Alıntı:
Biyolojik olarak evrimin tanımı,tüm canlıların uzak bir geçmişte yaşamış ortak bir atanın değişim geçirmiş nesilleri olduğunu savunan bir teoremdir.Bu teorem,bizlerin,maymun benzeri atarlın neslinden geldiğimizi ve sonuçta onların daha da ilkel hayvanlardan meydana geldiğini iddia eder.Yani hepimiz tek bir ortak atadan meydana geldik bu tanıma göre. Zamanla bu ata evrim geçirerek yeni türlerin doğmasına yol açmıştır.
Darwin’ci teoremin savunucuları eleştirilere cevap verirken,bazen ‘evrim’in basitçe zaman içinde değişim olduğunu savunurlar.Ancak bu,bir bahane ile eleştirilerden kaçmak demektir.Aklı kafatasında olan hiçbir insan değişim gerçeğini inkar etmez ve bunu gözlemleye bilmek için Darwin e hiç de ihtiyaç yada gerek yoktur.
Eğer evrim gerçekten de basitçe zaman içinde değişim demek ise bunun tartışılacak bir yanı yoktur.Fakat kimse evrimin basitçe zaman içinde değişim olduğuna inanmaz.Diğer bu bahaneye göre daha az kaçamaklı sav hatta mit ise değişimle türemenin gerçekleştiği savıdır.
|
Tanım tamamen yanlış.
Birincisi,
teorem değil,
teori Teoremler matematik mantık dahilinde kanıtlanmış olan matemetiklsel önermelerdir. Pisagor teoremi gibi. Teoremler soyuttur matematik aksiyonlara dayanırlar. Teoriler öne sürülen hipotezlere aksine kanıt bulunamadığı,buna rağmen lehimne kanıt olduğu sürece bilimsel gerçek olarak kabul görürler. Evrim teorisi bu bakımdann görecelilik teorisi, atom teorisi, kuantum elektrodinamiği vb gibi teorilerden farklı değildir. Teorilerin kanun olaccağı kanun olmadığına göre varsayım olduğu şeklinndeki bilim dışşıu kulaktan dolma anlayış yaygındır fakat bu da yanlıştır. Günlük dilde tez veya sav manasında sistematik kurulmuş kişisel öbnermelere de teori denir ve yanlış kullanılır. Teoriler kanıtları bulunan hipotezlerden oluşurlar varsayım değillerdir. Bunun yanısıra teoriler kanunlardan kapsamlıdırlar bir çok değişkeni belli bir modele oturturlar. Teoriler kanıtlanınca kanun olur söylemi yanlıştır. Kanunlar ya tek bir olguyu açıklarlar ya da matematiksel zorunlulukları gösterirler. Örneğin kıtaların kayması bir teoridir hatta aksini ortaya atmak pek de mümkün değildir. Ancak bilimsel açıdan kanun olarak yazılamaz, formülüze edilebilir değildir çünkü ve çok sayıda değişkene bağlıdır tektonik hareketler,depremler önceden hesaplanamaz mesela.
Bunun da ötesinde birçok teori içeriğinde bir çok kanun barındırır. Örneğin görecelilik de hızların aritmetik olarak toplanamaması kanunu vardır ve yüksek hızlarda yanlış sonuç verir. Evrim teorisi kapsamındaki mutasyonlar,doğal seleksiyon,doğal seçilim,genetik saürüklenme birer doğa kanunudur.
