Aynı şey biçim, ses ve renkler için de geçerlidir. Taş bir heykel olarak yücelir bir merdiven olarak silinir. Renkler bir tablonun içinde, bedenin devinimleri ise dans olarak ışıldar. Araç olarak bozulan madde bir sanat yapıtı olarak yücelir. Şiirsel eylem teknik kullanımın tam tersidir. Madde şiirsel eylem sayesinde gerçek doğasına geri döner; renk artık daha bir renktir ve ses eksiksiz bir ezgidir. Şiirsel yaratışta söz konusu olan, estetik düşkünü zavallı zanaatkarların arzuladığı gibi, maddeye ya da araçlara karşı kazanılmış bir zafer değil, tersine, maddenin özgür bırakılmasıdır. Sözcükler, sesler, renkler ve diğer maddeler şiirsel döngünün içine girer girmez bir dönüşüm başlar. Anlamın ye iletişimin aracı oldukları gerçeğini yitirmeksizin sözcükler �bir başka şeye� dönüşürler. Bu değişim, teknolojide old uğunun tersine, özgün doğallığı terkediş değil ona geri dönüştür. �Bir başka şey� olmak ��aynı şey �olmaktır, gerçekten ve asıl olarak o şeyin ta kendisi olmak.
Bunun da ötesinde, heykeli oluşturan taş, tablonun kırmızısı, şiirin sözcüğü artık sadece bir taş, renk veya sözcük değil, onların üzerinde ve onları aşan şeylerin yeniden yaşam kazanmasıdır. Onlar aynı zamanda, asıl değerlerini, özgün ağırlıklarını yitirmeksizin bizi uzak kıyılara ulaştıran kö
prüler, salt dil yoluyla kavramayacağımız bambaşka anlam evrenlerine açılan kapılardır. Şiirsel sözcük birbirine karşıt sayısız anlamı içinde taşır, işte o kndısT3ir;ritirn, r en k, anlamve aynı zamanda başka bir şey; imge. Şiirsel eylem taşı, rengi ve sesi imgeye dönüştürür. Ve işte bu imge olma niteliği ve bu imgelerin secj kin birlikteliğinin dinleyici veya izleyicide uyandırdığa tuhaf güçtür tüm sanat yapıtlarını şiire dönüştüren.
Şu iki koşulu sağlayabildikleri sürece, hiç bir şey plastik ve müzikal yapıtları şiir olmaktan alıkoyamaz: Bir yandan maddeleriniparlayan ya da mat özlerine geri döndürmek ve böylece faydacı dünyayı reddetmek, diğer yandan da imgelere dönüşerek alışılmadık bir iletişim biçimi olmak. Şiir bir dil olmakla birlikteanlam ve anlamın aktarılması dilin sınırlarını aşar. Fakat, dilin çok ötesindeki bu şeyede ancak ve ancak dil ile ulaşılabilir. Bir tablo, resim dilinden ileride ise eğer, bir şiir olacaktır. Piero della Francesca, Masaccio, Leonardo ve Ucello gerçekte, şairden başka bir şekilde adlandırılmayı hak etmezler. Resimdeki dışa vurum kaygısı, yani resim dili, onların yapıtlarında o dilin kendisini aşan bir biçimde kullanılmıştır. Masaccio ve Ucello�nun araştırmaları mirasçıları tarafından kullanılmıştır. Ancak, bu yapıtlar onca teknik buluştan çok daha ötelerdedir. Onlar; imgeler ve yinelenemez şiirlerdir. Büyük bir ressam olmak büyük bir şair olmak demektir: Kendi dilinin sınır lannı aşan insan.
