Felsefe, Edebiyat, Sinema, Müzik, Tarih, Kültür  & Sanat ve Mizah  Forumu Ana Sayfa İletişim Site Haritası

Geri git   Felsefe, Edebiyat, Sinema, Müzik, Tarih, Kültür & Sanat ve Mizah Forumu > Kültür & Sanat > Edebi Mevzular

Edebi Mevzular Özgürlüktür edebiyat..


ALINTILARIM...

Edebi Mevzular içerisinde ALINTILARIM... konusu: Net üzerinde, ordan oraya dolaşıp duran sözde 'özlü' alıntılar değil de bizzat tamamını okuyarak deneyimlediğiniz kitaplardan tam alıntıları sıralayabiliriz burada... Böylece bende ilginç bulduğum farklı kitaplardan haberdar olma fırsatı yakalarım... ...

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1 (permalink)  
Alt 23-10-2008, 20:35
RoNiNeX - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ebedî Arıza...
 
Üyelik Tarihi: 04-10-2008
Nerden: Şehr-i Şirin İstanbul
Yaş: 32
Mesajlar: 138
Blog Başlıkları: 17
Standart ALINTILARIM...

Net üzerinde, ordan oraya dolaşıp duran sözde 'özlü' alıntılar değil de bizzat tamamını okuyarak deneyimlediğiniz kitaplardan tam alıntıları sıralayabiliriz burada...
Böylece bende ilginç bulduğum farklı kitaplardan haberdar olma fırsatı yakalarım...
Yani bencil amaçlı bir başlık bu...

İlk olarak son okuduğum kitaptan başlayabilirim:

Eğer kadınlar için gerçekten bütün erkekler birse, onların bir tek erkeğe kendilerini oldukları gibi vermeleri ve onu köpeğin sahibini izlemesi gibi izlemeleri gerekiyordu. Oysa hayır, tam tersine, onlar seçmek istiyorlardı, ve bu seçimi de bütün erkekleri bir araya katıp, hepsiyle oynayıp, hepsinden bir çıkar sağlayarak yapıyorlardı. Böylece bütün erkekler mutsuz oluyorlar, kadınlar da işin sonunda arkadaşsız kalıyorlardı.

Sayfa: 62

Linda’yla birlikte olmaktan döndüğüm her akşam onları görüyordum. Açıkça onların arasından geçip: “Bu da bir çeşit yaşama biçimidir,” dediğim geçen yıllardaki gibi değildim artık. Acı duyuyordum. Tipiniin ortasında dolaşıyorlar ve sigaralarının kırmızı ucu yüzlerini saklıyordu.

“Bu yaşamı sürdüren bir kadın aptalın biridir.

-Bilinmez ki. İhtiyaçları vardır.

“Sigaran var mı?” dedi Linda gülerek. Aptallar.”

Milo’yla birlikte olduğumuz bir gün, yolun üstünde bulduğumuz kadını düşünüyordum. Pianezza’ya yük götürdükten sonra Torino’ya geliyorduk. Kamyona almamızı istemiş, binerken de bacaklarını göstermişti. “Sür,” dedi Milo. Eve dek sürmüştüm. Onların ikisi arkada birbirlerini ezip kan akana dek öpüşmüşlerdi. “Beni dışarı düşüreceksin,” diyordu kız ona. Ama bir eğlenceye gider gibi giyinmiş olanlardan değildi. Boyanmamıştı bile. Çok zayıf yüzü ve aç gözleriyle otuz, kırk yaşları arasında bir gündelikçiye benziyordu. “Arkadaşın senin gibi değil,” dedi Milo’ya. Bense kamyonu sürüp düşünüyordum: “Sen de birinin Linda’sı olmalıydın.”

Sayfa: 66



Arka Kapaktan:

“…Herkesin daha iyi yaşayabilmesi için siz daha kötü yaşamakla işe başlıyorsunuz.”



Alıntı Kaynak Künye:

Yoldaş “Il Compagno” (1947 Torino)

Yazar: Cesare PAVESE (5 Eylül 1908 Torino – 26 Ağustos 1950 Torino) Çeviri: Can PORSEMAY

Yayın: E Yayınları; Roman Dizisi; Baskı: 2. Baskı: Kasım 1990 (1. Baskı: Canpo Yayınları: Mayıs 1969) Sayfa: 159, Ebat: 18x13 cm, Fiyat: ?, Durum: karton kapak 3. Hamur…


Schopenhauer, Nietzsche, Cioren, Pavese ve envai çeşit kötümserleri benim gelişime hazırlık yapan müritler olarak görüyorum...
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
  #2 (permalink)  
Alt 24-10-2008, 21:36
duarden - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
solus et moriturus
 
Üyelik Tarihi: 18-08-2007
Nerden: Ankara
Yaş: 34
Mesajlar: 1,885
Blog Başlıkları: 1
Bu platformda bir başlıkta karşılaştığım bir yazar ve kitabını okuyorum şu sıralar.

68.

Bütün yanılsamaların ve yanılsamaların taşıdığı herşeyin verdiği yorgunluk - aynı yanılsamaların yitirilmesi, onlara sahip olmanın gereksizliği , onlara önce sahip olup kaybetmenin peşin bezginliği, sahip olmuş olmanın ıstırabı, sonlarının böyle olacağını bile bile onlara sahip olmuş olmanın entellektüel utancı.