Bir başka yanlış da evrim teorisinin tanımı. Ata türlerin değişim geçirmesinden kasıt iyi anlaşılmalıdır. Bıu değişime neden olan doğal seleksiyon,doğal seçilim ve genetik sürüklenme yasasını hesaba katmazsanız yanlış tanımlamış olursunuz. Ata türlerin değişimi maymunun şekil değiştirerek insana dönüşmesi değildir. Bu uzun bir süreçtir ve ata türlerin çevre etkisi dahilinde farklı genetik varyasyonlara dönüşümü,bu varyasyonların çeşitli elemelere maruz kalması ve en sonunda elemeden geçerek hayatta kalabilmiş yeni türlere dönüşümü sonucunda varolan bir değişimdir. Ata türler farklı türlere kalıp görevi görmüş, zamanla tek bir tür,tür özelliğini yitirerek bir çok türün atası haline geçmiştir. Örneğin bundan 7-8 milyon yıl öncesinde çita,leopar,aslan, sibirya kaplanı vs gibi değişik yırtıcı kedi türlerine dair fosiller bulamazsınız. Ancak kılıç dişli kaplan fosili bulabilirsiniz. Genetik analizine bakıldığında tüm kedi türlerinde kılıç diş kaplandan bazı izler yoğun olarak bulunmaktadır ancak klıç diş kaplan varsiyonu yani varyasyonu değişen şartlarda elenmiştir. Ata türler daima silinmezler, bir varyasyon türleşerek başka yerde yaşayabilir hatta bazen de ata tür kalırken bazı yeni türlerin sonradan nesli tükenebilir. Bazen de organizmanın koşulları elemeye çok maruz kalmaz örneğin dinozorlar zamanında da bulunan hibernasyon,yani kış uykusu uyarlanması bulunan küçük boyutlu sürüngenler halen varlıklarını sürdürmektedirler.
Evrim teorisi bir maymun türünün insanın atasına dönüşmesi anlamına gelmez. Maymun türlerinden birisinden türleşerek farklı türlere ayrılmış olan kollardan biri homo sapiense kadar giden çeşitli dallanmaları oluşturmuştur. Bunların homo sapiens haricindeki akraba türlerinin nesli tükenmiş ve elenmişlerdir. O nedenle yeryüzünde tek tip düşünebilen canlı mevcuttur. Neandertaler de hayatta kalabilselerdi onlar da başka bir zeki tür olacaktı son araştırmalara göre neandertalin homo sapienss den ilkel bir beyine sahip olmadığı, ateşi kullandığı, ölülerini gömdüğü ve ayin yaptığı, konuşma yeteneğinin olduğunu göstermiştir. Ancak daha güölü bir bedensel yapıya sahip olması,soğuğa karşı dayanıklılığına rağmen muhtemelen son buzul würm buzulunun kuzeye çekilmesi sırasında sona eriyorken homo sapiensin de çok az sayıya düştüğü bir dönemde nesli tamamen sona ermiştir.
Bilimsel teorileri Harun Yahya yöntemi ile eleştiriye soyunmadan çnce teorinin püf noktalarını iyi bilmek gerekir. Bilim birtakım bahaneler veya dogmatik ön kabuller öne sürmez. Bahane öne sürüp yeterince anlamadığı ve sistematiğinden bi haber olduğundan körü körüne reddeden, yerine de hiç bir şey koyamadığı, aksine kanıt bulamadığı halde evrim teorisini araştıranlardan daha akıllı olduğunu sanarak eksik bilgi ile çelişki aramak cehaletin birt ürünüdür.
Alıntı:
Evrim filmi olan Fantasia’yı bir çoğunuz izlemiştir.Ama gene de bir hatırlatayım. Başlangıçta dünya volkanik bir faaliyetle kaynar.Kızıl alevli lavlar denize karışır,bir yandan gökyüzünde şimşekler çakılırken bir yandan da buhar bulutları oluşturulur.Kameralar yavaşça aşağı iner ve okyanus dibine ulaşır.Derken birden tek hücreli hayvanın hareketleri ekrana gelir ve ta ta artık hayat başlamıştır.
Bu video o zamanlar hayatın başlangıcı hipotezi olarak bilimin düşüncesi olmuştur.50’li yıllarda Miller ve Urey ilkel yeryüzü atmosferine benzediğini düşündüğü bir gaz karışımına elektrik kıvılcımı göndererek canlının yapıtaşlarından bazılarını üretir.
Miller bu deneyi kapalı bir deney tüpünde ve oksijenden muaf bir gaz karışımı ile yapmıştır. Hayat için oksijeni zengin bir atmosferin olması gerektiği eğilimindeyiz fakat Miller deneyi paradoksal bir biçimde oksijensiz bir ortamda üretilmesi gerektiği yönünde.