Sözün kısası, zanaatkarda olduğunun tersine, sanatçıya araçları taş, renk, ses hizmet etmez, tersine doğal durumlarına kavuşturmak İçin sanatçı onlara hizmet eder. Şair dilin hizmetkârıdır ve o ne olursa olsun, dili aşar. Bu çelişkili operasyonbu konu daha ileride incelenecektir imgeyi üretir. Sanatçı imgelelerin yaratıcısıdır: Şair. Ve imge olarak sahip oldukları güç ve yetenektir veda ilahilerini, haikuları ve Quevedo�nun sonatlarının şiir olmalarını olanaklı kılan. Sözcükler, birer imge olarak kendileri olmaktan hiçbir şey yitirmeksizin, tanhsel anlamlar si stemi olarak veri olan dili aşarlar. Şiir, sözcük tarih olmaktan hiçbir şey yitirmeksizin tarihi aşar. Tarihin aşılma sürecini daha yakından incelemeksizin söyleyebiliriz ki; şiirlerin çokluğu şiirin bütünlüğünü reddetmez tersine onu doğrular.
Her bir şiir tektir. Tüm şiirsel eylem az ya da çok yoğunlukta her bir yapıtın içinde gizlidir. Bu nedenle tek bir şiiri okumak bize şiirin ne olduğu konusunda tarih veya dilbilim araştırmalarından çok daha sağlam ve güvenilir bilgiler verecektir. Fakat şiir deneyimi onu okuyarak veya söyleyerek yeniden yaratma eylemi aynı zamanda şaşırtıcı ve rahatsızlık verici bir çokluğu ve benzeşmezliği ortaya çıkartacaktır. Okuma eylemi, hemen her zaman şiirin kendisine yabancı bir eğilimi ortaya çıkartır. Aziz John�un şiirlerini okumuş olan çağdaşlarının çok azı, dizelerindeki örnekleme değerlerini onların çarpıcı güzelliklerinden ayırdedebilmiştir. Quevedo�nun bugün hayranlıkla okuduğumuz pasajlarının pek çoğu 17. yüzyıl okuyucusunun ilgisini çekmemiş ve bizi sıkan bölümleri onlarca çekici bulunmuştur. Manrique�nin Coplas �ındaki tarihsel sıralamaların şiirsel işlevini ancak tarihi anlama çabasıyla yakalayabiliriz. Bizi çağdaşlarından daha çok etkileyen, aynı zamanda, şairin hem kendi zamanına hem de yakın geçmişe yapmış olduğu gizli göndermelerdir. Ama yine de bir metni farklı gözlerle okumamıza neden olan tek şey tarih değildir. Şiir kimileri için terkediştir, diğerleri için ise bir ürperti. Genç oğlanlar, sanki aşkın, kahramanlığın veya bedensel zevkin bulanık ve sezgisel yönleri bütünüyle sadece şiirle kavranabilirmiş gibi, duygularını tanımak ve onlan açıklamak için şiir okurlar.Her okur şiirden bir şeyler umar, aradığını bulurda çünkü aradığı şey zaten kendi içindedir.
Bu ilk ve aldatıcı karşılaşmadan sonra okuyucunun şiirin yüreğine ulaşabilmesi bütünüyle olanaksız değildir. Bu tanışmayı tasarlayalım: Doyurulamaz arzularımız ve düşüncelerimizin (bunlar her zaman bölünmüşlerdir, ben ve benim eşim ve diğer benin eşi) tekrar tekrar içimizi dolduruşu sırasında bir an gelir ki her şey yerli yerine oturur. Karşıtlıklar yok olmasalar da bu anda birbirlerine karışırlar. Bu durum, havaya sıçrayıp da orada asılı durabilmeye benzer: Zamanın hiçbir önemi yoktur. Hindulann Upanishad öğretisi bu içbarışıklığmm �Amanda� ya da O Tek Varlıkla bütünleşme olduğunu söyler. Bu düzeye kuşkusuz herkes ulaşamaz. Fakat hepimiz şu ya da bu zaman, saniyeden daha da kısa sürmüş olsa, benzer bir duyguyu yakalamışızdır. Bu gerçeği bilmek için mistik olmak gerekmez. Hepimiz bir zaman çocuktuk. Hepimiz asık olduk. Aşk insana sonuna dek açık bir kenetlenme ve paylaşma durumudur. Aşk eyleminde bilinç; herşeyin biçim ve hareketin, yerçekiminin gökyüzüne yükselen heybetli gücünün kendiliğinden ve katkısız bir denge kazandığı ve en tepeye yükselip de beyaz köpükler halinde patlamasından hemen önce önündeki son engeli aşmakta olan bir dalgaya benzer. Devinimin dingin sessizliği, Ve tıpkı daha dolu ve daha anlamlı bir hayatı sevgilinin bedeninde yakaladığımız gibi şiirselliğin göz kamaştırıcı ışığını da şiirle elde edebiliriz. Bu an bu tün anları kapsar. Zaman akıp gitmektedir ve kendisini aşan zaman durmuştur.