Yaşamın bir bilinci olmadığının bilincinde olmak , aklın en eski yükümlülüğüdür.Bilinçsiz akıllar vardır -elle tutulmaz zeka parıltıları, düşünce akımları, gizemler ve felsefeler-, bunlar, refleksler yada böbreklerin pisliği dışarı atması gibi kendi kendine işler.

Huzursuzluğun Kitabı sayfa 83. Fernando Pessoa

Fernando Pessoa yaşarken tek kitabı basılmış bir adam farklı isimler kullanarak yazmış öldükten sonra elyazmaların arasından çıkmış bu kitapta..


House of Duarden
Alıntı:
"Bir derin kuyuya benzer yalnız. Taş atmak kolaydır içine: ama bu taş dibe inecek olursa, deyin bana, kim çıkarabilir? Yalnızı incitmekten sakının! Ama incitecek olursanız, eh, artık öldürün de!" F.Nietzsche
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
  #3 (permalink)  
Alt 30-10-2008, 15:50
Lilith - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Gözüm apla...
 
Üyelik Tarihi: 31-07-2007
Nerden: Ankara
Yaş: 33
Mesajlar: 3,878
"Sahip olmak yanlıştır, paylaşmak doğrudur. Tüm benliğinden, bütün o geceler ve günler boyunca tüm yaşamından daha fazla neyi paylaşabilirsin"

"Acı var dedi shevet ellerini açarak. "Gerçek.Ona yanlış anlama diyebilirim, ama varolmadığını veya herhangi zamanda yok olacağını varsayamam. Acı çekme, yaşamımızın koşulu. Başına geldiği zaman farkediyorsun.Onun gerçek olduğunu anlıyorsun. Tabii ki, toplumsal organizmanın yaptığı gibi, hastalıkları iyileştirmek, açlık ve adaletsizliği önlemek doğru birşey. Ama hiçbir toplum varolmanın doğasını değiştiremez. Acı çekmeyi önleyemeyiz.Şu acıyı, bu acıyı dindirebiliriz, ama Acı'yı dindiremeyiz.Bir toplum ancak toplumsal acıyı-gereksiz acıyı-dindirebilir.Gerisi kalır.Kök, gerçek olan"

Ursula K. Le Guın- Mülksüzler
Roman


Ağzımda Bal Gibi Tatlı Bir Türkü.
Bir İner Bir Çıkarım Bu Yokuşu
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
  #4 (permalink)  
Alt 03-11-2008, 01:06
RoNiNeX - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ebedî Arıza...
 
Üyelik Tarihi: 04-10-2008
Nerden: Şehr-i Şirin İstanbul
Yaş: 32
Mesajlar: 138
Blog Başlıkları: 17
Standart Alıntılar...

"Bu dünyada ihtiyacın olan üç şey var... her türden yaşam tarzına saygı göstermek, bağırsaklarının iyi çalışması ve hoş bir denizci ceketi..."
Sayfa: 49


"Milyarder Langdon Carmichael, Vincent van Gogh'un Sevgili Yol taplosunu 20 milyon dolara satın aldı."
Jack acı acı, allahın cezası çılgın bir dünya bu, diye düşündü. Yakıcı bir zekaya sahip zavallının biri manik depresyonu ve resim yapma saplantısıyla deliriyordu. Erkek kardeşi dışında herkes yaptığı resimlerden nefret ediyordu, tüm yaşamı boyunca yalnız tek bir resmini satabilmişti. Böylece, kırkına varmadan bir akıl hastanesinde kafasına tabancayı dayamıştı. Ve işte bugün bir emlak kralı onun çizimlerinden birini bir üçüncü dünya ülkesini yıllarca geçindirecek para karşılığında satın alıyordu. Ne var ki zavallı kaçık ressam, deli dahi yüz yıldır ölüydü ve bunca zaman kendisinin haklı, başka herkesinse haksız olduğunu asla öğrenemeyecekti.
Sayfa: 204


Kaynak Künye:

Kitap Adı: Balıkçı Kral
Orijinal Adı: ?

Yazar: Leonore Fleischer
Çeviri: Osman Yener – Feysa Konyalı

Yayın: Real Yayıncılık, Baskı: Kasım 1993, Sayfa: 229, Ebat: ?, Durum: 1. hamur; özel cilt...


Schopenhauer, Nietzsche, Cioren, Pavese ve envai çeşit kötümserleri benim gelişime hazırlık yapan müritler olarak görüyorum...
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
  #5 (permalink)  
Alt 03-11-2008, 01:45
RoNiNeX - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ebedî Arıza...
 
Üyelik Tarihi: 04-10-2008
Nerden: Şehr-i Şirin İstanbul
Yaş: 32
Mesajlar: 138
Blog Başlıkları: 17
Standart Alıntılar..

Kaynak Künye:

Kitap Adı: Sorgulayan Denemeler
Orijinal Adı: Sceptical Essays (1928)

Yazar: Bertrant Russell
Çeviri: Nermin Arık

Yayın: Tübitak; Popüler Bilim Kitapları Dizisi: 17, Baskı: 2. Baskı: Eylül 1995 (1. Baskı: Mayıs 1995), Sayfa: 289, Ebat: ?, Fiyat: ?, Durum: 1. hamur; özel ciltli...


