Felsefe, Edebiyat, Sinema, Müzik, Tarih, Kültür  & Sanat ve Mizah  Forumu Ana Sayfa İletişim Site Haritası

Geri git   Felsefe, Edebiyat, Sinema, Müzik, Tarih, Kültür & Sanat ve Mizah Forumu > Ciddi Mevzular > Anarşizm

Anarşizm Biz ki caniyiz! Herkes için ekmek, iş ve her türlü bağımsızlık ve adaleti istiyoruz.

Michael Albert ile Anarşizm üzerine

Anarşizm içerisinde Michael Albert ile Anarşizm üzerine konusu: Michael Albert ile Anarşizm Üzerine Söyleşi - Tom Wetzel neçayev gönderdi. | 20 Haziran 2007 (1) Günümüzdeki anarşizmi konumlandırmaya çalışarak başlayalım. Anarşizmin bütününü oluşturan ana akımlar olduğunu düşünüyor musunuz? Anarşizm ...

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1 (permalink)  
Alt 17-09-2007, 10:53
possible_outside
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart Michael Albert ile Anarşizm üzerine

Michael Albert ile Anarşizm Üzerine Söyleşi - Tom Wetzel
neçayev gönderdi. | 20 Haziran 2007
(1) Günümüzdeki anarşizmi konumlandırmaya çalışarak başlayalım. Anarşizmin bütününü oluşturan ana akımlar olduğunu düşünüyor musunuz?

Anarşizm oldukça bulanık bir terim, çeşitli anti-otoriter tutumları kapsıyor ve sonuçta karışıklığa yol açabilir. Irak’taki savaş söz konusu olduğunda, ya da WTO (Dünya Ticaret Örgütü) gibi kurumlara veya Amerika Kıtası Serbest Ticaret Bölgesi gibi tekliflere karşı sivil itaatsizlik gösteren insanların önemli bir bölümü muhtemelen anti-otoriter, doğrudan harekete geçmeyi savunan, dolaysız demokrasi hakkındaki fikirlerden etkilenmişlerdir. Zaten bu, protestocuların örgütlenme biçimlerine de belli bir ölçüde yansıyor; burada, San Francisco’daki savaş karşıtı eylemliliklerde kurulan Dayanışma Grupları(1) ve Sözcü Konseyleri(2) gibi.

En uçta, tabi ki, primitivistler ve aşırı anti-örgütlülükçüler var - ama etkileri sınırlı. Çünkü kendilerini daha geniş tabanlı bir “sol”un parçası olarak görmek istemiyorlar ve daha geniş tabanlı bir mücadeleye katılımları oldukça sınırlı. Bu fikirlerin asıl etki alanları, egemen görüş oldukları köklü iki anti-otoriter yayın, “Anarchy” ve “Fifth Estate”(3) .

Aşırı bireycilik anarşizmin her biçiminde asli bir unsur değil – sosyal anarşizmde böyle değil – ama anarşist çevrede varolan birkaç gerilim veya çelişki noktasından biri. Anarşizmin görece daha bireyci kanadından etkilenenlerde bu anti-örgütlülükçülük, nihilist bir tarz veya oy vermeyi reddetme gibi şeylerle kendini açığa vuruyor.

Bireycilik aynı zamanda, anarşizmi kollektif bir toplumsal mücadelenin metodu veya hedefi olarak değil, daha ziyade bireyin kendi yaşamını ne derece kontrol edebildiği, yani yaşam tarzına dair bir önerme olarak düşünenler arasında kendini gösteriyor.

Kimi anarşistler “her türlü otoriteye” karşı olduklarını söylüyor, peki, mesela, bir topluluk kendi ortak ekonomisinde özyönetim uygulayacak olursa ne olacak? Kendi üyeleri üzerinde “otorite” kurmuş olmayacak mı? Bu durumda, “her türlü otoriteye karşı olma” söylemi bireyci bir yönde yorumlanabilir – ya da devlet, sınıf yapısı veya ataerkillik gibi yukarıdan aşağı iktidar hiyerarşilerine karşı olma anlamına gelebilir. Sosyal anarşistler ikinci seçenekte konumlanacaklardır, ama bir aşırı bireyci, birey üzerindeki her türlü kontrole karşı çıkacaktır. İşte anarşizmdeki belirsizliklere bir örnek.

