Felsefe, Edebiyat, Sinema, Müzik, Tarih, Kültür  & Sanat ve Mizah  Forumu Ana Sayfa İletişim Site Haritası

Geri git   Felsefe, Edebiyat, Sinema, Müzik, Tarih, Kültür & Sanat ve Mizah Forumu > Kültür & Sanat > Bilimsel Mevzular

Bilimsel Mevzular Bir soru daha sorabilme sanatıdır bilim.

İnsanlık Kapitalizmin Deneme Tahtasında

Bilimsel Mevzular içerisinde İnsanlık Kapitalizmin Deneme Tahtasında konusu: İnsanlık Kapitalizmin Deneme Tahtasında Kerem Dağlı Ünlü Hipokrat Andı şöyle biter: “Vegrorum arcana visa, auidita intellecta nemo eliminet.” Anlamı şudur: “Etrafımda olup bitenleri, görüp işittiklerimi bir sır olarak saklayacağım ve ...

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1 (permalink)  
Alt 30-09-2008, 04:09
Taze Arıza
 
Üyelik Tarihi: 05-08-2008
Mesajlar: 125
Exclamation İnsanlık Kapitalizmin Deneme Tahtasında

İnsanlık Kapitalizmin Deneme Tahtasında
Kerem Dağlı


Ünlü Hipokrat Andı şöyle biter: “Vegrorum arcana visa, auidita intellecta nemo eliminet.” Anlamı şudur: “Etrafımda olup bitenleri, görüp işittiklerimi bir sır olarak saklayacağım ve kimseye açmayacağım.” Doktor-hasta ilişkisinin mahremiyetini güvence altına almak üzere ettirilen bu yemin, bu ahlâki özünü yitireli ve kapitalist dünyanın doktorları tarafından çöpe atılalı uzun yıllar oluyor. Ve bugün olsa olsa, kapitalizmin yürüttüğü insanlık dışı ilaç ve tıp deneylerine katılan doktorlar tarafından şu şekilde kullanılıyor: “İnsan sağlığını koruma maskesi altında gerçekleştirilen pis işleri, daha fazla kâr uğruna döndürülen dolapları, bu uğurda yüz binlerce insanın katledildiğini bir sır olarak saklayacağım!”
Evet, kapitalist dünyada “bilimsel araştırma” adı altında her gün binlerce insan, bilmedikleri kimyasallara maruz kalıyor, yeni geliştirilmekte olan ve yan etkileri bilinmeyen ilaçların denendiği kobaylara dönüştürülüyor. Ruhunu sermayeye satmış sözde bilim adamlarıysa bu gerçekleri bir sır gibi saklamaya ant içmiş durumdalar. Kapitalizm dozu öylesine kaçırmış durumda ki, biyolojik silah denemelerinden tutun da radyoaktif maddelerin insanlar üzerindeki etkilerine kadar pek çok konudaki araştırmalar, akıl almaz bir fütursuzlukla, milyonlarca insanın yaşadığı koca şehirler üzerinde yapılıyor.
Büyük ilaç tekellerinin laboratuvarlarında, istihbarat dairelerinin ve savunma bakanlıklarının işbirliğiyle yürütülen bu faaliyetler, çoğunlukla gizlice yapıldığından, ortaya çıkarılmaları ve teşhir edilmeleri de son derece zor. Bildiklerimiz, tesadüfen ortaya çıkanlarla ya da ciddi sayıda insanın ölümüyle sonuçlanan denemelerin mahkemelik olanlarıyla sınırlı. Bu durumda bile, suyun başını tutmuş olan Amerikan Gıda ve İlaç Dairesinin (FDA) ve Dünya Sağlık Örgütünün (WHO) açıkladıklarıyla yetinmek zorundayız. Çünkü çoğu durumda her iki kurum da tekellerin maaşlı adamlarıyla dolu olduğundan, “ticari sır” gerekçesiyle ellerindeki bilgileri vermekten imtina ediyor. Deneyleri gerçekleştirenlerin açıklama yapması da yüklü tazminat tehditleriyle önlenmiş durumda. Dolayısıyla, yaşananların son derece az bir kısmı dışarı yansıyor. Ancak bu kadarı bile gözünü kâr hırsı bürümüş kapitalistlerin milyonlarca insanın hayatını nasıl da hiçe saydıklarını ve bu işi, dozunu daha da arttırarak devam ettirdiklerini görmemize yetiyor.