Pyhrrhonizm(kuşkuculuğun/skeptisizmin eski adı)'in kurucusu olan Pyhrro hakkında bir öykü anlatılır. Pyhrro, bir eylemin diğerinden daha akıllıca olduğundan emin olmamız için asla yeterince bilgiye sahip olmadığımızı ileri sürmüştü. Öyküye göre gençliğinde bir akşam yürüyüşü sırasında, felsefe hocasını(ilkelerini ondan almıştı) kafasını bir çukura sıkışmış ve kendini kurtaramayacak bir durumda görür. Bir süre onu seyrettikten sonra, yaşlı adamı dışarı çekmenin bir yararı olacağını düşünmek için yeterli neden olmadığına karar verip yoluna devam eder. Onun kadar kuşkucu olmayan çevredeki insanlar hocayı kurtarırlar ve Pyhrro'yu acımasızlıkla suçlarlar. Ancak hocası, kendi öğretisine sadık kalarak, onu tutarlılığndan dolayı kutlar.

Sayfa: 2; Kuşkuculuğun Önemi Üzerine

arkası yarın...


Schopenhauer, Nietzsche, Cioren, Pavese ve envai çeşit kötümserleri benim gelişime hazırlık yapan müritler olarak görüyorum...
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
  #6 (permalink)  
Alt 03-11-2008, 12:17
RoNiNeX - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ebedî Arıza...
 
Üyelik Tarihi: 04-10-2008
Nerden: Şehr-i Şirin İstanbul
Yaş: 32
Mesajlar: 138
Blog Başlıkları: 17
Arkası:

Shakespeare "deli, aşık ve şair"i "yoğunlaşmış hayal gücü olarak biraraya getirir. Sorun deliyi salıverip aşık ve şair'i bir arada tutmaktır. Bir örnek vereceğim: 1919 yılında Old Vic'de oynanan The Trojan Women(Truvalı Kadınlar) oyununu seyrediyordum. Büyüyünce ikinci bir Hektor olur korkusuyla Greklerin Astyanax'ı öldürdükleri, dayanılmaz ölçüde acıklı bir sahne vardır. Tiyatroda bütün gözler yaşlıydı; seyirciler Greklerin bu gaddarlığını akılalmaz buluyorlardı. Ama orada ağlayan bu insanlar, aynı anda, aynı gaddarlığı Euripides'in bile hayal gücünü aşan bir ölçüde kendileri uyguluyorlardı. Kısa bir süre önce, ateşkesten sonra Almanya'ya uygulanmakta olan ablukayı uzatan ve Rusya'ya da abluka öngören kararı alan bir hükümete –büyük çoğunluğu-oy vermişlerdi. Bu ablukaların çok sayıda çocuğun ölümüne neden olduğu biliniyordu; ama düşman ülkelerin nüfusunun azalmasını arzuluyorlardı: Çocuklar Astyanax gibi, büyüyüp babalarının yolundan gidebilirdi. Şair Euripides, seyircilerin hayalinde aşık'ı canlandırmıştı. Ancak tiyatro kapısında aşık ve şair unutulmuşlardı; ve kendilerini iyi yürekli ve erdemli sayan bu bay ve bayanların siyasal eylemleri deli'nin(çıldırmış katil kişiliğinde) egemenliğine girmişti.

Sayfa: 15

Devamı gelecek...


Schopenhauer, Nietzsche, Cioren, Pavese ve envai çeşit kötümserleri benim gelişime hazırlık yapan müritler olarak görüyorum...
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
  #7 (permalink)  
Alt 18-11-2008, 13:19
RoNiNeX - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ebedî Arıza...
 
Üyelik Tarihi: 04-10-2008
Nerden: Şehr-i Şirin İstanbul
Yaş: 32
Mesajlar: 138
Blog Başlıkları: 17
Standart BAŞKALDIRAN İNSAN

BAŞKALDIRAN İNSAN
“ L’Homme Reêvoltê ”
-1951-

Yazar: Albert Camus ( 7 Kasım 1913, Cezayir – 4 Ocak 1960 Fransa )
Çeviri: Tahsin Yücel
Yayın: Varlık Yayınları ( yayın sayısı: 1324; Faydalı Kitaplar Dizisi: 76, Ekim 1967, Sayfa: 320, Ebat: 12x16,5 cm, Fiyat: 8 TL )


GİRİŞ

İnsan, ne ise o olmaya yanaşmayan tek yaratıktır. Bu yadsıma onu başkalarının ve kendi kendisinin yok edilmesine mi götürür yalnız, her başkaldırma evrensel öldürmenin doğrulanmasıyla mı sona ermelidir, yoksa, tam tersine, olanaksız bir suçsuzluğu benimsemeye kalkmadan, usa uygun bir suçluluk ilkesi bulunabilir mi, sorun budur.
Giriş (sayfa: 12)

I. BÖLÜM: BAŞKALDIRAN İNSAN

Başkaldırmanın incelenmesi, Elen’lerin düşündüğü gibi, ama çağdaş düşüncenin önermelerinin tersine, bir insan yaratılışı bulunabileceği şüphesine götürür en azından. Benliğimizde korunması gereken, sürekli olan hiç bir şey yoksa, ne diye başkaldırmalı? Köle, şu ya da bu emirle, benliğinde yalnız kendisinin olmıyan, içinde bütün insanların, hatta kendisini alçaltıp ezenin bile ortaklık hakkı bulunan bir ortak alan olan bir şeyin yoksandığı yargısına vardığı zaman, aynı zamanda bütün varlıklar için ayaklanır. (1)

