Ersin Ergün Keleş
1982'de Erzincan Askeri Mahkemesinde 212 sanıklı Dev-Yol üyesi oldukları iddia edilen kişilerin davası başladı. Giresun bölgesindeki olaylardan suçlu tutulmaktaydılar. Askeri savcı başlangıçta 22 ölüm cezası istedi, aralarında önder olduğu iddia edilen Ersin Ergün Keleş de vardı.
24 Ocak 1984'de Ersin Ergün Keleş de dahil olmak üzere 16 sanık Türk Ceza Kanununun 'anayasal düzeni zorla değiştirme girişimi' suçuyla ilgili 146/1. maddesinden ölüm cezasına çarptırıldılar. Ölüm cezalarının sekizi hapse çevrildi. Kalan sekiz ölüm cezasından üçü Temmuz 1986'da Askeri Yargıtay tarafından onandı, beşi ise soruşturmanın yetersizliği nedeniyle bozuldu. Ersin Ergün Keleş yeniden yargılanan beş kişi arasındaydı ve 9 Mayıs 1988'de mahkeme onunla ve öteki üç kişiyle ilgili kararını ömür boyu hapse çevirdi. Beşinci Recep Hisar tekrar ölüm cezası almıştı.
25 Ekim 1982 tarihli duruşmada Ersin Ergün Keleş şu konuşmayı yaptı:
"Samsun'da 1981 Temmuzunun ilk haftasında tutuklandım. Önce Samsun'daki alaya götürüldüm. Garnizonun girişinde gözlerimi bağladılar. Kokudan temizleme malzemelerinin bulunduğu depoya götürüldüğümü anladım. Orada dövüldüm. Sonra 50-60 metre öteye işkence gördüğüm yere götürüldüm. Orda falakaya yatırıldım, bana elektrik verdiler ve demir kafese koydular. Gözlerim hala bağlıydı.
Bir zaman sonra beni Trabzon Emniyet Müdürlüğüne götürdüler. Orda dizlerime, kollarıma ve başıma vurdular. Sonra tekrar Samsun'a götürüldüm ve işkence orda devam etti. Ne zaman uzanmak ve uyumak istesem coplarla vuruyor ve beni hücremde uyanık tutuyorlardı. Bu 20-25 gün sürdü. Bu süre içinde gözlerimdeki bağı çıkarmadılar. Sonra Trabzon Boztepe tutukevine ordan da Trabzon Askeri Hastanesine götürüldüm. İşkence izleri belirgindi, fakat doktor tedavi edebileceğini ama rapor veremiyeceğini söyledi. Ona Hipokrat yeminini anımsattım ama işkence ve şiddet izleri için belge vermedi."
Aynı duruşmada Ersin Ergün Keleş, aşırı sağın saldırılarının 1970'lerde nasıl arttığını ve kendisinin de başka birçokları gibi kendisini nasıl korumaya çalıştığını anlattı. Kendisinin silah sahibi olmadığını, fakat saldırılara karşı korunmak için bunun zorunluluk olduğunu söyledi. Devrimci Yo1 gazetesini okuduğunu ve anti-faşist görüşünü benimsediğini kabul etti "Fakat Dev-Yol diye bir örgüt bilmiyorum ve buna katılmadım" dedi.
12 Kasım 1982'de Giresun Dev-Yol davasının başka sanıkları da işkence iddialarında bulundular. Ersin Ergün Keleş gibi başlangıçta ölüm cezasına çarptırılmış olan Temel Kerimoğlu, 15 Ağustos 981'de askeri savcının bürosuna götürüldüğünü söyledi. Savcı, sorgulamaksızın Kerimoğlu'nun ifadesini yazmıştı. İşkence iddiaları karşısında, Temel Kerimoğlu Giresun sağlık merkezine götürüldü, fakat kendi ifadesine göre arabanın içinde tutuldu ve raporunda ne yazılı olduğunu bilmiyor.
