|
|
| Anarşizm Biz ki caniyiz! Herkes için ekmek, iş ve her türlü bağımsızlık ve adaleti istiyoruz. |
Anarşizm ve sosyalizmAnarşizm içerisinde Anarşizm ve sosyalizm konusu: Bence de cevap gayet açık; devrimin bir örgütlenme aşamasından sonra gerçekleşeceğinden bahsediyorum.
Bu aşamaya gelmiş bir toplumun halen devlet gereksinimi olduğunu düşünmeye iten nedir sizi?
İnsanlık tarihi, devlet oluşumlarından eskidir. ...

05-09-2009, 18:44
|
|
Taze Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 04-09-2009
Nerden: smyrna
Mesajlar: 8
|
|
|
Bence de cevap gayet açık; devrimin bir örgütlenme aşamasından sonra gerçekleşeceğinden bahsediyorum.
Bu aşamaya gelmiş bir toplumun halen devlet gereksinimi olduğunu düşünmeye iten nedir sizi?
İnsanlık tarihi, devlet oluşumlarından eskidir. Devlet sınıf karşıtlarının ürünüdür, başka bir deyişle devletin tarihsel arenaya çıkışı; işbölümünün ortaya çıkması, kafa-kol emek ayrımı gibi gelişmeler neticesinde olmuştur. Devleti oluşturan somut nedenler olduğundan, devletin ilgası bu nedenleri ortadan kaldırmakla mümkün olabilir. İktidarın işçi sınıfına geçmesi tüm toplumsal sorunlar aniden çözülmez. Karşı sınıf olan burjuvazinin bu dönemde karşı-devrim faalliyetleri, kapitalist kuşatma altındaki sosyalist atılımı gerek siyasi gerek se toplumsal anlamda baltalamaya çalışan burjuvanin kalemşör/yansımaları olacaktır. İşçi sınıfının ortak iradesi olan Proloter/geçici devlet geçmişin doğru analizini çıkararak günü yorumlayacaktır. İktidarın kazanılması, karşı devrimci/burjuva oluşumları tamamen silemez, somut durumdaki ve bilinçlerdeki bu yabancılaşmayı aşmak için tarihsel süreç gerektiririr.
Yazılarınızdan çıkardığım bir durum var siz SSCB'deki hatalarını sosyalist kuramın/PD na dayandırmaya çalışıyorsun. SSCB atılımı -72 günlük paris komününü göz ardı edersek- ilk öznesi işçi sınıfı olan atılımdır. SSCB deneyiminin hataları vardır. Olayları fikirleri bağlı bulunduğu toplumsal dokudan koparılarak analiz edilmemesi gerekiyor. Ortada kapitalist/emperyalist kuşatma var, 2. paylaşım savaşından çıkan bir coğrafyanın maddi/manevi çöküntüsü ve SSCBiçinde burjuva unsurların sisteme çomak sokma çabaları.. iç ve dış unsurların neticesinde SSCB çözülmüştür.Özellikle Lenin'in ölümünden sonra devrimin raydan çıkması Tek ülkede sosyalizm, kapitalist olmayan kalkınma yolu gibi 2. enternasyonalin yansımaları ciddi, tutarlı devrimci eleştri mekanizmasına tabi tutulması gerekiyor. Tarih bizim laboratuarımızdır der komünist bir arkadaşım, geçmiş deneyimlerin eleştrisi günümüze ışık tutar/tutacaktır
Sosyalist kuramın, pratiğe dökülmesinde aksaklıklar hatalar olmustur. Raydan çıkan devrimin sınıfın değil, partinin diktasına dönüşmüştür, daha öncede söylediğim gibi ilk işçi devrimi, eleştri-özeleştri mekanizması biz devrimciler için önemlidir.
Gerçekleşmesi arzulanan toplumsal devrim için Anarşistler, iki çeşit örgütlenmeyi desteklerler; İspanya İç Savaşı'nda uygulanan anarşist örgütlenmeler ve sendikalar, kooperatifler ve halk meclisleri gibi sadece anarşistlerden oluşmayan genel örgütler. Her iki örgütlenme biçimi de konfederalizm, tabandan karar alma, doğrudan demokrasi, özyönetim gibi ilkeler doğrultusunda hareket eder.
Parti/örgütün mutlaklaştırılmış bilgi kuramı, modeli yoktur.Parti, varılmak istenen yere,zamana göre değişen/dönüşen ARAÇTIR. Pratik içinde bağlı bulunduğu örgütlenme anlayışı toplumsal koşullarda devrimci kurucu pratik içinde şekillenir. işçi kitle yapılanmalarının örgütlenişi; demokratik merkeziyetçilik, konfedaralizm.. vs olacağı pratik içinde, somut durumun, işçi sınıfının iradesiyle belirlenir.
Devlet insana aykırı ilişkilerin ürünüdür. Devlete bakış açımız çok farklı değil fakat biz geçiş döneminde doğrudan demokrasi ilkeleriyle geçici/zorunlu proleter devleti savunuruz. Anarşistler görebildiğim kadarıyla sınıfsız topluma ulaşmada devleti reddederler bence kabaca sorun bu.
|

05-09-2009, 21:24
|
 |
M€M€ÑTØ MØRÍ
|
|
Üyelik Tarihi: 31-12-2006
Nerden: Asrub
Yaş: 30
Mesajlar: 2,356
|
|
Alıntı:
FRaNKPaiS´isimli arızadan alıntı
Bence de cevap gayet açık; devrimin bir örgütlenme aşamasından sonra gerçekleşeceğinden bahsediyorum.
Bu aşamaya gelmiş bir toplumun halen devlet gereksinimi olduğunu düşünmeye iten nedir sizi?
İnsanlık tarihi, devlet oluşumlarından eskidir. Devlet sınıf karşıtlarının ürünüdür, başka bir deyişle devletin tarihsel arenaya çıkışı; işbölümünün ortaya çıkması, kafa-kol emek ayrımı gibi gelişmeler neticesinde olmuştur. Devleti oluşturan somut nedenler olduğundan, devletin ilgası bu nedenleri ortadan kaldırmakla mümkün olabilir. İktidarın işçi sınıfına geçmesi tüm toplumsal sorunlar aniden çözülmez. Karşı sınıf olan burjuvazinin bu dönemde karşı-devrim faalliyetleri, kapitalist kuşatma altındaki sosyalist atılımı gerek siyasi gerek se toplumsal anlamda baltalamaya çalışan burjuvanin kalemşör/yansımaları olacaktır. İşçi sınıfının ortak iradesi olan Proloter/geçici devlet geçmişin doğru analizini çıkararak günü yorumlayacaktır. İktidarın kazanılması, karşı devrimci/burjuva oluşumları tamamen silemez, somut durumdaki ve bilinçlerdeki bu yabancılaşmayı aşmak için tarihsel süreç gerektiririr.
|
Anarşistler, devrim aşamasında, öncesinde, sonrasında iktidar olmaz, olmayı reddeder. Onların idealindeki devrim, toplumsal bir devrimdir; toplumun bütünüyle yeniden örgütlenmesini amaçlayan, politik olmayan, aşağıdan yukarıya doğru ilerleyen bir devrim. Zapatista hareketi ve İspanya iç savaşı, toplumsal devrim uygulamasının örneklerindendir. İnsanlık, din ve devlet gibi kitle sömürü aygıtlarının bütün kısıtlamalarına rağmen gelişmiş ve gelişecektir.
İnsanlar hiçbir etki altında kalmadan, kurtarıcı beklemeden özgür iradelerine güvenmeli, seçme özgürlüğü ve vicdan hürriyetini ellerine alarak sorumluluğu üstlenmelidir. Anarşistlerce devletin her türlüsü ve onun yasaları insan onurunu aşağılar.