Sınıf mücadelesini toplumsal dönüşümün asli unsuru olarak görenler örgütlü olmaya daha yatkınlar. Sendikalistler, platformcular ve Avrupa otonomizmiyle konsey komünizmi’nden etkilenenler bu kanadı oluşturuyor.

Platformcular Amerika’daki nüfuzlarını son yıllarda arttırdılar. Platformcular, 20’lerde Ukraynalı anarşist Nestor Makhno ve çevresindekiler tarafından geliştirilen “liberter komünist platform” tezine inanıyorlar. Anti-otoriterlerin Rus Devrimi’nde yenilmelerine yol açan örgütsüzlüğü dikkate alan “Platform”, disipline olmuş, demokratik bir çekirdek örgütü savunuyor; daha geniş bir mücadele alanında etki sahibi olmak için, grupların yatay olarak örgütlendiği bir federasyon.

Leninizm’den ayrıştıkları noktaların başında, “Platform”un, toplumun yönetimini eline alması gerekenlerin halk kitleleri olduğu ve halkın bunu işçi konseyleri gibi özyönetime dayalı kitle kuruluşları yoluyla yapması gerektiğini savunması geliyor. Anarşist aktivist örgütlenmenin görevi bu sürece yardımcı olmak. Politik çekirdek örgütün iktidarı eline almasını savunan Leninist düşünceyi devretmeci buluyorlar, yani, ipleri halk kitlelerine değil parti elitlerinin eline verdiğini düşünüyorlar.

Amerika’daki en büyük Platformcu grup, “Kuzeydoğulu Anarşist”i yayınlayan Kuzey Doğu Anarko-Komünistler Federasyonu (NEFAC). Benzer ama daha küçük gruplar başka yerlerde de var. NEFAC çeşitli çiftçi ve sendika mücadelelerinde boy gösteriyor. Sanıyorum NEFAC’taki insanların önemli bir bölümü şirketlere karşı yürütülen küreselleşme karşıtı protesto hareketlerine katıldı ve yerel mücadeleler ve hareketler kurmaya karar verdi.

Bir de anti-otoriter sendikalistler var. Sendikalizm, anti-otoriter yönde bir toplumsal dönüşümün, alt tabakadaki işçilerin doğrudan kendilerini yönettikleri kitle endüstri kuruluşları geliştirerek ortaya çıkacağını savunan bir tez; yalnızca varolan mücadeleyi güçlendirme anlamında değil, son kertede özyönetime dayanan bir ekonomik sistemin yaratılması anlamında.

Ve IWW(4) ’yi buraya dahil etmeliyiz - şu anda bin kadar üyesi bulunan wobbly(5) ’ler. IWW kendini “anarşist” olarak adlandırmıyor – üyeleri tarafından yönetilen, kendini anti-kapitalist bir programa adamış ve işçilerin er ya da geç endüstrinin yönetimini eline alması gerektiğini savunan bir sendika olarak tanıtıyor.

Bundan sonra, kendini bir sendikadan ziyade anti-otoriterlerden oluşan bir grup olarak tanımlayan Dayanışmacı İşçi İttifakı (WSA) var. WSA da iç tüzüğünde “anarşist” kelimesini kullanmıyor. Devrimci bir işçi sınıfı hareketinin gelişmesini sağlamak için, taktiksel olarak hem halihazırdaki yerel AFL-CIO sendikalarını daha militan, özyönetime dayalı sendikalara dönüştürmeye çalışmayı, hem de üyelerin özyönetimine dayanan yeni sendikaların oluşumunu savunuyorlar. WSA, Taco Bell boykotu gibi çeşitli işçi dayanışmalarına katılıyor ve sendikalizm kavramını özyönetime dayalı topluluk örgütlenmesi olarak genişletiyor, yani, işyeri dışındaki alanlara da taşıyor.