Çeken, sürükleyen bir şey ve sayısız karşı tgüçlcrin gizli buluşma noktasıdır şiir, bize şiirsel deneyimin yolunu açar. Şiir, kişilikleri, eğilimleri ve yapıları ne olursa olsun, tüm insanlara açık bir olanaktır. İşte şiir şudur: Ancak okur veya dinleyici ile hayat kazanan bir ilişkinin olanağı. Bütün şiirlerin sadece tek bir ortak noktası vardır ve onsuz asla şiir olamazlar: Katılım. Okur her seferinde şiiri gerçek anlamda yeniden yaşar, şiirsel diyebileceğimiz bir konuma yükselir. Deneyi şu yada bu biçimde gerçekleşebilir fakat, bu her zaman kendini aşma, geçici duvarları yıkma, bir başkası olmaya doğru gidiştir. Şiirsel yaratış gibi şiir deneyimi de tarih içinde üretilir, tarihin kendisidir ve aynı zamanda tarihin reddedilişidir. Okur Hector�la birlikte savaşıp ölür, Ajuna ile birlikte kuşkuya düşüp öldürür, Odysseus ile birlikte ana yurdunun sahillerindeki kayalıkları tanır. Bir imgeyi yeniden yaşar, sürekliliği reddeder ve zamanı aşar. Şiir kendinden geçmedir, onun sayesinde gerçek zaman, bütün zamanların öz anası, tek bir anın içinde yeniden can bulur. Süreklilik saf şimdiki ana dönüşür, şiir kendi kendisini besleyen bir ırmaktır ve insanı aşar. Şiir okuma eylemi son derece belirgin olarak şiir yaratma eylemine benzer. Şair imgeleri yani şiiri yaratır ye şiir de okuyucuyu imgeselleştirir, şiirselleştirir.
Üç bölümden oluşan bu kitap şu sorulara yanıt aramayı amaçlar: Başka ifade biçimlerine indirgenemez şiirsel bir bildiri-şiir var mıdır? Şair neden söz eder? Şiirsel bildiri nasıl iletilir? Tekrarlamak gerekebilir ki, burada önerilenlerin hiçbirisi saf kuramlar veya varsayımlar değil hepsi hepsi kimi şiirlerle ilk karşılaşmaların sonuçlarıdır. Her ne kadar, az yada çok bir düzen içinde oluşturulmaya özen gösterilmiş olsa da, böylesi bir çalışmanın doğasından kaynaklanan sapmaların hoşgörü ile karşılanması beklenir. Ruhumuzun yabancı sakinlerinin felsefi, ahlaki ve diğerleri şiiri anlamaya ilişkin her türlü çabada söze karıştığı doğru olsa da şiirin bizde uyandırmış olduğu bir kaç saatlik duygular söz konusu olduğunda, şiirselliğin kuşkucu yapısının tüm bu söze karışanları etkisiz bira kaçağı da aynı şekildedoğrudur. Ve bu sözcükleri unutmuş olsak ve anlamları ve lezzetleri yitip gitse de o bir kaç dakikanın etkisini öylesine yoğun duyarız ki, onlar zamanın aşıldığı anlar ve geçici sürekliliğin duvarlarını yerle bir eden heybetli dalgalardır. Çünkü şiir saf zamana ulaşmanın yolu, varoluşun gerçek sularının derinliklerine dalıştır Şiir, sonsuza dek yaratıcı zaman ve ritimden başka bir şey değildir.