Alıntı:
FRaNKPaiS´isimli arızadan alıntı
Yazılarınızdan çıkardığım bir durum var siz SSCB'deki hatalarını sosyalist kuramın/PD na dayandırmaya çalışıyorsun. SSCB atılımı -72 günlük paris komününü göz ardı edersek- ilk öznesi işçi sınıfı olan atılımdır. SSCB deneyiminin hataları vardır. Olayları fikirleri bağlı bulunduğu toplumsal dokudan koparılarak analiz edilmemesi gerekiyor. Ortada kapitalist/emperyalist kuşatma var, 2. paylaşım savaşından çıkan bir coğrafyanın maddi/manevi çöküntüsü ve SSCBiçinde burjuva unsurların sisteme çomak sokma çabaları.. iç ve dış unsurların neticesinde SSCB çözülmüştür.Özellikle Lenin'in ölümünden sonra devrimin raydan çıkması Tek ülkede sosyalizm, kapitalist olmayan kalkınma yolu gibi 2. enternasyonalin yansımaları ciddi, tutarlı devrimci eleştri mekanizmasına tabi tutulması gerekiyor. Tarih bizim laboratuarımızdır der komünist bir arkadaşım, geçmiş deneyimlerin eleştrisi günümüze ışık tutar/tutacaktır
|
Eleştirilerim Sovyetler Birliği düşünülerek yazılmış eleştiriler değildi. İster sosyalist, ister kapitalist, ne biçimde olursa olsun, -bana göre- iktidara gelen hiçbir devletin varlığını sonlandırması düşünülemeyeceği gibi, varlığını tehdit eden her türlü unsur da ortadan kaldırılacaktır. Buna örnek olarak Lenin’in Kronşdat Ayaklanması ve Makhnovist Hareket karşısındaki kanlı politikaları gösterilebilir. Yani Lenin’in sağlığında da ezilen halkların ayaklanması karşısında uygulamada farklılık olmamıştır.
Alıntı:
FRaNKPaiS´isimli arızadan alıntı
Sosyalist kuramın, pratiğe dökülmesinde aksaklıklar hatalar olmustur. Raydan çıkan devrimin sınıfın değil, partinin diktasına dönüşmüştür, daha öncede söylediğim gibi ilk işçi devrimi, eleştri-özeleştri mekanizması biz devrimciler için önemlidir.
|
Tabi ki gelişim eleştiri ile gelecektir.
Alıntı:
FRaNKPaiS´isimli arızadan alıntı
Gerçekleşmesi arzulanan toplumsal devrim için Anarşistler, iki çeşit örgütlenmeyi desteklerler; İspanya İç Savaşı'nda uygulanan anarşist örgütlenmeler ve sendikalar, kooperatifler ve halk meclisleri gibi sadece anarşistlerden oluşmayan genel örgütler. Her iki örgütlenme biçimi de konfederalizm, tabandan karar alma, doğrudan demokrasi, özyönetim gibi ilkeler doğrultusunda hareket eder.
Parti/örgütün mutlaklaştırılmış bilgi kuramı, modeli yoktur.Parti, varılmak istenen yere,zamana göre değişen/dönüşen ARAÇTIR. Pratik içinde bağlı bulunduğu örgütlenme anlayışı toplumsal koşullarda devrimci kurucu pratik içinde şekillenir. işçi kitle yapılanmalarının örgütlenişi; demokratik merkeziyetçilik, konfedaralizm.. vs olacağı pratik içinde, somut durumun, işçi sınıfının iradesiyle belirlenir.
|
Buna katılmıyorum. Parti, mutlak program, hedef, amaç doğrultusunda tasarlanmış, politik bir yapılanmadır. Yukarıda bahsedilen ise küçük gruplardan oluşan, kararlar aşamalarını doğrudan demokrasi ile gerçekleştiren özgürlükçü ilkelere dayalı küçük örgütlenmelerdir. İnsan partinin kölesi olabilir ancak örgütlerde böyle bir durum söz konusu olamaz.
Alıntı:
FRaNKPaiS´isimli arızadan alıntı
Devlet insana aykırı ilişkilerin ürünüdür. Devlete bakış açımız çok farklı değil fakat biz geçiş döneminde doğrudan demokrasi ilkeleriyle geçici/zorunlu proleter devleti savunuruz. Anarşistler görebildiğim kadarıyla sınıfsız topluma ulaşmada devleti reddederler bence kabaca sorun bu.
|
Evet, temel sorun bu noktada çıkar. Anarşistler herhangi iktidara dayalı olmayan, toplumsal bir devrim gerçekleştirmeyi hedefler.
"Beni tanıyan herkesin size söyleyeceği gibi, makbul biri değilim. Kötü adamı sevdim hep, kanunsuzu, hergeleyi. İyi işleri olan sinek kaydı traşlı, kravatlı tiplerden hoşlanmam. Ümitsiz adamları severim, dişleri kırık, usları kırık, yolları kırık adamları. İlgimi çekerler. Küçük sürpriz ve patlamalarla doludurlar. Adi kadınlardan da hoşlanırım; çorapları sarkmış, makyajları akmış, sarhoş ve küfürbaz kadınlardan. Azizlerden çok sapkınlar ilgilendiriyor beni. Serserilerin yanında rahatımdır, çünkü ben de serseriyim. Kanun sevmem, ahlak sevmem, din sevmem, kural sevmem. Toplumun beni şekillendirmesinden hoşlanmam."
|

05-09-2009, 23:14
|
 |
Raporlu Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 19-01-2009
Nerden: İzmir
Yaş: 30
Mesajlar: 1,759
|
|
Uzun zamandır yazamıyordum, kafam da pek müsait değildi. E, gelmişken soru ve eleştirilerine bir şeyler çiziktirelim bakalım
Alıntı:
|
Aynı soruyu ben sorsam? Devletin olmadığı bir dünyayı meydana getirmek, yeni tahakküm biçimleri oluşturup sömürü aygıtları kullanmaktan mı geçiyor?
|
Böyle bir şeyi savunduğumu hatırlamıyorum, bunu nereden çıkardın? Nefs-i müdafa yahut meşru savunma gibi durumlar tahakküm oluşturmak mıdır sence? Örnek verdiğin Zapatistalar da tahakküm mü oluştururlar söz gelimi?
Alıntı:
|
Marks’ın çalışmalarına belli bir döneme kadar saygı duyarım fakat sonrası için değil çünkü yaşamının ileriki dönemlerinde üretkenliğini yitirmiş, fikirlerinde gelişme olmadığı gibi gelişme önerilerine, eleştiriye kapalı ve fazlasıyla otoriter bir kişilik haline bürünmüştü. Tabi ki Marx devlet ve mülkiyet olgusunu eleştirmiştir ancak bu düşüncenin onunla meydana geldiğini söyleyemeyiz. Eski Yunanistan’da dahi Platon’un devlet ütopyasına, yönetimin olmadığı özgür bir topluluk kavramıyla karşı çıkan, Stoa felsefesinin kurucusu Giritli Zeno’da devletin mutlak kudretini, yaşama müdahalesini, her şeyi sistemli bir biçimde disiplin ve denetim altına almasını reddetmiş, bireyin ahlak yasasının egemenliğini savunmuştu. Mahkemelerin, polis gereksiniminin, tapınak ya da kamusal tapınakların olmadığı, para gibi değişim araçlarının bulunmadığı bir toplum düzeninden bahsetmişti. Marx’ın öncelikle hukuk, daha sonra felsefe ve tarih eğitimi alması, doktora tezini eski Yunan Felsefesi üzerine hazırlaması sonucunda üç temel geleneği; Alman felsefesi, Fransız siyaset kuramı ve İngiliz iktisadını bir araya getirmesi tesadüf değildir. Bu nedenle Marksizm’e normal anlamda “felsefe” olarak bakılmaz. Tabi ki felsefi boyutu da vardır ve kendinden sonrakilere muazzam bir etki yaratmıştır ancak Marksizm’deki felsefi öğe neredeyse tümüyle Hegel’den alınmıştır ve günümüze değin Hegel’in terminolojisiyle ifade edilmiştir. Şöyle ki; gerçeklik, bir durum değil, kesintisiz bir tarihsel süreçtir. Bundan dolayı gerçekliği anlamanın anahtarı, tarihsel değişmenin doğasını anlamaktır. Tarihsel değişme rastgele değil, keşfedilmesi mümkün bir yasaya dahildir. Keşfedilebilir değişmenin yasası, diyalektik ve onun sentez üçlü hareketidir. Bu yasayı sürekli işler kılan, art arda gelen her durumun kendi içerisindeki çelişkilerle son bulmasını sağlayan yabancılaşmadır. Bu süreç, ileri doğru hareketinin itkisini kendi içindeki yasalardan alır ve insanlar onunla birlikte yürürler. Bu biçimde betimlenen süreç, bütün iç çelişkilerin çözümlendiği bir duruma ulaşılıncaya kadar devam edecektir ve bundan sonra artık yabancılaşma olmayacak, değişmeyi harekete geçiren hiçbir güç kalmayacaktır. Çelişkiden kurtulmuş bu duruma ulaşıldığında insanlar artık kendi denetimleri dışındaki güçlerle birlikte yürüyemeyecek, tersine ilk kez kendi yazgılarını ellerine alacak ve bizzat değişim üzeride söz sahibi olacaklardır. Bu sonuç, ilk kez insanları özgür kılacak ve kendilerini gerçekleştirmesi olanaklı hale gelecektir. Özgürlüğün var olduğu, insanların kendilerini gerçekleştirdiği bu toplum biçimi, liberallerin tasarladığı türden birbirinden bağımsız hareket eden bireylerden meydana gelen atomlaşmış bir toplum değil, bireyin kendi müstakil yaşamlarından daha büyük ve daha etkin olan bir bütün tarafından özümlendikleri organik bir toplum olacaktır. Hegel’in felsefesini temele oturtan Marx, bununla beraber, etkilendiği sol Hegelci Fuerbach’in “temelde neden oluşursa oluşsun, gerçekliğin tinsel değil, maddi bir şey olduğu” düşüncesiyle Hegel temelli felsefesini farklı kılar. Yine de düşünceleri bu kadar kısa zamanda bu denli büyük etki yaratmış başka bir düşünürün olmadığı söylenebilir. Öyle ki ölümünü takip eden 70 yıl içerisinde insanlığın üçte biri kendilerine “Marksist” diyen yönetimler altında yaşıyordu. Kaldı ki anarşistler, Marksistlerin mevcut sistem tahlillerini değil, onun yerine getirilmek istenen, kurgulanan, totaliter sosyalizm idealini eleştirirler. Bir kere Anarşizm diğer politik görüşlerin aksine, insanın ötesinde bir sistem ya da programa değil, bizzat insanı esas alarak insana ve onun özgürlüğüne dayanır
|
Marks, klasik liberalizm eleştrisi ve Hegelci felsefenin üzerine diyalektik materyalizmi inşa ederek kendi düşünsel paradigmasını yaratmıştır. Marks felsefeci olmasa dahi felsefeyi yeryüzüne indiren adamdır.
