Felsefe, Edebiyat, Sinema, Müzik, Tarih, Kültür  & Sanat ve Mizah  Forumu Ana Sayfa İletişim Site Haritası

Geri git   Felsefe, Edebiyat, Sinema, Müzik, Tarih, Kültür & Sanat ve Mizah Forumu > Kültür & Sanat > Edebi Mevzular

Edebi Mevzular Özgürlüktür edebiyat..



Cezmi Ersöz Yazıları

Edebi Mevzular içerisinde Cezmi Ersöz Yazıları konusu: Burası Bir Dünya Burası bir dünya… Burası kalabalık bir meyhane. Burada erkekler çoğunlukta. Umutsuzluk da öyle… Birileri camları kırıyor. Dışarıya bakıyor bir adam. Sokağa, geceye bakıyor… Öldüğüne bir türlü inanmak ...

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1 (permalink)  
Alt 10-08-2008, 15:21
perhaps... - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
..
 
Üyelik Tarihi: 04-08-2008
Nerden: hatay
Yaş: 17
Mesajlar: 36
Standart Cezmi Ersöz Yazıları


Burası Bir Dünya

Burası bir dünya… Burası kalabalık bir meyhane. Burada erkekler çoğunlukta. Umutsuzluk da öyle…


Birileri camları kırıyor. Dışarıya bakıyor bir adam. Sokağa, geceye bakıyor… Öldüğüne bir türlü inanmak istemediği sevgilisine bakar gibi bakıyor hayata… Öyle bir bakıyor ki sevmeye hak kazanmak için bile savaşmak gerekiyor, gecikince insan ömür boyu ölü bir sevgiliyi kollarından taşımaya mecbur kalıyor, der gibi bakıyor… Karşı köşedeki eski duvara vuran sarı ışığı seyrediyor iki adam. Sanki suçlu, sanki yasak bir sevişme yaşıyorlarmış gibi mahcup ama yine de hiç konuşmadan seyrediyorlar duvardaki o sarı ışığı.


Bu gece bana gelmeni istiyorum ya da sana gelmeyi ama telefonun kapalı. Böyle anlarda hep tasavvufa sarılırım ben. Sabrın yüceliğine… Telefonun kapalı, derken o eski duvardaki sarı ışığı seyreden adamlara bakıyorum bir yandan… Bilmiyorum, boşuna bekliyorum bu telefonun önünde, burada, bu dünyada ama olsun, yine de ümitsizce seviyorum seni…

Umudum olsaydı, inansaydım bu hayata ve insana ve sana önünde tükenmek isterdim, önünde veda ederdim bütün bildiklerime, herkesin bilip tanıdığı kendime… Ben okullarda okurken, yine de hep böyleydim, sevmezdim herkesin yaptığı şeyi. Sevmezdim müsamereleri. Çabucak biten sınırlı okul gezilerini… Oysa görüp göreceğimiz en güzel yerdi dünya ama bu dünyanın geçerli yasalarına göre en büyük suçum bunun farkına varmak, okullarda ve her yerde… Sadece bu bile yetmişti hasta olmamama. Yetmişti bu zaten sıra dışı ve güvenilmez sayılmama… Beni hasta, beni sıra dışı, beni güvenilmez kılan bu yanım yüzümden tatmadığım acı kalmamıştır… Tatmadığım kuşku ve belirsizlik…


Bir gökyüzüne bakıyorum, bir hayata, bir insanlara… Dikkatim dağınıktı bu yüzden hep. Böyle olmaması gerek, bu yanlış hayat, diyordum acemi sesimle, çocuk sesimle… Yaşadıklarımı anlıyordum ama tecrübe dedikleri o şey bir türlü oluşmuyordu bende… Etraftakiler öyle öfkesiz, öyle dikkatliydiler ki onca yıl boşuna yaşadığımı hissettiriyorlardı sanki bana. Konuşmak soyunmaktı benim için. Anladım bunu, anladım. Kendim olduğum ve yaşadıkça tecrübe edemediğim, onca yıl boyunca kendimi dünyanın en soğuk gölgelerinin arkasında gizlemediğim için üşüdüm hep ve hiç olmadık zamanlarda utandırıldım tecrübesiz kendimden…