Kapitalizmin “ölüm melekleri” işbaşında

Bilimsel çalışmaların deneyler yapılmaksızın ilerlemesi düşünülemez. Özellikle tıp söz konusu olduğunda, denemelerin bir kısmının insanlar üzerinde yapılması da eski çağlardan beri süregelen bir olgudur. Ancak bu gerçeklik ya da zorunluluk -ki bilimin ilerlemesiyle aşılması mümkün bir durumdur- ilaç tekellerinin ve kapitalist devletlerin işlediği insanlık suçlarını ortadan kaldırmamaktadır. Çünkü bahsettiğimiz konu, bir bilim insanının, örneğin kanser hastalığına çare olacak bir ilacı gönüllü kanser hastaları üzerinde denemesi türünden bir şey değildir. 20 milyonluk bir megapol olan New York gibi bir şehir üzerine gönderilen bakteri yüklü bulutlardan ve farkında olmadan hastalanan milyonlarca insandan bahsediyoruz. Yani konu, çoktan beridir, bilimsel etik tartışmalarının ötesine geçmiş ve geniş kitlelerin yaşamını doğrudan ilgilendiren bir boyut kazanmıştır.
20. yüzyıla gelininceye kadar, bilim insanları bu tür deneyleri çoğunlukla kendi üzerlerinde yaparlar, yetmediği ve deneyin riskli olduğu durumlarda da, ya gönüllüleri ya savaş esirlerini yahut köleleri kullanırlardı. Kuşkusuz gönüllülerin haricinde, insanların sırf köle veya savaş esiri oldukları için kullanılması da insanlık dışıydı. Ancak yine de bu tür deneyler, geniş kitleleri tehdit edecek boyutlarda bir risk taşımıyorlardı. Oysa üretici güçlerin gelişimine paralel olarak bilimsel ilerlemenin korkunç bir ivme kazandığı 20. yüzyıldan itibaren söz konusu olan, bilim insanlarının kendileri veya birkaç kişi üzerinde yaptıkları basit deneyler değil, ulusötesi ilaç tekellerinin milyarlarca dolar harcayarak fonladığı, binlerce araştırmacının çalıştığı ve yüzbinlerce insanın da denek olarak kullanıldığı faaliyetlerdir. Tıbbi deneyler ve ilaç denemeleri, bugün hacmi milyarlarca dolar eden bir sektör haline gelmiştir. Hal böyle olunca da, çoktan beridir kapitalizmin emri altına girmiş olan araştırmacılar, insani değerleri ve bilimsel etiği bir kenara bırakarak akıl almaz deneyler yapmaktan çekinmiyorlar.
Tıbbi deneylerin yaygınlaşmasının ve insanların kalabalık gruplar halinde denek olarak kullanılmaya başlamasının tarihini 1900’lü yılların başlarına kadar götürmek mümkündür. Bu yıllarda, geçmişte birer doğal afet olarak görülen ve tek kurtuluş yolu olarak tanrının merhametine sığınılan veba, verem, çiçek hastalığı, çocuk felci, sıtma, tifüs gibi salgın hastalıklara karşı etkili ilaçların geliştirilmeye başlanmasıyla ilaç tekellerine büyük kâr kapıları açılmış oluyordu. Bu salgın hastalıkların telef ettiği ordularını kurtarmak için ilaç tekellerine büyük paralar ödemeye hazır olan kapitalist devletlerin de desteğiyle, daha kalabalık insan grupları üzerinde tıbbi deneyler yapılmaya başlandı. ABD’de, Filipinli mahkûmlara “malarya ve kolera”, Küba’daki İspanyol göçmenlere “sarıhumma”, sivil hastaların bulunduğu hastanelerde insanlara “frengi” mikrobu verilerek testler yapılıyor, devlet hapishanelerindeki tutuklular üzerinde organ nakli denemeleri yapılıyordu. Tüm bu denemelerde, denek olarak kullanılacak kişiler tamamen “habersiz ve gönülsüz”düler. Çoğu zaman kendilerine ya hiçbir açıklama yapılmıyor ya da deneyler zorla yapılıyordu. Ve tüm bu tıbbi deneylerin amacı, ilaç tekellerinin söz konusu hastalıklara ilişkin ilaçları bir an önce geliştirip satışa sunabilmeleriydi. Elde edilecek tatlı kârların yanında, birkaç bin mahkûmun ya da göçmenin hayatının ne önemi olabilirdi ki?!
Aynı dönemde Anadolu’da da benzer şeyler yapılıyordu. 1914-1915 yıllarında baş gösteren ve orduyu kırıma uğratan tifüs salgınına çare bulmak için İttihatçı paşalar, ordudaki ve Doğu Karadeniz bölgesindeki Ermeniler üzerinde tıbbi deneyler yapılmasını emrettiler. Çalışmalar, bizzat İttihatçı asker-hekimler tarafından yürütülecekti. Özellikle Trabzon ve Erzincan gibi yörelerde, ordu birlikleri içinden ve yöre halkından derlenen Ermeni gruplar üzerinde deneyler yapıldı. Neler olup bittiğinden habersiz bu insanlara, kendilerine koruyucu aşı yapıldığı söylenerek gerçekte aktif halde tifüs mikrobu verildi ve hastalığın seyri incelenerek araştırmalar yapıldı. Bu insanların binlercesi öldü ve cesetleri maden kuyularına atıldı. Resmi kayıtlarda yer alan rakamlar bile 4-5 bin gibi sayılarla ifade edilmektedir ki, gerçek sayının çok daha fazla olduğu kesindir. Hatta denemelerin işe yaradığı düşünülerek bir süre sonra İstanbul gibi büyük şehirlerdeki hastanelerde çalışan Ermeni doktorlar, eczacılar ve öğrenciler üzerinde de denemelere devam edildi. Vücutlarına mikrop aşılanan bu insanların öleceği bilindiğinden, çoğu zaman şehir dışına çıkarılarak ölüme terk edildiler veya Trabzon’da olduğu gibi kayıklarla götürülüp Karadenizin karanlık sularına atılarak boğuldular. (M. Ali Çelebi, “Anadolu’da Ermeni Soykırımı”, Özgür Gündem, 26 Nisan 2007)
30’lu yıllara gelindiğinde ise dünya faşizmin ve silahlanmanın yükselişine tanık oluyordu. Bu yüzden, emperyalist hegemonya yarışında başa geçmeye hazırlanan ABD’de de, daha 1930’lardan itibaren insan varlığını hiçe sayan deneyler yapılmaya başlanmıştı. 1931’de Biyolojik Silah Tesislerini kuran Amerikan ordusu, buradaki askerlere ve bölgedeki hastanelerde yatan sivil hastalara kanser hücreleri aşılıyor, vücutlarına radyoaktif maddeler veriyordu. 7 bine yakın insan, haber verilmeksizin bu deneylerde kobay olarak kullanıldılar. Tamamına yakını ilerleyen yıllarda kanserden öldü ve çoğunun çocukları da kansere yakalandı. Birkaç yıl sonra ise, Kamu Sağlığı Ajansının müdürü, yaklaşık 20 yıl boyunca milyonlarca insanın ölümüne yol açmış olan “pelagra” (vitaminsizlikten kaynaklanan bir hastalık) hastalığının sebeplerini bildiklerini, ancak ölümler genel olarak halkın yoksul ve siyahî kesiminde gerçekleştiğinden harekete geçmediklerini itiraf etti. Bu tüyler ürperten açıklamayı yapan ajans müdürü son derece soğukkanlıydı. Çünkü çalıştığı ajans burjuva devletin bir kurumuydu ve ilaç tekelleri tarafından fonlanıyordu. Ve yoksul insanlara ilaç satarak pek de kâr elde edemeyeceğini düşünen ilaç tekellerinin bu hastalık üstünde araştırma yapmaya ihtiyaç duymamasında, ona göre bir terslik yoktu! Burjuvazinin bu zihniyeti, bugün de zerre kadar değişmiş değildir.
Kuşkusuz bu insanlık dışı deneyler bile, daha sonraki yıllarda Alman ve Japon faşizminin toplama kamplarında yapacağı denemelerin yanında küçük çaplı kalacaktı. Emperyalist-kapitalist sistemin kanlı sopası olan faşizm, her alanda olduğu gibi sözde bilimsel amaçlarla yapılan tıbbi denemelerde de ilaç tekellerinin ve kapitalist devletlerin önünde yeni bir çığır açmıştır. Japonların ünlü 731. Birim’inin ve Almanların doktor Mengele gibi faşistlerinin başını çektiği ekipler, toplama kamplarındaki insanlara, “bilimsel araştırma” adı altında insan aklının ve vicdanının almayacağı işkenceleri yapmışlardır. Bu vahşi deneylerin detaylarını anlatmaya gerek yok. Ancak şu kadarını söyleyebiliriz ki, sadece Nazi kamplarında 400 bine yakın insan bu deneylerde hayatını yitirdi. Bu insanların vücutlarına sayısız hastalığın mikropları veriliyor, hiçbir anestezi yapılmadan canlı canlı uzuvları kesiliyor, kobay olarak seçilen yetişkinler ve çocuklar üzerinde insan vücudunun acıya veya soğuğa ne kadar dayandığını ölçmeye dönük testler yapılıyor, kalıtımla ilgili denemelere tâbi tutuluyorlardı.
Faşist kasaplar toplama kamplarında bu vahşeti olanca hızıyla sürdürürken, günümüzün “saygın” ilaç firmalarından Bayer gibi tekeller de bu kanlı oyundaki yerlerini almayı ihmal etmemişlerdir. O dönemde BASF ve Höchst kimya devleriyle birlikte IG Farben kartelinin bir parçası olan Bayer firması, Auschwitz toplama kampının yakınlarında bir üretim tesisine sahipti. Bu tesiste, toplama kampından getirilen 25 bine yakın insan ölümüne çalıştırılıyor ve en fazla 3-4 ay sonra da gaz odalarına gönderiliyorlardı. Üstelik gaz odalarında kullanılan Zyklon-B zehiri de bu tesislerde, birkaç ay sonra aynı gazla katledilecek insanlar tarafından üretiliyordu. Bayer firması, Auschwitz’de görev yapan “ölüm meleği” Mengele’nin çalışmalarını denetliyor ve yönlendiriyor, deneylerden elde edilen bilgileri de kendisine saklıyordu. Yani faşizmin her türlü canavarlığı gibi, bu deneyler de aslında kapitalist tekellere verilen hizmetten başka bir şey değildi. Zaten bu örnek, Bayer tekelinin ilk icraatı da sayılmazdı. Firma asıl çıkışını, I. Dünya Savaşı esnasında Alman ve ABD ordularına kimyasal silahlar ve gazlar üreterek yapmıştı. Bu silahların hepsi de I. Dünya Savaşında kullanıldılar ve yüz binlerce insanın ölümüne yol açtılar. Bayer tekelinin bu icraatları halen de devam etmektedir. Bünyesindeki üst düzey yönetim kademelerinde uzun yıllar boyunca Nazi döneminden kalma savaş suçlusu faşistleri çalıştıran bu tekelin sicili oldukça kabarıktır. Listede, aşırı kârını korumak için AIDS hastalarına ucuz ilaç üretilmesini engellemek, tekel konumunu kullanarak haksız yere fiyatları şişirmek, henüz deneme aşamasında olan ilaçları ve genleri değiştirilmiş gıda ürünlerini etkileri konusunda yeterli araştırma yapmadan piyasaya sürerek insanların hayatını tehlikeye atmak, zehirli atıkları çevreye boşaltmak gibi pek çok insanlık suçu bulunuyor.
Pek tabii ki Bayer tekeli tek örnek değildir. Her ne kadar ikiyüzlü bir şekilde inkâr etseler de, başta ABD olmak üzere tüm emperyalist devletlerin ve ilaç tekellerinin, özellikle Alman faşizminin deneyimlerinden sonuna kadar yararlandıkları bir gerçektir. Bu haydut sürüsünün, faşizmin katlettiği milyonlarca insanın ardından döktükleri sadece timsah gözyaşlarıdır. Faşist katillerin bir kısmını göstermelik olarak Nürnberg gibi uluslararası mahkemelerde ve tiyatrovari duruşmalarda yargılarlarken, birçoğunu da gizlice ülkelerine almış ve çeşitli projelerde kullanmışlardır. Dönemin generallerinden Eisenhower, bu faşist savaş suçlularına, projelerde yer almaları karşılığında dokunulmazlık vermiştir. Toplama kamplarında yapılan araştırmaların sonuçlarını büyük bir titizlikle toplayan Amerikalılar, bilindiği kadarıyla 3 binden fazla savaş suçlusunu da yürütecekleri gizli projelerde kullanmışlardır. Bu deney ve araştırmalar, biyolojik silah denemelerinden, radyoaktif maddelerin insan üzerindeki etkilerine, “zihin kontrol deneyleri”nden nükleer silah projelerine kadar pek çok alanı kapsıyordu. Alman faşizminin açtığı yoldan ilerleyen kapitalist devletler ve ilaç tekelleri, çok daha kalabalık kitleleri kobay olarak kullanarak, sözde insanlığın yararını düşünerek yaptıkları bilimsel araştırmalarına devam ettiler. Artık bizzat toplumun kendisi kapitalizmin deneme tahtasına dönüştürülecekti.
1940’lı yıllara gelindiğinde, nükleer silahlarla ilgili çalışmalar hız kazandığından, bu alandaki denemeler de artmıştı. Yaklaşık 10 yıl boyunca, Amerikan ordusunda yer alan askerlerden sivillere değin binlerce insan tamamen habersiz olarak denemelere tâbi tutuldular. Bunların bir kısmı, bizzat bu araştırmalarda görev almış bilim insanlarıydılar. Vücutlarına plütonyum, florid, uranyum gibi maddeler enjekte ediliyor ve etkileri gözleniyordu. Üstelik uygulanan dozlar, insan bünyesinin kaldırabileceğinin kat kat üstündeydi. Bu maddeler merkezi sinir sisteminin çökmesine ve kansere yol açıyorlardı. Kobay olarak kullanılanlar arasında, savaş gazilerinin yattığı hastanelerin sakinleri de vardı. 40’lı yılların sonuna doğruysa burjuva devlet gemi iyice azıya almıştı. Nükleer silah denemelerinin yapıldığı bölgelerdeki insanlar kasıtlı olarak tahliye edilmiyor ve patlamaların insanlar üzerindeki etkileri anlaşılmaya çalışılıyordu.
1950 yılından itibaren ise, biyolojik silah denemeleri kapsamında, hastalığa neden olan bakteri ve virüslerin kullanıldığı açık hava deneyleri bizzat ABD başkanının gizli emriyle başlatılacaktı. Aynı yıl Amerikan savaş gemileri, San Francisco kentine bakteriden oluşan bulutlar püskürttüler. Şehirdeki hemen herkes zatürree benzeri belirtiler gösteren hastalıklara yakalandı. O zamanlar şehrin nüfusu 750 bin civarındaydı. 1953 yılında benzer deneyler, New York dâhil 8 şehir üzerinde daha yapıldı. Şehirlerin üzerine “çinko kadmiyum sülfür” gazıyla yüklü bulutlar salındı. Şehirlerde yaşayan binlerce insan, nedenini anlayamadıkları bir şekilde çeşitli virütik hastalıklara yakalanıyor ve kendilerini kamu sağlığı görevlisi olarak tanıtan askeri doktorlar tarafından gözlemleniyorlardı. Biyolojik silahların etkilerini ölçmek için yapılan bu deneylerin yanı sıra, ordunun biyolojik silahları kullanma becerisini ölçmek için de çeşitli deneyler gerçekleştiriliyordu. Bu kapsamda, büyük bir bölgeyi kapsayan Florida’daki Tampa Körfezine gaz yüklü bulutlar gönderiliyor, sıtma mikrobu taşıyan sivrisinekler bölgeye salınarak, halk üstündeki etkileri ölçülmeye çalışılıyordu. 1966 yılında, ABD ordusu tarafından New York metrosuna “Bacillus subtilis” mikrobu verildi. Ordunun bakteriyle dolu ampulleri havalandırma ızgaralarına atması sonucunda bir milyonun üzerinde insan bu mikroplu havayı soludu!
1967 yılında başlayan ve biyolojik-kimyasal silahların denenmesini amaçlayan bir proje kapsamında çok daha spesifik denemelere girişen Amerikan ordusu, “insanın bağışıklık sistemine saldıran ve hiçbir ilaçla tedavi edilemeyen sentetik bir virüs geliştirme” çalışmalarına başladı. Hedeflenen şey, AIDS benzeri ve özellikle de belli etnik grupları hedef alan virüsler geliştirmekti. AIDS’li ve kanserli hücreler üzerinde araştırmalar yapılarak, bu hastalığa yol açan organizmalar daha da geliştirilmeye çalışılıyordu. Devletin gizli yürüttüğü bu faaliyetler zamanla o kadar ayyuka çıktı ki, 1977 yılında senatoda yapılan bir oturumda 1949-69 yılları arasında 239 yerleşim bölgesinin biyolojik ve kimyasal silahlarla zehirlendiği doğrulandı. Bu bölgeler arasında başkent Washington bile vardı. Ancak burjuva devlet hiçbir şey olmamış gibi faaliyetlerine devam etti. New York, Los Angeles ve San Francisco kentlerinde deneysel “Hepatit B” aşılaması çalışmalarına başlandı. Doğal olarak (!) insanlara ne tür bir tehlikeyle karşı karşıya oldukları açıklanmıyordu. Özellikle eşcinsel erkeklerin tercih edildiği bu deneyler yoluyla, binlerce insana AIDS hastalığı bulaştığı ise yıllar sonra ortaya çıkacaktı.
90’lı yıllardan sonra ise, artan kamuoyu baskısı yüzünden, işlediği bu suçları itiraf etmek zorunda kalan ABD emperyalizmi, artık bu tür çalışmalar yapmayacağını açıkladı. Oysa ABD gerçekte bu işi daha gizli ve usturuplu yöntemlerle yapmayı, devlet kurumlarını işin içinden çekerek paravan kuruluşlarla ilaç tekellerinin ortaklığında ve ABD’nin dışında, örneğin Afrika, Hindistan gibi yerlerde denemelere devam etmeyi düşünüyordu. Böylece hem kirli işlerini kamuoyunun gözünden uzaklarda yapmış olacak, hem de suçların açığa çıkması durumunda topu bu paravan kuruluşların üzerine atabilecekti.
Bu tür denemelerin sadece ABD’de yapıldığını düşünmek elbette saflık olur. Diğer emperyalist-kapitalist ülkelerin yanı sıra, Bayer vb. gibi ilaç tekelleri de işlenen insanlık suçlarının birer ortağıdırlar. Hepsinin sicili benzer fiillerle doludur. İşin başını çeken Dünya Sağlık Örgütünün öncülüğünde ve çoğu zaman da yardım ve hibe kuruluşları kılığında, dünyanın Afrika ve Asya gibi geri kalmış bölgelerinde faaliyet yürüten ilaç tekelleri, yüz binlerce insanı araştırmalarında kobay olarak kullanıyorlar. Tıpkı Nazilerin siyasi tutukluları ve “aşağı ırkları” kullanması gibi, modern dünyanın “ölüm melekleri” de yoksul halkları ve korunmasız insan gruplarını bu deneylerde kullanıyor.