Canlı enerji için oksijen kullanırken diğer taraftan organik molekülleri sentezlemelidir,aksi halde canlı büyüyemez,üreyemez,iyileşemez. Ama burada ilginç bir durum var. Solunum için gerekli olan oksijen organik sentez için ölümcüldür. Şöyle ki kapalı bir sulu gaz(CH4) tüpün içinde ki bir elektrik kıvılcımı bazı ilginç organik molekülleri üretebilir,ama ufak miktarda bile olsa oksijen tüpte bulunsa,kıvılcım bir patlamaya yol açar. Yani organik molekülleri parçalayan solunum,onları üreten sentezin tersidir.Organik kimya ve biyoloji dersinden hatırlayın solunum işlemine ‘oksidasyon’ sentez işlemine ise ‘indirgeme’ denir.
|
Burada bariz metodoloji sorunları mevcut. Kapalı kapta, gaz karışımı homojenitesini yitirip belli bir bölgede sıkışmaya ve yoğunlaşmaya neden olabileceği için, oksijen patlamaya neden olabilir ancak doğa koşullarında az miktarda oksijen olduğunu varsayarsak bile böyle bir patlama gerçekleşmez, hatta yoğun miktarının patlamaya neden olabileceği kimyasal yanma tepkisi bile olmaz. Kontrollü deney ortamı ile doğayı işinize gelince bir kabul edip işinize gelmeyince deneyin sonucunu eleştirmek için kullanamazsınız bu tür eleştiriler deney ile pratiğin farkını ve ilişkisini anlamadığınızı gösterir,deneyin yanlış veya geçersiz olduğunu değil.
Alıntı:
Canlı enerji için oksijen kullanırken diğer taraftan organik molekülleri sentezlemelidir,aksi halde canlı büyüyemez,üreyemez,iyileşemez. Ama burada ilginç bir durum var. Solunum için gerekli olan oksijen organik sentez için ölümcüldür. Şöyle ki kapalı bir sulu gaz(CH4) tüpün içinde ki bir elektrik kıvılcımı bazı ilginç organik molekülleri üretebilir,ama ufak miktarda bile olsa oksijen tüpte bulunsa,kıvılcım bir patlamaya yol açar. Yani organik molekülleri parçalayan solunum,onları üreten sentezin tersidir.Organik kimya ve biyoloji dersinden hatırlayın solunum işlemine ‘oksidasyon’ sentez işlemine ise ‘indirgeme’ denir.
Bu şekilde oksijen organik bileşikleri parçalaya bileceği için deneyler esnasında oksijen uzak tutulmakta ve kapalı kaplar kullanılmakta.Fakat hayatın başlangıcında oksijensiz ortamı hazırlayacak ne kimyagerler nede kapalı kaplar vardı.Bu yüzden ilkel atmosferde ufak da olsa oksijen bulunmamalıydı aksi taktirde sentez olması mümkün değildir.
Şu anki atmosfer büyük oranda oksitleyicidir fakat ilk atmosfer için tam tersi ileri sürülmüştür. Metan(CH4),Amonyak(NH3),Su buharı(H2O(g)) ve bol miktarda Hidrojen gazından oluşan indirgeyici bir atmosfer.
Miller bu gaz karışımına elektrik kıvılcımı gönderdi ve birkaç gün sonra suyun koyu kırmızı ve bulanık olduğunu gördü.Kimyasal analiz ile proteinde bulunan en basit aminoasit olan glisin ve alanini buldu.Deneyler tekrarlandıkça canlılar için önemli bazı aminoasitler ve canlı organizmasında bulunmayan basit organik bileşikler gözlemlendi az miktarda.
|
İlkel atmosferde kimyagere lüzum yoktur, nitekim solunumda kullanılan moleküler oksijenin (O2) sentezi oksijensiz solunum yapan basit yapılı prokaryot organizmalar tarafından atmosfere büyük oranda kazandırılmıştır. Endosimbiyoz kuramına göre kompleks canlıların da hücre yapısını oluşturan ökaryotik hücre çekirdekli hücreler ise oksidasyonun neden olduğu kitlesel yok oluşdan sonra elemeden geçebilmiştir. Ökaryatik hücrelerde bulunan mitokondrilerin proto bakterilerin bir türü (riketsia) olduğu gösterilmiştir, plastitler de siyanobakterilerden ökaryot hücre yapısına simbiyoz olarak geçmiştir. Nitekim mitokondriler hücrelerde sentezlenememektedirler hala kompleks organizmalarda, kendi DNA ları vardır ve ökaryotik hücre birliğine enerji üreterek prokaryotlardan simbiyoz yaşam ile ökaryot hücrelere geçişin nedenidirler. İlkel koşullardaki basit canlılar ise halen yaşam için uygunsuz olan toksik volkanik bölgelerde ve oksijeni az derinliklerde sürebilmektedir.