Sınıf ve halk mücadelesi üzerindeki vurgu geçtiğimiz onyılda belli bir ölçüde gelişmiş gibi gözüküyor. Sınıf mücadelesi yaklaşımını reddeden köklü örgütlenme-yanlısı eğilimlerden biri, sosyal ekolojistler – Murray Bookchin’in fikirlerinden etkilenenler. Sendikalistler ve platformcular gibi onlar da, anarşizmdeki bireyci veya primitivist eğilimleri reddediyorlar. En önemli vurgu noktalarından biri, “liberter belediyecilik” diye adlandırdıkları, yerel şehir yönetimleri üzerinden bir çeşit doğrudan demokrasi kurmak.

Amerikan anarşist çevresinin en büyük zaaflarından biri, renkli topluluklar içinde kök salmakta zorlanması olmuştur. Bu durum bazı ırkçılık karşıtı mücadelelere katılım ve Devrimci Anti-otoriter Renkliler (RACE) gibi grupların oluşmasıyla biraz değişmeye başlıyor gibi

(2) Bu akımlar yalnızca stratejik farklılıklarıyla mı birbirinden ayrışıyor? Yoksa bir yandan da uzun-vadede değişik hedeflere mi sahipler? Daha açık sormak gerekirse, bu değişik akımların hedefleri ne?

Bireyin toplumsal kollektiviteyle ilişkisi, toplumun yapısını nasıl çözümlemek gerektiği, kapitalizme nasıl bir alternatif tasavvur edildiği gibi konular özelinde temelde belli felsefi farklılıkları olduğunu düşünüyorum.

Primitivist’ler teknolojinin toplumsal yapıdan önce geldiğini, toplumsal yapı tarafından şekillendirilmediğini düşünüyorlar. Ve amaçlarında, bir gerçeklikle ilişki eksikliği varmış gibi görünüyor. Onlar bir ekolojik felaket vasıtasıyla olacağını varsaysalar da, daha iyi bir yaşama nasıl ulaşacağımız konusunda ne düşündükleri konusunda kafam henüz net değil.

Bununla birlikte, kapitalizmin doğa üzerindeki etkileri ve türlü çeşitli teknolojilerin yıkıcı sonuçları konusunda duyulan kaygı anarşistler arasında oldukça yaygın, yalnızca primitivistlerle sınırlı değil.

Kimi anarşistlerin, kapitalizmin yerini alacak bir çeşit “hediye ekonomisi” görüşü var. Düşünce şu; insanlar şeyleri üretmek için gönüllü olarak çalışacaklar ve bunlar daha sonra diğer insanlara bedava sağlanacak. İnsanları hayatta kalabilmeleri için kontrol yapılarını kabullenmeye zorlayan gücü aşmak istiyorlar.

Bunun, sosyal ekolojistlerden Platformculara kadar tüm sosyal anarşistler arasında muhtemelen hala en çok destek gören kapitalizm sonrası toplum görüşü olan geleneksel “liberter komünizm” kavramıyla büyük bir benzerliği var. Liberter komünizmin hem çok bulanık, hem de çok katı bir anlamı var. En bulanık haliyle, basitçe toprak mülkiyetinin ve üretim gelirlerinin toplumsal olması artı ortak mülkiyet ve işyeri meclisleri gibi doğrudan demokrasi yapıları anlamına geliyor.

Düşünce, üretim sisteminin ortak mülkiyeti temelli, yatay olarak örgütlenen ve özyönetime dayalı bir toplumsal örgünün varolması. “Liberter komünizmin” katı anlamı ise, “Herkesden yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre” sloganıyla hemfikir olmayı kapsıyor. Anarşistlerin kafası, ekonominin planlanması veya hangi ilkelere göre paylaşım yapılacağına kıyasla kontrol yapıları konusunda daha net – işçi ve halk meclisleri, ve bunların yatay olarak örgütlendikleri bir federasyon.