İnsan mıyız, kobay mı?

İster emperyalist metropollerde olsun ister Afrika’nın yoksul bölgelerinde, bu tür deneyler için seçilen insan gruplarının ortak özellikleri, burjuvazinin bu konuda da son derece siyasi ve sınıfsal tercihler yaptığını göstermektedir. Dünyanın her yerinde denekler, mahkûmlardan (özellikle siyasi mahkûmlardan), akıl hastalarından, kimsesizlerden ve sokak çocuklarından, göçmenlerden ve yoksullardan seçilmektedir. İlaç tekellerinin hizmetindeki soysuzlaşmış “bilim insanları”, avukatlar, hukukçular ve bürokratlar ordusu deneylerin “gönüllü” denekler üzerinde yapıldığını ve bilimsel ilerleme için bu denemelerin şart olduğunu söyleseler de gerçeklik değişmiyor. Çünkü kapitalizmin yarattığı eşitsiz sistemde, yoksulluktan ve sefaletten kırılan milyarlarca insan varolduğu sürece, ilaç tekelleri birkaç yüz dolar karşılığında “gönüllü” hale gelecek kobaylar bulmakta hiçbir zorluk çekmemektedir. Ayrıca ilaç tekellerinin yaptığı deneylerin çoğu ne “haberli ve gönüllü”dür, ne de “bilimsel araştırmaların” kalabalık insan grupları üzerinde yapılmasının bilimsel gerekliliklerle bir alakası vardır. Asıl sebep, yüksek maliyetli test safhalarını kısaltmak uğruna, ilaçların laboratuvar ortamlarında yeterince denenmeden piyasaya sürülebilmesidir.
İlaç tekelleri, işlerini sessiz sedasız yürütebilmek için türlü siyasi ve hukuki mekanizmaların yanı sıra, her türlü ideolojik propaganda aracını da büyük maharetle kullanmaktadırlar. Bu tekeller denemelerinin büyük bir kısmını Afrika halkları üzerinde gerçekleştirdiklerinden, medyada da Afrika kıtası sürekli olarak ölümcül ve tedavisi olmayan hastalıkların kaynağı olarak gösterilmektedir. Dünya çapında sayısı elli milyona yaklaşan bir insan kitlesini pençesine almış olan AIDS hastalığının hikâyesi, bu duruma güzel bir örnektir. Bu hastalık, Orta Afrika’daki bir araştırma laboratuvarında çocuk felci hastalığına karşı aşı geliştirme çalışmaları esnasında ortaya çıkmasına rağmen, ilaç tekelleri ve burjuva medya yıllarca hastalığın kaynağı olarak eşcinselleri ve Afrikalı “ilkel zencilerin” maymunlarla iç içe yaşamalarını ve hatta onlarla cinsel ilişkiye girmelerini gerekçe gösterdiler. Bu akıl almaz iftiranın ırkçı boyutu bir tarafa, laboratuvarın bulunduğu bölgedeki binlerce çocuk denek olarak kullanıldığından, hastalık kısa sürede Afrika kıtasının tamamına yayıldı. Ancak şimdi de, büyük bir ikiyüzlülük ve gaddarlıkla, kendi ürettikleri hastalığın pençesinde kıvranan Afrikalı yoksullara ucuza ilaç vermeyi reddediyorlar. Yılda 600 dolara kadar düşürebilecekleri ilaç kürünü, 15 bin dolardan, yiyecek ekmek bulamayan insanların önüne sürüyorlar. İlaç tekellerinin bunu yapabilmesine şaşmamak gerekir, çünkü kapitalizmin bu konudaki mantığı basittir: paran yoksa öl!
Aynı ilaç tekelleri, üretecekleri, dolayısıyla yatırım yapacakları ilacı seçerken de aynı güdüyle yani daha fazla kâr elde etme hırsıyla hareket etmektedirler. AIDS gibi, kanser gibi tedavisi pahalı hastalıklara yönelik ilaç üretmek her zaman daha kârlı olduğundan, onyıllar önce tedavisi bulunmuş basit hastalıklar yüzünden yüzbinlerce insan hayatını kaybediyor. Örneğin Ortaçağın hastalığı olarak bilinen verem tekrar hortladığı ve üstelik tüm dünyada milyonlarca insanı tehdit ettiği halde, bu hastalığa yakalanan kesimler yoksullardan oluştuğu için, ilaç tekelleri mevcut ilaçlara direnç kazanmış hastalığı durdurmak yönünde hiçbir şey yapmıyorlar. İşçi ve emekçilerin vergileriyle beslenen devletler ise olup biteni izlemekle ve yoksul halklara “iyi beslenin” türünden bayat tavsiyeler vermekle yetiniyorlar. Oysa onların “iyi beslenin” diyerek adeta hakaret ettiği bu insanların 1,5 milyarlık bir kısmı günde 1-2 doların altında bir parayla hayatta kalmaya çalışıyor. Çoğu için içme suyu elde etmek bile son derece zahmetli bir uğraşı gerektiriyor. Bu gerçekler apaçık ortadayken, ilaç tekellerinin tepesindeki burjuvalar ve onların emrindeki devlet bürokratları yoksul halkları tıbbi araştırmalarda kobay olarak kullanabilmek üzere yeni yol ve yöntemler araştırmakla meşguller.
Kâr getirecek hastalıklar yetmediğinde de, ilaç tekelleri için yeni yeni hastalıklar icat etmek işten bile değildir. Biyolojik silah araştırmalarında elde edilen sentetik virüslerin bir kısmının, etkisi düşürülerek kullanıldığı ve çeşitli yollarla insanlar arasında yayıldığı, sonrasında da ilaç tekellerinin bu hastalıklara yönelik ilaçları ciddi kârlarla sattığı iddiaları hiç de yabana atılır cinsten değildir. Son yıllarda ardı arkası kesilmeyen grip salgınlarının arkasında böylesi denemelerin yatmadığını kim bilebilir? Neredeyse hiçbir ciddi denetim altında olmadan çalışan tekeller, çoğu kez de dolaylı yollardan hepimizi birer denek olarak kullanmaktalar. Ruhsat alınmadan önce yapılması gereken testler, maliyetli olduğu gerekçesiyle geçiştirilip ilaçlar apar topar piyasaya sürülüyor ve sonra da yüzbinlerle belki de milyonlarla ifade edilebilecek sayıda insan ilacı kullanmak suretiyle aslında denek işlevi görmüş oluyor. Piyasaya sürüldükten birkaç yıl sonra binlerce insanın ölümü ve/veya hastalanması üzerine piyasadan çekilen sayısız ilacın varlığı, bu durumun ispatıdır. Üstelik yasaklanan bu ilaçlar rahatlıkla başka ülkelerde satışa sunulabiliyor. Zaten çoğu durumda da ruhsatı veren devlet birimleri, deneme safhasında sorunlar çıkmış olmasına rağmen ilaca onay vermekten çekinmiyorlar. Tüm bunlar Dünya Sağlık Örgütü ve ulusal makamlar tarafından gayet iyi bilindiği halde bir şey yapılmaması ise, kapitalist sistemin insan hayatına ve sağlığına verdiği değerin göstergesidir.
Durum Türkiye’de de farklı değildir. İlaç deneylerinin yapılmasını onaylayan yasa 1993’te çıkmış olmasına rağmen, birçok paravan kuruluşun öteden beri bu tür faaliyetlere el altından devam ettiği bilinen bir gerçekliktir. Ancak birçok alanda olduğu gibi, bu alanda da en büyük atılımı AKP hükümeti gerçekleştirmiş ve ilaç tekellerine hem prosedür açısından gerekli kolaylığı sağlamış hem de bu konudaki denetimini en alt seviyeye indirerek, üniversite hastanelerinin kendi oluşturdukları “etik kurul”lar vasıtasıyla bu tür deneyleri yapmasının önünü açmıştır. 2005 yılında TCK’da yapılan bir değişiklikle çocuklar üzerinde tıbbi deneyler yapılması önündeki engelleri de kaldıran AKP’nin bu atılımı kısa sürede sonuç vermiş ve başta Erciyes Üniversitesi olmak üzere pek çok üniversite hastanesi, bünyesinde “İyi Klinik Uygulama Merkezi” oluşturarak ilaç tekelleriyle işbirliği içinde deneylere başlamıştır. Böylece Türkiye’nin yoksulları da 150 dolar karşılığında kendilerini ve çocuklarını, ilaç tekellerinin elde edeceği muazzam kârlar uğruna kobaylaştırma olanağına kavuşmuşlardır! Bugünlerde ise, ilaç araştırmalarına ilişkin yönetmelikte, bu tür deneylerin özel hastanelerde ve hamileler üzerinde de gerçekleştirilebilmesinin önünü açan değişiklikler yapılması gündemdedir. Böylece Türkiye, kendi ülkelerinde yasal engeller yüzünden sıkıntı yaşayan ilaç tekellerinin yeni kobay sahası haline getirilmek istenmektedir.
Ancak bu tür uygulamalar AKP dönemiyle başlamış değildir kuşkusuz. Ondan çok önce de, insanlar üzerinde canice deneyler yapmak konusunda birikimi bulunan burjuva devletin faaliyetleri mevcuttur. Cuntacı generaller, 12 Eylül faşizminin karanlık günlerinde bu tecrübelerden bol bol faydalanmıştır. Dönemin hapishanelerinde görev yapan işkenceci doktorlar, bir insanın falakaya ne kadar dayanabildiğinin, ortalama kaç cop vurulması gerektiğinin “ihtisasını” devrimci tutsaklar üzerinde yapmışlardır. Aynı dönemde, ABD’de henüz ruhsatı alınmamış ilaçlar yine devrimci tutsaklar üzerinde denenmiştir. Devrimci tutsaklara uygulanan işkence ve “rehabilitasyon” -bilincini teslim alma- programlarının hazırlanması ise Turan İtil’in başında bulunduğu CIA patentli Hafize Zehra İtil Vakfı tarafından gerçekleştirilmiştir. 12 Eylül’ün faşist rejimiyle sıkı ilişkileri bulunan vakfın yönlendirmesiyle, binlerce devrimci tutsak üzerinde Nazileri aratmayacak gaddarlıkta deneyler yapılmıştır. ABD’de 50’li yıllardan beri üzerinde çalışılan “zihin kontrol deneyleri”nden elde edilen sonuçlar, Türkiyeli devrimciler üzerinde de denenerek, burjuva devletin “bilimsel” işkence araştırmalarına katkıda bulunulmuştur.