Aminoasitlerin birçoğu miller-urey deneyinin bilinnen yeni bilgiler ışığındaki ilkel atmosfer koşullarında da tekrarlanmış ve daha çok sayıda aminoasit sentezinin olanaklı olduğu gözlenmiştir. Nitekim atmosferin olmadığı bazı meteorlarda da 90 çeşit aminoasit bulunmuştur.
Alıntı:
Doğada serbest oksijen üretim kaynağı sadece fotosentez değildir. Güneş ışınları su buharını
Bileşenlerine ayıra bilir ve bu duruma fotoparçalanma denir.Hidrojen hafif olduğu için uzaya kaçar oksijen ise atmosferde kalır.
Bir takım bilim adamı fotoparçalanma ile üretilen oksijenin günümüz oksijen miktarının binde bir hatta daha azı olduğunu ileri sürer.
Miller yaptığı bir konferansta ilkel atmosferde oksijen bulunmadığını söyler ama aynı yıl bir bilim adamı bundan 3,7 milyar yıl önceki en eski kayalardan itibaren dünyanın oksijenik bir atmosfere sahip olduğu yönünde kanıtlar bulmuştur.Hatta bu bilim adamı ilkel atmosferin oksijenden yoksun olduğunu savunmak salt bir dogmadır demiştir.
Zamanla Millerin ilkel atmosferinin yanlış olduğu kanısında birçok bilim adamı birleşti.
Ve daha sonra Holland ve Abelson adlı bilim adamları dünyanın ilkel atmosferinin volkanik gaz patlamalarından meydana geldiğini ve esasen su buharı ve,karbondioksit,nitrojen ve hidrojenden oluştuğu sonucuna varmışlardı.Hidrojen hafif olduğu için uzayda kayboluyor,nitrojen ve karbondioksiti indirgeye bilecek yani metan ve amonyağı oluştura bilecek Hidrojen kalmıyordu.
Dahası az miktarda amonyak oluşa bilse bile güneşten gelen mor ötesi ışınlar ile bileşenlerine ayrışması gerekir. Bunla da kalmıyor metan ilkel atmosferde bulunduysa ilkel kayaların büyük miktarlarda organik moleküller içermesi gerekirdi.Tabi durum böyle değil.
Öte yandan ilkel dünya hidrojeni uzaya karışıp sistemden uzaklaşırken miller deneyinde hidrojen tüpün içinde sistemin hep bir parçası olmuştur.
|
Fotosentez dışında elementer oksijen ve az miktarda moleküler oksijen üretilebilir ancak bunun bir etkisi yoktur. Radyasyonun neden olduğu oksijen daha çok elementer oksijendir. Konu burada biraz çarpıtılmaya başlanmış,Miller ilkel atmosferde 0 oksijen vardı dememiştir,spekülasyonlara karşı Abelson un beyanı da millerin hatalı ve evrimin yanlış olduğunu düşündürmek maksatlıdır. Nitekim oksijenin az miktarının veya ilkel atmosferde varolmayan gazların dikkate alınmasıyla yeniden deneyler yapılmış ve olumlu sonuçlar elde edilmiştir. Hidrojenin de tamamı uzaya uçamaz eğer uçmuş olsaydı canlıların yapısındaki organik bileşiklerin hiçbiri sentezlenemezdi. Kimyasal reaksiyonlarda bulunan elementlerin bir çoğu bağ yapısı içindedir, gaz halinde atmosferden doğrudan alınanlar kısıtlıdır. Reaksiyonların çözücü su ortamında tekrarlanması moleküler evrimi tetikler zira proteinler ve DNA gibi yapıların oluşabilmesi için sulu ortam gerekir. Aksi takdirde hem kimyasal nedenlerle sentez imkazlaşır,hem de akışkan bir ortamda bulunulmadığında çeşitli moleküllerin bir araya gelip çarpışması zorlaşacağından izole halde aminoasit olarak kalırlar.