(1)- Kurbanlar ortaklığı kurbanı cellâda bağlıyan ortaklığın aynıdır. Ama cellât bunu bilmez.
(S: 16)

Her başkaldırmanın varsaydığı değerin olumlu yanı, Scheler’in tanımladığı hınç kavramı gibi (1), tamamiyle olumsuz bir kavramla karşılaştırılırsa, daha kesin bir biçimde belirlenebilir. Gerçekten de, başkaldırma hareketi, kelimenin en güçlü anlamında bir hak isteme eyleminden daha fazla birşeydir. Scheler hıncı, çok güzel bir biçimde, sürüp giden bir güçsüzlüğün bir kendi kendini zehirlemesi, kapalı kapta kötü bir salgısı olarak tanımlamıştır. Başkaldırma, tam tersine, varlığı kırar, taşmasına yardım eder. Durgun sulara yol açar, onlar da azgınlaşır. Scheler, arzuya, sahiboluşa adanmış varlıklar olan kadınların ruhunda hıncın ne büyük bir yer tuttuğunu belirterek edilgen yanını gösterir onun. Başkaldırmanın kaynağında ise, tam tersine, taşkın bir etkenlik ve güç ilkesi vardır. Scheler hıncın çekememezlikle renklendiğini söylemekte de haklıdır. Ama elinde olmıyanı çekemez insan, başkaldıran insansa olduğu şeyi savunur.

(1)- Hınç İnsanı
(S: 17)

Scheler insanseverliğe insanlık düşmanlığının eşlik ettiğini kanıtlamak ister. İnsanın genel olarak insanlığı sevmesi yaratıkları özel olarak sevmek zorunda kalmamak içindir. Bazı durumlarda doğrudur bu, hele insanseverliği Bentham’ın, Rousseau’nun temsil ettiğini görünce, Scheler’i daha iyi anlıyor insan. Ama insanın insana aşkı çıkarların rakama vurulmasından, ya da insan yaratılışına beslenen kuramsal bir güvenden başka şeylerden de doğabilir. Faydacılara, Emile’in eğiticisine karşılık, örneğin Dostoyevski’nin İvan Karamazof’ta kişileştirdiği mantık, başkaldırma hareketinden doğaötesi ayaklanmaya giden mantık vardır bir de. Scheler de bilir bunu, bu anlayışı şöyle özetler: “İnsandan başka şeylere harcanabilecek kadar aşk yok yeryüzünde”. Bu cümle doğru bile olsa, varsaydığı başdöndürücü umutsuzluk horgörüden başka birşey isterdi. Karamazof’un başkaldırışındaki acılı niteliğini kavrıyamıyor aslında. İvan’ın acısı, tam tersine, yeryüzünde gereğinden fazla aşk bulunmasıdır. Tanrı yadsınıp de bir yeri, bir gereği kalmadığı zaman, bu aşkın, cömert bir suç ortaklığıyla, insana yöneltilmesine karar verilir.
(S: 19)

Başkaldırma anlayışı kuramsal eşitliğin büyük gerçek eşitsizlikleri örttüğü topluluklarda gerçeklik kazanabilir ancak. Öyleyse başkaldırma anlayışı yalnız bizim Batı toplumumuz içinde bir anlam taşır. Daha önce söylediklerimiz bizi böyle bir sonuca karşı uyarmamış olsaydı, bu sorunun bireyciliğin gelişmesiyle ilgili olduğunu söylemiye kalkabilirdik.
(S: 20)

Inca ya da, parya başkaldırma sorununu ele almaz, çünkü bu sorun, kendileri için önceden, daha kendileri ele almadan, bir gelenek içinde çözülmüştür, karşılığı da kutsaldır. Kutsal evrende başkaldırma sorununa rastlanmıyorsa, bütün karşılıklar bir kerede, kesinlikle verilmiş olduğu, burada hiçbir gerçek sorun bulunmadığı içindir. Doğaötesinin yerini masal almıştır. Soru yoktur, yalnız karşılıklar, bir de sonu gelmez açıklamalar vardır. Ama insanın kutsala girmesinden önce ya da girebilmesi için, kutsaldan çıkmasıyla, ya da çıkabilmesi için, soru ve başkaldırma vardır. Başkaldıran insan, kutsaldan önce ya da sonra yer alan, bütün karşılıkların insansal, yani usa uygun olarak belirlenmiş olduğu bir düzen isteyen insandır.
*Başkaldıran İnsan (S: 21)


Schopenhauer, Nietzsche, Cioren, Pavese ve envai çeşit kötümserleri benim gelişime hazırlık yapan müritler olarak görüyorum...
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
  #8 (permalink)  
Alt 23-11-2008, 19:58
RoNiNeX - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ebedî Arıza...
 