Kapitalizmi tekrar tekrar denemeye gerek yok!

İnsanlığı deneme tahtasına çevirmiş olan ilaç tekellerinin ve kapitalist devletlerin bu icraatları, bilimsel çevrelerde de uzun zamandır tartışma konusudur. Birçok akademisyen ve bilim adamı, çeşitli “etik” tartışmalar yürütmek suretiyle, insan hayatını ve sağlığını hiçe sayan bu pervasızlığa “çare bulmaya” çalışıyorlar! Dünya Sağlık Örgütünün de kabul ettiği Helsinki Bildirgesi bu konudaki temel metin konumundadır. Bu bildirgeye göre, denek olarak kullanılacak insanın hayatı ve sağlığı bir bütün olarak önemsenmeli, tıbbi araştırmada hedeflenen yarar deneğin üstleneceği risklerden fazla olmalı, denek araştırmaya gönüllü olarak katılmalı ve her konuda yeterince bilgilendirilmiş olmalı, ayrıca deneyin sonuçları olumlu ve olumsuz yanlarıyla birlikte ve araştırmanın fon kaynaklarını, kurumsal bağlantılarını içerecek biçimde yayınlanmalıdır vs. vs.
Oysa en fazla “iyi niyetli” olarak nitelendirebileceğimiz bu türden “etik” kuralların, gerçek hayatta hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. Çünkü konu “etik” bir mesele olmaktan çok uzaktır. Toplumsal boyut kazandığı andan itibaren sınıfsal bir gözle değerlendirilmeye muhtaçtır. Öncelikle kavranması gereken nokta, ne ilaç tekellerinin ne de kapitalist devletlerin insani ve etik değerlere zerre kadar önem vermediğidir. Bunun en bariz kanıtı, bizzat Dünya Sağlık Örgütünün kendisinin tekellere bağlı bir kuruluş olması ve bu tür insanlık dışı deneylerin yürütümüne öncülük etmesidir. Dolayısıyla aslında ilaç tekellerinin maaşlı elemanı konumunda bulunan uzmanların hazırladığı bildirgeden de, yapacağı denetimlerden de hiçbir şey çıkmayacağı açıktır. İlaç tekelleri için önemli olan kârdır, onlar için “insan hayatının ve sağlığının” değeri de bu kâra yapacağı katkı kadardır.
Araştırmalarda hedeflenen, yararın riskten fazla olması ilkesinin de gerçek hayatta bir karşılığı yoktur. İlaç tekelleri toplumsal yararı değil kendi kârlarını düşünürken, riske katlananlar hastalar ya da para karşılığında denek olan yoksul insanlar olmaktadır. Bunca yoksulluğun içinde karın tokluğuna her türlü riski üstlenecek “kobay” bulmak zor olmayacağından, “gönüllülük” ilkesinin anlamsızlığı üzerinde de fazlaca durmaya gerek yoktur. Bilgilendirme ise, belki de en çok istismar edilen kriterdir. Hiçbir ilaç tekeli, işine gelmeyen bilgiyi vermeye yanaşmaz. Aksine emrindeki muazzam propaganda ve medya araçlarıyla her türlü dezenformasyonu yapmaktan geri durmayacaktır. En basitinden, kullandığımız ilaçların prospektüslerinin üzerindeki bilgilerin yeterliliği veya bunları kaçımızın okuyup anlayabildiği ortadadır.
Dolayısıyla kapitalizm altındaki pek çok sorunda olduğu gibi bunda da meseleyi “etik” yaklaşımlarla veya burjuva hukukuyla çözmenin imkânı yoktur. Çünkü etiği de hukuku da oluşturan ve uygulayan onların emrindeki uzmanlar ve bürokratlardır. Kapitalizmin mantığını anlayamayan ve gerçekliğini göremeyen “iyi niyetli” aptallar için bu tür çabalar anlamlı olabilir. Ancak kapitalizm geçen her saniye insanlığı yokoluşa doğru bir adım daha yaklaştırıyor. İlaç tekellerinin ve kapitalist devletlerin bu konudaki sicili ortadadır. Geçmişte yaptıkları, gelecekte yapacaklarının teminatıdır. Geçmiştekilerden çok daha canice ve zalimce denemeleri, toplumun çok daha geniş kesimlerini işin içine katarak yapmaya devam edeceklerdir. Bu yüzden de kapitalizmi tekrar tekrar denemeye gerek yoktur. Ama tüm bu yaşananlar da gösteriyor ki, örgütsüz kaldığı ve mücadele etmediği sürece, işçi-emekçi sınıflar, kapitalizmin “kobay faresi” olmaktan kurtulamayacaklar.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
  #2 (permalink)  
Alt 30-09-2008, 04:12
Taze Arıza
 