Ayrıca, bazı neoliberaller de devleti/bürokrasiyi eleştiriyor, hatta anarko-kapitalizm gibi bir şeyler icat ediyorlar  Geçmiş sosyalist deneyimler için görüşlerine katılıyorum, hatta Fikret Başkaya'nın da bu konulara da değinen ilginç bir yazısı vardı. (Liberalizm, Kapitalizm ve Sol-http://www.ozguruniversite.org/baskaya_liberalizm_sol.php)
Hasılı devlet ve özellikle bürokrasi ciddi ölçüde geriletilmesi ve mücadele edilmesi gereken bir araçtır...

Mey kasemi kırdın yere vurdun Tanrım
Zevkimden edip sanki ne buldun Tanrım
Gül renkli şarabım yere döktün tekmil
Zannım budur ki sen de sarhoş oldun Tanrım...
Hayyam...
|

05-09-2009, 23:33
|
 |
M€M€ÑTØ MØRÍ
|
|
Üyelik Tarihi: 31-12-2006
Nerden: Asrub
Yaş: 30
Mesajlar: 2,356
|
|
Alıntı:
AlbatrosS´isimli arızadan alıntı
Uzun zamandır yazamıyordum, kafam da pek müsait değildi. E, gelmişken soru ve eleştirilerine bir şeyler çiziktirelim bakalım
Böyle bir şeyi savunduğumu hatırlamıyorum, bunu nereden çıkardın? Nefs-i müdafa yahut meşru savunma gibi durumlar tahakküm oluşturmak mıdır sence? Örnek verdiğin Zapatistalar da tahakküm mü oluştururlar söz gelimi? 
|
Peki sen bu kanıya hangi cümlemden vardın? Ben de böyle bir şey savunduğumu hatırlamıyorum
Daha çok, üzerinde duralım dediğin "model kavramı" çerçevesinde, sunulan o modelde, geçiş aracı olarak planlansa dahi devletin her türlüsünün bir tahakküm biçimi, şiddet aygıtı olduğunu anlatmaya çalışıyorum.
Şiddet ve karşı şiddet yani meşru savunma üzerine bir önceki sayfada yazdıklarım açık değil mi?
Savunmuyorsan Anarşizme dair eleştiri noktan nedir, anlamadım?
Alıntı:
AlbatrosS´isimli arızadan alıntı
Marks, klasik liberalizm eleştrisi ve Hegelci felsefenin üzerine diyalektik materyalizmi inşa ederek kendi düşünsel paradigmasını yaratmıştır. Marks felsefeci olmasa dahi felsefeyi yeryüzüne indiren adamdır.
Ayrıca, bazı neoliberaller de devleti/bürokrasiyi eleştiriyor, hatta anarko-kapitalizm gibi bir şeyler icat ediyorlar  Geçmiş sosyalist deneyimler için görüşlerine katılıyorum, hatta Fikret Başkaya'nın da bu konulara da değinen ilginç bir yazısı vardı. (Liberalizm, Kapitalizm ve Sol-http://www.ozguruniversite.org/baskaya_liberalizm_sol.php)
Hasılı devlet ve özellikle bürokrasi ciddi ölçüde geriletilmesi ve mücadele edilmesi gereken bir araçtır...
|
Anarko kapitalizm gibi postmodern(!) akımları ciddiye almıyorum.
Hem daha o ne ki, bu site ne Anarko kemalistler, ne Anarko müslümanlar gördü geçirdi 
Geç oldu, teşekkür ederek Fikret Hoca'nın yazısını yarına bırakıyorum ve -daha önce okumamışsam- mutlaka artı değer katacağına inanıyorum.
Marx'ın düşüncesinin temelleri Hegel ve Feuerbach üzerine kuruludur. Buna dair birikimlerimi özetle döktüm ve bu noktadan sonra yazdıklarıma ekleyebilecek bir şey gelmiyor aklıma.
Ancak felsefeyi yeryüzüne ilk indiren bildiğim kadarıyla -Aristo'nun da söylediği gibi- Sokrates olmuştur
Müsadenizle efenim,
İyi geceler
"Beni tanıyan herkesin size söyleyeceği gibi, makbul biri değilim. Kötü adamı sevdim hep, kanunsuzu, hergeleyi. İyi işleri olan sinek kaydı traşlı, kravatlı tiplerden hoşlanmam. Ümitsiz adamları severim, dişleri kırık, usları kırık, yolları kırık adamları. İlgimi çekerler. Küçük sürpriz ve patlamalarla doludurlar. Adi kadınlardan da hoşlanırım; çorapları sarkmış, makyajları akmış, sarhoş ve küfürbaz kadınlardan. Azizlerden çok sapkınlar ilgilendiriyor beni. Serserilerin yanında rahatımdır, çünkü ben de serseriyim. Kanun sevmem, ahlak sevmem, din sevmem, kural sevmem. Toplumun beni şekillendirmesinden hoşlanmam."
|

06-09-2009, 01:52
|
 |
Raporlu Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 19-01-2009
Nerden: İzmir
Yaş: 30
Mesajlar: 1,759
|
|
Alıntı:
Peki sen bu kanıya hangi cümlemden vardın? Ben de böyle bir şey savunduğumu hatırlamıyorum
Daha çok, üzerinde duralım dediğin "model kavramı" çerçevesinde, sunulan o modelde, geçiş aracı olarak planlansa dahi devletin her türlüsünün bir tahakküm biçimi, şiddet aygıtı olduğunu anlatmaya çalışıyorum.