Octavio Paz
Çeviri: Ömer Saruhanlıoğlu
---------------------------------------------------------------
Saf Şiir Yoktur
Günün ya da gecenin belirli saatlerinde, yararlı nesneleri sessizce, dikkatle incelemek meşakkate değer: tahıl ya da madenle gereğinden de yüklü, uzun, tozlu yolları kat etmiş tekerlekler, kömür çuvalları, fıçılar, sepetler, marangoz araç-gereçleri.
Bu nesnelerin insan ve yeryüzüne dokunuşları, gerçekliği bozan lirik şair için değerli dersler taşıyabilir. Eskimiş yüzeyler, insan elinin verdiği aşınma, bu nesnelerden -zaman zaman trajik, ama hep acıklı- doğan her şey, gerçekliğe küçümsenmemesi gereken bir çekicilik verir.
İnsandaki bulanık katışma onlarda ayırt edilir: Kümelere yönelme, gereçlerin kullanımı ve eskimesi, el ya da ayak izi her yüzeye nüfuz eden insan varlığının sürekliliği.
Aradığımız işte bu şiir. Asitle, insan elinin emeğiyle aşınımış, yasal ve yasanın dışında her çeşit işin beslediği, ter ve duman, sidik ve zambak kokularıyla kaplanan şiir.
Bir giysi ya da bir vücut kadar kirli bir şiir, yemek ve utançla lekelenmiş bir şiir; kırışıklıklar, gözlemler, düşler, uyanışlar, kehanetler, aşk ve nefret ilanları, hayvanlar, vuruşlar, kasideler, manifestolar, inkarlar, kuşkular, onaylar, vergilerle dolu bir şiir.
Sevdalanışın kutsal yasası, ve dokunma, koklama, tatma, görme ve duymanın buyrukları, adalet tutkusu ve cinsel arzu, okyanusun sesi, hiçbir şey kasıtlı olarak dışarda bırakılmadan, hiçbir kayda zorlanmayan bir sevda uğruna ölçülmemiş derinliklere dalış. Ve şiirsel ürün parmak izleriyle, diş ve buz izleriyle damgalanacaktır - terin ve savaşın azar azar soğurduğu bir şiir. Biri, sürekli çalınan bir enstrüman kadar düzgün sürtünmeyle aşınan yüzeyi, yontulmuş odunun sert yumuşaklığını, mağrur demir gücünü kazanıncaya kadar. Çiçekler, buğday ve suda da o özgül bütünlük vardır, o aynı; elle tutulur görkemlilik.
Ama melankoliyi, bir başka çağın duygusallığını, harikaları çalım satma deliliğiyle bir tarafa atılmış olan o bütünüyle dokunuşun kirlettiği ürünü görmezlikten gelemeyiz: ayışığı, hüzünlü kuğu, "sevgilim", hiç kuşkusuz şiirin asli ve önemli unsurlarıdır. Kötü zevkten kaçan, belaya yakalanmış demektir.
(Caballo Verde para la Poesia - 1935)
Pablo Neruda
-------------------------------------------------------------------------
Şiirin Üç Tabii Şekli
Esas itibariyle, şiirin üç tabii şekli vardır: düpe düz anlatan, heyecanla coşan, bir de insanları sahneye koyan. Destan, lirik şiir ve dram. Bu üç şiir tarzı bir arada da olabilir, ayrı ayrı da. Kimi zaman da, en ufak bir şiirde üçüne birden raslanır. Birçok milletlerin en kıymetli baladlarında görüyoruz; ufacık bir parçada üçünün bir araya toplanması harikulade bir güzellik meydana getiriyor. Eski Yunan’ın eski tragedialarında da bu üç şekli bir arada buluruz. Sonra bu şekiller birbirlerinden ayrılırlar. Tiyatroda koro hâkim olduğu müddetçe, lirisma ön plânda gelir; koro seyirci vaziyetine düşünce, diğerleri, destanla dıram, meydana çıkar. Nihayet oyun, mekân ve şahıslar etrafına toplandığı zaman koro fuzulî bir şey gibi sıkıcı olmaya başlar. Fransız tragedİasında eserlerin başlangıçları destan tarzında yazılmıştır, ortası dramdır. Sonuna, aşkla, heyecanla biten beşinci perdeye, lirik denebilir.