Üyelik Tarihi: 05-08-2008
Mesajlar: 125
GELECEK SOSYALİZMLE GELECEK

Dev­rim… Sos­ya­lizm… Bu iki söz­cük­le sık­lık­la kar­şı­la­şı­yor, kul­la­nı­yo­ruz. Çi­vi­si iyi­ce çık­mış bu sö­mü­rü­cü sis­tem­den kur­tul­mak is­ti­yo­ruz; onun için dev­rim ge­rek­li di­yo­ruz. Bu bar­bar ve kan emi­ci sis­te­min al­ter­na­ti­fi var­dır di­yo­ruz; sos­ya­liz­mi işa­ret edi­yo­ruz…
Pe­ki bu bir­bi­ri­ne bağ­la­dı­ğı­mız iki söz­cük ne­yin kar­şı­lı­ğı? Ha­yır, öy­le de­rin te­ori­ler yap­mak­sı­zın; bu sis­tem­den ya­ka sil­ken in­san­lar için al­ter­na­tif ola­rak ile­ri sür­dü­ğü­müz şe­yin pra­tik kar­şı­lı­ğı ne ola­cak?
Ne­yi de­ğiş­ti­re­cek sos­ya­lizm?
Bu­gü­ne ka­dar dev­ri­me iliş­kin ya­pı­lan ko­nuş­ma­lar­da, ya­zı­lan ya­zı­lar­da ço­ğun­luk­la bü­yük de­ği­şim­den sö­ze­dil­di… Ge­nel ola­rak dev­rim­le sö­mü­rü, sö­mü­rü­cü sı­nıf­lar or­ta­dan kal­dı­rı­la­cak, ye­ri­ne iş­çi­le­rin, emek­çi­le­rin dev­le­ti ku­ru­la­cak. Sos­ya­lizm in­şa edil­me­ye baş­la­na­cak; “her­kes top­lu­ma yap­tı­ğı kat­kı öl­çü­sün­de ka­za­na­cak­tır”. Sos­ya­lizm, da­ha da ge­li­şe­rek ko­mü­niz­me va­ra­cak; ko­mü­nist top­lum­da “her­kes ye­te­ne­ği­ne gö­re top­lu­ma kat­kı­da bu­lu­na­cak ve ih­ti­ya­cı ka­dar ala­cak­tır.”
Bu bir hayal mi?
Bir sos­ya­lizm de­ne­yi ya­şan­dı… Sov­yet­ler Bir­li­ği 1917’den 1950’le­rin or­ta­la­rı­na ka­dar sos­ya­liz­mi in­şa­ et­ti, bu te­mel­de iş­çi­le­rin, emek­çi­le­rin ya­şam ko­şul­la­rı­nın iyi­leş­ti­ril­me­si açı­sın­dan bir çok ka­za­nım el­de edil­di. Ya­şa­nan bu kı­sa de­ne­yim bi­le sos­ya­liz­min ha­yal de­ğil ger­çek ola­bi­le­ce­ği­ni; iş­çi­le­rin, emek­çi­le­rin sosyalizmde bir­çok şey ka­za­na­bi­le­ce­ği­ni gös­ter­di. Sos­ya­list top­lum­da sö­mü­rü­cü sı­nıf­la­rın or­ta­dan kal­dı­rıl­ma­sıy­la ya­ra­tı­lan zen­gin­li­ğin iş­çi­le­re, emek­çi­le­re da­ğı­tıl­ma­sı so­nu­cu ya­şam se­vi­ye­si­nin na­sıl yük­sel­di­ği, na­sıl bir re­fah top­lu­mu­nun oluş­tu­ğu­ ya­şa­nan de­ne­yim­le gö­rül­dü.

İŞ, İŞ­Çİ VE SOS­YA­LİZM!

Ekim Dev­ri­mi’­nin en bü­yük özel­li­ği sö­mü­rü­cü sı­nıf­la­rın ik­ti­da­rı­nın yı­kıl­ma­sı ve onun ye­ri­ne iş­çi sı­nı­fı­nın ik­ti­da­rı­nın ku­rul­ma­sı­dır. Bu dev­rim in­sa­nın in­san üze­rin­de­ki sö­mü­rü­sü­nün kay­na­ğı özel mül­ki­yet sis­te­mi­nin yok edil­me­si­nin yo­lu­nu aç­mış­tır.
Bol­şe­vik­le­rin ön­der­li­ğin­de ku­ru­lan sos­ya­lizm­de eme­ğin ka­rak­te­ri, eme­ğin top­lum­sal ör­güt­len­me­si, üc­ret­len­di­ril­me­si, ye­ni­den üre­tim bir bü­tün ola­rak ye­ni­den dü­zen­len­miş ve yep­ye­ni bir ka­rak­ter al­mış­tır.

Kâr için de­ğil, top­lu­mun re­fa­hı için üre­tim!

Sos­ya­lizm dün­ya üze­rin­de ilk kez bir il­ke­yi ger­çek­leş­tir­miş­tir: 1936 Sov­yet Ana­ya­sa­sı’n­da iş hak­kı te­mel ana­ya­sa il­ke­si ol­muş­tur. Bu ça­lı­şa­bi­lir yaş­ta­ki her­ke­se iş hak­kı an­la­mı­na gel­mek­te­dir. “Her­ke­se iş” hak­kı­nın ger­çek­leş­me­si iş­siz­li­ğin top­lum­sal ola­rak yo­ke­dil­me­sin­den baş­ka bir­şey de­ğil­dir. Ka­pi­ta­lizm şart­la­rın­da müm­kün ol­ma­yan sos­ya­lizm­de ger­çek­leş­miş­tir: İş­siz­li­ğin yo­ke­dil­me­si ka­pi­ta­lizm­de müm­kün ol­ma­yan bir­şey­dir; çün­kü ka­pi­ta­list­ler iş­gü­cü­nü da­ha ucu­za sa­tın al­mak ve müm­kün olan en bü­yük kâ­rı el­de et­mek için her za­man ye­dek iş­siz­ler or­du­su­na ih­ti­yaç du­yar­lar. Sos­ya­lizm­de üre­ti­min ama­cı ka­pi­ta­list sis­tem­de ol­du­ğu gi­bi kâr de­ğil, top­lum re­fa­hı ol­du­ğun­dan, sos­ya­list sa­na­yi­leş­me­ye bağ­lı ola­rak iş­siz­li­ğe kar­şı tu­tar­lı bir mü­ca­de­le yü­rüt­mek ola­nak­lı­dır.
Res­mi ra­kam­la­ra gö­re % 10’lar­da do­la­şan, res­mi ol­ma­yan ra­kam­la­ra gö­re ise % 20’le­rin üze­rin­de sey­ret­ti­ği bi­li­nen Tür­ki­ye’de iş­siz­li­ğin or­ta­dan kal­dı­rıl­ma­sı an­cak ve an­cak sos­ya­lizm ko­şul­la­rın­da müm­kün­dür. Bu­nun için sos­ya­lizm di­yo­ruz… Bu­nun için sos­ya­liz­mi ger­çek­lik ha­li­ne ge­ti­re­cek dev­rim­den sö­ze­di­yo­ruz…

“Her­ke­se ye­te­ne­ği­ne gö­re, her­kes­ten kat­kı­sı­na gö­re”

Sos­ya­lizm bir “asa­lak­lar” top­lu­mu de­ğil; top­lum re­fa­hı için ça­lış­ma­nın gö­rev sa­yıl­dı­ğı bir top­lum­dur. Ana­ya­sa­sın­da “ça­lış­ma­ya­na yemek de yok” il­ke­si­nin ya­zıl­dı­ğı bir top­lum­dur. Sos­ya­list sis­tem­de ge­çer­li olan; “her­ke­se ye­te­ne­ği­ne gö­re, her­kes­ten kat­kı­sı­na gö­re” il­ke­si­dir.
Sos­ya­lizm­de, top­lu­mun bü­tün üye­le­ri­nin ça­lış­ma yü­küm­lü­lü­ğü var­dır. Bu ay­nı za­man­da eme­ğe ve ça­lış­ma­ya kar­şı yak­la­şı­mın de­ğiş­me­si an­la­mı­na ge­lir. Ka­pi­ta­list top­lu­mun in­san­la­rı zen­gin ol­mak, ça­lış­ma­dan ya­şa­mak ha­yal­le­ri pe­şin­de ko­şar­ken, sos­ya­list top­lum­da ça­lı­şa­rak, top­lu­ma kat­kı­da bu­lu­na­rak ya­şa­mak onur­lu bir gö­rev sa­yı­lır. Ça­lış­mak an­gar­ya de­ğil, top­lum­sal ya­şa­mın bir ge­rek­li­li­ği­dir.
Ça­lış­ma­dan zen­gin ol­ma­nın özen­di­ril­di­ği, umut­la­rın mil­li pi­yan­go­ya, to­to­ya, “top­çu­lu­ğa-pop­çu­lu­ğa” bağ­lan­dı­ğı; bir avuç zen­gi­nin ya­şa­mı­nın çe­ki­ci ha­le ge­ti­ri­le­rek top­lu­mun in­san­la­rı­nın bu­na özen­di­ril­di­ği, “ha­va­da bu­lup ta­va­da ye­me”nin, vur­gu­nun, üç ka­ğı­dın, kap­ka­çın, ran­ti­ye­ci­li­ğin, rüş­ve­tin… vs. vb. ge­çer ak­çe ol­du­ğu Tür­ki­ye top­lu­mun­da bu çü­rü­müş­lü­ğün ve ge­le­cek­siz­li­ğin al­ter­na­ti­fi­nin adı­dır sos­ya­lizm. Sos­ya­list bir Tür­ki­ye’de her­kes top­lu­mun da­ha zen­gin­leş­me­si için ça­lı­şa­cak­tır. Ça­lış­tı­ğı oran­da ya­ra­tı­lan zen­gin­lik­ten pa­yı­nı ala­cak­tır. Sos­ya­lizm­de her bi­rey ka­pi­ta­list top­lu­mun ak­si­ne ken­di ge­le­ce­ği­ni top­lu­mun ge­le­ce­ğiy­le öz­deş­leş­ti­re­cek ve bi­rey­sel kur­tu­lu­şun ye­ri­ni top­lum­sal kur­tu­luş ala­cak­tır.
Bu­nun için sos­ya­lizm di­yo­ruz…