Şiddet ve karşı şiddet yani meşru savunma üzerine bir önceki sayfada yazdıklarım açık değil mi?
|
Kafanda karikatürüze ettiğin bir ''albatrosS fikriyatı'' üzerinden eleştiri yapmıyorsan nefs-i müdafa ve meşru savunma sözlerimden ne anladın non?  Model kavramı oldukça geniştir ve öncelikli ifade ediliş amacı hayatın kendi düzeneğinde oluşmuş gerçeklik alanının dillik yapılarda ifade edilmesi yoluyla oluşturulan soyut değerleri kastetmiştim. Bu bağlamda, ben herhangi bir model sunmayıp dillik yapılarla ifade ettiğimiz ''kendi modellerimiz''in her zaman reel olanla birebir /doğrusal bir ilişki kuramayacağını anlatmıştım
Devletin ciddi bir baskı unsuru olabildiğini zaten inkar ediyor değilim; ancak, bunun yerine koyacağımız/koymayı düşündüğümüz yaşam tarzının da somut bir örneğini göstermek/modellemek zorundayız. Yoksa, devlet algısı salt örgütsel bir politik/siyasal/iktisadi ve dahi askeri yapı unsuru değil, bizzatihi gündelik yaşamın karmaşık ve bir okadar da kaotik süreçlerinde debelenen bireyin bizzat kendisi de olabilmektedir. Anarşizm, her nekadar birtakım gönüllü/dayanışmacı ve bürokrasisiz örgütlenme tarzlarını deneyimlemiş bir perspektif olsa da hayat karşısında -senin de isabetli bir tavırla ortaya koyduğun gibi- mevcut ''an''a ilişkin birtakım tavır alışlardır. Geleceği değil, bizzatihi yaşanan ''an''ı hedef alır ve bu yüzden batılı anarşistler 70'lerde ''no future'' demişlerdir. Yoksa bu arabesk bir algı tarzıyla söylenmiş ''ahh ulan iş de yok, kız da, gelecek de'' manasında bir söz değildir.
Alıntı:
|
Savunmuyorsan Anarşizme dair eleştiri noktan nedir, anlamadım?
|
Daha çok bazı tespitler yapmaya çalışıp sorular sormuştum, her zaman birilerini eleştireceğim diye bir şey yok değil mi
Alıntı:
Anarko kapitalizm gibi postmodern(!) akımları ciddiye almıyorum.
Hem daha o ne ki, bu site ne Anarko kemalistler, ne Anarko müslümanlar gördü geçirdi
|
Ciddiye aldığımdan değil; ama ''liberter'' bir düşünüş tarzını benimseyen bireylerin de ''manipülasyonist'' bir tavırla da gelse anti-devlet ve bürokrasi görüşleri mevcuttur.
Alıntı:
Geç oldu, teşekkür ederek Fikret Hoca'nın yazısını yarına bırakıyorum ve -daha önce okumamışsam- mutlaka artı değer katacağına inanıyorum.
Marx'ın düşüncesinin temelleri Hegel ve Feuerbach üzerine kuruludur. Buna dair birikimlerimi özetle döktüm ve bu noktadan sonra yazdıklarıma ekleyebilecek bir şey gelmiyor aklıma.
Ancak felsefeyi yeryüzüne ilk indiren bildiğim kadarıyla -Aristo'nun da söylediği gibi- Sokrates olmuştur 
Bu itirazını da Odtü Felsefe Bölüm Başkanı'na yaparsınız efendim; zira, öncelikle o'nun bir makalesinde denk geldiğim bir düşünceydi ki bana da makul ve mantıklı gelmişti
|
Alıntı:
Müsadenizle efenim,
İyi geceler
|
saygılar...

Mey kasemi kırdın yere vurdun Tanrım
Zevkimden edip sanki ne buldun Tanrım
Gül renkli şarabım yere döktün tekmil
Zannım budur ki sen de sarhoş oldun Tanrım...
Hayyam...
|

06-09-2009, 14:48
|
|
Taze Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 04-09-2009
Nerden: smyrna
Mesajlar: 8
|
|
|
Eleştirilerim Sovyetler Birliği düşünülerek yazılmış eleştiriler değildi. İster sosyalist, ister kapitalist, ne biçimde olursa olsun, -bana göre- iktidara gelen hiçbir devletin varlığını sonlandırması düşünülemeyeceği gibi, varlığını tehdit eden her türlü unsur da ortadan kaldırılacaktır. Buna örnek olarak Lenin’in Kronşdat Ayaklanması ve Makhnovist Hareket karşısındaki kanlı politikaları gösterilebilir. Yani Lenin’in sağlığında da ezilen halkların ayaklanması karşısında uygulamada farklılık olmamıştır.
Taihsel olaylara/olgulara bütünsellik çerçevesinde bakılmalıdır. SSCB deneyiminin eksiklikleri -kronsdat dahil- hataları olmustur. Bardağın boş olan taraflarını görmekte ısrar ediyorsunuz. madalyonun öteki yüzündeyse Çarlık rusyasıyla kıyaslandığında emekçi halklar, işçi sınıfı açısından eğitim, barınma, sağlık, yiyecek, iş... vs -aksaklıklar olsada- insanların temel ihtiyaçları karşılandığı bir dönemdir.
Marksistler tarihi sınıf mücadelesi olarak görürler, tarihsel sürecin belirli aşamasında sermaye DEVLET kurumuna ihtiyaç duymuştur.Devleti yaratan sermayedir. Oysa ki anarşistler aksine sermayenin , devlet tarafından oluştuğu noktasına dayanarak devleti oluşturan nedenler ortadan kalkmadan devleti ortadan 'kaldırma' mücadelesindedirler. Sorunun temelini devlet olarak alırlar, oysa devlet sermayenin yasalarını belirlediği, sömürü mekanizmasının korumasını sağlayan bu uğurda şiddet kullanan bir kurumdur. Oysa tarihin itici gücü, temel sorunu sınıf karşıtlıklarıdır,s ınıflardır.
İktidar olunmadan dünyayı/ülkeyi değiştirmenin mümkün olunamaycağını yaşanılan pratik gösterdi. Emekçi kitleleriyle bağınız ne kadargüçlü olursa olsun, yapılanmanız tabandan halk hareketi, doğrudan demokrasiyi benimseseniz de mücadeleniz iktidar kavramını reddediyorsanız atılımların çözüldüğü birçok kez doğrulanmıştır. ispanya iç savaşı,Şilideki allende ,paris komünü,.. örnekleri çoğaltmak mümkün.
zapatistalar yaklaşık onbes sene önce Chiapas'da ayaklandılar. mücadelelerinin iktidarı ele geçirmeden değil kendi tabirleriyle halka geri vermek için savaştılarını söylediler. ve dağlık bölgelerde kendi örgütlenmelerine dayanan bir alan inşa ettiler. bir dönem belediyelerini kurdular. Fakat bu yapılanlar ne köylünün toplumsal/ekonomik sorunlarını çözdü ne de şehirde tabanını genişletebildiler. geminin/sistemin yönünü çevirebilmek için dümenden/iktidardan geçer.
Buna katılmıyorum. Parti, mutlak program, hedef, amaç doğrultusunda tasarlanmış, politik bir yapılanmadır. Yukarıda bahsedilen ise küçük gruplardan oluşan, kararlar aşamalarını doğrudan demokrasi ile gerçekleştiren özgürlükçü ilkelere dayalı küçük örgütlenmelerdir. İnsan partinin kölesi olabilir ancak örgütlerde böyle bir durum söz konusu olamaz.
Parti/örgüt AMACA hizmet eder, amacın farklılığı değişkenliği araca yansır. Avrupada -özellikle19.yy.da-toplumsal çalkantıların hüküm sürdüğü bazı dönemlerde mücadele barikat savaşları şeklini almıştır, gelişen/dönüşen üretim araçlarına bağlı olarak mücadele yöntemleri de değişiyor, bu sebeble partinin/örgütün mücadele yöntemi yapısı değişir.
Parti, parlementer sistemin unsuru, sistem içi mücadelenin yapılanması olara, örgüt se illegal mücadeleyi temel alan yapılanmadır. İşçi sınıfının devrimci partisi bu iki unsurla içkindir, toplumsal koşullar gözönünde bulundurarak legal/illegal mücadele yöntemlerine başvurur.
Marx la Bakuninden polemiklerinden bu günlere gelen anarşistler/ komünistler arasındaki fikir ayrılıkları mevcuttur.
I- Geçiş döneminde geçici doğrudan demokrasi ilkeleriyle donatılmış PD yi savunur marksistler, anarşistler ise sorunu sınıf çatışmaları yerine devlet olarak görür, devleti reddederler. GEçiş dönemini çoğunluğun azınlığın üzerinde diktatörlüğü olarak gören marksistler.. anarşizmse otorite kavramını toptan reddeder..
II- İktidar olunmadan dünyayı değiştirilemez önermesine sahipmarksisler, anarşistlerle ayrıldığı noktalardan biridir.