İşte bu yüzden, yıllarca kendimi sevmem için birine muhtaç oldum ben hep. Kendimi sevmem, hayatın aynılığını değiştirebilmem ve yeni bir başlangıç yapabilmem için, hep birini kendimden çok sevmem, bu yüzden ona ümitsizce bağlanmam ve onun bana acı çektirmesi gerekiyordu, birine eksilmeden tutku duymam için de onun beni üzmesi gerekiyordu. Öyle çok utandırmışlar, beni benimle öyle çok karşı karşıya bırakmışlar ki benim kendimi sevmem için, beni benden kopartan, yolumu şaşırtan, bana anlamsızca acı çektiren birine bağlanmam gerekiyordu…


İşte, böylesin sen de!.. Beni benden kopardın, asıl gitmem gereken yeri, yöneleceğim yeri unutturdun bana. Belki de en çok bu yüzden bağlandım sana. Evet, ölecek kadar acı çekiyorum şu an ama bir taraftan bu acının ne denli anlamsız ve boşuna olduğunu biliyorum ve yine de engel olamıyorum bu acıya. Belki de engel olmak istemiyorum. Bu boşluktan beni kurtardığın için her şeyi yapma hakkını tanıdın kendine. Bana da seni anlamanın, tanımanın o büyük yolculuğu, o büyük gizemi düştü…


Kendimi unuttum, senin peşine düştüm!..


Her şey sevişmek değildir, her şey ten değildir… Çünkü bir yanın hazzın arzularının yanında koşarken, bir yerinde giderek derinleşen o boşlukta savaşıyor, senin, aşk, dediğin o boşluğu kapatmak, mümkünse unutmak istemek değildir… Biliyor olmalısın…


Bak bunu ben en çok kendime söylüyorum bir gün hazzın ve arzuların biterse, anlatmak isterim sana; neden, en çok boşluğumuzdan kaçmak için âşık olmak istediğimizi…


Hatırla; ne olur, hatırla! Kimden neden kaçtığını hatırla!.. Kendimizden, yanı başımıza büyüyen boşluklardan kaçtığımız sürece gidecek bir yer yok aslında, anla!.. Ve bu yüzden hiçbir şey ifade etmiyor bana, hiçbir şey… Ne olur, yıllardır beni benimle karşı karşıya getiren, beni benden kopartan insanların diliyle konuşma bu kadar, herkes gibi olma; klasik olma! Sen farklısın, biliyorum… Bunu biliyorum; bunu sen de biliyorsun… Hem de benden daha çok! Beni senden ayıran tek bir şey var oysa, tek bir şey; seni ümitsizce sevmem! Senin gibi, tarafımdan ümitsizce sevilmen, bunun dışında öyle çok benziyoruz ki git, gidebildiğin; kaç, kaçabildiğin yere!..


Seni ümitsizce sevdiğim için, ne olur, kızma; ne olur, gücenme bana!.. Bunu çok istedim. Benim yerimde sen de olabilirdin… Kıskanırdım seni en fazla! Ama kızmazdım; anlardım, hak verirdim, gücenmezdim…


Sürekli mağdur üretiyor bu hayat, sürekli yoksul, sürekli köle… Biri efendi, öbürü köle olmazsa, aşk bile olmuyor bu hayatta; ne olur, kızma bana!.. Biliyor musun, ümitsizce sevdiğim için seni, daha iyi anladım bu hayatı ben. Bu imkânsız aşk; bana insanları ve hayatı daha iyi tanıttı… Bu ümitsiz âşk; senin aslında ne denli yalnız ve ne kadar çaresiz olduğunu gösterdi bana…


Bu yüzden kabullendim işte; seni efendi yapan, seni değerlendiren kopartan, etrafındaki o kadar insana rağmen seni yapayalnız kılan bu aşkın kölesi olmayı kabullendim!

