükleniyordu. Gene de, gelenekselden modernizme doğal bir yazınsal süreç içinde geçişin parlak bir örneği vardı: Sait Faik. Sait Faik, hem yaşadığı dönemde edebiyatımızda gerçekçilikten modernizme geçişin doğal sürecinin nasıl olabileceğini örnekliyordu, hem de bunu Semaver-Sarnıç’tan Alemdağda Var Bir Yılan’a uzanan değişim sürecinde alabildiğine geliştiriyordu.
Öncülük etmek
Bu çatışkılı durumu, onun yanı sıra gelişen eleştiriden yoksun yaşaması, elbette edebiyatımızın bir kanadını kırık bırakmıştı. Değişimi izleyip çözümlemenin yanı sıra, gelecek öngörülerini de yapabilen bir eleştirinin olmayışı, kendi eleştirisini yapmayan, yapamayan bir edebiyatın bu alışkanlığını gelecek dönemlere aktarmasına neden oldu. Nurullah Ataç’ın varlığı ve unutulmayışının nedeni burada. Katkısız bir modernistti o, kendi doğrularından ve bireysel duruşundan başka hiçbir şeyi umursamaz tutumu onu alıp döneminin önüne, bir lokomotif gibi yerleştirdi. 1940’ların ilk yıllarından 1957’de ölümüne kadarki dönem, aynı zamanda 1950 Kuşağı’nın kendini yaratma sürecine de karşılık geliyordu. Ataç ne 1950 Kuşağı ile bire bir ilişki içindeydi, ne de öteki herhangi bir çevre ya da anlayışla. Eleştiriyi bir sanat olarak gören Ataç, öznelliğin değerini edebiyatımıza onaylatırken, elbette döneminin en köktenci modernistlerinden biri, bir öncüydü, ama sözgelimi ne onun için bir inceleme kitabı yayımlayan Asım Bezirci onu böyle tanımlıyordu, ne de başka bir yazar.
Öykü ya da şiir söz konusu edildiğinde, edebiyatımızda birbirine gönderen bir ilişkiler dizgesinden söz edilebilir, ama gene aynı dönemlerde yaşayan roman sanatımız, her biri kendi başına bağımsız birer varlık olarak ortaya çıkan romanlar ve romancılar sonunda birbirlerine el vererek bugüne dek geldi. Üstelik aynı zamanda modernizmi içselleştirmek bir yana, onunla herhangi bir ilişki kurma bilinciyle karşılaşmamış, ama kendi dünyasında edebiyatı büyük toplumsal kaygılarla birleştiren bir egemen edebiyat anlayışı da, içinde siyasal ve toplumsal değişime bağlanarak kendine yeni yönler arayan çeşitli anlayışları barındırarak varlığını sürdürüyordu.
1940 Kuşağı’nın özellikle şiirde koruduğu yükümlülükler; 1950’lerden sonraki ekonomik değişim içinden çıkan “Köy Edebiyatı”nın köy Enstitüleri’nden aldığı ivmeyle gitgide siyasallaşması; neden sonra solun çoğunluğu kapsayan bir hareket, sosyalizmin tamamlayıcı bir düşünce oluşu ve 12 Mart ile 12 Eylül askeri darbelerinin kurduğu iki karanlık rejim, edebiyatımızın ana akımını belirleyen özelliklerin birbirine bağlanarak tamamlanmasına da yol açtı.
Dolayısıyla bizim edebiyatımızda modernizmin anlaşılabilmesi, onun dışında genişleyen halkaların ortasında bir ada gibi kalışını anlamakla olası. Kendi adasında zayıf kaldığı da söylenemez. Kaçınılmaz biçimde çok okunma olanağını kazanamadı, ama yarattığı etki nicelikleriyle karşılaştırılamayacak düzeyde oldu. Aslına bakılırsa, modernizmin asal karakteri de başka türlü bir gelişmeye, niceliklerine dayanan bir güç ortaya koymasına hiçbir zaman uygun olmayacaktı.
Radikal Kitap/SEMİH GÜMÜŞ
|