Birkaç madde daha eklemek olası fakat temel sorun bu noktalardan çıkıyor.
mücadeleyle;
FRaNKPaiS
Konu FRaNKPaiS tarafından (06-09-2009 Saat 14:52 ) değiştirilmiştir..
|

07-09-2009, 09:44
|
 |
remayise munzuri
|
|
Üyelik Tarihi: 03-10-2007
Nerden: istanbul
Yaş: 24
Mesajlar: 334
|
|
|
- Anarşistler tarih boyunca sol hareket (kendi) içerisinde uç olarak tanımlanmıştır. İktidarın her türlüsüne karşı olmak babında falan ... Anarşizm ile Sosyalizm yan yana nasıl durabilir ? SSCB örneğine bakarsak, göreceli olarak sosyalizm-komunizm (bence hangisinin uygulandığı belli değil) uygulanan SSCB yönetiminde Troçki, Amerikalı anarşistlere sizinle bizim aramızdaki tek fark sosyalizme giden yol demiş, bu mevzuyu bir kitabın dipnotunda okumuştum devamında Troçki'nin kızıl ordu'nun başına geçince bütün anarşistleri tasfiye ettiği yazıyordu. Troçki'yi bir yana bırakırsak J. Stalin'in Anarşizm mi Sosyalizm mi ? adında bir kitabı var. Bunu kitabı okuduğunuzda ilk başta Troçki'de bulabildiğimiz yöntem farklılığı, Stalin de bulamıyoruz. Stalin kimi anarşist dergilerde kendisini eleştirenlere cevap veriyor sanki, bunu yaparken de Anarşistleri sanki kapitalist-liberallermiş gibi damgalıyor. Anarşistler sanki kaos manyağı maceraperestler gibi resmedilmiş.
Şimdi yıllarca komunizmin beşiği denilen SSCB'de bu oluyorsa Anarşizm ve Sosyalizm tekrar söylüyorum nasıl yan yana gelebilir, Anarşizm'i bir metodoloji ( yöntembilim) olarak düşünüyorum ve Anarşizm'in bir kaç fraksiyonu var Anarşist Komunizm, Anarko sendikalizm, Bireyci Anarşizm, Anarşist Sosyalizm .... Bu fraksiyonları görünce kafam karışıyor şahsen, yukarıdaki Stalin Troçki vs mevzularını da yan yana koyunca ...
İktidar mevzusuna gelince, Marksist felsefe komunist devrimin kapitalist egemenliği yıkacağını ve komunist bir iktidar yoluyla, iktidarsız sosyalizm'e gideceğini varsayar. Marx'ın bir sözüne var dominasyon olmak dominasyon'un kendi yapısından kaynaklanır, ya da buna benzer bir söz neyse işte bu sözü ele alırsak marksist komunizmin iktidarsız sosyalizme varamayacağını düşünürüz. Çünkü eğer egemenliği bir sınıftan alıp diğerine verdiğinizde egemenliğin, dominasyonun sürdüğünü ve böyece iktidarın hala varolduğunu söyleyebiliriz.
Sosyalistler ise Anarşistleri ütopik olmakla suçlamışlar, insan doğasının öz denetimsiz bir arada yaşayamacağını, kaos ortamının oluşacağını, komunist iyi devletin kötü insan doğasını yontarak iyi bir insan şekli vereceğini ve geçici proleterya diktatörlüğünün son bulacağını ve sosyalizmin geleceğini salık verir.
-----
falan filan .....
vermediğiniz bir şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrim'i satın alamazsınız. Devrim'i yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır, ya da hiçbir yerde değildir...
|

07-09-2009, 22:06
|
 |
M€M€ÑTØ MØRÍ
|
|
Üyelik Tarihi: 31-12-2006
Nerden: Asrub
Yaş: 30
Mesajlar: 2,356
|
|
Alıntı:
AlbatrosS´isimli arızadan alıntı
Kafanda karikatürüze ettiğin bir ''albatrosS fikriyatı'' üzerinden eleştiri yapmıyorsan nefs-i müdafa ve meşru savunma sözlerimden ne anladın non?  Model kavramı oldukça geniştir ve öncelikli ifade ediliş amacı hayatın kendi düzeneğinde oluşmuş gerçeklik alanının dillik yapılarda ifade edilmesi yoluyla oluşturulan soyut değerleri kastetmiştim. Bu bağlamda, ben herhangi bir model sunmayıp dillik yapılarla ifade ettiğimiz ''kendi modellerimiz''in her zaman reel olanla birebir /doğrusal bir ilişki kuramayacağını anlatmıştım 
|
Bak yahu...
Kafamda karikatürize ettiğim bir AlbatrosS fikriyatı falan yok.
Nasıl olsun ki?
Ben seni değil, burada yazdıklarını tanır, onları eleştiririm.
Alıntıladığın alanda yazdığım “yeni tahakküm biçimleri oluşturup sömürü aygıtları kullanmaktan mı geçiyor?” eleştirisi ile kastedilen, Marksist persfektife göre devrim sonrasında meydana getirilmesi, oluşturulması kurgulanan “devlet” olgusudur ve yeterince açık ifade edilmiştir. Ne alakası var Zapatistalarla, meşru müdafaanın tahakküm oluşturması gibi bir çıkarımla?
Alıntı:
AlbatrosS´isimli arızadan alıntı
Devletin ciddi bir baskı unsuru olabildiğini zaten inkar ediyor değilim; ancak, bunun yerine koyacağımız/koymayı düşündüğümüz yaşam tarzının da somut bir örneğini göstermek/modellemek zorundayız. Yoksa, devlet algısı salt örgütsel bir politik/siyasal/iktisadi ve dahi askeri yapı unsuru değil, bizzatihi gündelik yaşamın karmaşık ve bir okadar da kaotik süreçlerinde debelenen bireyin bizzat kendisi de olabilmektedir. Anarşizm, her nekadar birtakım gönüllü/dayanışmacı ve bürokrasisiz örgütlenme tarzlarını deneyimlemiş bir perspektif olsa da hayat karşısında -senin de isabetli bir tavırla ortaya koyduğun gibi- mevcut ''an''a ilişkin birtakım tavır alışlardır. Geleceği değil, bizzatihi yaşanan ''an''ı hedef alır ve bu yüzden batılı anarşistler 70'lerde ''no future'' demişlerdir. Yoksa bu arabesk bir algı tarzıyla söylenmiş ''ahh ulan iş de yok, kız da, gelecek de'' manasında bir söz değildir. 
|
Elbette Anarşistler’in mevcut yaşam biçimlerinin yerine koymak için somut yaşam biçimi ve bunların uygulanmış örnekleri mevcuttur. Fakat bu biçimler iktidar ve din adamlarının bize sunduğu programlar dahilinde değil, bireyin kendisinden başlayan, varlığı insan temelli, ihtiyaçlara göre değişkenlik gösteren formlardan oluşur.
Bu konuya dair yukarıda tatbik edilmiş, somut örnekleri de kapsayan yanıtlar verdim zaten. Onlara ek olarak diyebilirim ki; hiçbir sistem, program ya da birey, insanlığın kurtuluşu olamaz. İnsanlık ancak kendisini kurtarır. Kurtuluş, bireyin kendisinde başlar. Bunun için de temelden başlayan bir dayanışma ve örgütlenme, ihtiyaçtır, zorunluluktur. Sistem ve iktidarın gelecekle ilgili planları ve insanlığa vaatleri, iktidar kavramının doğası gereği gerçekleşmesi imkansız, boş vaatlerdir. Sistem, bireyi boş umutlara sürüklerken bu vaatlerle evcilleştirir. Bundandır ki kendini ne şekilde sunarsa sunsun, ona kanmamalı.
Alıntı:
AlbatrosS´isimli arızadan alıntı
Daha çok bazı tespitler yapmaya çalışıp sorular sormuştum, her zaman birilerini eleştireceğim diye bir şey yok değil mi 
|
Elbette.
Alıntı:
AlbatrosS´isimli arızadan alıntı
Ciddiye aldığımdan değil; ama ''liberter'' bir düşünüş tarzını benimseyen bireylerin de ''manipülasyonist'' bir tavırla da gelse anti-devlet ve bürokrasi görüşleri mevcuttur.
|
Bence bu biraz da kavram kargaşası içerisinde yozlaşan insanlığın ürünüdür. Kendileri gibi, kavramları da yozlaştırıyorlar.
Alıntı:
AlbatrosS´isimli arızadan alıntı
Bu itirazını da Odtü Felsefe Bölüm Başkanı'na yaparsınız efendim; zira, öncelikle o'nun bir makalesinde denk geldiğim bir düşünceydi ki bana da makul ve mantıklı gelmişti
saygılar...
|
İtirazın, düşünce ya da kararın karşıtını ileri sürmek olduğu düşünülürse, bu aşamada itiraz sunması gereken ben olmuyorum maalesef 
İlk iddia Aristo tarafından öne sürüldüğüne göre, asıl sen itirazını -Odtü Felsefe Bölüm Başkanı’nı da yanına alarak- Aristo’ya yap
Saygılar..