Sendikalistler arasında, “liberter komünizm”in katı anlamının arkasında tam bir oybirliği olduğunu söylemek mümkün değil. Ama daha yaygın olarak hemfikir olunan bir nokta var, en azından sınıf mücadelesi merkezli anarşistler arasında; kapitalizm sonrası toplumun, özyönetime dayalı yapılar ve pratikler – işçilerin özyönetiminde bir endüstri gibi - üzerinde şekillenmesi gerektiği.

Diğer yandan, sosyal ekolojistler, bir strateji olarak sınıf mücadelesi fikrini tümden reddediyorlar, aynı zamanda işçilerin özyönetiminde bir endüstri fikrini de kabul etmiyorlar. Bunun yerine, – bölge sakinlerinden oluşan - yerel ekonomiyi yönetecek, planlama gibi işlere bakacak halk meclislerini öneriyorlar. Yani, katılımcı demokrasi ve halkın kendini idaresi var ama emeğin özyönetimi yok.

Şunu da belirtmeliyim ki anarşistlerin bir kısmı (mesela bazı Platformcular) Marx’takine benzer şekilde kapitalizmde işçi sınıfı ve sermaye olmak üzere iki asli sınıfın olduğu bir sınıf kavramı kullanıyorlar. Bu, eski Sovyetler Birliği’nin “devlet kapitalizmi” olduğu şeklindeki yaygın anarşist görüşte kendini açığa vuruyor. Bir yandan da, sınıfın aslında mülkiyetten değil de iktidar hiyerarşisinden türediğini ve sınıfın toplumsal üretimdeki iktidar hiyerarşilerindeki farklılaşma olduğunu savunan anarşistler var.

Bir diğer stratejik farklılık da halihazırdaki kollektiflerin ve kooperatiflerin yapısına farklı insanların farklı ağırlıklarda önem atfetmeleri. Görünen o ki, kimi insanlar bu yolla eskinin çatısı altında yeni bir tür ekonominin kurulabileceğini düşünüyor. Fakat sınıf mücadelesine daha fazla vurgu yapan anarşistler, nihai olarak işçilerin endüstrinin yönetimini eline aldığı ve varolan devlet yapılarının ortadan kaldırıldığı devrimci bir süreç üzerinden düşünmeye meyilliler.

Şunu da belirtmeliyim ki, anarşizmin geleneksel devlet karşıtlığına rağmen, tek bir “anarşist devlet teorisi” yok. Rocker ve Makhno gibi kimi anarşistler ve anti-otoriterler, devletin patronlar, üretim geliri ve toprak sahipleri gibi ekonomiyi yöneten sınıfın konumunu korumak için varolduğunu düşünüyorlardı. Bu Marks’ın devlet teorisine yakın bir düşünce. Ama başka anarşistler devletin ekonomik yapıdan önce geldiğini, veya kapitalistlerin güçlerini devletten aldıklarını düşünüyorlardı. Ve görünen o ki diğerleri halen, devletin toplumdaki ayrı bir sınıfın, veya ayrı bir gücün kaynağı olduğu ve kapitalistlerden belli bir özerkliği olduğunu düşünüyorlar.

(3) İnsanlar fikir ayrılığına düştüklerinde bunun nedeni bazen, birbirlerinden farklı algılayışları, hatta birbirlerinden değişik gerçekleri olmasıdır. Bu bazen, neyin mümkün veya muhtemel olduğu konusundaki farklı tahminler bazen de önlerindeki engellerin veya manilerin amaçlarına giden yolu nasıl tıkadıkları konusundaki farklı bakışlarıdır. Ve bazen de sözkonusu olan farklı değerlerdir. Anarşizmdeki bu akımlar birbirleriyle ortaklaşabilirler mi, yoksa bu farklılıklar baki kalmaya mahkum mu? Ya da şöyle soralım; muhakeme ve tecrübe derslerinden geçtikten sonra bir çözümde uzlaşabilecek farklı algılayışları veya tahminleri karşılaştırırsak – değerler birbirinden ne kadar farklı?