Buradan hareketle yaşamın dünyaya uzaydan gelmediğini söyleyebiliriz nitekim bu spekülatif iddianın uçukluğu onca yaşamsal evrim ve çeşitliliğimn olduğu dünyadaki hayatın nedenini uzayda arayarak saçmalamaktadır. Yaşamın oluşumu çok sayıda değişkenin bir arada olmasına özellikle de suyun varlığına bağlıdır. Bu değişkenlerden herhangi bir tanesi veya birkaçı yaşamsal evrimin ana nedenini oluşturmaz. Nitekim inorganij maddelerden organik maddelerin hatta çok ilkel canlıların oluşabildiği de gösterilmiştir bu konudaki tek geçerli ölçüt Miller-Urey deneyi değildir.
Buradaki ana bakış açısı sorunu iradi müdahale olmadan canlılığın cansızdan oluşabildiğine dair görüşlere şiddetle itiraz eden kamuoyu görüşüdür. Oysa suyun yüzey gerilimi, lipid ve protein moleküllerinin oluşumu,bunun oluşturduğu zarsı yapıların yarı geçirgen özellik taşıması, güneşten gelen enerjinin bu mikro laboratuvar ortamlarında çeşitli reaksiyonlara enerji sağlaması ve en önemlisi bu zar yapılarının suyun buz halindeyken kristalize bağ enerjisi olarak da absorbe ettiği güneş enerjisini çözülmesi sırasında homojen dağılmasını engellemesi ve bunun üzerine bir de yağ protein gibi zar oluşumlarının yoğun olduğu, RNa gibi dev moleküllerin de bol miktarda bulunduğu bir ortamda özerk bir simbiyoz reaksiyonlar bütünü gerçekleştirebilmesi sonucunda yeryüzünde yaşam çok kolay oluşabilmektedir. Bir defa oluştuktan sonra da daima daha kompleks bir yapıya doğru evrilecektir.
Alıntı:
Öte yandan ilkel dünya hidrojeni uzaya karışıp sistemden uzaklaşırken miller deneyinde hidrojen tüpün içinde sistemin hep bir parçası olmuştur.
Daha sonraları belki de su buharı,karbondioksit,nitrojen miller deneyini destekler umudu ile deneyler yapıldı fakat sonuç tam bir fiyasko oldu.Hiçbir aminoasit üretilemedi.Yani ilkel atmosfer olan karbondioksit,nitrojen ve su buharı aminoasit üretemiyordu.
Bu şekilde hayatın başlangıcının ispatı olarak gösterilen Miller deneyinin yanlış olduğu ispat edilmiştir.
|
Bu kısım önceden fikse olunmuş bir fikri sözde kanıtlamak maksatlı bir dezenformasyondur. Böyle bir aksi kanıt olmadığı gibi tersi defalarca gösterilmiştir.
Ayrıca şunu da sormak gerekir. Evrim yok ise hayat nasıl başladı ve çeşitlendi? Yaratıldı mı bir güç tarafından dizayn ile? Komik bunun tek bir somut kanıtı yok ki ayrıca hiç bir şeyi açıklamıyor. Buradaki başka bir sorun bilimi çarpıtıp bilim dışı olmakla yargılayan anlayışın sadece eleştiri ve eksik bilgi dahilindeki sorularına önceden fikse olduğu yanıtlar isteme alışkanlığıdır. Evrim teorisi laf ile cehalet ile çürütülemez halen akademilerin canlı bilimini ilgilendiren bölümlerinde zorunlu bir derstir bu nedenle de. Alternatif açıklama akıllı tasarım ise bir metodolojisi olmadığı gibi aklı mistik bir şey gibi düşündüğü için bilimsel de değildir. Bilimsel teorileri, bilimsel teorinin ne olduğunu bilmeyen kişilerin öğrenmeye çalışmak yerine evrim yok çünkü her şey yaratılmıştır boş ve yoktan varoluş mitolojilerine gönderme yapan saçma savları bilim açısından fikir özgürlüğü kapsamında değerlendirilmezler dogmadırlar. Bilimde demokrasi, öznel düşünce ve inançlara bağıl oy hakkı bulunmaz olguları belli bir ölçülebilir,deneylenebilir,yeniden kontrollü deney odasında üretilebilir kapsamda örneklendiremiyorsanız bir hipteze bile sahip değilsinizdir,kaldı ki evrim teorisini eleştirmek sizlere kalabilsin. Kulaktan dolma eksik ve çartpıtılmış bilgilerle inşa edilmiyor bilim ve kişinin neye inanmak istediğinme de bağlı değil, kusura bakmayınız.