Üyelik Tarihi: 04-10-2008
Nerden: Şehr-i Şirin İstanbul
Yaş: 32
Mesajlar: 138
Blog Başlıkları: 17
Standart YAŞAMA UĞRAŞI

ıI Mestıere dı vıvere-eınaudı (1952)

Yazar: Cesare Pavese (İtalya, 1908–50) … Çeviri: Cevat Çapan
Yayın: E Yayınları / Günlük Dizisi Baskı: 3. baskı: Kasım 1990 / İlk baskı: Şubat 1973 / 2. B: Kasım 1984, Sayfa: 240, Ebat: 13,5x19,5 cm. / Fiyat: 50000 TL, Durum: Karton kapak; saman kağıt…

…Cehenneme kadar yolu var dehanın! Hepsinin canı cehenneme! Hayatımda hiçbir zaman ancak bir şaşkının yapabileceği şeylerden başka bir şey yapabildim mi?
En beylik, en umutsuz anlamıyla bir sersemim ben. Nasıl yaşayacağını bilmeyen, kişiliği gelişmemiş, kendini bir şey sanan, intihar düşüncesinden bir şeyler uman, ama bunu gerçekleştiremeyen bir adam…
(10 Nisan 1936)

Delikanlı, sanki büyük bir yıkımmış gibi tasalanıp durma onu yitirdim diye. Böyle bir şey değil bu. Eskiden nasılsak, gene öyleyiz; yedi yılı yakmayı göze almamak için bir neden olmadığını unutmadan. Hem kim söyledi sana hayatın tatlı bir şey olduğunu? Çocuksu düşlerimizi tüketmiş değiliz daha, delikanlı.
Peki ama, böyle şeyler her erkeğin başına geliyorsa; nasıl oluyor da, yaşlılar ezilmiş, acı çekmiş, çıldırmış değil de, huzurlu kimseler olarak görünüyorlar?
Anlaşılır bir şey varsa, o da ölülerin, içlerindeki bütün o zehirle, niçin çürüdükleridir.
(28 Nisan 1936)

Günah şu ya da bu davranış değil, tümüyle yanlış düzenlenmiş bir yaşama tarzıdır. Bir kimse için günah olan bir şey, bir başkası için değildir. Nefret, birini gülünç duruma sokmak, başkalarına kötü davranmak, kendini küçük düşürmek ya da büyük görmek gibi şeyler de bazı insanlar için günahtır, bazıları için değildir...
Günaha girmek demek, yapmış olduğun bir şey yüzünden, anlaşılmaz bir şekilde, başına bir bela geleceğine, anlaşılmaz bir düzenin bozulduğuna, bunun geçmiş ve gelecekteki bir takım aksaklıklar zincirinin bir halkası olduğuna inanmak demektir… Yaşamak uzun bir toplama işlemi gibidir, arada bir toplama yanlışı yaparsan, doğru sonucu hiçbir zaman bulamazsın.
(5 Mayıs 1936)

Genellikle niçin kadınlar erkeklerden daha kibardırlar? Çünkü her şeyi, yarattıkları biçimsel etkiden beklemek zorundadırlar da ondan, oysa erkekler hareket ederler ve düşünürler. Daha çok kadınlaşmak gerekiyor.
(2 Ekim 1936)

…Gerçeklik insanın şu ya da bu şekilde içinde bir bitki gibi yaşadığı ve yaşayacağı bir zindandır. Bunun dışındaki her şey –düşünce, eylem- sadece düşünsel ya da fiziksel bir oyalanmadır. Öyleyse önemli olan, bu gerçeklikle yüz yüze gelebilmektir. Bundan ötesi önem sizdir. Bir zamanlar olduğun gibi yalnızsan, yüksek sesle düşünerek oyalanmanın keyfini bile süremezsin, sadece bir ağaç gibi yaşamanın dışında bir şey yapamazsın. (Bir daha söylüyorum) dram burada işte: Yüksek sesle düşünmekten kaçın; hayata bir oyalanma gözüyle bakmaktan vazgeç; bunun ötesindeki her şeyin acısını çok sessizce; ve gerçekliğe karşı öfkelenerek yücel. Herkesten kopup ayrılmak her insanın elinde olan bir şeydir.
(28 Aralık 1936)

Bir kadın eğer budala değilse, eninde sonunda bir insan yıkıntısı ile karşılaşır ve onu kurtarmaya çalışır. Kimi zamanda başarır bu işi. Ama bir kadın, eğer budala değilse, eninde sonunda akıllı, sağlıklı bir adam bulup onu bir yıkıntıya çeviri. Her zaman başarır bu işi.
(3 Ağustos 1937)

Kadınların her zaman “ölüm gibi acı”, kötülük yatağı, aldatıcı sürtük ve “Dalila” oluşlarının temel nedeni sadece şudur: Bir erkek, eğer hadım değilse, her kadınla kendini tatmin edebilir. Oysa kadınlar kolay kolay elde edemez bu özgürlük veren mutluluğu; hiç değilse, her erkekle, çoğu zamanda sevdikleri erkekle ve özellikle onu sevdikleri için gerçekleştiremezler bu mutluluğu. Bunu bir kere tattılar mı da, başka bir şey düşünmezler ve bu zevk anına duydukları haklı özlem yüzünden hiçbir kötülüğü yapmaktan çekinmez duruma gelirler. Sürüklenirler buna. Hayatın temel trajedisi de budur. Çok çabuk tatmin olan bir erkeğin hiç doğmamış olması bile daha iyidir. İntiharı haklı kılacak bir eksikliktir bu.
(27 Eylül 1937)