Ka­dın­la­rın üre­ti­me ve top­lum­sal ya­şa­ma çe­kil­me­si…

Ekim Dev­ri­mi­’nin en bü­yük özel­lik­le­rin­den bi­ri Çar­lık Rus­ya­sı dö­ne­min­de ikin­ci, üçün­cü sı­nıf va­tan­daş gö­rü­len ka­dın­la­ra hu­kuk­sal ve sos­yal eşit­li­ğin sağ­lan­ma­sı­nın yo­lu­nu aç­mış ol­ma­sı­dır. Sos­ya­lizm­de ka­dın­lar kit­le­ler ha­lin­de top­lum­sal üre­ti­ci ça­lış­ma­ya çe­kil­miş­tir. Ka­dın­la­rın üre­ti­ci ça­lış­ma­ya çe­kil­me­si, iş­çi ço­cuk­la­rı­nın ba­kı­mı ve eği­ti­mi­nin top­lum­sal ola­rak çö­zül­me­si te­me­lin­de ol­muş­tur. Kreş ve ço­cuk yu­va­la­rı, ta­til okul­la­rı; top­lum­sal bes­len­me­yi sağ­la­yan kol­ek­tif mut­fak­lar... açıl­mış; bu alan­da bü­yük atı­lım­lar ya­pıl­mış­tır.
Bu­gün sı­nıf­sal, ulu­sal, cin­sel üç­lü bas­kı­ al­tın­da ya­şa­yan Tür­ki­ye top­lu­mun­da­ki emek­çi ka­dı­nın kur­tu­lu­şu­nun yo­lu dev­rim­de­dir; dev­rim son­ra­sı ku­ru­la­cak sos­ya­lizm­de­dir. İş­çi ka­dın­lar sos­ya­list top­lum­da söz­ko­nu­su bas­kı­lar­dan kur­tul­muş öz­gür bi­rey­ler ola­rak top­lum­sal ge­liş­me­ye er­kek iş­çi­ler­le bir­lik­te eşit ola­rak ka­tı­la­cak­lar­dır. İş­çi ka­dın­lar açı­sın­dan sos­ya­lizm sa­de­ce iş ya­şa­mı açı­sın­dan de­ğil, top­lum­sal ya­şa­mın her ala­nın­da bir öz­gür­leş­me ve kur­tu­lu­şun adı­dır.

Sos­ya­list top­lum­da iş­çi ve emek­çi yı­ğın­la­rın ça­lış­ma ko­şul­la­rı sü­rek­li iyi­le­şe­cek­tir.

İn­sa­nın in­san üze­rin­de­ki sö­mü­rü­sü­nü or­ta­dan kal­dır­ma­yı ve in­san­ca ya­şa­ma­yı he­def­le­yen sos­ya­lizm iş­çi ve emek­çi kit­le­le­rin ça­lış­ma ko­şul­la­rı­nın sü­rek­li iyi­leş­ti­ril­me­si­ni bay­ra­ğı­na ya­zan bir top­lum­dur. Ka­pi­ta­list­le­rin bü­tün kay­gı­sı, “na­sıl olur da iş­çi­le­ri da­ha faz­la sö­mü­rü­rüz”dür. Sos­ya­list dev­le­tin çı­kış nok­ta­sı ama “iş­çi­le­ri na­sıl olur­ da da­ha iyi ko­şul­lar­da ya­şa­tı­rız”dır. Çar­lık Rus­ya­sın­da iş­çi­ler gün­lük 10-12 sa­at ça­lı­şır­ken sos­ya­lizm ko­şul­la­rın­da iş sa­ati ge­nel­de 7 sa­at, ba­zı iş­kol­la­rın­da ise 6 ve­ya 5 sa­at ola­rak uy­gu­lan­dı.
Sos­ya­lizm ko­şul­la­rın­da üc­ret­ler sü­rek­li bir ar­tış ha­lin­dey­di; her beş yıl­lık kal­kın­ma pla­nın­da bu ar­tış tes­pit edi­li­yor­du.
“Eşit işe eşit üc­ret” ta­le­bi sos­ya­lizm­de ger­çek­leş­ti­ril­miş­tir.
Ka­pi­ta­lizm­de ka­fa eme­ği­nin tem­sil­ci­le­ri­nin önem­li bir bö­lü­mü kol eme­ği ile ça­lı­şan­la­rı sö­mür­mek için kul­la­nıl­mak­ta­dır. Sos­ya­liz­min za­fe­riy­le ka­fa eme­ği ile kol eme­ği ara­sın­da­ki kar­şıt­lığının çö­zül­mesi yönünde önemli adımlar atılmıştır.
Sos­ya­list iş­let­me­ler­de iş­çi­ler ka­pi­ta­list pat­ron için de­ğil, ken­di­le­ri için üret­mek­te­dir­ler. Ve “üre­ten bi­ziz yö­ne­ten de bi­ziz” il­ke­si ger­çek­leş­miş­tir.
Sos­ya­lizm­de iş­çi ve emek­çi­le­rin ko­nut so­ru­nu çö­zül­müş­tür. Bu ko­nu­da ka­pi­ta­list top­lum­da ya­şa­nan olum­suz ko­şul­lar sos­ya­list top­lum­da özel ön­lem­ler­le de or­ta­dan kal­dı­rıl­mış; top­lu ko­nut ya­pı­mıy­la so­ru­nun üs­te­sin­den ge­lin­miş­tir.
Sos­ya­lizm­de iş­çi ve emek­çi­le­re din­len­me hak­kı ta­nın­mak­ta­dır. Se­kiz sa­at­lik iş­gü­nü ana­ya­sal bir mad­de­dir ve ama iş­gü­nü­nün gi­de­rek kı­sal­tıl­ma­sı he­de­fi söz­ko­nu­su­dur. Din­len­me hak­kı­nın bir par­ça­sı da üc­ret­li yıl­lık izin­dir. İş­çi­le­rin sağ­lık ve sos­yal ih­ti­yaç­la­rı­nı kar­şı­la­mak üze­re sa­na­tor­yum­lar, ta­til ve kür alan­la­rı, spor alan­la­rı… ola­nak­la­rı ya­ra­tıl­dı.
Has­ta­lan­ma ve iş­gü­cü­nü kay­bet­me du­ru­mun­da dev­let iş­çi­nin tüm sağ­lık mas­raf­la­rı­nı kar­şı­la­mak­ta (sos­yal si­gor­ta), emek­li­lik hak­kı­nı ga­ran­ti­le­mek­te­dir. Eği­tim hak­kı ve eme­ğin ka­li­fi­ye­leş­ti­ril­me­si iş­çi­ye dev­let­çe ta­nı­nan hak­lar ara­sın­da­dır.
Ka­pi­ta­lizm­de üre­tim tek­ni­ği­nin ge­liş­ti­ril­me­si sa­de­ce ve sa­de­ce da­ha faz­la sö­mü­rü va­adet­ti­ğin­de gün­de­me gel­mek­te­dir. Dik­ka­ti­nin mer­ke­zin­de “in­san” olan sos­ya­lizm­de iş­çi sağ­lı­ğı­nı ve iş­çi­nin ça­lış­ma ko­şul­la­rı­nı iyi­leş­tir­mek mer­kez­de dur­du­ğun­dan üre­tim tek­ni­ği­nin ye­ni­leş­ti­ril­me­si sü­rek­li gün­dem­de­dir. Üre­ti­min mo­dern­leş­ti­ril­me­si so­nu­cu iş ko­şul­la­rı­nın iyi­leş­ti­ril­me­si, bu­nun­la ba­ğın­tı için­de iş ka­za­la­rın­da dü­şüş sos­ya­liz­min ka­za­nım­la­rı ara­sın­da­dır.
Yu­ka­rı­da sos­ya­list ik­ti­dar­la iş­çi­le­rin ya­şam ko­şul­la­rı açı­sın­dan ka­zan­dık­la­rın­dan sa­de­ce ba­zı­la­rı­nı ak­tar­dık. Şüp­he­siz bu ör­nek­ler da­ha da ço­ğal­tı­la­bi­lir.
Bu ya­şa­nan de­ne­yim­ler ışı­ğın­da çe­şit­li ulus ve mil­li­yet­ler­den Tür­ki­ye iş­çi­le­ri açı­sın­dan sos­ya­list top­lum dü­ze­niy­le ka­zan­cın ne­ler ola­bi­le­ce­ği­ni tah­min et­mek zor ol­ma­sa ge­rek… Ka­pi­ta­list bo­yun­du­ruk al­tın­da üc­ret­li kö­le­ler ola­rak pat­ro­nun da­ha faz­la kâ­rı, en faz­la kâ­rı için gün­de en az se­kiz sa­at, ço­ğun­luk­la çok dü­şük üc­ret­ler­le 10-12 sa­at ça­lı­şan, me­sai adı al­tın­da ek bir ça­lış­may­la da­ha faz­la sö­mü­rü­len bir ül­ke­nin in­san­la­rı­yız. Ay­nı işi yap­tı­ğı­mız hal­de ay­nı işe fark­lı üc­ret­ler al­dı­ğı­mız, ba­zen bu yüz­den kız­gın­lı­ğı­mı­zı bu işi ya­pan pat­ron­la­ra de­ğil bir­bi­ri­mi­ze kar­şı gös­ter­di­ği­miz iş ko­şul­la­rı­na sa­hi­biz. İş bu­la­bil­di­ği­miz için se­vin­di­ği­miz­den ço­ğun­luk­la “eşit işe eşit üc­re­t”i dü­şü­ne­ni­miz bi­le çok az… Pat­ron­ların da­ha faz­la kâ­rı için ço­ğun­luk­la si­gor­ta­sız ça­lış­tı­rı­lı­yo­ruz…
Pe­ki kö­le gi­bi ça­lış­ma­mı­zın kar­şı­lı­ğı ne?
Çok az bir üc­ret; yük­sek ki­ra öde­di­ği­miz iz­be ev­ler, has­ta­lan­dı­ğı­mız­da en iyi hal­de “ye­şil kart” kar­şı­lı­ğın­da has­ta­ne ka­pı­sın­da sü­rün­mek, öl­mek; kö­tü iş ko­şul­la­rın­da bir iş ka­za­sı so­nu­cu sa­kat­lı­ğa ve aç­lı­ğa mah­ku­mi­yet… vb. vb. Din­len­me hak­kı, sos­yal, kül­tü­rel, sa­nat­sal ola­nak­lar­dan ya­rar­lan­mak da ne de­mek? Bir tu­rizm ül­ke­si olan Tür­ki­ye’de ta­til bir iş­çi açı­sın­dan lüks! Sa­na­ta, sos­yal et­kin­lik­le­re ka­tıl­mak, iş­çi­nin ken­di­si­ni yet­kin­leş­tir­me­si vs. ne de­mek? Ge­rek­siz! Eğer er­te­si gü­nü işe git­me di­ye bir der­din yok­sa, yor­gun­luk­tan ayak­ta du­ra­bi­le­cek ka­dar me­ca­lin var­sa otur te­le­viz­yon sey­ret! Böy­le­ce ka­pi­ta­list top­lum se­nin eme­ği­ni sö­mür­me ya­nın­da bi­lin­ci­ni de esir al­sın! Üre­ten­le­rin yö­net­me­si mi? Ge­rek yok! Pat­ron­la­rın çı­kar­la­rı­nı, on­la­rın dü­zen­le­ri­ni sa­vu­nan si­ya­set­çi­ler du­rur­ken “ayak ta­kı­mı­nın” yö­ne­tim­de söz sa­hi­bi ol­ma­sı da ney­miş? En iyi hal­de bu top­lum­da iş­çi­le­re, emek­çi­le­re yö­ne­tim bâ­bın­dan bi­çi­len gö­rev, se­çim dö­nem­le­rin­de san­dık ba­şı­na git­mek ve va­ro­lan dü­zen par­ti­le­ri­ne oy ver­mek­tir… Bu­nun adı da de­mok­ra­si olu­yor!!!
Ka­pi­ta­list top­lu­mun Tür­ki­ye iş­çi­le­ri­ne sun­du­ğu ka­ba­ca bun­lar!
Geç­ti­ği­miz yıl­lar­da­ki yay­gın de­yi­miy­le “iki ay­rı Tür­ki­ye”de ya­şı­yo­ruz… Yok­lu­ğun, yok­sul­lu­ğun, aç­lı­ğın ve se­fa­le­tin kol gez­di­ği ezi­len­le­rin Tür­ki­ye­si… Di­ğer yan­da ezi­len­le­rin ha­yal bi­le ede­me­di­ği ko­şul­lar­da, zevk ve se­fa için­de, şa­ta­fat için­de ya­şa­yan­la­rın Tür­ki­ye­si…
Böy­le iki fark­lı Tür­ki­ye’den ezi­len­le­rin ya­ra­rı­na kur­tu­lu­şun yo­lu­nun adı­dır dev­rim… Devrim yeni bir düzenin, sosyalizmin yolunu açacaktır.
Ka­pi­ta­list­le­rin el koy­du­ğu zen­gin­li­ğin hak­ça da­ğı­tıl­ma­sı, top­lu­mun bir bü­tün ola­rak zen­gin­lik­ten pay al­ma­sı­nın adı­dır sos­ya­lizm! Sos­ya­list bir Tür­ki­ye’de iş­çi­le­rin ya­şam ko­şul­la­rı­nın kı­sa sü­re­de bu­gün­kü­nün bir­kaç mis­li yük­sel­me­si müm­kün­dür. Salt iş gü­nü açı­sın­dan bi­le bu­gün­kü top­lum­dan fark­lı ola­cak­tır sos­ya­lizm. Zen­gin­ler için bu­gün “nor­mal” olan, fa­kir­ler için bir “ha­yal” sa­yı­la­bi­le­cek sağ­lık, eği­tim, ula­şım, din­len­me vb. vb. ko­şul­lar hız­la dü­zel­ti­le­bi­lir şey­ler­dir. Ama sos­ya­lizm­de! Sa­de­ce ya­şam ko­şul­la­rı mı­dır sos­ya­lizm­le dü­ze­le­cek olan? Ha­yır, el­bet­te de­ğil! Sos­ya­list top­lum­da iş­çi­dir yö­ne­te­cek olan… İş­çi­dir yö­ne­te­ni de­net­le­ye­bi­le­cek olan… Şef­faf olan top­lu­mun adı­dır sos­ya­lizm…