Zannediyorum ki bu farklılığın bir nedeni farklı yaşam koşulları olabilir. Kimisi anarşizmi kapitalizmin veya “endüstriyel toplumun” kişisel bir reddi olarak benimsiyor, kaçışçı bir zihniyet. Primitivistlerin farklı bir değerler kümesi olduğunu düşünüyorum, ama bence azınlıktalar.

Anarşistlerin çoğu sıradan ücretli kesim. Daha geniş bir muhalefet hareketi olsaydı daha çok ortaklaşma olabilir ve bu, devamında bir çeşit tanımlayıcı rol oynayıp insanlar için çekim merkezi olabilirdi.

(4) Bir anarşist olarak, diğer seçeneklerle karşılaştırıldığında bu yaklaşımın gücüne dair ne düşündüğünüz çok açık, ama yine de belki özetlemek istersiniz. Merak ettiğim, dikkat etmek ve düzeltmek gerektiğini düşündüğünüz zayıflıklar nelerdir?

Aslında kendim için “anarşizm” yaftasını kullanmamaya özen gösteriyorum. “Anarşizm” kelimesinin insanlara çok farklı ve çeşitli anlamlar ifade ettiğini düşünüyorum. Bunlar o kadar çeşitli ve birbirleriyle tutarsız ki, insanlarla ilişkiye geçerken “anarşizm” kelimesini kullanmayı çok faydalı bulmuyorum.

Bireyci fikirlerin etkileri ve bu etkinin anti-otoriterizmin demokratik, kollektivist yorumlarıyla düştüğü çelişkiden bahsettim – bu köklü bir sorun.

Bence en temel noktalardan biri katılımcılarının özyönetimine dayalı hareketlerin ve örgütlerin kurulması. İnsanlarda yaşamlarını, toplumlarda da kendilerini yönetecek güveni ve iradeyi geliştiren hareketler – insanlara toplum düzenini şekillendirecek gücü veren hareketler olmazsa, toplum, insanların emir altına sokulmasına ve ezilmesine yolaçan yöntemlerin ve sınıf ayrımının üstesinden gelmiş bir topluma nasıl dönüştürülür, bunu görmek zor.

İnsanların ihtiyacı olan, diğer insanlarla işbirliği içinde kendi yaşamlarını planlayabilecek ve yönlendirebilecek durumda olmak. Halihazırdaki kapitalist toplum bu ihtiyacın karşılanmasını engelliyor.

Özyönetimi her iki anlamıyla da kullanmaya eğilimliyim – hem bir strateji – hem de bir hedef olarak. Sanıyorum anti-otoriter geleneğin gerçek güç noktası da bu.

Ama çok büyük ölçekte bir kendi içinde özgürlükçü harekete ihtiyaç var – kendi içinde demokratik ve özyönetime dayalı bir hareket. Halk kitlelerinin örgütlülük düzeyi ve halkın geneline yayılan demokratik bir tartışma ve direnç kültürü açısından baktığımızda, Amerikan anarşistlerinin bazen böyle bir hareket için tam olarak ne yapılması gerektiğini yeterince anlamadıklarını görüyoruz.

Beklenmedik şekilde patlak veren mücadeleler veya mücadele dönemlerinin de varolduğunu teslim ediyorum fakat buna benzer hiçbir hareket kendiliğinden ortaya çıkmaz.

Kimi anarşistler özyönetime dayalı bir toplumu “kendiliğinden düzen” olarak görüyorlar. Ama insanların genel eğilimi “kendiliğinden” eski alışkanlıklara ve davranış kalıplarına geri dönmektir. Bizler insanların otorite sahipleri, uzmanlar, işverenler gibi kişilere boyun eğmelerinin beklendiği bir toplumda yetiştik, ve her günümüz böyle bir toplumda geçiyor.