Evlenmeye değer kadınlar bir erkeğin evlenecek kadar güvenemediği kadınlardır.
Bu da korkunç bir şeydir: yaşama sanatı, sevdiklerimize onlarla birlikte olmaktan ne büyük bir zevk duyduğumuzu göstermekten başka bir şey değildir; bunu başaramadık mı, bırakıp giderler bizi.
(30 Eylül 1937)

Derdini söylemekle ona çare bulmanın aynı şey olmadığını anlamakla insan çocuk olmaktan kurtulur.
(31 Ekim 1937)

İntiharı düşünen bir insan için en kötü şey kendisini öldürmesi değil, bunu düşünüp yapmamasıdır. İntihar düşüncesine –bir alışkanlık haline gelen intihar düşüncesine- yol açan manevi çöküntü kadar aşağılık bir şey yoktur. Sorumluluk, vicdan, irade gelişigüzel yüzüp durur bu ölü denizde, sulara gömülse bile rasgele bir akıntıyla yeniden ortaya çıkar.
(13 Kasım 1937)

Bir erkek kendisini aldatan bir kadın yüzünden üzülürse, o kadını sevdiği için değil, o kadının güvenine layık olmadığından duyduğu aşağılanma için çeker bu acıyı.
(16 Kasım 1937)

Üç yaşında bir çocuk, giydirilirken, giyinmesini bilmediği için, büyüdüğü zaman nasıl giyineceğini kara kara düşünürse, alın yazısı o günden itibaren belli değil midir?
Bir şeye ya da kimseye sahip olabilmek için, ona bütün bütün boyun eğmemeli ya da kendimizden geçmemeliyiz; kısacası, ona olan üstünlüğümüzü korumalıyız. Ama ancak kendimizi bütün benliğimizle verdiğimiz şeylerin tadına varabileceğimiz de hayatın bir yasası. Tanrı sevgisini uyduranlar oldukça akıllıymışlar; aynı zamanda sahip olup tadına vardığımız başka bir şey yoktur çünkü.
(16 Kasım 1937)

Her kadın, sevdiği uzaklardayken dertleşebileceği, birlikte hoş saatlerini doldurabileceği bir erkek arkadaş arar, bu arkadaşın, uzaktaki adam için duyduğu sevgi üzerinde bir etkisi olmadığını söyler; erkek arkadaşı kadının uzaktakine olan sevgisiyle çatışabilecek bir şey istedi mi, kadın incinir; ama bu arkadaş daha çok acı çekmemek için sözlerini, bakışlarını denetlemeye, daha dikkatli davranmaya kalkıştı mı, kadın –herhangi bir kadın- adamın acı çekişini görebilmek için hemen onun üzerindeki çekiciliğini artırır.
Unutma, sevişmek gibi bir şeydir şiir yazmak: Duyduğu tadın paylaşılıp paylaşılmadığını hiç bilemez insan.
Sevdiğin kadın günlerinin ne kadar boş, dayanılmaz olduğunu sana söyleyebilir; şaşılacak olan, senin günlerinin nasıl geçtiğine hiç aldırmayışıdır.
(17 Kasım 1937)

Kendini çocukça teslim edişinle kimsenin ilgilenmediğini anladığın zaman sona erer gençlik. Ve iki şekilde gelebilir bu son: Ya başkalarının bundan hoşlanmadığını anlamanızla, ya da bizim kendimizin bunu sürdüremeyişimizle. Zayıf insanlar birinci şekilde yaşlanırlar; güçlülerse, ikinci şekilde. Ben birinciler arasındaydım. Eh, bunun tadını çıkar, hiç olmazsa!
(7 Aralık 1937)

“Oysa herkes öldürür sevdiği şeyi,
Bu herkesçe biline.
Kimi sert bir bakışla yapar bunu,
Kimi övücü sözlerle.”
Hiçbir sakınma duymadan sevmek, karşılığı durmadan ödenen bir lükstür.
(17 Ocak 1938)

Bir başkasını gerçekten seven insan bu ilişkinin neden “ömür boyunca” sürmesini istemekte direnir? Çünkü yaşamak acı çekmek, aşkın tadını tatmak ise duygusuzlaşmak demektir; bir ameliyatın ortasında kim ayılmak ister?
İnsanın sadece yaşıyarak ve hayatını en iyi şekilde sürdürmeye çalışarak işlediği gizli, karanlık ve korkunç suçlarla karşılaştırıldığında, kanunların yasakladığı suçlar sıradan, önemsiz şeyler olarak görünür.
Yalnızlık acı çekmektir; sevişmek acı çekmek, malını mülkünü çoğaltmak ya da yığınlara karışmak acı çekmek; bütün bunlara son verir ölüm.
(19 Ocak 1938)

Bir kadın erkeğin isteğini nasıl uyandıracağını bilir; ama bu yeteneğinin farkına varılması onu büyük bir ürküntüye düşürür.
(21 Ocak 1938)

Bir kadının birkaç delikanlının yanındayken neden düşünceli, utangaç ve özür diler bir durumda olduğunu anlamak için, kendini aralarından birini seçmen için bekleyen beş altı orospunun arasındayken neler hissettiğini düşün.
(18 Temmuz 1938)

