Ulus kavramının Marksizm içindeki yerinin nasıl bir değişim geçirdiğine ilişkin sorgulama, Liakos’un kitabındaki asıl sorun olduğu gibi, bu sorunun Marx ve Engels’ten bu yana çözülememiş az sayıda noktadan biri oluşu da ilginçtir.
Ulus kavramının taşıdığı belirsizlik hiçbir zaman kalkmadığı gibi, sosyalistlerin bu kavram çevresindeki tartışmaları da en zor anlaşmazlık noktalarından birini oluşturdu. Tarihçi Antonis Liakos, Dünyayı Değiştirmek İsteyenler, Ulusu Nasıl Tasavvur Ettiler? adını taşıyan kitabında, Yunanistan solu içindeki tartışmalardan çıkıp sosyalist solun zaman içinde sorunu nasıl ele aldığını irdeliyor ki, bu kitabında yürüttüğü sorgulamanın Türkiye solunda yaratacağı karşılıklar bugün verimli bir tartışmaya yol açabilir.
Ulus kavramının Marksizm içindeki yerinin nasıl bir değişim geçirdiğine ilişkin sorgulama, Liakos’un kitabındaki asıl sorun olduğu gibi, bu sorunun Marx ve Engels’ten bu yana tam anlamıyla çözülememiş az sayıda noktadan biri oluşu da ilginçtir. Liakos’un küçük kitabındaki yolculuk 1848’den başlayıp 20. yüzyılın sonuna uzanan bir buçuk yüzyılı kapsıyor. Üç renkli ve kızıl bayraklar altında Avrupa devrimlerinin yılı olan 1848, aynı zamanda Manifesto’nun yılıdır. Modernlik için ilk düşünceleri de o sıralarda oluşturuyordu Marx, ama Paris Komünü’ne uzanan dönem Marksizmin modernizmle arasındaki bağları tamamlama fırsatını kaçırmaya yüz tuttuğu bir dönemi anlatır.
Elbette üç renkli bayraklarla kızıl bayrakların sallanma nedenleri farklıydı. İlki Avrupa’nın büyük uluslarının güçlü biçimde doğuşuna sallanırken, ikincisi ulusal olanı atlayıp işçi sınıfını selamlıyordu. Liakos hemen ilk bölümde, “Marx ve Engels’in ulus hakkında bir teorisi var mıydı, yok muydu?” diye sorar ve her iki düşüncenin de savunulduğunu, ama kendisinin ikinci görüşe katıldığını belirtir. Bana kalırsa da Marksizm Rusya’daki devrimden önce sınıf sarmalı içinde ulusla adamakıllı ilgilenmiyor, onun çevresinde kuramsal bir yapı kurma endişesi taşımıyordu.
Marksizm ulusu sonra düşündü
O sırada asıl sorunu siyasal örgütlenme, iktidar ve devrim olan Marksizmin elle tutulup tanımlanması çok zor olan ulus kavramının işe yarar olmadığını düşündüğüne kuşku yok. Sınıfın sahip olduğu netlik ve devinim, ne olduğu belli olmayan ulusta yoktu. Marx ve Engels ulus kavramına ilişkin belirgin, somut, çözümlenmeye değer düşünceler ortaya atmaya gerek duymamıştı. Üstelik bazı ulusları değerli bulup bazılarını değersiz ve “kökünden sökülene ya da ulusal karakterlerini kaybedene kadar” devrimci savaşımın hedefi olarak da seçmişse onlar, bu seçimin ulusu değersizleştiren bir anlam taşıdığı da kuşkusuzdur. Bu anlayışa göre büyük devletlerin ulusu değerliyken, ayak bağı olan küçüklerin ulusu pekâlâ yok edilebilirdi ama bunun bir gerçekliği yoktu elbette.
Kapitalizmi yok etmeyi hem sınıf savaşımına, hem tarihsel determinizme bağlayan Marksizm, gene de kapitalist devletin hem kendisi için var olup hem kendisinin yaratıcısı olarak tarihe sunduğu ulusu önüne koyamamıştı. Çünkü iktidar olmamıştı. Nasıl ki “işçilerin vatanı yoktu”, bir ulusa da gereksinim duyulmuyordu. Ne zaman sosyalizm işçi sınıfı adına iktidar oldu, o zaman kendisini kuşatıp koruyacak bir ulusal bilinç yaratma endişesini de sorunlarından biri olarak önüne koydu. Çünkü Marksizmin anlatmak istediği de vatansızlığın yüceltilmesi ya da her yerde vatana karşı savaşmak değil, işçi sınıfının egemenliği altında vatanla özdeşleşmek, önce kendisini ulusal ilan edip sonra da bütün ulusu kendine mal etmekti. Dolayısıyla reel sosyalizmden önce siyasal olmayan ulus kavramı, Ekim devrimi öncesinde ve sonrasında siyasallaştı. Bu arada komünistlerin İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra gitgide artan etkinliklerini kapitalist ülkelerdeki parlamentolar içinde kullanmaya başlamaları da savaş sırasında güçlenen ulus-devlet bilinci ile korumacılığını ister istemez pekiştirdi. Liakos bu arada işçilerin durumunun kötüleşeceğine iyileştiğini, okul aracılığıyla ulus olma hakkını savunan bir toplulukla özdeşleştiğini belirtiyor.