Alıntı:
FRaNKPaiS´isimli arızadan alıntı
Eleştirilerim Sovyetler Birliği düşünülerek yazılmış eleştiriler değildi. İster sosyalist, ister kapitalist, ne biçimde olursa olsun, -bana göre- iktidara gelen hiçbir devletin varlığını sonlandırması düşünülemeyeceği gibi, varlığını tehdit eden her türlü unsur da ortadan kaldırılacaktır. Buna örnek olarak Lenin’in Kronşdat Ayaklanması ve Makhnovist Hareket karşısındaki kanlı politikaları gösterilebilir. Yani Lenin’in sağlığında da ezilen halkların ayaklanması karşısında uygulamada farklılık olmamıştır.
Taihsel olaylara/olgulara bütünsellik çerçevesinde bakılmalıdır. SSCB deneyiminin eksiklikleri -kronsdat dahil- hataları olmustur. Bardağın boş olan taraflarını görmekte ısrar ediyorsunuz. madalyonun öteki yüzündeyse Çarlık rusyasıyla kıyaslandığında emekçi halklar, işçi sınıfı açısından eğitim, barınma, sağlık, yiyecek, iş... vs -aksaklıklar olsada- insanların temel ihtiyaçları karşılandığı bir dönemdir.
|
Tabi ki öyle yapmaya çalışıyorum. Burada belirtmek istediğim, Lenin'in ölümünden önce de devlet yapısının her şekilde insanı sömürmesinin kaçınılmaz olduğuydu. İktidarın olduğu yerde sömürülmek kaçınılmazdır. Devletin her hareketi şiddettir. Ekim Devriminden sonraki yıllarda yaşanan salgın hastalıklar, sosyal yapının çöküşü, müttefik ülkelerin askeri müdahalesi milyonlarca hayata mal olmuştur. NEP politikaları ile -kontollü kapitalist- ekonomik kalkınma sağlanmışsa da, bireye dayalı bir kurtuluş payesinin ve iktidar kavramının ne derece tehlikeli olduğu Stalin'in gelişiyle kendisini daha da belirgin olarak göstermiştir.
Alıntı:
FRaNKPaiS´isimli arızadan alıntı
Marksistler tarihi sınıf mücadelesi olarak görürler, tarihsel sürecin belirli aşamasında sermaye DEVLET kurumuna ihtiyaç duymuştur.Devleti yaratan sermayedir. Oysa ki anarşistler aksine sermayenin , devlet tarafından oluştuğu noktasına dayanarak devleti oluşturan nedenler ortadan kalkmadan devleti ortadan 'kaldırma' mücadelesindedirler. Sorunun temelini devlet olarak alırlar, oysa devlet sermayenin yasalarını belirlediği, sömürü mekanizmasının korumasını sağlayan bu uğurda şiddet kullanan bir kurumdur. Oysa tarihin itici gücü, temel sorunu sınıf karşıtlıklarıdır,s ınıflardır.
|
Sorunun temeli, çoğunluğun kaderinin bir gurup seçkinin eline verilmesinin anarşistlerce kabul görmemesidir. Devrim ancak aşağıdan inşa edilebilir. Onuru, onu sistematik olarak olumsuzlayan bir toplumda nasıl inşa edebiliriz, onuru, bizi olumsuzlayan toplumu olumsuzlayacak kadar kuvvetli bir hale nasıl getirebiliriz, bence bunu tartışalım. Lenin'den sonra Stalin'e geçen Sovyet iktidarı neticesinde halkların durumu ortada değil mi? Stalin iktidarı alır almaz NEP'den vazgeçip kendi kalkınma politikalarını uygulamıştı. Örnekler çoğaltılabilir. Tarafınızdan iyi olarak addedilen iktidarlar, liderler dahi sonsuz bir yaşama ve iktidara sahip olamayacak, insanlığın kaderi her seferinde farklı bir iktidarların eline bakacaktır. Birey, kaderini kendi ellerine almak yerine başkalarının ellerine sunduğu müddetçe, hedeflenen “özgürlük” arzusu, ideal olarak kalmaya mahkumdur. Adı üzerinde bir devrimden, değişimden bahsediyoruz.
Alıntı:
FRaNKPaiS´isimli arızadan alıntı
İktidar olunmadan dünyayı/ülkeyi değiştirmenin mümkün olunamaycağını yaşanılan pratik gösterdi. Emekçi kitleleriyle bağınız ne kadargüçlü olursa olsun, yapılanmanız tabandan halk hareketi, doğrudan demokrasiyi benimseseniz de mücadeleniz iktidar kavramını reddediyorsanız atılımların çözüldüğü birçok kez doğrulanmıştır. ispanya iç savaşı,Şilideki allende ,paris komünü,.. örnekleri çoğaltmak mümkün.
|
Aynı iletinizde bu gibi yaklaşımları bardağın boş tarafına bakmak olarak kabul ediyordunuz…
İktidar olarak dünyayı değil, sömürgeciyi değiştirmiş olursunuz. Yaşanan pratik aksine bunu göstermiştir. Bu saydığınız isyanlar halklara önemli kazanımlar sağlamış, önlerinde birer emsal olmuşlardır. Özellikle de İspanya iç savaşı kaybedilmek bir yana kazanılmışken devrim ihanete uğratılarak faşistlere hediye edilmiştir. Bu savaştan bahsedecekseniz, bir özeleştiri yaparak Sovyetler’in ve Sovyet güdümlü Marksistler’in tutumu üzerinde de durmalısınız. İç savaş esnasında Sovyet yanlısı Marksistler(Komünist Parti) iktidara getirilmek için silahlandırılırken, POUM ve CNT gibi alternatif-özgürlükçü örgütlenmeler illegalize edilmiş, savunmasız bırakılmıştır. Savaşın ilerleyen evrelerinde ise bir yandan faşistlerle savaşırken, diğer yandan Komünist Parti’nin saldırıları karşısında büyük kayıplar vermişlerdir.
Alıntı:
FRaNKPaiS´isimli arızadan alıntı
zapatistalar yaklaşık onbes sene önce Chiapas'da ayaklandılar. mücadelelerinin iktidarı ele geçirmeden değil kendi tabirleriyle halka geri vermek için savaştılarını söylediler. ve dağlık bölgelerde kendi örgütlenmelerine dayanan bir alan inşa ettiler. bir dönem belediyelerini kurdular. Fakat bu yapılanlar ne köylünün toplumsal/ekonomik sorunlarını çözdü ne de şehirde tabanını genişletebildiler. geminin/sistemin yönünü çevirebilmek için dümenden/iktidardan geçer.
|
Chiapas, Meksika’nın en yoksul bölgesidir ve neredeyse tamamı yerlilerden oluşur. Çok taraflı bakıyorsunuz; bir kere bu bir isyan, bir direnişti ve Zapatistalar, iktidardan hiçbir şey talep etmemek gibi bir tutum içerisindeydiler. Onların yürüyüşü onur yürüyüşüdür. Yönetimsiz otonomlar halinde bir dönem özerkliklerini sağlamış, başlattıkları isyanı binlerle devam ettirmişlerdir. Kendisini mutlaklaştıran, putlaştıran bir kuruma, yine süreç içinde toplumun kanını emen bir prazite dönüşmeyi reddederler. Yıllardır muhatap alınmayan, kültürleri yok sayılan bu insanlar, Meksika'ya çoğulcu etnik yapının tanınması ve halkların kendi kaderini belirlemesi ilkesini kabul ettirmiştir. Ve bu isyan, dünyadaki sistem karşıtı hareketler için büyük bir ilham kaynağı ve sembol olmuştur.
Alıntı:
FRaNKPaiS´isimli arızadan alıntı
Buna katılmıyorum. Parti, mutlak program, hedef, amaç doğrultusunda tasarlanmış, politik bir yapılanmadır. Yukarıda bahsedilen ise küçük gruplardan oluşan, kararlar aşamalarını doğrudan demokrasi ile gerçekleştiren özgürlükçü ilkelere dayalı küçük örgütlenmelerdir. İnsan partinin kölesi olabilir ancak örgütlerde böyle bir durum söz konusu olamaz.