Üre­tim ve­rim­li­li­ği­nin art­tı­rıl­ma­sı

Ka­pi­ta­list top­lum­lar­da üre­tim ve­rim­li­li­ği­nin art­tı­rıl­ma­sı eme­ğin kor­kunç sö­mü­rü­sü te­me­lin­de ger­çek­le­şir. Sos­ya­lizm­de üre­ti­min ve­rim­li­li­ği­nin art­tı­rıl­ma­sı ken­di­si için ça­lış­tı­ğı­nın bi­lin­cin­de, öz­gür in­san­la­rın kol­ek­tif ça­ba­la­rı­nın ürü­nü­dür. İş­let­me kolek­tif­le­rin­de iş­çi­ler, ak­tif ola­rak sos­ya­list üre­ti­min plan­la­ma­sı­na, he­def­le­rine ve uy­gu­lan­ma­sı­na ka­tıl­mak­ta­dır­lar.
Bu­gün Tür­ki­ye’de iş­çi, tüm ka­pi­ta­list ül­ke­ler­de ol­du­ğu gi­bi ma­ki­na­nın bir uzan­tı­sı ha­li­ne ge­ti­ril­miş­tir. Pat­ron­la­rın iş­çi­den is­te­di­ği on­la­rın öz­gür dü­şün­ce­den, ko­lek­tif ya­ra­tı­cı­lık­tan uzak, uy­sal kö­le­ler ha­lin­de ça­lış­ma­sı­dır. Ka­pi­ta­list top­lum iş­çi­nin ken­di­si­ne, ken­di ger­çek­li­ği­ne ya­ban­cı kal­ma­sı­nı sağ­lar…
Sos­ya­list bir Tür­ki­ye’de bu du­rum ter­si­ne dö­ne­cek­tir… İş­çi ken­di dev­le­ti­nin, ken­di dü­ze­ni­nin çı­ka­rı­nın bi­lin­cin­de, ko­lek­tif ça­lış­ma için­de sos­ya­liz­min ge­liş­ti­ril­me­si için, ken­di top­lu­mu­nun ge­liş­me­si için ça­lı­şa­cak­tır. Ken­di ger­çek­li­ği­nin, gü­cü­nün far­kı­na var­ma­sıy­la iş­çi sö­mü­rü­den uzak, kâr için de­ğil, top­lu­mun çı­ka­rı için, öz­gür ira­de­siy­le ça­lı­şa­cak­tır…

Sos­ya­list top­lum­ iş­çi­le­rin kül­tü­rel se­vi­ye­si­nin sü­rek­li yük­sel­me­si­nin mad­di ko­şul­la­rı­nı sağ­lar

Sos­ya­lizm­de üre­ti­min ve­rim­li­li­ği­nin art­ta­rıl­ma­sı doğ­ru­dan iş­çi­le­rin kül­tü­rel se­vi­ye­si­nin art­ma­sıy­la iliş­ki­li­dir. Her top­lum ken­di iş di­sip­li­ni­ni ya­ra­tır. Kö­le­ci top­lum­da kö­le sa­hip­le­ri kır­baç­la in­san­la­rı ça­lış­ma­ya zor­lu­yor­lar­dı. Ka­pi­ta­list top­lum­da aç­lık ve iş­siz­lik kor­ku­su üc­ret­li ça­lış­ma di­sip­li­ni­ni zor­la da­yat­mak­ta­dır. Sos­ya­list top­lum­da ise ça­lış­ma di­sip­li­ni in­san­la­rın top­lum için ça­lış­ma ge­rek­li­li­ği­ni kav­ra­ma­sı, in­san onu­ru­na say­gı ve ki­şi­sel çı­kar­la­rın ko­lek­tif çı­kar­la­ra bağ­lı ola­rak ele alın­ma­sı üze­rin­de yük­se­lir.
Kül­tür ve bi­linç se­vi­ye­le­ri­nin sü­rek­li ar­tı­şı­nı te­mel alan sos­ya­list top­lum­da iş­çi­ler ma­ki­na­nın bir par­ça­sı ol­mak­tan çı­kar­lar. On­lar ar­tık üre­ti­min gö­zet­le­yi­ci­si ve de­net­le­yi­ci­si­dir. Ka­li­fi­ye­li­leş­tir­me­nin sü­rek­li­li­ği­nin sağ­lan­dı­ğı ko­şul­lar­da ka­pi­ta­list top­lum­da ege­men olan ör­ne­ğin tek­nis­yen ve ba­sit bant iş­çi­si ara­sın­da­ki ay­rım da or­ta­dan kal­kar, tek­nik bil­gi­ye sa­hip iş­çi­ler, biz­zat üre­tim tek­ni­ği­nin ye­ni­le­yi­ci­si olur­lar.
Tür­ki­yeli iş­çi­ler de sos­ya­lizm ko­şul­la­rın­da tüm bu ola­nak­la­ra sa­hip ola­cak­lar­dır.
Tüm bu söy­le­nen­ler ol­ma­ya­cak şey­ler de­ğil­dir; hayal değil­dir… Ger­çek­leşebilir olan, ger­çek­leşecek olan şey­ler­dir… Ve üc­ret­li köleliğin or­tadan kal­dırıl­ması için, in­san­ca bir yaşam için mut­laka ger­çek­leş­tirilecek­tir!

İş­çiler için gelecek sos­yalizm­dedir!
Sos­yalizm gelecek­tir!


Ya devrim ya kıyamet

Birey ve bireyler kendi yaşama mücadelesini verir. Toplum için mücadele ederken kendi yaşamlarını hiçe sayıp; yakılan, kurşuna dizilen, öldürülen insanlarımızın çektiği acıları yüreğimizin en orta yerinde hissedip haykıralım...