Homeros’un kahramanlık manzumesi sadece destandır. Olup bitenleri, şair anlatır; o, söz hakkı vermedikçe, hiç kimse, ağzını bile açamaz. Burada dramın en güzel taraflarından biri olan, karşılıklı konuşmaya müsaade yoktur.
Ama, bu tasnif işi, bir hayli acayiptir. Şiir nevileri, namütenahi denecek kadar çoktur. Bunları yan yana veya üst üste dizen bir nizam bulmak oldukça güçtür. Fakat üç esas unsuru diğer elemanlara karşı koymakla, diğer bir tabirle onların üstüne koymakla ve bu unsurların birinden birinin hâkim olduğu örnekleri aramakla bu işi bir dereceye kadar kolaylaştırmak mümkündür. Şu veya bu tarafa meyleden örneklerin toplanmasından sonra her üç nevi birleştirilir ve halka, kendi içinde kapanmış olur.
Bu yoldan giderek, insan, milletlerin ahlâkı ve tabiatı hakkında fikir edinebilir. Her ne kadar bu usul başkalarına öğretmekten ziyade kendisi için bir ölçü, bir ders, yahut da bir eğlence gibi bir şeyse de gelişigüzel yahut rasgele olan şekillerle, mutlak olan mebdei sarih bir tarzda ayıran bir usuldür. Bu cehit, ilmin, tabiatta madenlerin ve nebatların terkibi ile bunlara ait hadiseler arasındaki münasebetleri tesbit ve bu münasebetlerin tabii bir intizam dahilinde cereyan ettiğini göstermesi kadar güç olacaktır.
Goethe
Çeviri: Nimet Danişmend
--------------------------------------------------------------------
Şiir Üzerine
Israrla duralım bu nokta üzerinde. Ey şairleri rekabet, güzelin yaşaması içindir: birincilik daima münhaldır. Cesareti kıran, kanatları düşüren ne varsa söküp atalım; sanat bir cürettir...
Şiir gerileyemez. Neden? ilerleyemez de ondan. Okur yazarlar boyuna inhitattan, teceddütten söz açmakla, sanatın özünü ne kadar yanlış anladıklarım açığa vururlar. Sathî düşünen kimseler, çabucak ukalâlığa kapılıp bir takım galatı riüyetleri, dil olaylarını, fikir med ve cezirlerini, cihan sanatını meydana getiren o bir sürü yaratış ve düşünüş dalgalarım inhitat veya teceddüt sanırlar. Halbuki bu oluş, insan kafasından geçen sonsuzun ta kendisidir. Görüngülere yalnız en yüksek noktalarından bakılabilir. En yüksek noktasından görününce de şiir sabittir. Sanatta ne yükseliş vardır, ne alçalış, insan dehası daima tam verimini yaşar; gökler bosanırcasma yağmur yağsa, gene de okyanus’a bir damla su katılmış olmaz; med ve cezir bir kuruntudur, su bir kıyıda alçalıyorsa, öbür kıyıda yükselir. İhtizazları eksilme sanmayın. “Bundan sonra şiir olmıyacak” demek, “artık med olmıyacak” demektir.
Şiir bir tabiat unsurudur, ne azalır, ne bozulur; etkilere karşı koyar. Deniz gibi o da, söyliyeceği ne varsa, her defasında söyler,- sonra rahat ve vakur, vahdete vergi olan o bitmez tükenmez değişirlikle yeniden başlar. Bu yeknesaklık içindeki değişiklik, sonsuzluğun mucizesidir.