Parti/örgüt AMACA hizmet eder, amacın farklılığı değişkenliği araca yansır. Avrupada -özellikle19.yy.da-toplumsal çalkantıların hüküm sürdüğü bazı dönemlerde mücadele barikat savaşları şeklini almıştır, gelişen/dönüşen üretim araçlarına bağlı olarak mücadele yöntemleri de değişiyor, bu sebeble partinin/örgütün mücadele yöntemi yapısı değişir.
Parti, parlementer sistemin unsuru, sistem içi mücadelenin yapılanması olara, örgüt se illegal mücadeleyi temel alan yapılanmadır. İşçi sınıfının devrimci partisi bu iki unsurla içkindir, toplumsal koşullar gözönünde bulundurarak legal/illegal mücadele yöntemlerine başvurur.
|
Parti, aynı politik görüşü paylaşan bireylerin, iktidar olabilmek meydana getirdikleri sistematik bir yapılanma ya da örgütlenmedir. Yukarıda değindiğim örgüt yapılanmaları ile farkını ortaya koymak gerekir.
Alıntı:
FRaNKPaiS´isimli arızadan alıntı
Marx la Bakuninden polemiklerinden bu günlere gelen anarşistler/ komünistler arasındaki fikir ayrılıkları mevcuttur.
I- Geçiş döneminde geçici doğrudan demokrasi ilkeleriyle donatılmış PD yi savunur marksistler, anarşistler ise sorunu sınıf çatışmaları yerine devlet olarak görür, devleti reddederler. GEçiş dönemini çoğunluğun azınlığın üzerinde diktatörlüğü olarak gören marksistler.. anarşizmse otorite kavramını toptan reddeder..
II- İktidar olunmadan dünyayı değiştirilemez önermesine sahipmarksisler, anarşistlerle ayrıldığı noktalardan biridir.
Birkaç madde daha eklemek olası fakat temel sorun bu noktalardan çıkıyor.
mücadeleyle;
FRaNKPaiS
|
Böyle bir şey yok ama... Anarşizm, Marksist yayımlarda iddia edildiği gibi sınıf gerçeğinden habersiz bir küçük burjuva ideolojisi olarak değil sanayi devrimi ile birlikte bir işçi ideolojisi olarak ortaya çıkmış, özellikle Avrupa ve Güney Amerika’da işçi sınıfının en yoksul kesimleri içinde oldukça geniş kitlelere ilham kaynağı olmuştur. Öyle ki, 1 Mayıs’ın işçi bayramı olmasına yol açan Haymarket olaylarının yaratıcıları ve olaylardan sonra idam edilenler de yine anarşistlerdi. Anarşizm de, Marksizm gibi sınıf mücadelesini temel alan bir akım olmakla beraber, her iki akımın sınıf tanımları ve sınıfa yükledikleri misyon arasında belirli farklar vardır. Anarşizm yalnızca işçi sınıfını değil, köylüleri, işsizleri, memurları, geçici ve güvencesiz işlerde çalışanları da devrimci özne olarak kabul eder, bunları “emekçi sınıflar” kavramında değerlendirir.
Anarşistler, gerçek bir devrimin iktidara talip olunarak değil, aşağıdan inşa edilerek gerçekleşeceğine inanır.
Saygılar
"Beni tanıyan herkesin size söyleyeceği gibi, makbul biri değilim. Kötü adamı sevdim hep, kanunsuzu, hergeleyi. İyi işleri olan sinek kaydı traşlı, kravatlı tiplerden hoşlanmam. Ümitsiz adamları severim, dişleri kırık, usları kırık, yolları kırık adamları. İlgimi çekerler. Küçük sürpriz ve patlamalarla doludurlar. Adi kadınlardan da hoşlanırım; çorapları sarkmış, makyajları akmış, sarhoş ve küfürbaz kadınlardan. Azizlerden çok sapkınlar ilgilendiriyor beni. Serserilerin yanında rahatımdır, çünkü ben de serseriyim. Kanun sevmem, ahlak sevmem, din sevmem, kural sevmem. Toplumun beni şekillendirmesinden hoşlanmam."
|

08-09-2009, 11:56
|
 |
Raporlu Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 19-01-2009
Nerden: İzmir
Yaş: 30
Mesajlar: 1,759
|
|
Alıntı:
Elbette Anarşistler’in mevcut yaşam biçimlerinin yerine koymak için somut yaşam biçimi ve bunların uygulanmış örnekleri mevcuttur. Fakat bu biçimler iktidar ve din adamlarının bize sunduğu programlar dahilinde değil, bireyin kendisinden başlayan, varlığı insan temelli, ihtiyaçlara göre değişkenlik gösteren formlardan oluşur.
Bu konuya dair yukarıda tatbik edilmiş, somut örnekleri de kapsayan yanıtlar verdim zaten. Onlara ek olarak diyebilirim ki; hiçbir sistem, program ya da birey, insanlığın kurtuluşu olamaz. İnsanlık ancak kendisini kurtarır. Kurtuluş, bireyin kendisinde başlar. Bunun için de temelden başlayan bir dayanışma ve örgütlenme, ihtiyaçtır, zorunluluktur. Sistem ve iktidarın gelecekle ilgili planları ve insanlığa vaatleri, iktidar kavramının doğası gereği gerçekleşmesi imkansız, boş vaatlerdir. Sistem, bireyi boş umutlara sürüklerken bu vaatlerle evcilleştirir. Bundandır ki kendini ne şekilde sunarsa sunsun, ona kanmamalı.
|
Sorun şu ki, ''sistem'' bireyden bağımsız süreçlerle oluşmuş metafizik bir varlık kategorisi değil, bizzat bireylerin yarattığı kaotik ve milyon kutuplu bir formdur. Bu durumda, sistem metaforuyla kendi gölgemizle savaş yapmak yerine birey dediğimiz şey üzerinde derinlemesine düşünmek gerekiyor ki, bir önceki yazımda şunu belirtmiştim: Yoksa, devlet algısı salt örgütsel bir politik/siyasal/iktisadi ve dahi askeri yapı unsuru değil, bizzatihi gündelik yaşamın karmaşık ve bir okadar da kaotik süreçlerinde debelenen bireyin bizzat kendisi de olabilmektedir.
Gerçek iktidar bizim benlik algılarımızdır. Kurumsal bir örgütlenme olan ''devlet''i yaratmış/yaratabilmiş benliğe sahip bireyi, yine kendini hayatın merkezine koyup her türden iktidara isyanı, yok saymayı talep edecek (makro anlamda) birey olarak düşünmek, bana hep Nurcuların ''Herkes İslam'ı hakkıyla yaşa...'' şeklinde başlayan cümlelerini anlatır. Siz şikayetçisiniz, ben şikayetçiyim, bizim gibi birçokları şikayetçi; ancak, bu durumdan hiç de şikayetçi olmayan milyonlarca tuzu kuru da var. Örgütlü kollektif sivil eylemliliği dahi reddedip karakol/okul bahçesine ot/börtü böcük dikmekle ''eylem'' yaptığını düşünen adamlar okudum/tanıdım/gördük
Ol sebeple, ben diyorum ki nefs-i müdafa, yeni iktidar biçimleri yaratmak değildir. Burada aracı amaçsallaştıran bir perspektifi sunsaydım eleştirilerinde haklıydın; ancak, toplumların her türden kollektif sivil demokratik tavrını ''iktidar'' kavramıyla genelleyen bir eleştiriye tabi tutarsak bunun bize geri dönüşü koca bir hiç olacaktır. Zira, anarşistler de yeri geldiğinde bir dayanak/çıkış noktası arayan pusulasız kitlelere kendi özgün ve yaratıcı eylemlilikleri/dayanışmalarıyla yol yordam sunabilmelidir. Bu kitleler üzerinde iktidar araçları lkullanmak, onları robotlaştırmak falan değildir; ancak, kitleye kendi bekasının, kendi çıkarının kendi elinde nasıl olabileceğini göstermek için bir sivil dayanışma tarzıdır. Söz gelimi toplumun önüne savaş gerçeği dayatıldığında, sivil itaatsizlikler kadar, inzibat erlerinin/subaylarının da karşısına dikilmeyi göze almış insanlar olabilmelidir. Sokaklarda, meydanlarda savaşa hayır diyen, bunun için de toplumu gerekli örgütlülüğü sağlayabilen her türden eylemle var olabilmelidir. Bunlar sanatsal, kültürel, söyleşi, gösteri vs tarzında her türden hareketliliği kapsar. Demem şu ki, anarşizm kendi özgün var oluşu ve yaratıcılığıyla bir cazibe/çekim merkezi olup kamusal alanda kendini görünür kılabilmelidir.