Her lüksün ücretinin ödenmesi gerekir ve başta dünyaya gelmek olmak üzere her şey bir lükstür.
Din, dünyada olup biten her şeyin olağanüstü bir önem taşıdığı inancından başka bir şey değildir. İşte sırf bu yüzden dünyadan hiçbir zaman yok olup gitmez.
(13 Ekim 1938)

Evlilik neden gençlikten olgunluğa doğru atılmış bir adım sayılır? Çünkü bu hareketimizle bize her zaman eş olacak, öbür kadınlarla aramızda duracak, kendini bizimle özdeşleştirecek, onun dışında kendimizden başka kimsenin arkadaşlığını aramıyacağımız toplumsal hayatımızın çevrili alanı olacak bir kadını bütün öbür kadınların arasından seçeriz de ondan. Ayık yaşamak için gerekli olan bir bencilliğin, özrü sorumluluk yaratmak olan bir bencilliğin üzerine vurulan mühürdür evlilik.
(24 Kasım 1938)

Nasıl? Hem toplumu, yani kendinizi, yeniden düzenlemesi için birini görevlendiriyorsunuz, hem de özgür kaldığınızı mı ileri sürüyorsunuz?
(26 Şubat 1940)

Zekâ gösterisiyle bir kadını elde edebileceğini sanmak kadar budalaca bir şey yoktur. Bu konularda zekâ güzellikle yarışamaz; çünkü güzelliğin cinsel heyecan uyandırmasına karşılık, zekâ böyle bir şey yapamaz.
İnsan bu tutumla, ancak zekâsı yetki, zenginlik ve ün elde etmenin bir aracı olarak göründüğü zaman bir kadını elde edebilir; çünkü bu durumda kadın sözü edilen olanaklardan yararlanacağını bilir. Ama zekâ kendi başına, kişisel hiçbir yanı olmayan büyük bir makine gibi, her kadını kayıtsız bırakır… Unutmaman gereken bir gerçek.
(31 Ağustos 1940)

Kadınların köklü ve kesin bir kayıtsızlıkları vardır şiire karşı. Bu bakımdan “eylemci” insanlara benzerler –bütün kadınlar “eylemci”dir aslında. Gençken, kurnazca bir nedenle, şiire ilgi duyarmış gibi görünürler: Şiir, kadınların gerçek saydıkları her şeyin kökünde yatan bir coşkunluktan, Bakkhos ayinlerine özgü bir coşkunluktan doğar. Kadınlar, toy ve özentili oldukları zamanlarda bile, hayatla karşı karşıya geldikleri zaman içlerinde uyanan o gerçek ve etkin duyguyla başka bir duyguyu hiçbir zaman birbirine karıştırmazlar.
Bir kadın bir erkeğin kendisini gece-gündüz düşünmesinden hoşlanmaz, çünkü kendisi her an o erkeği düşünmemektedir.
Hiç kimse bildiği şeylerden vazgeçmez; yalnız bilmediğimiz şeylerden vazgeçeriz. Gençlerin olgun ve yaşlı insanlardan daha az bencil olmaları bu yüzdendir.
(14 Ekim 1940)

Fedakârlık (ya da bir şeyden vazgeçme) bile bir kurnazlık sorunudur.
Bir erkeği bir çocuktan ayıran özellik bir kadın üzerinde üstünlük kurmayı bilmesidir. Bir kadını bir çocuktan ayıran özellik ise, bir erkeği nasıl sömüreceğini bilmesi.
Demek ki insanlar ya çocuk ya da yetişkin olarak doğarlar, sonradan değişmezler.
(20 Ekim 1940)

Bir insan kendini kurtaramıyorsa, onu hiç kimse kurtaramaz.
(2 Kasım 1940)

Aslında, hayatın gizi, yokluğu bize acı veren şey bizde varmışçasına davranmaktadır. Hıristiyanlık öğretisinin tümü bundan başka bir şey değildir.
(3 Şubat 1941)

Hiçbir kadın para için evlenmez; bütün kadınlar, bir milyonerler evlenmeden önce, ona âşık olacak kadar kurnazdırlar.
(14 Nisan 1941)

Hayatın alaycı yasalarından biri de şudur: sevilen kimse, veren değil, alan insandır. Sevilen kimse sevmez, çünkü seven, verir. Bu da anlaşılmayacak bir şey değildir; çünkü vermek almak kadar kolay unutulmayan bir zevktir; kendisine bir şey verdiğimiz insan bizim için gerekli, yani sevdiğimiz bir insan olur.
Vermek bir tutku, nerdeyse bir kusurdur. Kendisine bir şeyler verebileceğimiz bir kimsemiz olması gerekir.
(27 Mayıs 1941)

Aşk geride tiksinti bırakan geçici bir bunalımdır. Oysa gündelik hayatımızda çevremizi saran genç ve neşeli vücutların varlığını duyarız; yaşantılarımızın kaynağının bu vücutlarda olması doğal bir şeydir.
(18 Temmuz 1944)

Evli bir adamın bile cinsel hayatına bir çözüm bulamamış olması sevindirici, avutucu bir düşünce. Evlenen adam bu zevki artık namusuyla ve huzur içinde tadacağını umar, oysa çok geçmeden karısından bıkar, onu gördüğü zaman bir orospuyu görüyormuşçasına boğuntuya kapılır. Sonra da, nasıl olsa onunla geçinemeyeceğini anlar. Tabi daha önce her keresinde çocuk sahibi olmak ya da kendini tutmak ve doğum kontrolü uygulamak sorunuyla karşı karşıya gelmemişse. Her iki durumda da o güzelim özgürlüğü uçup gitmiş gibidir.
(8 Ağustos 1944)