Alıntı:
Eğer bu deneyle ifade edilmek yada ima edilmek istenen şey canlıların cansız maddelerden evrimleştiği ıspatı sunularak herşeyin tesadüf yada kendiliğinden olduğu anlatılmaya çalışılıyorsa bu hiç birşeyi açıklamaz sadece bir adım daha yaklaşmak olur çünkü adımların kaç tane olduğuda belli değil. Çünkü çok düşünmeden bunu kabul ettiğimi varsaysam bile hemen şunu sorardım; Peki bu uzay boşluğu dediğimiz uçsuz bucaksız yere bu cansız maddeler nerden nasıl geldi veya bunlar nasıl oluştu? Yine açmaz yine paradox ne dersen de!
|
Birincisi tesadüfün ne olduğunu bilmiyorsunuz, yaratılşışçı fikir kafalara çakılmış çünkü. çıkartamıyoruz bir türlü. Rastgeleliliktir tesadüfün asıl manası yani belli bir amaca yönelik olarak önceden tasarlanmış bir birleştirme değildir doğa, bu insan kurgusudur. Neden sonuç ilişkilerini değişmez sabit bir ilk nedene dayandırmaya çalışmak da insanın zaafıdır. trafında gördüğünüz tüm doğa kendi nedenlerini de sebepleri de sonuçları da aynı anda oluşturur onların bir kısmı arasında kendimiz için ilişkiler üreten bizim ihtiyaçlarımızdan doğar.
Bir doğal fenomeni belli bir sistematik dahilinde modele oturtmak modelin gerçek, fenomenin bu kalıpdan üretilmiş ürün olduğunu göstermez. Tam tersine fenomen gerçektir model olarak açıklamakta kullandığıomız sistematik ise aklın ilk kıvılcımlarından beridir fenomeni kalıp olarak sembolize edip o kalıpdan dökülmüş kavrayışlardan oluşur.
Dolayıosıyla bir kuşa ve kanadına bakıp,uçmak için dizayn edilmiş demek kkibir abidesi bir yanılşgıda diretmektir çünkü tam tersine kuş ve kanadının nasıl onun uçmasına neden olduğu araştırılırken uçma fikri ortaya çıkmıştır, akıl olanı gözler olanların nedeni değildir.
Buradan hareketle yaygın tesadüf anlayışı ile doğal fenomenlerin açıklanmasında modern fiziğin bir bulgusu olan rastgelelilik ilkesinin arasındaki farkı da açıklayalım.
Eğer su molekülünün oluşabilmesi oksijen ve hidrojenin birleşmesine bağlı ise bu iki elementin bir araya gelmesi gerekir öncelikle. Bu iki element bir araya gelmemiş ise su yoktur,su yok ise su nasıl oluşur diye sorulamaz. Doğadaki tüm fenomenler böyledir biz anlayalım diye biri dizayn etmemiştir fenomenlerin kendisi bizim anlama çabamızın özneleridir çünkü.
Herhangi bir anda elementleri rastgele karıştırdığınızda bebek doğmuyor ise bunun nedeni torbadan çekerek havaya fırlattığınıoz alfabetik sembollerin sizin kendi açınızdan mana verebileceğinniz özel bir sıralamada yan yana gelmemesi ile aynı sebeptir. Bazıları ters mantıkla mantık hatasını akıl olarak yutturmaya çalıştığı için, daktiloda rastgele tuşlara basarak ortaya hikaye çıkmaz derler oysa doğal rastgeleliğin sizin hikayenize uyma zorunluluğu yoktur. Yani doğada kayalar üçgen biçimini almamış, bir kaya parçası kendiliğinden afrodit heykeline dönüşmemiş ise üçgen ve afrodit heykelinin aslı kopyalayan bir öznel tasarım olduğu ortaya çıkar tesadüfün hiç bir şeye neden olmayacağını kanıtlamaz. Aksine dizayn ve düzen hiç bir biçimi ile doğayı açıklamaz başına mükemmel sıfatı koymak da işe yaramaz. Doğa ve evrim indirgenemez karmaşıklık değil, tam tersine indirgenemez akıl, indirgenemez dizayn özelliği taşır.