Platoncu idealar kuramı mı felsefeyi yeryüzüne indirmiş Non? Bak wiki'de materyalizm hakkında ne yazmış: Materyalizm, dünya fikir tarihinde sistemli bir düşünce olarak ilk defa Antik Yunanistan'da görülmektedir. Bu düşünce Yunan filozoflarından Leukippos ve Demokritos tarafından felsefi bir sistem haline getirilmiştir.
Yani, bunun Aristo'yla falan ilgisi yoktur. Bilakis, Aristo felsefesi skolastizmin yaratılmasına bile sebep olmuştur  Marks'ın bu konudaki katkısıyla diyalektik materyalizm ve tarih metodolojisidir. Marks ve Hegel'den sonra felsefe bu konuları belli bir zemin ve düzlemde tartışmaya başlamıştır. Arada Niçe, Schope. gibi enteresan adamlar dahi çıkmıştır; ancak, onların da başlıca referansı bireyin kendisidir. Marks'a itiraz eden liberaller dahi, o'nun kuramını metafizik öğelerle değil, bizzat burada, yerde, insanda eleştirmişlerdir. Tabi, tarih bir yönüyle tekerrürler ve geri dönüşlere sahne olur. Sık sık eskinin ideacılığından mülhem, benzer metotları kullanan mistik bezeli akımlar/görüşler ve hatta bilinmezciler de ortaya çıkmıştır; ancak, hiçbiri hayatı yeryüzünde/maddede ve insanda sorgulayan bu metotlar kadar etkili olamamışlar...

Mey kasemi kırdın yere vurdun Tanrım
Zevkimden edip sanki ne buldun Tanrım
Gül renkli şarabım yere döktün tekmil
Zannım budur ki sen de sarhoş oldun Tanrım...
Hayyam...
|

09-09-2009, 04:45
|
 |
M€M€ÑTØ MØRÍ
|
|
Üyelik Tarihi: 31-12-2006
Nerden: Asrub
Yaş: 30
Mesajlar: 2,356
|
|
Anarşizm, sistemi bireyden bağımsız bir metafizik kavramı olarak değerlendirmez. Bahsettiğin üzere insanı basmakalıp yapılara da angaje etmez. Bu sistem nice şiddetli mücadelenin ve nice beşeri doğal faktörün bir sonucudur. Kendisine tabi olanların zihninde kurulmuş bir güçtür. Yönetici sınıfın fikirleri topluma hakim oldukça ve zihinlerde yayıldıkça, spiritual bir güç olarak algılanacaktır. Statükoya karşı uysal zihinler, özgürlük mücadelesi vermek istemezler. Onların varlığı salt Anarşizmin değil, devrimin problemidir. Ancak toplum, bütün o kendine tabi olanları, kendi menfaatleri doğrultusunda edilgen ve bilinçsiz araçlara indirgemekte başarılı olan hakim sınıfın aşılanan iradesi tarafından yaratılmamıştır. Ve mevcudun insanlığa sağlamış olduğu fayda dağılımına baktığımız vakit, sistemin memnun ettiği kitle aksine oranla çok çok küçük yüzdelerle ifade edilir. Bu da bir etkileşimin gerçekleşmesi için göz ardı edilemeyecek bir faktördür. Bakın devrim bir gecelik olay değil, süreçtir. Anarşizmde öyle bir iddia falan yok. Bunlar Marksist kaynakların anarşistere yaftaladığı argümanlardır. Anarşistlerin bahsettiği haliyle devrim, günümüzde “ütopik” olarak addedilen fikirlere sahip insanların yıllar yılı sürebilecek kadar uzun bir dönemde, sabırlı örgütlenme ve eğitim çalışmalarına dayanır. Anarşistler insanı özgür kılmayı değil, insanların kendi kendilerini özgürleştirmelerini isterler. Kendi kendini özgürleştirme süreci oluşuncaya kadar da özgür bir toplumdan bahsedemeyiz. Güç doğası itibariyle baskıcıdır. Hürriyet de doğası gereği bahşedilemez. İnsanı özgürleştirmeyi değil, onun kendisini özgür kılması sağlanmalıdır. Şu noktada Max Stirner’dan bir alıntı yapmak istiyorum müsadenle: “Özgür bırakılan bir insan sadece özgürleştirilmiş bir insandır, yani boynuna asılı bir zincir parçasını beraberinde sürükleyen bir köpek…”
İktidar kavramını ve niteliklerini iyi analiz etmek gerekir. İktidar kendisini korur; onun ilk işi otoriteyi kullanmak ve kapsamını genişletmektir. Bu genişlemede sınırlı bir yapı ya da sürece dayanmaz, devamlılık arz eder ve bununla beslenir. Öyle ki ilk bakışta fark edilmez. Kurbanlarına sunduğu özgürlük yanılsamaları ile kendine yandaş sağlar. Toplumların her türden kolektif, sivil, demokratik tavrı Marx’ın öngördüğü biçim midir ya da bu öngörüde “iktidar” nitelikleri taşıyan özellikler “iktidar” kavramı altında değerlendirilmeyecekse hangi kavrama dahil edilecektir?
Sevgili AlbatrosS  ,
Birçok filozof felsefeyi yeryüzünde indirmiş, kaldırmış, kafaları, duvarları parçalamıştır. Bu konuda “Odtü Felsefe Bölüm Başkanı” otoriteyse, Aristo, Cicero gibi adları daha binlerce yıl konuşulacak isimler daha otoritedir tavrıyla, söylemler üzerinde durmaktan ziyade sana takılmaya çalışıyordum. Marx karşıtı bir fanatik değilim. Evet, iktidar kavramına gıcığım. Sonuçta bu bir algılayış biçimidir. Felsefe de sorgulama, dünyayı algılama çabasıdır. Tarihsel süreçte filozoflar arasında –sahip olunan bilgiler aracılığıyla- bunu ciddi ve sistematik kavramda ilk yapan ve sorgulayan Sokrates olmuştur. Bundan dolayıdır ki, felsefede içerisinde “Sokrates’ten önce”, “Sokrates’ten sonra” olduğu gibi, filozofların kronolojisi de “Sokrates öncesi” ve “Sokrates sonrası” gibi sıralamalar yer alır. Çünkü kendisi ahlakı akılsal bir temele oturtarak, düşüncenin ve bilginin dünyayı algılama şeklindeki önemini ortaya koymuştur. Bundan şunu çıkartırız; insan “hata” ya da “kötülük” kavramına dahil olabilecek bir davranışta bulunuyorsa, bunun nedeni onun kötü olması değil, bilgi eksikliğidir. Bilgi, erdemdir vesaire, vesaire.
Felsefeyi yeryüzüne değil de bana kim indirdi dersen; o zaman Büyük İskender’e siktir çeken Diyojen, tanrı kavramına ilk saldıran Max Stirner ve değerleri parçalayan Nietzsche gibi isimler sayarım sana
Nalet davulcunun katlettiği uykuma tekrar dönerken;
Saygılar, sevgiler, hürmetler vs 
"Beni tanıyan herkesin size söyleyeceği gibi, makbul biri değilim. Kötü adamı sevdim hep, kanunsuzu, hergeleyi. İyi işleri olan sinek kaydı traşlı, kravatlı tiplerden hoşlanmam. Ümitsiz adamları severim, dişleri kırık, usları kırık, yolları kırık adamları. İlgimi çekerler. Küçük sürpriz ve patlamalarla doludurlar. Adi kadınlardan da hoşlanırım; çorapları sarkmış, makyajları akmış, sarhoş ve küfürbaz kadınlardan. Azizlerden çok sapkınlar ilgilendiriyor beni. Serserilerin yanında rahatımdır, çünkü ben de serseriyim. Kanun sevmem, ahlak sevmem, din sevmem, kural sevmem. Toplumun beni şekillendirmesinden hoşlanmam."
|
|
Konuyu toplam 1 kişi okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
|
|
|
| Seçenekler |
|
|
| Stil |
Normal
|
Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 20:46 .
Powered by vBulletin® Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO ©2009, Crawlability, Inc.
Copyright ©2007 - 2008 khAos.info
|
|
|
|