Cezmi Ersöz


--------------------------------------------------------------------------------
Melankoli Köpekleri


Ben seni, sen doğmadan önce sevdim, sevgili!..


Hücreme sızan mor bir ışık gibiydi sevgin.


Şimdi yoksun, şimdi uzaktan melankoli köpeklerinin sesleri geliyor...


Nasıl, delice çarpıyor yüreğim... Yokluğunun kederi, nasıl da aptalca bir yaşama sevinci veriyor bana...

Oysa yoksun, oysa mor bir ışıktan başka hiçbir şey yok hayat denen hücremde... Ve senden başka bir şey yok içimde...


Çünkü ben seni, sen doğmadan önce sevdim, sevgili!..


Günlerdir, ölümümle sevişiyor sabahlarım... Günlerdir, uyumuyorum. Sabahlara dek dolaşıyorum orada burada... Kimseyle bir derdim yok, sadece iyi kalpli, okumuş, acemi bir serseriyim ben... Kibar bir aylaktan başka bir şey değilim, bu koca kentte...


Ve sen sevgili, haksızlık yaptın bana... Haksızlık yaparak, bu şehri, bu sokaktaki mor ışığı bir kez daha bağışladın bana. Haksızlık yaparak, bana hayatımı yeniden bağışladın...


Biliyor musun, aslında istedim bu haksızlığı ben. Gidecek bir yerim var ya da yok ama biliyor musun, ben seni doğmadan önce sevmeye başladım sevgili...


Ben, sen daha dünya yokken bile, seni yanımda taşıdım.


Nereye gitsem, seni yanımda götürdüm. Sen daha yokken bile...


Mesela sabaha karşı, güneş doğarken dostlar beni bir dağın tepesine çıkartırlardı. Oradan aşağıdaki kanın kederinden süzülen o masmavi denize ve hayatımıza benzeyen dalgalara bakarken, içim ömrümüze benzeyen dalgalar gibi kabarıp inip kalkarken, yüzümü sana doğru çevirir, öyle bakardım gökyüzüne, denize, sana, hayatımıza...


Sen daha yokken, nereye gitsem, sana doğru bakardım ben...


Ne kadar çırpınsa da bir gün anlar bizim gibi bir insan; çok sıradan, çok basit bir şeymiş gibi kaybetmiş olduğunu ve tutunamayacağını, daha doğrusu tutunmak istemediğini, elbet bir gün anlar.


Bunu anladığım an biraz kederlendim ben, ama inan, hiç üzülmedim. Hiç yazıklanmadım. Çünkü böyle olması gerekiyordu. Çünkü kaybedenlerle, kazananların arasını ayıran sınırı aşınca, kederimi benden alacaklardı, biliyordum...


Sınırı aşınca, benden kendime ihanet etmemi isteyeceklerdir...


İstemedim ama en çok bir tek şey için istemedim. O kederimin içinde, sen vardın, sevgili!..


Seni yitirmemek için kederime sarıldım.


Ben, sen daha dünyada yokken, senin için seve seve kaybedenlerin yanında olmayı benimsedim... Ben seni, sen daha doğmadan önce sevdiğim için, böyle olması gerekiyordu çünkü...


Ben, bir mevsim sefil, bir mevsim dertli, bir mevsim şeytan, bir mevsim derviş olmayı, senin için seçtim, sevgili!..


Bizi yok etmek isteyenlerle aramızdaki uçurum derinleşince, gözlerim kamaşır, yaralarım tatlı bir acıyla kanardı...


Görünüyordu, açık açık yarınımızı çalıyorlardı bizden; işte en çok bu yüzden yarınları çalınan hayatımızı daha çok seviyordum. Bizi evlerinden sokağa atıyorlardı ama sokakların çamuru, o çamurlardaki ışık daha güzel göz kırpıyordu sana ve hayatımıza...