Her türlü örgütlenmede varolan temel eğilimlerden biri, belli avantajlar taşıyan insanların en nihayetinde kontrolü eline alması ve diğerleriyle oransız bir nüfuza sahip olmasıdır – gerek eğitimleri veya diğerlerinden daha üst seviyede bilgi sahibi olmaları yüzünden, gerekse yüksek özgüvenleri, veya konuşma yetenekleri veya buna benzer avantajları sayesinde. Sınıf, ırk ve cinsiyet ayrımlarından dolayı, belli insanların bu avantajlara sahip olma eğilimi diğerlerinden fazladır. Bu yüzden, “kendiliğinden” eğilim, bu avantaj sahiplerinin daha fazla nüfuz için, belki de bilinçsizce, bu avantajlarını kullanmaları yönündedir. Karar-verme ve bilginin birkaç insanın elinde toplandığı örgütlenmelerde bir hiyerarşinin doğması işten bile değildir.

Komünist devrim tecrübelerinden biliyoruz ki bu tarz bir hiyerarşinin bir sınıf sistemine dönüşme eğilimi var. Bu tür bir sonuca mahal vermemek için, başından itibaren bilinçli olarak bilgiyi yaymaya, liderlik vasıflarını öğrenme imkanlarını paylaşmaya ve hareketlerin içindeki insanların yeteneklerini geliştirmeye çalışmalıyız.

Anarşizmde tarihsel olarak netleşme olmayan bir konu da toplumun yönetimi kavramı ve özyönetimin politik yapısı. Bazen anarşistler öyle konuşuyorlar ki kurallar koyup bunları uygulayacak hiçbir yapının olmayacağını düşünüyorsunuz – bu da bir yönetim biçimi.

Ama eğer İspanyol anarkosendikalistlerinin 1936’daki Zaragoza programına bakacak olursanız, bir yönetim biçimi önerdikleri açıktır – sıradan insanlara dayalı bir politik iktidar yapısı – kararları verecek bölgesel ve ulusal kongreler, sıradan insanların toplumsal düzenini koruyacak bir milis, üretimi kontrol eden işçiler vs... Devrim sırasında kimi anarşist sendika aktivistleri, sendikalar tarafından seçilen, devletin yerini alacak ve Franco’ya karşı verilen savaşta birleşmiş işçiler ordusunu yönetecek bölgesel ve ulusal savunma konseyleri önermişlerdi. Her ne kadar bu öneriler hayata geçirilmemiş olsa da, önemli olan nokta, bunların politik iktidar kurumları olmasıdır.

Bir hedef olarak konulan toplumsal özyönetimin doğası sorunuyla ilişkili bir sorun da, bugünkü mücadeleler konusunda ne yapılması gerektiği. Devlet ve diğer hiyerarşik yapıların dışında ortaya çıkan büyük ölçekli, özyönetime dayalı hareketleri temel alan bir strateji – benim anlayışımca en temel anti-otoriter stratejidir. Peki ama devletin şu anda yaptıkları üzerinden yürütülen hakiki politik mücadeleleri bununla nasıl bağdaştıracağız?

Geleneksel anarşizmin belli anlayışları olsa da önerdiği bütünlüklü bir toplum teorisi veya kavrayışı yoktu, ve bahsettiğim tutarsızlıkları barındırıyordu. İşte bu yüzden anarşizmin tek başına bir toplumsal dönüşüm perspektifi olmaya bütünüyle yeterli olmadığını düşünüyorum. Özyönetimin önemi gibi belli anti-otoriter anlayışların daha da ilertilmesi gerektiği doğru, ama ben geleneksel anarşizmin sınırlamalarının da aşılması gerektiğini düşünüyorum.

(5) Anarşizmin “yönetim biçimi” konusunda bir netliğe ihtiyacı olduğu fikri, neredeyse sezgisel bir karşı iddia, çünkü baktığımızda, tarihsel olarak bazı açılardan yönetim biçimi anarşizmin dikkati çektiği birşeydi. Ama katılıyorum. Son olarak, merak ettiğim; peki ya ekonomi? Bir düşünce okulu veya bir tarz olarak anarşizmin hem değerli hem de yeterli ekonomik hedeflerde karar kıldığını hissediyor musunuz, yoksa ekonomi konusunda daha fazla netleşmeye ihtiyaç var mı?