Sol bir sebep değil sonuçtur. Zulüm, eşitsizlik ve sınıflaşma başladığı zaman solda başlamıştır. Spartaküs'ün köleleşmeye karşı başkaldırısı mücadelemizin MÖ'ye dayandığının ispatıdır. Solu niçin bitiriyorlar? Çünkü solun özü adalet, eşitlik, özgürlüktür. Bu üç kavram korkak ve çıkarcı kesimi vuracak olan silahtır. Bunun sonucu olarak da kendi çıkarları için yaptıkları entrikalarla solu bitirmeye çalışmışlardır. Sol ilk defa gücünü Bolşevik ihtilaliyle göstermiş ve dünyayı SSCB ile sarsmıştır. Emperyalist ülkeler SSCB' yi ortadan kaldırmak ve halkı daha fazla kullanmak adına hem maddi hem de manevi kargaşalar yarattılar. Bunu sömürge ve psikolojik baskıyla başardılar. Aynı şekilde Türkiye'de sol kendisini göstermeye başladığı an halkı uyutma siyaseti de başlamıştı. F tiplerinde gençler yakılırken halkın kulağı gözü kapatıldı. Yine Sivas, Maraş, Çorum katliamları medyaya yan-sıtılmamakta kimse bu olayların üzerine varamamakta. Oysaki hiçbir halk böyle bir zulüm ve işkence karşısında pasif olamaz olmamalı! Peki, bu kadar devrime ihtiyaç varken neden biz pasifiz? Herkes bireyselleşmiş durumda, hiç kimse toplumu düşünmüyor.Birlikte hareket etmenin bilincine varmış durumda değiliz. Castro'nun dediği gibi inançlı 12 insanla yapılabilen devrimi inançsızlığımızla kaybettik. Bugün solcu gençlerimizin çoğu bir faşizanı değiştirebileceğini ve düşüncelerini empoze edebileceğini düşünüyor. Oysaki önce sol kendini tanımalı, bir strateji bulmalı ve devrime inanmalıdır. Oturup bir kişiyi değiştirmektense hep birlikte hareket etmeli kendimizi halka anlatmalıyız. Bu ancak sendika ve sivil örgütlerle başarılabilir -her ne kadar şimdiki hükümet sendikaları tüketmeye çalışsa da-Bugün Madımak'ta aydınları yakan yobazlardan biri yıllarca İstanbul belediyesine hizmet etmiştir. Bu durumu protesto eden tek dernek Pir Sultan Abdal Kültür Derneği oldu ancak buna karşı bütün sivil örgütier tepkisini ortaya koymalı. Aynı şekilde bir işçi, köylü veya bir millet ezildiğinde tüm sivil örgüderde tepkisini ortaya koymalı. Canımız yanana kadar harekete geçmiyoruz. Türkiye de diğer ülkeler gibi ekonomide bağımlı bir ülkedir. Emekçinin alınte-rini yabancı sermaye sömürmekte oysa halk devlet için devlette halk için çalıştığı müddetçe bağımsız bir ekonomiyi kazanmak imkânsız değildir. 21. yy insanı, adına ister komünizm ister sosyalizm densin demokrat olmalı bu da yetiştirileceği eğitim sistemiyle başarılabilir. Türkiye de ilk defa Köy Enstitüleriyle bilinçli toplum yaratılmaya çalışıldı. Fakat yine karşılarına çıkarcı kesim geldi ve köy enstitüleri kapatıldı. Tüm bu yaşanmışlıkların içinde sosyalizm yaşatılamıyor. Küresel ısınmanın arttığı ve dolayısıyla açlık ve kıtlığın da artacağı bu dönemde eşitlik, özgürlük demek daha da zorlaşacaktır. Çünkü her birey kendi yaşama mücadelesini verecektir. Kendi yaşamlarını hiçe sayıp; yakılan, kurşuna dizilen, öldürülen insanlarımızın çektiği acıları yüreğimizin en orta yerinde hissedip haykıralım. Artık bu zorlu yolda bir ışık gibi keskin ve hızlı olmalıyız. Ya devrim ya kıyamet.
* * *
Suçtur umutsuzluğa kapılmak

Ülkemizde solun tarihi her şeye rağmen insan olmanın tarihi olarak hafızamızda duruyor. İnsan haklarını, hak aramayı, yoksulun ve en alttakinin kendini ifadesini sol bize öğretti. Hatta kendisine rağmen bunu böyle yaşadı sol. Son günlerdeki edinimlerimle de döşeyeceğim bu yazımı. Sol adına konuşan, düşünen ve mücadele eden ve hayatını verenlere baktığımızda sadeliklerini, yanlışlarının anlaşılabilir ve paylaşılabilirliğini içimizde hissederiz. Sol öylesine inanır ki savunduklarına, herkesi ikna etmesi gerektiğini, sistemin ezilenler üzerindeki tahribatını hesaplamadan hüzünle tüketir yaşamını. Ama hatıraları derslerle, fedakârlıklarla ve özveriyle doludur. Ölmek kutsanır. Bu yaşamı, yaşama karşı sorumluluğu ihmal edişe de denk düşer. Zaferden çok acıyla yüklüdür. En baskılı dönemlerde saygı ve vefa adına kutsamalarla solun bütünlüğü sağlana gelmiştir. Toplumun yeniliklere direncini kendi üzerinde dener durur. Yasalardan geri bile düşer ama sonunda ayağını yere sıkı basar.

Yavaşça Değişiyoruz

Gençler kendi doğallıklarıyla, emekli bastonuyla, kadınlar, anneler bin yıllık pervasızlığıyla solu gözler, gözetir ve yeniden üretir. Solun asıl dinamiği budur. Türkiye de kendi kendini üreten yaşam kendisine eşdeğer sol yöntemleri hâlâ arıyor. Bu formüle edilmeye gayret ediliyor. Ve umut ulaşılacak kadar yakın gibi geliyor herkese. Sakin bir aydının çehresine, örgütlü hırpalanmış bir halka, kadınların feryadına yüzünü dönen halk, solu biçimlendiriyor. Bunu ağır, kâmil ve özenle yapıyor. Acele etmiyor. Taleplerini sıralıyor, sınayıp, yanılarak al-aşağı vur yukarı talip olanı kullanıyor. Geleceğini olgunlaştırmaya çalıştığından kuşkulu ama yükselen bilincine sol bir oluşum hâlâ denk düşmüyor. Oysa sol içindeki sistemi, erkeği anca öldürüyor. Hem de hiç düşünmeden, kendi öğretilmiş kibrine meydan okuyor. Toplumsal cinsiyetin lütfettiği imtiyazın, ırkçılığın farkına yeni varıyor. Bunu reddederken ayakta durmakta zorlanıyor, öğreniyor. Sol kendi içindeki dinamiği demokrasiyle açığa çıkaracağını gördü, sapmaları irdeleyip telaşa düşmeden ilerliyor. Halk buna cevap veriyor. Ortak aday formülü bunun ispatı. Gençler olası hataya katkıyı özeleştirileriyle deneyim hanelerine yazıyorlar, hiçe sayılma hissiyatlarını ise pervasız dinamizmleriyle ifade ediyorlar. Acıdır ki, bu memleketin gençleri linç dışında muhalif duruş ve kendini ifade yöntemi bilmiyor. Sağ ve solun genç itiraz tavrı değişmiyor. Bu çok düşündürücü ve umut kırıcı. GÜZEL GÜNLERE DOĞRU Kışkırtmak kolaycılığı sol ideolojinin uzun erimli tarihine ve uğraşısına tanıdık ama hiçte denk düşmüyor yeni zamana. Üstelik mirasa saygı ile gerekçelendiriliyor. Miraslar farklı ama linç icraatı aynı bu memlekette. Yine de, tesadüflerle, sıçramalarla edinilen kazanımlar altı üstü sol bilinçle derlenip toparlanıyor. Eleştirel yapı da test ediyor. Toz dumanda rota bütün bu etmenlerle düzeltiliyor, tahkimat hepsinin etkimesiyle özgür iradeye yansıyor. İleriye bakarak yürüyebilmek, solun güzelim mirası bu, hiç duraksamayan da bu. Son günlerde hayatın kurallarıyla beslenen sol dinamizm yine yöneliyor. Ama yönetilemediği ortada. Fırsatçılar yenilerek, yap, satçılar dumura uğrayarak, belki kale arkasında yedekte, tanıdık kalarak, değişmeyen kurallarla geçmişi sürükleyerekten de olsa bir siyaset inşa ediliyor. Umutluyum, umutluyuz. UMUT GÜN GÜN YEŞERİYOR Bir arada bulunamam, o halde onu defet ya da reddet; ya ben ya o dışında bir yaklaşım ise halen yok. Ya sev ya terk et solun zeminine döşenince de niteliği değişmiyor. Sol kendini kendi içinde sadece mirasçısıyla var etme duvarını yıkarak bir ölçüde dışarıya açıldı bu seçimde, var olanı da koruyarak devam edecektir. Zira karşı duruş, sistemin de kullandığı teşhire yöneldiğinde deja-vu diyenlerle falı doğru çıkanlar el ovuşturdu, sistemin ustalığı halen içimizde bizi yakmaya devam ediyordu. Türkiye insanının bileşkesi sol da aynen hükmünü sürdürdü, bu neosol bir şey değildi ne yazık ki. Biz de deja-vu dedik. Yadsıdık onu. Sol tabandan beslenmeyi, tepeyi sarsmayı yani anarşizmi benimsemeli. Ve sol ülke insanından daha sahici davranmakla temsilci olmaya yöneldi. Ama halkın istemleri ufukta yıldızlar kadar yalnız. Sol siyasetin izdüşümü hâlâ belirgin değilse de sol umut veriyor.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiketler
deneme, kapitalizmin, tahtasında, İnsanlık


Konuyu toplam 1 kişi okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
İnsanlık Dizleri Üstünde.. CiNYoRiTa Resimler ve Düşündürdükleri 4 03-01-2008 17:03
İnsanlık dramının fotoğraflardaki görüntüsü... non serviam Resimler ve Düşündürdükleri 15 05-12-2007 18:32
''Yalan'' dan Deneme.. CiNYoRiTa Köşe Yazıları 0 05-12-2007 08:31
bir kötü deneme napolyon Felsefe 1 21-11-2007 12:25


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 22:00 .
Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO ©2009, Crawlability, Inc.

Copyright ©2007 - 2008 khAos.info