İşte ben, böyle, sen daha dünyada yokken bile senin adına konuşuyordum. Senin sevgilerin, kaybedişlerin, içindeki ürperişler hakkında konuşuyordum...


Biliyor musun, senin benden ayrı bir varlık oluşun, hayatı tanımaktan, bizim gibilerin hep kaybedecek oluşundan daha ağır geliyordu bana...


Oysa doğal olanı buydu. Hem, herkes kendi adına yaşar, kendi adına ölürdü. Doğal olanı buydu. Ama buna hiç inanmak istemedim: Hayatla en büyük çelişkim bu oldu. Senin ayrı bir varlık oluşun koydu en çok bana... Senin, bensiz öleceğin... Senin bensiz zevk aldığın, alacağın... Ve en çok, senin bunu doğrulaman incitti beni...


Haksızlık ettin bana, sevgili!.. Benden ayrı bir insan, bir varlık olduğunu söyleyerek haksızlık ettin bana.


Bunu öğrendikten sonra, uzun ve kötü yolculuklara çıktım sık sık... Kış günleri soğuk avlularda yıkandım. Kaba kirli örtülerin üzerinde uyudum.

Bunu öğrendikten sonra, ölesiye içtim. Ekşi narlar yedim. Yangın yerlerinde yarasalara küfrettim... Bunu öğrendikten sonra, bana artık ağırlık veren kanatlarımı kırdım, kırdım... Sonra yeniden ağlayarak okşadım onları...


Sonra alıp başımı unutulmuş kasabalara, uzak şehirlere gittim. Bizim çocukları görmeye...


Öyle güzel çocuklardı ki, üzerime sinmiş o büyük kentin zehrini değil, kalbimdeki çocuk devrimi gördüler en çok. O çocuk öfkeyi... Beni yedi kapıdan geçirdiler. Beni uzun ve güneşli bir sofranın en başına oturttular... Ben onlara Denizleri, Mahirleri anlattım. Ben onlara, hücrelerinde kendilerini yakan Dörtler’i anlattım... Kapıları, silahlı kardeşlerimiz tuttu. Polisler, bunu bildikleri halde yanımıza gelemiyordu korkularından...


Hepimiz o masada, Denizleri, Mahirleri konuşarak hayatımıza son verecek, ya da her şeye yeniden başlayacak duruma sokardık kendimizi... Biz solgun yaralarımızı kanatarak yüceltirken, hayatın o mor ışığı beyaz saçlarımızı okşardı... Uzaktan melankoli köpeklerinin sesleri gelirdi...


Ama ben oradaki herkesten bencildim. Çünkü ben hepsinden daha çok seni severdim. Çünkü ben seni, daha sen doğmadan önce severdim, sevgili!..


Her şeyi, ne yaşarsam her şeyi, önce senin ışığından geçirirdim... Ne yaşarsam, beni görebileceğin yere yüzümü döner, hayalimde olduğun yere, ışığına bakarak konuşur dururdum... Nerede olursam olayım, mutlaka beni göreceğin bir yere oturur, bütün varlığımla senin bana baktığın yere bakardım...


Çünkü ben seni, sen doğmadan önce sevdim, sevgili!..


Bugün bir adam tanıdım. Koca bir dükkânı vardı. Bir şeyler satın aldım ondan. Sonra yüzüne baktım, anladım, parayı seviyordu... Ama adam, o koca dükkânında güvercinler besliyordu... Hem parayı, hem güvercinleri seven bir adamdı bu... Tıpkı, bu hayat gibi bir adamdı... İçindeki kötülüğün yasını güvercinleriyle paylaşıyordu...


Sonra diğer insanlara baktım.


Herkes böyleydi aslında, herkes içindeki kötülüğün yasını paylaşacak birisini bulmuştu...