Derya üzerine derya, dalga üzerine dalga, köpük ardından köpük; hareket, gene hareket. İlias gider, Romancero gelir; Tevrat batar, kuran çıkar; o, Pindaros denilen karayelden sonra, bir Dante fırtınası kopar. Ebedî şiir bir sözünü bir daha söyler mi? Hayır. Birdir ve başkadır. Aynı nefes, başka ses. Cid’i Aias’ın taklidimi sanıyorsunuz. Charlemagne’ı Agamemnon’un kopyası mı? - “Eski hamam, eski tas” -“O yeni dediğiniz de ne imiş? gerisin geri gelen eskiler” -ve şaire, ve şaire... Sevsinler bu tenkit usulünü! Demek sanat taklitten ibaret, ha? Thersites’in hırsızı varmış: Falstaff; Orestes’in maymunu Hamlet Hippogriffos Pegasos’un karga kılığına girmiş bir şekliymiş. Ah bu şairler/ hepsi birer yankesici. Birbirlerini soyar dururlar, o kadar, ilhama bir de hırsızlık katılıyor. Cervantes Akhyleus’u soyar, Alkestis Atinalı Timon’u dolandırır. Smintkeus korusu Bondy ormanıdır. Shakespeare’in eli nerede? Aiskhylos’un cebinde.
Hayır! İnhitat değil, teceddüt değil, intihal değil, tekerrür değil, tekrarlama değil. Duygu ayniyeti, görüş ayrılığı: hepsi o kadar. Her büyük sanatkâr, önce de söylediğimiz gibi, sanata kendi damgasını vu-rur. Hamlet Shakespeare damgasiyle Orestes’tir; Figaro Beaumarchais damgasiyle Scapin; Grangousier Rabelais damgasiyle Silenos.
Her şey baştan başlar yeni şairle; bununla Beraber hiç bir fey durmuş değildir. Her geni dâhi bir uçurumdur Gene de gelenek var. Uçurumdan uçuruma kö
prü kuran gelenek; iste sanatın da, fezanın da gizlemi budur; dehalar da, yıldızlar gibi, huzmelerle irtibat kurarlar. Hangi noktaları müşterektir? Hiç biri, hepsi.
Ezechiel denilen o kuyudan Invenalis denilen uçuruma geçişte, düşünen insan için, hiçbir inkıta yoktur. Bakın şu aforoza, bakın şu hicve, ikisinde de başınız döner; Apocalypse kutbun buz denizine akseder, karşınıza, Niebelungen denilen o şimal fecri çıkar. Edda, Vedda’lara cevap verir.
Çıkış noktamıza gene döndük: sanat mükemmelleştirilemez.
Şiirde eksilme olamaz, artış da olamaz. “Bir şeyler doğuyor ilias’tan büyük” demek, boş lâfla vakit kaybetmek demektir. Sanat küçülmeye, büyümeye tâbi değildir. Sanatın mevsimleri, bulutları, karaltıları, hattâ lekeleri vardır, hepsi birer harika belki; birden karanlık çöker üstüne, elinde değildir. Fakat netice itibariyle, o, insan ruhunu hep aynı kuvvetle aydınlattr. Aynı ışık yangınından hep aynı şafak söker. Homeros soğumaz, sönmez.
Israrla duralım bu nokta üzerinde. Ey şairleri rekabet, güzelin yaşaması içindir: birincilik daima münhaldır. Cesareti kıran, kanatları düşüren ne varsa söküp atalım; sanat bir cürettir; doğacak dâhilerin geçmiş dâhilere eş olabileceklerini inkâr etmek, Tanrı’nın devamlı kudretini inkâr etmek demektir.
Evet bu zarurî öğüdü çok tekrarladık, gene de söyleyeceğiz. Tenbih etmek yaratmak gibi bir şeydir. Şu dâhiler yok mu, onları geçemeyeseniz bile, denk olabilirsiniz onlara.
- Nasıl?
- Başka olmakla.
Victor Hugo
Çeviri: Azra Erhat
---------------------------------------------------------------------