''Davanın adilliği açısından işkencelerin düşürdüğü gölge, farklı koşullarda aynı suçlamalarla suçlanan farklı grupların yargılandığı bu dava özellikle dikkat çekici olmuştur. En azından iki örnekde iki ayrı grup sanık iki ayrı biçimde anlatılan bir öldürme olayından sorumlu tutulmaktadırlar. Ankara'da Ali Özaydın'ın öldürülmesinden Atilla Kılıç ve iki arkadaşı sorumlu tutulurken, gene Ankara Dev-Yol davasında sanık olan Zeynel Abidin Çayır ve iki arkadaşı da aynı cinayetle suçlanmaktadır.''
tanığım atilla'nın sazına... Yanlıyım bu tanıklıkta...
Beni Tarihle Yargıla
'Titrek bir mum alevinin havaya bıraktığı bulanık bir is,
Ve göz gözü görmez bir sis değildik biz
Beni bilimle anla iki gözüm, felsefeyle anla,
Ve tarihle yargıla...'
Bal değildir ölüm bana,
İdam gül değildir bana,
Geceler çok karanlık,
Gel düşümdeki sevgilim,
Ay ışığı yedir bana...
”Ahh... Ben hasrete tutsağım,
Hasretler tutsak bana
Bıyığımdan gül sarkmaz,
Bıyık bırakmak yasak bana,
Mahpus bana, sus bana.
Yağlık ilmek boynuma...
Sevgili yerine
Koynuma idamlar alır, idamlar alır yatarım,
Ve sonra sabırla beklerim,
Bulutları çekersiniz üstümden,
Suçsuzluğumun yargılayıcılarını yargılarsınız,
Ve o güzel geleceği getirirsiniz bana...
Ölüm tanımaz işte o zaman sevgim,
Tırnaklarımı geçirip toprağın sırtına, doğrulurum,
Gözlerimde güneş koşar,
Ve çiçekler ekersiniz, çiçekler ekersiniz toprağıma...”
Duygu bana, öykü bana,
Roman gibi her an bana
Hücremde yalnızım gel,
Gel düşümdeki sevgilim,
Soyunup hazırlan bana.
“Biraz sonra asmaya götürecekler beni,
Biraz sonra dalımdan koparıp öldürecekler beni,
Hoşçakalın sevdiklerim;
Dört mevsim, yedi kıta, mavi gök...
Bütün doğa hoşçakalın...
Hoşçakalın sevdalılar,
Çocuklar, üniversiteliler, genç kızlar,
Sonsuz uzay, gezegenler ve yıldızlar,
Hoşçakalın...
Hoşçakalın senfoniler, oyun havaları,
Sevda türküleri ve şiirler.
Bildirilerimizin ve seslerimizin yankılandığı şehirler.
Dağlarında yürüdüğümüz toprak,
Yalınayak eylem adımlarıyla geçtiğimiz nehirler hoşçakalın...
Hoşçakalın ağız tatlarım;
Sıcak çorbam, çayım, sigaram...
Havalandırma sıram, banyo sıram, kelepçe sıram...
Parkamı, kazağımı, eldivenlerimi, ayakkabılarımı,
Ve kalemimi, ve saatimi,
Ve kavgamı bıraktığım sevgili dostlar
Hoşçakalın, hoşçakalın...”
Dostum bana, sevdam bana,
Soluğunu geçir bana,
Uyku tutmuyor gözüm,
Anılar sıraya girdi.
Gel anne süt içir bana.
”Hoşçakalın anılarımı bıraktığım insanlar,
Mutluluğu için dövüştüğüm insanlar,
Yedi bölge, dört deniz,
Yedi iklim, altmış yedi şehir,
Okullar, mahalleler, kö
prüler, tren yolları...
Deniz kıyıları, balıkçı motorları, takalar,
Asfalt yolu boyu dizilmiş fabrikalar,
Ve işçiler ve köylüler...
Hoşçakal ülkem
Hoşçakal anne, hoşçakal baba, kardeşim,
Hoşçakal sevgilim, hoşçakal dünya,
Hoşçakalın dünyanın bütün halkları,
Sınırlı olmayan mekâna,
Sınırlı olmayan zamana gidiyorum ben;
En sevda halimle, en yaşayan halimle,
Gidiyorum dostlarım,
Hoşçakalın, hoşçakalın...
Beni yaşamımla sorgula iki gözüm,
Beni yüreğimle, beni özümle,
Bilimle anla beni, felsefeyle anla beni,
Tarihle anla beni,
Ve öyle yargıla.
Ersin Ergün