İşte o zaman anladım ki herkes farkında kendisinin; herkes farkında yasını tutacak kimse olmayınca, kimsesiz olduğunun... Herkes farkındaydı aslında, herkesten daha çok kimsesiz olduğunun...


Biliyor musun sevgili, insan bunu anlayınca, herkesin herkesten daha kimsesiz olduğunu anlayınca kimseye öfke duyamıyor. Kederiyle kalakalıyor orada, öylece...


En çok sevdiğim sendin. Sen de beni, bu hayatla aldattın. Bu hayatın içinde kimsesiz olduğunu bile bilmeyen biriyle aldattın...

Sonra kalktın, beni onunla kıyasladın... Hem parayı, hem güvercinleri seven o adam gibi olmayı seçtin... Kendin olmak zor geldi sana. Birilerine benzemeye çalıştın...


Ben, yine de vazgeçmedim seni sevmekten. Eskisi gibi değil ama. Biraz buruk, biraz küs, biraz sitemkâr seviyorum artık seni... Dudaklarımı ısırıyorum artık adın geçince. Kavga falan çıkarıyorum. Eskisi gibi sakin değilim ama olsun.


Dostlarım beni yine sabaha karşı dağların tepesine çıkartıyor. Oradan, o yükseklikten yine denize bakıyorum, hırçın dalgalara, sana, hayatımıza... Sonra duramıyorum seni sevdiğim bu kentte; anla, anla biraz... unutulmuş kasabalara, uzak şehirlere gidiyorum...


Kış günleri soğuk avlularda yıkanıyorum. Kaba, kirli örtülerin üzerinde uyuyorum... Sonra, ölesiye ağlıyorum... Ekşi narlar yiyorum...


Yangın yerlerinde yarasalara küfrediyorum. Sonra bana ağırlık veren kanatlarımı kırıyorum, kırıyorum; sonra ağlayarak kırdığım kanatlarımı okşuyorum.


Beni yine yedi kapıdan geçiriyor dostlar. Uzun ve solgun bir güneşin sofrasına oturtuyorlar, ben onlara Denizleri, Mahirleri, hücrelerinde kendilerini yakan Dörtler’i anlatıyorum... Sonra yine yüzümü, gövdemi, senin olduğun yere çeviriyorum, ama öfkeyle, ama dudaklarımı kanatarak bakıyorum öylece, boşluğuna bakıyorum...

Ama ne olur üzülme bu halime... Ben hem güvercinleri, hem parayı aynı anda sevmem sevgili...

Çünkü ben hayatıma hücremin bu mor ışığında başladım... Ben hayatıma senin sevginle başladım...

Ne kadar acı çeksem de kimseyle değişmem kendimi... Değişmem kederimi, kimsesiz birinin kederiyle... Kederimde, sen varsın... Kederimde senin kimsesizliğin var... Kederimizde masumiyetinin ardında gizlenmiş kölülüğün var. Ona engel olmak istemiyorsun, engel olmadığın bu kötülüğün sana büyük bir ıstırap veriyor...

Kederimde, içindeki kötülükten duyduğun ıstırap var... Öyle çok yaşattım ki seni içimde, işte yıllar sonra sana dönüştüm... Ne varsa sende, insana, hayata, yalnızlığa dair; bende de var...


Sana baktığım yerde sen olmasan bile, orada boşluğun bile olsa, ben bakarım yine oraya...

Senden başka kimsem yok benim... Çünkü ben seni, sen doğmadan önce sevdim, sevgili!..

Cezmi Ersöz

YANGINLA OYNAMAK BİZE DÜŞTÜ”



Yakalandığında çay içiyormuş, stenli, maskeli polisler tarafından yaka paça götürülürken son kez yarım kalan çayına bakmış, o an, o çayı çok içmek istemiş ve o andan itibaren dışarıda kendinden bıraktığı tek şey olarak gözükmüş ona, bardağında yarım kalan çay...