Etrafınızdaki tüm cansız doğa ağır elementler ve onların yanyana rastgele dizilişinden (granit kayası, demir cevheri, okyanuslar,atmosfer, dünya vs. bunlar karışım halindeki çeşitli elementer topaklardır) oluşur.
Dünyada veya herhangi benzer gezegende bulunan canlılar ise hafif ve reaksiyon özelliği güçlü elementlerin birbiriyle oluşturduğu dallı ve uzun zincirli yapılaşmalarından oluşurlar. Birinciler yani cansızlar; tamamen rastgeledirler mekanik fizik yasalarına uyarlar ve çok geniş ölçekte kendi düzenlerini oluştururlar. Biz bu konuyu kozmozun yapısı ve dinamikleri dahilinde bilimin konusu yapmışızdır. Bunun temel dinamiklerini de şimdilik parçacık fiziğine dayandırmaktayız.
İkincisi yani canlıların oluşumu ve ilişkisi ise makro fiziksel kuralların dahilinde gerçekleşen mikro örgütlenmelerden oluşurlar seçilim özellikleri vardır. Seçilim özelliği aslen elementer mekanik fizikten temel alır yani her atom diğer her atom ile bağ yapamaz belli bir enerji ilişkisi gerekir ve bu ilişki atomum yapısına bağlıdır. Makro moleküler yapılar yani temel organik bileşikler kararsız ve reaktif olan elementlerden oluşurlar. Reaktif olma nedenleri de kararlı yani enerji dengesine ulaşmamalarıdır zaten. Nitekim Helyum hiç bir şey yapmaz soygazdır hiç bir şekilde bir reaksiyona girmez bağ oluşturmaz istediğiniz kadar başka atomlarla çarpıştırım helyum bileşiği elde edemezsiniz. Ancak karbon,Azot, Hidrojen, Fosfor, Oksijen gibi elementler böyle değiller. Sayısız bağ yaparlar ve bu bağlar onları görece dengede tutar.
Bir DNA molekülü kozaman bir moleküldür sayısız reaksiyona girmiştir ve dengeyi koruyanlar yapısında kalırken, diğerleri elenir. DNA kopyalanırken iki sarmal kolunun bağları ayrışır ve ortamda rastgele dolaşan element ve bileşiklerden sadece belli özelliği olanlar yeniden her iki kolun karşısına gelerek kimyasal dengeyi oluşturabildiği için DNA kendini kopyalar deriz. Kopyalanan bir şey yoktur aslında reaksiyonlar sürmektedir. Reaksiyonlar ne derce fazla ve oluşan moleküller ne derece kompleks ise varolan dizge de o derece canlılığa yani kendi dinamiğine sahiptir, cansız doğa gibi yerel bir evren parçasında pasif değildir.
Evrimin halkalarını da kimyasal reaksiyonlardaki moleküler seçilimlerin sonucu ortaya çıkan genetik değişimler oluşturmaktadır. Bunlar mutasyon ile doğrudan, sürüklenmeyle ve seöçilkim eleme sırasında dolaylı da olabilir nitekim her canlı doğuştan döllenmede dahi mutasyon geçirir ki bu artık zorunlu birr durum olup crossing-over olarak adlandırılır.
İşin bu kısmını da çok daha karmaşık olduğundan biyoloji ve canlı bilimleri,organik kimya araştırıp açıklamaya çalışmaktadır.
Ortaya konulan modellerin ne derece birebir doğa ile örtüştüğü önemli değildir çünkü doğayı modeller ve sembollerle şekillendirerek kendi açısından manalar vererek yaşayan bir türüz bizde.
"Her şey" i açıklayabilecek "bir şey" ise sözkonusu değildir. O nedenle tesadüfen olamaz denilirken "her şey" in yerine hayali bir isim bir sembol bir kavram olan ""bir şey" koyup o bir şey e türlü asmaçlar,iradeler,arzular ve planlar gibi insani isteklerle özelleştirerek doğanın daha ötesinde bir zekaya ve onun nihai sebebi gibisinden tamamen akıl dışı bir kısıtlama dahilinde yaqşamı kavramaya yeltenmek ve de iddia etmek dahası başka türlüsünü kabul etmemek zihinsel bir zaafiyet dahilindeki bilmediğinde kesin önermeler ve hayali tasarımlarla ısrar etme davranışını gösterir kanısındayım.