Evet. Bazı anarşistlerin düşündüğü gibi “ekonominin ötesi”ne geçmek bence mümkün değil. Gezegenimizin kaynakları sınırlı, bizim zamanımız sınırlı. Bir günde yalnızca 24 saat var. O halde, - çalışma zamanımız gibi – kısıtlı kaynakların paylaşımı için, bu kaynakların boşa harcanmayacağını garantileyecek, ama bu kaynakları insanların ihtiyaçlarını ve isteklerini en uygun biçimde karşılayacak şekilde kullanacak bazı kurumlara ihtiyacımız olduğu kesin.

Katı anlamıyla “Liberter komünizm”, bu paylaşımın “Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre” ilkesiyle belirleneceği anlamına geliyor. Bence bu bazı durumlarda oldukça mantıklı. Şu anda kaldırım ve itfaiye hizmetlerini bu temelde sağlıyoruz, ve görünen o ki iyi işliyor. Bir insan kaza geçirip yaralandığında, gelirinin ne olduğuna bakmaksızın yalnızca ihtiyacı olduğu için sağlık yardımı alması gerektiğini düşünüyorum.

Ama milyonlarca insandan oluşan karmaşık bir endüstriyel ekonominin bütününün bu temelde işletilebileceğini düşünmüyorum. Toplumdaki bireylerin ve çeşitli altgrupların farklı istekleri, ilgileri, zevkleri var. Bir karar-verme yöntemi olarak genel meclislere başvurmak yeterli değil. Farklı üretim imkanlarının farklı toplumsal fırsat maliyetleri var. Eğer insanların tükettikleri şeylere biçilmiş bir fiyat olmazsa, neyi tüketecekleri konusunda sorumluluk sahibi kararları nasıl alacaklarını nereden bilecekler?

Bireylerin üretimden kazandıkları payı kişisel tüketime aktarabilecekleri ve bunun toplantılar gibi kollektif onaylardan geçmeden yapılacağı bir yol olmalı.

Diğer yandan, üreticiler ve tüketiciler arasındaki ilişkilere piyasanın aracılık yapmasını istemiyoruz çünkü bu, sorumlu birimlerin sahip oldukları belli avantajları kullanmalarına imkan sağlayacak, mesela kritik hünerler ve bilgiler üzerinde kontrol kurabilecekleri veya ekonomik avantajlara sahip bir pozisyona yerleşebilecekleri bir sistem. Bence piyasa, ne yapılırsa yapılsın sınıf ayrımını körüklüyor.

Peki, alternatif ne? Bunun, parecon(6) modelindeki gibi katılımcı planlama sürecinin - kişisel tüketimin planlanması için bireylerin, kamusal mallar ve hizmetler içinse toplulukların katılımı - devreye girdiği yer olduğunu düşünüyorum. İnsanların öneriler yapması ve sonrasında bu önerileri kendi tüketimlerinin makul sınırları ve bu önerilerin toplumsal maliyetleri hakkındaki bilgiler doğrultusunda yeniden gözden geçirip rafine etmelerinin istenmesi şeklinde bir süreç yaşanırsa; nelerin üretileceğine karar verirken insanların üretim çıktıları konusundaki tercihleri de kayda geçirilebilir.

Katılımcı planlama merkezi planlamadan farklıdır. Merkezi planlamada, planlamayı yapan ayrı bir grup vardır ve bu planlar diğerlerinin yaşamlarını ve işini belirler. Merkezi planlama grubu bilgi toplar ve işçi gruplarına neyin üretileceği konusunda emirler verir. Merkezi planlama, üretim gelirlerinin kamusal veya kollektif mülkiyeti ile birleştirildiğinde, bu pratiğe başvuran ülkelerde gördüğümüz gibi tekno-yönetimsel iktidar sınıflarının oluşmasına yol açacaktır. Diğer yandan, katılımcı planlama ve özyönetim ise tüm insanların üretim çıktılarını planlamada payları olacağını söyler. Katılımcı planlama bu yüzden, toplum-ölçekli özyönetimin anti-otoriter hedefinin farkına varmada önemli bir yerde durur.