Mustafa Doğan, 12 yıl sürecek olan tutukluluğuna, ıstırabına böyle başlamış. Açılıp kapanan demir kapının boğuk, ürkütücü sesi. Hayatın ‘tık’ diye ortadan ayrılması. Önce Selimiye, sonra Davutpaşa, Sağmalcılar, Sultanahmet ve Çanakkale cezaevleri... 146/1’den tutuklanıp içeri düştüğünde, 20 yaşındaymış, Mustafa Doğan. Bugün, 32 yaşında ve yaklaşık 8 aydır özgürlüğünü yaşıyor. 12 yıl boyunca, yeniden yaşamak için tutkuyla beklediği dünyayı nasıl bulduğunu soruyorum ona. Dışarıya, idam cezasıyla yargılanan bir arkadaşıyla birlikte çıkmış. Bir an dünyanın ne kadar büyük olduğuna, gökyüzünün kendisinden ne kadar yüksekte olduğuna şaşkınlıkla bakmış. Soku bir iki dakika sürmüş, o kadar. Dünya yine o çok eski boyutlarına kavuşmuş. “Her şeye hazırlıklıydım, beni görünce yüzünü çevirip selam vermeyecek olan arkadaşlarım olabileceğine bile hazırlıklıydım,” diyor. “Neyse ki olmadı böyle bir şey. Hemen, çoğu, benim yanımda kendisini suçlu hissediyordu, eziktiler: ‘Sana bir satır olsun mektup yazamadık, arayamadık seni,’ diyorlardı. En çok bu eziklik duyguları canımı sıktı.” “Peki, bizi nasıl buldun?” diyorum. Dışarıda yaşamanın da çok zor olduğunu bir savunma telaşıyla belirtiyorum ona. “Evet,” diyor, “haklısın. Bizim, benim içerde iki seçeneğim vardı. Ya zulme, zorbalığa teslim olmak ya da direnmek. Üçüncü bir seçeneğimiz yoktu, olamazdı. Oysa dışarıda kaç seçeneğiniz vardı sizin? Öncelikle ekonomik kuşatma altındaydınız. Bu yüzden çok yıpranmışsınız. Yaşlanmışsınız, saçlarınız dökülmüş, sinirleriniz bozuk, çoğunuz alkole fena alışmışsınız. Bak bize, sizden daha sağlıklıyız. Hep spor yaptık, düzenli bir şekilde uyuduk. Kendimizi özellikle son yıllar oldukça geliştirdik. Siz ise, evlilikler yaptınız. 12 Eylül öncesi evlenenlerinizin çoğu ayrıldı. Maddi yıkımlar yaşadınız. Kiminiz, evsiz, işsiz kaldı. Oradan oraya savruldunuz.”



Mustafa Doğan’ın dışardaki en büyük sorunlarından biri, eski politik dönemdeki dostlarıyla pek diyalog kuramaması. Birçoğu evlenen ve kendi deyişiyle ‘rölantide’ bir hayat süren arkadaşlarında, geçmişe dair hiçbir heyecan bulamamış: ‘Küllerin altında kalmışlar,’ diyor. Hatta daha da ileri gidiyor, bir dönemin politik şeflerini de sorguluyor, çoğunu samimiyetsiz buluyor ve “Önce, şefler bozuldu” diyor. ‘Peki, ailen?’ diyorum. “Aran nasıl? Seni nasıl karşıladılar?” “Ailemin bütün fertleri, annem dahil benim yüzümden polisten dayak yediler, gözaltına alındılar. Ama hiçbiri bugüne dek beni bir kere olsun suçlamadı. Babam, 70 yaşın üzerindeki babam, benim peşimden hapishane hapishane dolaştı. Bir gün olsun yakınmadı, inan. Bana her türlü desteği gösterdi. Dışarı çıktığımdan itibaren harçlığımı yine ondan alıyorum, onların evinde kalıyorum. Çıkan birçok arkadaşım aile desteğinden yoksun kaldıkları için evsiz ve parasız kaldılar; sokaklarda yatanları bilirim. Ve nitekim bu yüzden, ‘Aile en sıkı örgütmüş’ diyebilirim.” Mustafa Doğan’ın bu sözleri, ideolojik anlamda bir geriye dönüş olarak anlaşılmamalı. Nitekim politik görüşleri, eskiye nazaran her türlü dogmatizmden uzak ve hep radikal.