Sovyet iktidarı, ayrıca partiyi de ulusal ilan edip yetmiş yıl boyunca kendini böyle sundu, bir dünya sistemi olmayı başardığında ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını ete kemiğe büründürmek için daha uygun uluslararası koşullara sahip oldu, ama 1989’dan sonra bu şatolar da yıkıldı. Modern uygarlık Batı’da ulusu güçlendirirken sosyalist ülkeler de aynı amacı taşımıştı, ama sonunda milliyetçiliğin ulusu bölen kirli bir ideoloji olduğu acı biçimde görüldü.
İnsanlar ulus-devlete bağlılık yüzünden ulus, devlet ve yurt için savaşmaya koşullanıp kendini ötekilerden üstün görmeye, dolayısıyla her zaman kendi için yaşayan bir bilinç oluşturmaya başladıkça, milliyetçiliğin kökleri de güçlendi. Bu milliyetçiliğin çoğu Nazizme kadar giderken azı şimdi bizdeki ulusalcı oluşumlara uzanır. Dolayısıyla siyasallaşmış ulus, her durumda milliyetçiliğin anasıdır. Demek ki Batı kapitalizmi içinde ortaya çıkan milliyetçilik, geçmişin sosyalist ülkeleri içinde de farklı değildi. Neden sonra Sovyetler Birliği’nin dağılması ve sosyalist ülkelerdeki derin rejim değişiklikleri milliyetçiliğin herkesin elindeki en şanlı bayrak olarak dalgalandığı yeni bir Avrupa’ya yol açtı ki, bunun günümüz Avrupası’nda bile aşağılık bir soykırıma dönüşebileceğini Bosna’da, Sırp milliyetçiliğinin bayrağında gördük. Üstelik soykırımcıların arkasında ve içinde Yugoslavya’nın komünistleri vardı. Yugoslavya Yeni Komünist Partisi Genel Sekreteri Branko Kitanoviç, “YYKP, Miloseviç’i ve başkanı olduğu Sosyalist Parti’yi kurulduğu 1990 yılından beri destekledi,” diye bugün de (Şubat 2008) kendine aşırı güven içinde konuşurken, Miloseviç’i “teslim edildikten ve Lahey’deki Yugoslavya Mahkemesi’nin önüne sanık olarak çıkarıldıktan sonra muhteşem” bir adam olarak hatırlayacaklarını belirtiyor ve neler diyor: “O zamana kadar anlamadığını o noktada gayet iyi kavradı. Lahey’de gerçeğin sesi oldu. Bu nedenle Slobo tarihe dünya çapındaki antiemperyalist savaşın sembolü olarak geçecek.” Bütün sorun milliyetçiliğin günümüz siyasal kavrayışının ekseni ve bütün biçimleriyle en berbat ideolojisi olduğunu görmektir.
Milliyetçilik, yurtseverlik...
Öte yandan, sosyalizmin siyasal sistem olarak çöküşünden sonra bile sorgulanmamış milliyetçilik-yurtseverlik ikileminin sorgulanması da artık gündeme alınmalı. Bu ikisi arasında aşılmaz bir duvar çektiğini sanan dogmatik inanışlar, Sovyetler Birliği merkezli sosyalizm anlayışının sonucu olarak yurtseverliği yüceltmiş, ama içini inandırıcı biçimde dolduramamıştır. Oysa bugün, milliyetçilikle yurtseverlik arasındaki sınırları kaldırıp ikisini de rafa koyan yeni bir sosyalizm anlayışı, hem de küreselleşme karşıtı antikapitalist hareketin ruhunda apaçık durmaktadır.
Neyin milliyetçisi olacağız, sorusu pekâlâ, neyin yurtseveri olacağız, biçiminde de sorulabilir. Değil mi ki evrensel insanlık aynı zamanda evrensel barış, adalet, demokrasi, insan hakları ve gezegenimizin doğasının küresel korunması düşüncesiyle birlikte asıl anlamını kazanacaktır, herkesten önce bu düşüncenin insanlarının yücelttiği yurtseverlik düşüncesinin de sonuna gelinmiş demektir: şimdi tartışılması gereken kavram, gezegenimizin her yerinin yurtseveri olmak’tır. Yurtseverliğin çoğu, artık ne yazık ki enternasyonalizme götürmüyor.
Marksizm, değil mi ki bir zamanlar ezilen bütün ulusların siyasal dili olmuştur, ondan sonraki çeyrek yüzyıl içinde kendi siyaset kuramında, iki sistem arasındaki çelişkinin çözümünde, milliyetçilik ve yurtseverlik ikileminde ortaya çıkan yeni sorunların çözümünü de yeniden tasarlamak zorundadır. Antonis Liakos’un kitabı, bizi dünyanın olası geleceğinde ulusun nasıl biçimlenip nasıl anlaşılacağına ilişkin öngörülerde bulunmaya da çağırıyor.
Dünyayı Değiştirmek İsteyenler, Ulusu Nasıl Tasavvur Ettiler?
Antonis Liakos
Yayına Hazırlayan: Foti Benlisoy
Çeviren: Merih Erol
İletişim Yayınları 2008.
notoskitap.blogspot.com