Varolan düşünce, öngörülen bir gelecekteki toplumun birinde insanların nasıl yaşayacağını tasarlamak anlamında “ütopyacı” olmak değil - aksine, toplum yapısının insanların kendi yaşamlarını kontrol edebilmelerini sağlayabilecek şekilde nasıl değiştirilmesi gerektiğini, yani, bir sınıf sistemine dönüşmeden kendi ayakları üzerinde durabilen bir ekonomiye sahip olmanın yollarının neler olduğunu göstermek.

Ama amaçlar olsun, değerler olsun, geleceğe bakış olsun, hepsinin toplumsal dönüşümle ilgili stratejik bir görüşe bağlanması gerektiğini düşünüyorum. Bu görüş, gerçekten varolanlara dayanmalı ve toplumun özyönetim ve baskı yapılarının çözülmesi doğrultusunda nasıl dönüşebileceği konusunda belli bir yolgöstericiliği olmalı. İnsanlarda kendi yaşamlarını yönetecek bir iradeyi ve demokratik özyönetim iradesini geliştirecek büyük ölçekli, geniş tabanlı kitle hareketleri, kitle örgütlenmeleri olmazsa toplumun özyönetim temelinde yeniden yapılandırılması nasıl başarılır, bunu pek göremiyorum.

Anti-otoriter gelenek bu türden bir dönüşümün, ezilenlerin doğrudan katılımı, doğrudan mücadelesi yoluyla; alttakiler tarafından özyönetim temelinde yürütülen mücadele örgütlerinin kurulması yoluyla başarılabileceğini öne sürüyor. Bugün itibariyle anti-otoriter solun en sağlam anlayışlarından biri, özyönetime dayalı bir toplumun yaratılmasına giden yolda özyönetime dayalı hareketler ve örgütlenmelerin kurulmasının önemidir.

Çeviren: Çağıl İvak

----------------------

1 Dayanışma Grubu (affinity groups). Aynı okulda, mahallede ya da işyerinde bulunan ve belirli bir ağın sorunları tanımlayıcı çerçevesini kabul eden, eylemlere birlikte giden 5-6 kişilik gruplar. (ç. n.)

2 Sözcü Konseyi (Spokescouncil). Her dayanışma grubundan bir temsilcinin katıldığı ve yapılacak eylemlerin tartışıldığı birimler. (ç.n.)

3 Anarchy ve Fifth Estate ABD menşeili iki anarşist dergidir. (ç.n.)

4 Industrial Workers of the World.

5 wobbly: IWW üyesi (ç.n.)

6 parecon: (Participatory Economics) Katılımcı Ekonomi. Michael Albert ve Robin Hahnel tarafından 1980’lerde ortaya atılan, kapitalizm ve sosyalizme alternatif bir ekonomik sistem. (ç.n.)
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'ta Paylaş!Twit this!Google BookmarksMSNReporterWong this Post!Stumble this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Mesajı Spurl ile Paylas!
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiketler
michael, albert, ile, anarsizm, uzerine


Konuyu toplam 1 kişi okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
Jean Paul Sartre: Albert Camus'nun Ölümü Üzerine akeboshi Edebi Mevzular 2 16-01-2011 23:03
Eski ve Yeni Üzerine, Biraz da Beş Vakit üzerine... BuRnOut Edebi Mevzular 6 19-01-2008 11:57
Etik Üzerine akeboshi Felsefe 0 10-03-2007 00:15


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 20:46 .
Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO ©2009, Crawlability, Inc.

Copyright ©2007 - 2008 khAos.info