Mustafa Doğan’ı özgürlüğüne kavuştuğundan beri tanıyorum. Hatırlıyorum, ilk günler tek başına hiçbir yere gidemiyordu. Tek başına yemek yiyemez, içki içemez, mutlaka beni ya da bir başka dostunu arardı. “Hapishane alışkanlığı,” diyordu buna. “Orada her şeyi birlikle yapardık. Birlikle yaşardık. Dışarı çıkınca bu güzel alışkanlığı yaşamak istedim,” diyordu. İlk günler parayla ilişkisi de ilginçti Mustafa Doğan’ın. Cebinde ne kadar para varsa, hepsini o gün harcar bitirirdi: Hapishane alışkanlığı... Bugün artık ekonomik bir tutum ‘kazanmış’ sayılır. “Artık daha tutumluyum,” diyor, “çünkü kaynakların sonuna geldik.” 8 aydır babasının inşaatında çalışıyormuş, şimdiyse artık kendine göre bir iş arıyor. Nasıl bir iş. Onu sistemin bir parçası yapmayacak bir iş. Kalemi iyi olduğuna göre, kâğıtlarla haşır neşir olunacak bir iş. Gazetecilik mesela, dergi yazarlığı...



Dışarı çıkanların en büyük sorunlarından başlıcası sosyal hayata uyum sağlayabilmek, insanlarla diyalog kurabilmek olmuş. Mustafa Doğan, bunun nedenini şöyle açıklıyor: “İçeride konuşulacak konular sınırlıydı, kısa bir sürede tükenirdi. Herkes içine kapanırdı. Bu yüzden bizlerin kelime dağarcığı kısıtlıdır, ifade güçlüğü çekeriz, derdimizi anlatamayız. İçerideyken, yapılanlar, edilenler belirliydi. Sokak yoktu, otobüs, telefon yoktu. Hâlâ telesekreterden mesaj almayı, zar zor, beceriyorum. Bilgisayar şaşırtıyor. Eksik bir yaşamdan geldik biz. Uzun bir süre, çatal bıçak kullanırken bana bakıyorlar mı, diye tedirginlik duydum.”



Bu yaprak fırtınasında yitirdiği için en çok üzüldüğü şey, çocukluğu; çocukluğunun uçarı heyecanları, başıboşluğu, coşkusu olmuş. “Çok şey kazanırken bu yangında çocukluğumu yitirdim,” diyor. Bu yaprak fırtınasına çocukluk dayanabilir mi hiç, Mustafa?



Artık politik mücadeleleri hep bunların geleceğe ne bıraktığına bakarak değerlendiriyor. Silahı hiç sevmiyor, “İnandırıcılığımızı izafi olarak kaybettiğimiz bu dönemde, mümkün olduğu kadar çok insanla konuşup tartışmalı, insana özgü ne varsa alıp yoğurmalı,” diyor.



Mustafa Doğan birlikte olacağı kadını seçerken de politik bir ayrım yapmıyor ve bir an önce âşık olacağı kadınla karşılaşmayı bekliyor. Ama hâlâ yüreğinin en gizli köşesinde, hapisteyken görevliler tarafından okunmasın diye limon suyuyla mektuplar yazdığı kadını taşıyor. Peşinden sürüklememek için ona yazdığı son mektubu şöyle bitirmiş. “Bu aşk burada biter.” Kendini hayal kırıklıklarından yeniden onarmaya çalışan Mustafa Doğan, bakalım, kendisine nasıl bir dünya kuracak? İstediği işi bulabilecek mi? Uzlaşmamayı başarabilecek mi? Koruduğu inançlarına çevresini yeniden ortak edecek mi? Bildiği tek şey artık, her şeyin acıyla başlayıp acıyla biteceği...