Bir dönem gelir, yaptığımız her şeyin sonunda bir anı olacağı gerçeğini düşünmek zorunda kalırız. Bu olgunluktur. Olgunluğa erişmek için, insanın bir takım anıları olmuş olması gerekir.
(1 Ekim 1944)

Bir kadının aşkından değil; aşk –herhangi bir aşk bizi olanca çıplaklığımız, mutsuzluğumuz, incinebilirliğimiz, hiçliğimiz içinde gösterdiği için öldürür kendini insan.
(25 Mart 1950)

Gizlice en çok korkulan şey hep gerçekleşir sonunda.
Yazıyorum: Ey, sen, acı, peki sonra?
Bütün gerekli olan, biraz cesaret.
Acı ne kadar ortaya çıkar ve kesinleşirse, yaşama içgüdüsü o kadar ağır basıyor ve intihar düşüncesi zayıflıyor.
Kolay sanmıştım ilk düşündüğümde. Zayıf kadınlar yapmıştı bu işi. Alçakgönüllülük istiyor, kendini beğenmişlik değil.
Tiksiniyorum bütün bunlardan.
Sözler değil. Eylem. Artık yazmayacağım.
(18 Ağustos 1950)


Schopenhauer, Nietzsche, Cioren, Pavese ve envai çeşit kötümserleri benim gelişime hazırlık yapan müritler olarak görüyorum...

Konu RoNiNeX tarafından (23-11-2008 Saat 20:05 ) değiştirilmiştir..
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
  #9 (permalink)  
Alt 21-02-2009, 02:04
müşkülpesent - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
çaylak madam
 
Üyelik Tarihi: 05-07-2008
Yaş: 26
Mesajlar: 467
"Yıkım üst üste tam otuz yedi gün sürdü. Her yıkımdan sonra kurulan kondular biraz daha küçüldü. Gitgide eve benzemez oldu. İnsanlar insanlıktan çıktı. Toza, çamura, çöpe bulandı. Üstler başlar yırtık delik içinde kaldı. Üç bebek yıkımdan, soğuktan usanıp kaçtı. Yıkımcıların gözlerinin önünde kuş olup göğe çıktı. Bir yıkımcıyı keserle yaralayan yaşlı bir iki candarmanın yanına katılıp tepeden gitti. Kalanların teneke toplamaktan, çöp ayıklamaktan soluğu kesildi.

Yıkımın son günlerine doğrutepede dikili tek ağaç kalmadı.Çöp didik didik atıldı. Paslı teneke kutular, ampul başlıkları, her gün atılan tabaklar, çöpten ayıklanan kartonlar, naylonlar, şişeler ne bulunduysa kondu yapımında kullanıldı."

sf: 7/8

Latife Tekin Berçi Kristin Çöp Masalları


"Eğer insanlar Tanrı olsaydı, kendilerini demokratik olarak yönetebilirlerdi. İnsanlar Tanrı olmadıklarına göre, mükemmel bir devlet insanlara göre değildir."

Jean-Jacques Rousseau
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
  #10 (permalink)  
Alt 12-04-2009, 02:36
Taze Arıza
 
Üyelik Tarihi: 10-04-2009
Yaş: 19
Mesajlar: 10
sahip olamadığım bütün güzellikleri yok etmek istiyorum. amazon yağmur ormanlarını yakmak istiyorum. ozonu yutacak kadar kloroflorokarbon pompalamak, dev çöp tankerlerinin kapaklarını açmak, karadaki petrol kuyularını boşaltmak istiyorum. yiyemeyeceğim bütün balıkları öldürmek, hiçbir zaman göremeyeceğim fransa sahillerini kirletmek istiyorum.

bütün dünyanın dibe vurmasını istiyorum.

neslini sürdürmek için cinsel ilişkiye girmeyecek olan bütün tehlike altındaki pandaların ve yaşamaktan vazgeçip karaya vuran bütün balina ve yunusların kafasının ortasına birer kurşun sıkmak istiyorum aslında.

binlerce yıldır insanoğlu bu gezegenin içine etti, kirletti ve şimdi tarih benden herkesin pisliğini temizlememi, kullanılan her bir benzin damlasının hesabını tutmamı bekliyor.

ve nükleer atıkların, gömülen petrol tanklarının ve ben doğmadan önceki jenerasyonun boşalttığı araziler dolusu toksik atığın hesabını vermem gerekiyor.

duman solumak istiyorum.

kuşlar ve geyikler gereksiz birer lükstür ve tüm balıklar ölmelidir.

louvre müzesini yakmak istiyorum. antik yunan heykellerini çekiçle kırmak, kıçımı mona lisaya silmek istiyorum. artık bu benim dünyam.
bu benim dünyan, benim dünyam ve o antik insanların hepsi öldü.


chuck palahniuk-dövüş kulübü
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiketler
alıntılar kitap alıntı, hadİ durma yanilsanda sen yanilirsin....


Konuyu toplam 1 kişi okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil



Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 05:00 .
Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO ©2009, Crawlability, Inc.

Copyright ©2007 - 2008 khAos.info