Cezmi ERSÖZ
Alıntı ile Cevapla
  #2 (permalink)  
Alt 24-08-2008, 19:22
aKis - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
üzüm çöpü
 
Üyelik Tarihi: 17-08-2008
Nerden: #...
Mesajlar: 36

Türk edebiyatına katkısı sıfır olan, ''keşke bi sussa artık,yazmasa'' dediğim bir yazan (yazar demek istemiyorum,edebiyat üstadlarına,emekçilerine ayıp)
El ele tutuşup balkondan atlayarak toplu intihar girişimiyle protesto etmeyi düşünmüştük bir ara arkadaşlarla...mavi gözleri daha bir hüzünle bakar da iç çekerek daha da bir yazar da yazar diye korktuk,vazgeçtik.

(başlığın sahibine ve beğenisine saygıyla...)


#... bu şarkılar adam olmaz
Alıntı ile Cevapla
  #3 (permalink)  
Alt 25-08-2008, 23:12
perhaps... - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
..
 
Üyelik Tarihi: 04-08-2008
Nerden: hatay
Yaş: 17
Mesajlar: 36

bütün yazılarını,şiiirleri ve kitaplarını hayranlıkla okuduğum bir yazar- şair..Anlaşılması zor bir yazar.Beni derinliklere alıp götürüyor.
neden bu kadar tepkili olduğunuzu merak ettim doğrusu syn akis.Yani neye göre bu kararı aldınız.Eserlerini okudunuz mu?Türk edebiyatına hiç bir katkısı olmadığını düşünmenize ne sebep oldu hangi yazısı ya da eseri?
emekçilere ayıp olmasın diye yazar demediğiniz bu insanda emek sarfetmemişdir sizce?
(düşüncenize kesinlikle saygı duyduğumu da belirtmek isterim)


Soldu içli sesin beslediği tomurcuk,alaycı çalgıcılar dükülüyor şarkılardan...Hüzün sürgün,aşk yılışık...
Alıntı ile Cevapla
  #4 (permalink)  
Alt Bugün, 00:09
Alex - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Taze Arıza
 
Üyelik Tarihi: 06-04-2009
Mesajlar: 31

erkek kadin iliskilerini umudu hayalleri harika betimleyen bir dusunur.. hayatimin bir doneminde derin izleri vardir tanisma firsati buldum ve ayni gece raki ictik agladim o gece
Alıntı ile Cevapla
  #5 (permalink)  
Alt Bugün, 11:53
eco - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
eco eco şuanda  aktiftir.
daima arıza
 
Üyelik Tarihi: 02-05-2009
Nerden: "dünyada bir yer de"...
Mesajlar: 205

perhaps'a
edebiyatın yüz karalarından biri... büyüyünce unutursun... hatta utanırsın bile... çok mu ağır oldu?
Alıntı ile Cevapla
  #6 (permalink)  
Alt Bugün, 12:05
Taze Arıza
 
Üyelik Tarihi: 12-06-2009
Mesajlar: 15

ben ok okudum hemde cezmi ersöün kitaplarını bir kitabımnı 2 vaya 3 sefer okuduğum u hatırlıyorum süper bi insan süper bir yazar bir ara DEM TV de çok güzel bi proğramı vardıonu hiç kaçırmıyordum bilmiyorum şimdi devam ediyormu acaba çünkü frekansalrı değişiyor ya ondan izleyemiyorum daha doğrusu devam ediyor etmiyormu bilmiyorum bilen varsa yazabilirmi bu arada çok teşekkür ederim bu yazısını gösterdiğiniz için
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiketler
cezmi, ersoz, yazilari


Konuyu toplam 1 kişi okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil



Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 13:16 .
Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2009, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO ©2009, Crawlability, Inc.

Copyright ©2007 - 2008 Khaos.info